22 Ocak 2016 Cuma

OCAK-16/2.HAFTA

YALVAR YAKAR 

Gemiler en kıçtan sendeledi
ve sendeleyenler halikarnas ta denize sarıldılar.
Günlerden bir gün
şalvarlı kadın diskotekimsi gazinoyu süpürüyor
elinde çalı süpürgesi.
Kararmış oğlanlar ihtiyar müdavimler için öğlene yakın ada çayı demlerler
daha şimdiden birkaç hayattan emekli damlamış çınaraltına
kıçları yapışacak plastik sandalyelere.
Pansiyoncu pos bıyıklarını kesmiş geceden
bir tutamlık ağız şimdi
dudağının kenarında kırmızı uçlu sönük izmarit.
Artı gece sabaha dek bardaktan boşandı rahmet
toprak kokusundan çıldırdı deniz
dalgalandıkça mardan mara hırpalandı sahil
ve altın kumlar gibi dağıldı özlem.
Balıkçı kayıkları henüz uyanmamışlar
demek ki yarı gece sonrası rast gelmiş bol nafaka
ve çizgi film izliyorum sanki balkonumda
elim kolum bağlanmış.
Hemen altta yarı yaşımdaki otomobilin camları açık kalmış
ıslanmış deri koltuklarındaki anılar
göğün yarısı bulut geri kalanı kızıl
kızgın ve ıslaklar.
En karşıdan ufuk çizgisindeki baygın kızıllık
doğuyor adalara doğru.
Tam doğrumda acıkmış kahverengi alacalı yaşlı süs köpeği
artık kim sokağa bırakmış ise bırakmış
süzüyorum acıyla.
Bir tek yabancı benim sanki ve epey erkenden uyandım bu sabah
geç kaldı güneş
ilanların binbir renklisi duvarları süslemiş püslemiş
ama hep eski hava.
İçeride bir oğul resmi, bir oğlun oğlu resmi çerçevede
kızlar kayıp.
Resmiyeti elden hiç bırakmayacağım hayatta
bir güne daha gebe hayat.
Çocukları birazdan toptan denize salarlar
soya çeker canı tez sabahlar
suya çeker şeker deniz.
Ve deniz insan yavrularını bir bir kucaklar.
Deniz bana yabancı ben denize yalancı
insanlık var ya var ya o yakınlık hissiyle paramparçalık
paralandıkça güller kızarır aklım.
Tenim de elim de bileğim de
anlayan anlar
ansızın gözyaşına dolan anılar.
Yok artık benim şehrim falan
yuh artık bu kadar mı kör topal ıssız sokaklar.
Nice manifestolar fesleşir kel aynaklara
toplar damarlar hayalperestliği depolar
berrak arazilerde gel geç sevdalar demirlenir
ve yarı buçuk dilsizlik vurur akıl ötesini.
Yıllardan sonra akılda kalan işte budur
Usa yer eden ise kalpazan balıklar.
Akvaryum kabarcıklılar süslerler suyun altını
suyun üstünde ateş damlaları
suyun öte yanında memleket.
Baştan ayağa deli bağırtan, delirten nazlanmalar
orta yaş bunalımına yakın değersizleşir tüm yakınmalar
yakınlaşmalar da eğersizleşir
yalvarmalar da pek işe yaramaz.
Artık yelpaze yelinden yel değirmenleri utanır
plastik masada plastik sandalyelere sığındı hayatım
yorgunluk asıl yorgunluk beyinsel.
Uğraştırmadan usumda aklımda beynimde rüyamdasın
ufolar istila etmişçesine dünyayı uykularım delindi
ufalanıyorum gazino taşlığında sersemce.
Sereserpelik anı özlüyorum mazide kalan serseriliklerimi
daha bu sabah suskun denize şikayet ettim
benimkini seninkini.
Bisikletli çocukların ziyareti gecikince acıktım
eli kıçında adamlar kıyıda sohbet için güneşi bekliyorlar
ben kimi olur ise olsun ilk merhaba diyeni.
Maviyi ve üzerine doğan kırmızıyı.
İlgi eksikliğinden yaralanıyorum bilgi fazlalığından kaçınıyorum
hep ayni usandırıcı meseleler.
Özüme öz ekliyorum gözümde bulanık anılar anılardan
tansiyonum düştü yine sanki ritim bozukluğum azdı
çarpıntılarım çarptı kıyıları.
Bu deniz bana yabancı ben denize el
elimdeki hayata yabancıyım
telefondaki sese de.
Oysa ses bana aşikâr gençliğin dalgalanmalarından kalma bir haz
çok uzaklara yansıyor yine içimdeki korkular.
Işığın direkt vurduğu ana kadar yalnızım
sonrasında yollara koyulma zamanı
nereye kadar uzarsa bu yolculuk uzasın.
Çakmağı tamir eden de orta yaşlı usta
yolcuyum ben.
Çakar almazla yazıyorum beni gurbete taşıyan geminin seyir defterini.
Aşkın anatomisi şalvar giyinmiş sanki
hem buradayım hem de orada
avuçlarımda pansiyon sıkıntısı saatler kaçıyorum.
Eriyorum yollara eriyorum onlara.
Günlerim geceye dönmüş uslanmaz artık delice ağaran yıllar
yozlaşmış manzaralara hapsolmuş gözlerim
karlaşmış saçlar
değer miydi birader bunca acıya.
Nice portreler taşınır rüyalarıma
her renkte her dilde ve kırmızı.
Beyaz karanfillerle süslü yalnızlık
çarptı çarkımıza.
Ey memleket insafın kurusun
her bahar vurulduk kuruduk
kılını kıpırdatmadı…

20 Ocak 2016 Çarşamba

GAZETECİ İÇERİDE DIŞARIDA FARKETMEZ…

GAZETECİ İÇERİDE DIŞARIDA FARKETMEZ…

Gazetecilikte kemale erenler, erdemli olanlar gazetecilik gazeteciliktir yereli ulusalı olmaz der. Doğrudur. Son yıllarda tamamen yanlış olan tek bir doğru vardır o da; gerçekten yerelden genele bu işe emek verenlerin, gazeteciliği kendilerine meslek edinenlerin işinin bir hayli zorlaşmasıdır. Öylesine bir zorlaştırma ki güncellenen gazeteciliğin muhalif yönünün ortadan kaldırılması, kısıtlanması ve engellenmesi için kontrol ve sansür resmen tekelleşti.

Öyle bir dünyadır ki yaşanan dostun düşman, düşmanın yaren, sahtenin gerçek, yalanın doğru benimsetildiği bir süreçten geçiliyor. Sıkı sıkı sarılınan değerlerden o veya bu nedenlerle uzaklaşıldıkça yozlaşı toplumun en kılcal damarlarına dek uzuyor. Canla başla savunulan ve gülün hatırına dikenine katlanılan tüm yüce değerler aslında sadece birilerinin veya toptan bizim olmayan nesnel reaksiyonlardır. Bu tepkileşim iletişim ve bilişimi etkiledikçe yer yerinden oynamaya başlar. Zelezelenin merkez üssü neresi olursa olsun çıkan enerji yakından hissedilir. Sinerji böyle bir şeydir işte.

Devlet kontrolündeki yasal kurallar istenirse her zemin ve koşulda belli biçimlerde ve ileri demokrasi beklentilerinin hepten dışında düşüncenin ifadesini her biçimde acımasızca cezalandırabilir. Hele hele muhalefetin iyice cılızlaştığı ortamda özellikle gazetecilerin hakkaniyet ölçülerini aşan dozda tırpanlanmasına kim dur diyebilir ki? Hiç kimse.

Elem bu kadar yakın ise gazeteci içeride dışarıda hiç fark etmez baskı baskıdır. Çekilecek çile elzemdir. Sembolsü makamlar veya sanal uzay hiç de mekansız değildir. Çünkü tümüne mekân sadece insanın beynidir. Manzara çok boyutludur. Ve işleyen ışıldayan beyin tüm evreni kapsar. Beyin dışındaki dünya ise uzaydaki bilinen veya bilinmeyen bir yerdir, her yerdir. Sonsuzluktur. İşte oraya da ilimle bilimle ulaşılır. Onun içindir gazetecilere reva görülen baskıların tümü ve tek nedeni.

Gereğince yazılabilse nice hayatlar vardır roman olur. Gül’ün adı, Can’ın soyadında kopan fırtınaların sonunda köksüzlerin öksüzleşeceği gün gibi aşikârdır. Köktenciliği bir yana iten kapı kulu askerliği de bir yere kadar. Ancak bir değişmez gerçek var ki, onların, tümden eğilip bükülmez bir azınlığın içte ve dışarıda paylaşım ve kullanım politikalarının bir parçası olmayacağıdır. Onlar büyük sermayenin aparatları ve vahşi kapitalizmin apoletlendirdikleri olarak tarihe asla geçmeyeceklerdir.

Bilinen o dur ki, kitle iletişimi ve araçlarını elde tutmak çok büyük sermayeler gerektiren bir kurumsallaşmadır. Üretim araçlarını değil de tüketim araçlarını elde edenin hükümranlığında bir dünya şekillendiriliyor. Bu giderek faşizan bir devletleşmedir. Oligarşik yapılanmasını kuran büyük sermaye ise ayni veya farklı medya tiplerine ve medya türlerine sahip olarak türevleşebilir. Türdeşleriyle birleşerek vahşi tekelleşmeye yönelebilir. İşte iktidarda kalmanın, her sallantıyı hasarsız atlatmanın en birincil yoludur bu tekelleşmiş basını yaratmak ve tekil gazetecileri tekin değil diye avlamak.

Üstelik amaçlar durduk yerde ayrışınca bin bir araçla dahi örtüşmeyince birilerinin hiçte yapmadıkları, hayatta tenezzül etmeyecekleri yaptı, etti olur ve makul sayılır. Zayıf kişiliklerin jurnala ve makul şüpheciliğe özendirilmesiyle adam karalamak kolaylaştırılınca da işin içinden çıkılamaz. İstenen belki de odur ama zamanla iş öyle bir hal alır ki gündem takip edilmekte zorlaşır da zorlaşır.
Yaptı, yapıyor, yapabilir veya yapılabilir olur çerçevesinde bir atımda her şey değişebilir değiştirilebilir. Bu çağ gerisi yapışkanlığın tarihsel ölçüsü aslında sadece geçmiş ve şimdi uyuşmazlığı ve uyumsuzluktur.

Bu uyumsuzluk bağlamında itirazlar bş gösterince gazeteciler üzerinde sosyal denetim elbette olacaktır, olmalıdır. Ancak önemli olan bu denetimi hangi egemen gücün, kime ve ne maksatla yaptığıdır. Yapılanın durduk yerde kimlere ne çıkarlar sağladığıdır. Veya kimlerden hiç uğruna neleri alıp götürdüğüdür. Yani kontrolün varlığı yokluğu değildir asıl mesele. Yapanın yanına kar kaldığı bir zulmettir harmanlanan. Tartışılması ve reddedilmesi gereken işte budur, kontrolün doğasının resmen bozulduğudur. Bu bozukluktan öte asıl can yakan devlet eliyle medya ve gazeteci özgürlüğüne indirilen darbelerdir.

Bu açmazda ve çıkmazda sürece ilişkin mantıklı değerlemelerle yolunu şaşıran egemen kültüre karşı gazeteciler de kendi normlarını bir an önce oluşturmalıdır. Oluşturacaklardır da. Çünkü karşıt kültürler de kendi kültürünü üretip mücadeleyi yükseltirler.

Yılmadan usanmadan mücadeleye devam ise gazeteciliğin diyalektiği gereğidir.

19 Ocak 2016 Salı

KURULTAYA ÖRGÜTLÜ KAYNAKLIK




KURULTAYA ÖRGÜTLÜ KAYNAKLIK

Bir kurultay daha geçti. Öngörülerimiz bir kez daha doğru çıktı. Keşke çıkmasaydı. Bu makale üçlemesiyle kurultay defterini de kapatacağız bir süreliğine. Ama bir gerçek var ki kongrelere kurultaya tamamen egemen oldu. O gerçek halkına halklarına kaynayan bir örgütlülük içten içe kanayan, değişmez katı bir devinimi kurgular gerçeğiydi. Derinden planlar, programlar insanları isyana yöneltir. Belli isimler arasında medcezirler yaşandı ve Parti Meclisi belli oldu ama daha o noktaya varamadı muhalefet.  Yani içerde ve dışarıda isyana. Ama yakındır…

Örgütlü dünyada her türden direniş bireysel durum ve olaylardan kaynaklanabileceği gibi, bu kaynaklık gruplaşmalara ve sınıfsal karaktere de bürünebilir. Şimdilik parti meclisi seçimleri ile sınırlı kalındı. Ama büyük değişimlere gebe yeni bir süreç açılabilir patinin geleceğinde.

Bu kurultay öyle mesajlar verdi ki iyi okumak gerekir; şöyle ki delegasyonun yarısı kadar oy alarak partiyi yönetmeye seçilen Üst yöneticisi yok. Delegasyonun dörtte, hatta beşte birini alanlar partinin en yüce makamına seçilmiş. Kamuoyunda tanınanlar, parti adına laf üretenler de dâhil elenmiş. Kadın kotası gereği alttan yukarı en az oyu alan erkeklerin üçü beşi de daha diskalifiye olacak. Yani listeler savaşında bir numaranın listesi oradan buradan derken bir hayli delinmiş. Birileri acayip çizilmiş ve yamalı bohça bir üst yönetim söz konusu. Artık bu durum yukarıdan aşağı nasıl yansıyacak belirsizliğini koruyor.

Bir kurultay ki aklın sesine ses, bilimin nefesine nefes katmadan son sürat seçimlere geçiliyor. Kurultay sandıkları gösteriyor ki; illerinde seçilmeyen sadece bizdendir babında atanan delegasyonun yarısı bile mevcuda muhalif. Seçimlerde akıl, bilim, eşitlik, özgürlük yolcuları adaletli bir şekilde sıralandırılmamış, tırpanlanmış. Büyük kurultay yurt sorunlarına çözümlerin üretildiği bir platform olmasına karşın mevcut yönetimi rahatlatan üç beş tüzük maddesiyle geçiştirilmiş. Ve oylamaya geçilmiş.

Partinin yeniden yenilenişi yine dost kervanına yüklenmiş. Umut politikalarını belirleyecek kadrolar, partiyi bunalımdan çıkaracak kadrolar yine yok sayılmış. Mevcut tablo alt alta sıralansa, toplanıp çarpılıp bölünse nelerin feda edilmiş olduğu anında anlaşılır.

Ülkeyi siyasi krizden ekonomik bunalımdan çıkarması beklenen bu partinin bu denli kadrosal erozyona uğradığı bir dönem olmamıştır. Böylesine yöneticilerini dar kadro zihniyetiyle belirleyen başka bir kurultay yaşanıp yaşanmadığının ciddiyetle araştırılması gerekir. Çünkü söylentiler o dur ki bir numaranın listesi delinmiş görünse de hazırladığı 104 lük listede hepsinin adı geçiyormuş. Eğer öyleyse durum daha da vahim. Koskoca ülkenin partisini yönetecek üst yöneticiler atanmış yüz sivilin arasından seçiliyor.

Elbette seçim seçim üstüne kaybedişin faturası birilerine kesilecek. Kesilmelidir de. Ancak bu kurultayla parti içinde yükselen tansiyonu dengeleyen bir yetki sınırlamasına gidilmiş olduğu apaçıktır. Değişen hiçbir şey yoktur aslında. Kurultayda örgütlü kaynaklık bir anda arada kaynadı gitti gibi. Yine de akılcı ve planlı davranmak yerine delegelerden oy toplayabilme amaçlı bir siyasal model yeni parti geleneği olmamalı. Bu model bir yerleşirse parti geleneği içte ve dışta otokrasiye tamamen teslim olur.

İşte bu yüzden yüzünü geleceğe dönen bir yönetsel yapının kotarılıp kotarılmadığı pek yakında netleşir. Talimatla değil emek tandanslı vicdanla oy verilip seçilmişler ise eğer ne mutlu. Bu kurultay o vakit görevini layıkıyla tamamlamıştır denilebilir. Aksi halde bu üst yönetimin başarılı ve kalıcı olduğunda ısrar ve inatçılıkla parti içi esenlik sağlanamaz. Keskinleşen yok saymacılık partiye büyük zarar verir. Zararın neresinden dönülse kardır mantığıyla da olsa örgütlü kaynaklık içten içe kaynamayı tetikler ve beklenen büyük uzlaşı asla gerçekleşemez.

Zaten şu garip partide kongrelerin ve kurultayların partisinde, kurultayların partiye uzun soluklu değerler katamadığı ortada. Katma değer katacaklar ise parti içi adil rekabet ortamında yarışamadıklarından daima dışarıda kalıyorlar. Bu nedenle partinin bu güne ilişkin değerlendirmeleri güdük kalıyor ve partinin geleceğe yön vermesi de zorlaşıyor. Ve partiye güven de günden güne azalıyor.

Bu kurultaysal suni denge görüntüsü rejim kaybına dek devam edecek gibi. Zaten o gün gelip çattığında ne partiye, ne parti üst yönetimine ne ona ne buna gerek kalacak. Tüm yolcular yarı yolda kalacak. İşte anlaşılması gereken ana mesaj bu.

Bu kurultayın kazanımları da yok değil. Yurt açısından tek kazanımı partinin bir numarasının diktaör bozuntusu ithamına karşılık açılan dava gibi. Bundan böyle Ana muhalefet lideri olunsa da muhalefet etmeye sınır koyulacak demek ki. Öyle akla eseni söyleyebilmek sadece birilerine mahsus. Cumhurun başına hakaret suçu ona buna, ana muhalefetin başına bile mal edilerek vatandaşı sindirme operasyonu resmen. Bu tarz her muhalif lafa bir dava endeksleyerek hedeflenen amaca ulaşmak da mubah. Her durumu mümkünleştiren yaslarda baştan dizayn edilmiş. Ve baştan ayağa tarafsızlık yok edilmiş. Anlaşılan odur ki itaraf olan yanar bu ortamda.

Kurultaydan sızan sonuç; siyaset yapmak, örgütlü örgütsüz kaynaklık, radikal çıkış ve sert söylem, kürsü bağımsızlığıyla da olsa konuşmak ve özgürce yazı yazmak onların yani mevcut iktidarın denetiminde…

16 Ocak 2016 Cumartesi

35. KURULTAY, YOLUN YARISIDIR…

35. KURULTAY,  YOLUN YARISIDIR…

Bir kurultay daha, olağanından 35 incisi. Şair buluşudur; 35 yolun yarısıdır. Umarız ve dileriz, dileğimiz odur ki biz göremesek de iş tamamlanır yarım kalmaz. 80 faşist darbesinden sonrakilerinin çoğunu birebir mekânında yaşadık. Bu kez seyrediyoruz beyaz camdan. Can çıkmayınca huy çıkmazmış, kanıtlıyor sanki büyük kurultay bir kez daha. Buharlaşıyor mu ne koskoca çınar gözlerimizin buğusunda acaba...

Gelinen noktada doğru yapılanmayı donanımlı insan gücü ve niteliğine göre planlamayanlar, doğru yönetemeyecek anlayışları yerli yersiz yönetimlere taşıyanlar birincil derecede sorumludurlar. Bu gereksizliği baş tacı ederek, her seçimde tescillenmiş böylesileri silsilesiyle yönetimlere getiriş, ülke gündemi açısından değerlendirildiğinde ileriki yıllarda daha feci sonuçlar ortaya koyar. Koyacaktır.

Bu çıkmazda, olağanından 35. Kurultayına ulaşmış, olağanüstüleriyle 50’yi geçmiş bir siyasi partinin toparlanması için yıllarcadır söylenegelen ve sadece söylemde kalan katılımcılık, dayanışma ve paylaşımcılık ve bu kurultayda onlara eklenen barış ve kardeşlik nasıl gerçekleşecek. Bu yönetici belirlemedeki kısır yöntemler geri plana itilmedikçe nasıl düze çıkılacak. Oysa her değişim öngörüsü kendi kadrolarını da yaratır, ortaya çıkarır. Ancak nedense çıkan çıkmayan, çıkacak olan da çekiliyor, geri duruyor. Daha en baştan önler ve yollar tıkalı. Öyle bir kara düzenle çalınıyor ki saz değişim kendi kadrolarını daraltıyor. Düzensizlik kendi evlatlarını yutuyor. Bu durum siyasilerce yarın unutulur, siyasettir olur denir belki ama halk unutmaz ve ilk seçimde keser cezayı.

Tüm yönetimlerin bir öyküsü vardır ya altında kalacağı veya ağır yükü taşıyacağı. Ancak yönetimler yöneticilik oynayanlara kaldıkça ve bu en olumsuz şartlarda hala daha meydan onlara kalabiliyorsa yurtseverler bu gidişatı beğenmek de zorlaşır. Onları beğendirtmek de gittikçe güçleşir.

Yarınların güvencesi ve laik demokratik cumhuriyetin emanetçisi ve de bekçisi olduğunu vurgulayan bu siyasi partide kapılar nitelikli kadrolara ardına kadar açılmıyorsa, açılım elektronik posta okumakla sınırlıysa kongreler de kurultaylar elbette yeterli olmaz. Uyulması güç uyduruk formüllerin kurallaştırılmasıyla en demokratik hak olan parti içi yarış bile güncellenemiyorsa eyvah ki eyvah. Seçilmiş değil belirlenmiş delegelerle dertlerin çözüleceği bekleniyorsa daha çok beklenilir.

İdeolojik eksiklikler ve yetersizlikler ilkelere uygun işleyen bir örgütsel ağ kurulduğunda belki fazla göze batmaz. Belirlenen yönetimler örgütsel yapıyı bir süre bir şekilde idare edebilirler. Ama dinamiğin ivmelendirilmesi ve partinin umut olabilmesi bu sönük ve içe dönük kurultaylarla kotarılamaz. Deneyimli genç dayanışması sağlanamamış, iletişim kanalları getir götürlü işleyen, taşra mantığıyla çalışan ama tekleyen mekanizmaya karşı durmamak resmen akıl dışıdır. İdeolojinin hiçbir yerinde de yeri yoktur. Bu biçimde tertiplenen kurultaylarla toplumu kucaklayacak birikimin asla değerlendirilmemişliği çok yakında belli olur.

Belde, ilçe, il ve genel yapılanma düzeyinde yeni maceralar aramak yerine statükodan yana tavır almak kof gruplaşmadan öte gidemez. Partiden ulusal bir hakimiyet beklenirken ve özlenen dirilişi yaşatmak lazımken, bu mantıkla yine kısa sürede eskiyen ve ciddi yıpranmalara yönelik kaygan bir zemin oluşur. Geçmişte yapılan hatalardan dersler çıkarılmadıkça, ayrıca tereddüt etmeden ayni varyasyonlar tekrarlandıkça her şey ince detaylarda boğulur gider. Gelen de gideni aratır.

Yürür belki işler ama işlek bir yönetsel mekanizma kurulamadığından tepegöz mantıklı ezberci bir kurumsallaşma tez çabuk biter. Gider olağanı gelir olağanüstüsü. Özellikle liyakat ve eğitim düzeneği işletilemeyen bir kurumsallaşmada yönetim ne yapsa, erki uzun süre elinde tutamaz. Mevcut erki dahi zaman içinde hakkıyla ve hakkınca kullanamaz. Yetkileri elinde tuttuğunu zanneder ve bu kanıyı içselleştirdikçe de kayba devam edilir, birileri de devamla kazanır ha kazanır.

Aslında her yeni atılımda, değişim sürecinde ve devamla devamlı yönetme talebinde aksaklıklar daha da çoğalır ve anında belirir. O halde yönetme isteğini makul düzeyde tutan ve kolektifleştirmekten korkmayan bir anlayışın egemenliği şarttır. Bir siyasi yapıda yönetimlere gelmeyi, yönetici olmayı istemek elbette normaldir veya olması gerekende budur. Ancak önemli olan bu istekliliği birincil gaye, parti içi seçimi, sadece seçilmeyi siyasette temel neden görmemektir. Üretkenliği esas alan ve zamanı geldiğinde geri durulmasını da özneleyen bir tavrın onlarca yılda bir kez olsun yolunun açılmasıdır en doğru olan.

Siyasetin alfabesini bilmeden işin eğrisi doğrusunu görmeden her cılız fırsatı bile değerlendirerek artık usandıran şekilde adaylaşmalarla ve müzmin adaylarla bu gemi yol almaz. Hırçın dalgalara dayanamaz. Siyaset biraz da cesaret gösterme becerisidir. Bu beceriyi dışarıda beceriksizlik içte maharet olarak görenlerin ve uygulayanların artık kendilerine çeki düzen verme zamanı gelmiştir. Gelmiş de çatmıştır ama görmezden gelen çok…

Çünkü belli belirsiz tüm aksaklıklar tümden aksamayı getirdiği gibi siyasetçileri de aksatıyor. Bu aksama partiyi de her alanda ve her aşamada etkiliyor, çalışmalara direkt yansıyor. Yok, olma sürecine direnç katabilecek, direniş gerçekleştirecek tüm faaliyetlerde en önde yer alacak bir yönetsel yapıyı kurgulayamadıkça esenliğe kavuşulmaz. Ve siyasi tarihe birileri yine ıslak damgasını vurur. Bu negatif portatif dünya düzenine ve bölge kargaşasına karşı cansiperane duramayacakların parti içi iktidara taşınması, bu hepten silme, sindirme operasyonuna katkı sunar. Çünkü hırs, aşırı istek ve çılgınlaşan arzu ile biçimlenen ve biçimlendirilen yönetsel yapılarda en uzakta kalan, dışarıda tutulan hiç düşünülmez. Bu siyaset tarihinin siyasi partilerden medet umanlara, bu partiye umut bağlayanlara sunduğu bir gerçekliktir.

En yakındaki en üst seviyede anlaşıldığından, hedefler şaşar ve yukarıdan aşağıya kopukluk tescillenir. Uzun, sıkıcı ve heyecanı bitmiş konuşmalarla sınırlı kalır kurultay. Ve etkisi yetkisi bir anda hiçleşir. Veya zayıfladıkça zayıflar yapı. Bu zaaflarla kimin güçleneceği de apaçık ortada. Hemen yarın algıları ve algı yönetimlerini kıramayan, kökten derin rahatsızlıklar uyandıracak bir yönetsel yapının dizaynı din iman mezheple de açıklanamaz, kolaylıkla da anlatılamaz. Biriken meseleler de asla çözülemez.

Piramidin tepesinden tabanına sirayet eden bu siyaset yapma türevlerine dur denilmedikçe daha çok kurultayları seyirci gibi izler parti emekçileri. Başka yolu var mıdır yok mudur buna kafa yoracaklar ise mevcut hastalığın tartışılabilmesini daima ertelerler. Bu ertelemeler makul görüldükçe ve asıl meseleler gereğince ele alınmadıkça memleket daha çok bekler. Mevcut siyasi gidişe dur diyecek yöneticiler belirlenemez ve seçilemez ise parti iktidarı daha çok bekler.

Kadroların tepeden tırnağa gözden geçirilmeden listelendiği bir kurultay olmamalı bu kurultay. Sadece yenilenmeyi isteyenlerle, değişim bekledikleri için dışlananların geride kalacağı geride bırakıldığı bir kurultay olmamalı bu kurultay. Bu kurultay 35. si, yolun yarısı, sınır çoktan geçildi…

USTA’YA NAZIM…

USTA’YA NAZIM…

Hazar bir deniz karası
yüz akı
Deniz Hazer…
Hazar azar azar Volga’yı bekler
Nazım içi taşar taşar
gözler Karadeniz’den süzülen boyalı kuşu
tahta gemiyi.
Ve mektuplarını
Vera’yı…
Şiire şiir ekler.
Volga üstünde Nazım,
içinde taşkın bir tutku yatar vatan
ve yaşlı İstanbul.
Yedi tepeli yaslı
azar azar yakar yürekleri
ve her bir tepeyi
kör avluları kaplar yediveren gülleri.
Nazım ağırdan ağır paltosuna yatar.
Öksüzlüğün yolu sağır kara taşlı kara hummalı
yolcularını ezer ezer
höyüklere gizler.
Yalnızlığın tasası ağır tasarımı vasattır
gurbeti yaşamak çok yönlü hasattır.
Hasretle akar  sıla Volga Volga…
Volga kıyısında Nazım bir sarı nazar
en tepede sarı sıcak bir memleket sarkar
bulanık elektrik ampulü altında karga tulumba hikmet
gece bekçisi ihbarıyla bellekte ağır hasar.
Çobanın bayram havası tuvalinde
kırmızı pijamalı bir deniz.
Denize Volga
Volga’ya  azize olga karışmış
Ran’a Vera.
Hazar çevresi hat boyu yoldaş
memleketlerce memleket dolusu arkadaş
Nazım yine de yalnızlığına sarılmış
özlem içini ezer de ezer.
Buradan oraya
oradan burayı daktiloyla yazar.
Nazım yazar yazar ağlar
Volga hızla hazla Hazar’a akar…
Oradan havadisler çoktur satır dolusu boştur
acı hatıralar korusunda
bir ceviz ağacı kınalı koçtur.
Nazım olgu olgu en olgun
korkusuzca korkulukları yazar.
Buralarda benzin sıkıntısı var
parasızlık da
arsızlık.
Kuzeye akan rüzgar onur ve gurur iksirlidir
getirdiği sesler hiç duyulmaz derindendir
saklanır idalar nidalar beş kulaktan
Nazım fısıltıları bile duyar.
Eski şarkılardan kaçanları da
nota nota.
Mani olunamayacak aksi buluşmaların vefasızlığında
rota sapar
sapla saman karışır ota bota konar böcek
Nazım bulamaz şiirlerini
durmadan arar arar
memleket özleminde bulur geçmişini geleceğini.
Ve yazar eşi benzeri sıralanamaz memleket şiirlerini.
Nazım’a paslanan çelikten kelepçe
memlekette rüşvet reddeden polise kol saati hediye edilir.
Volga’lı Usta zaman durduğunda oralarda
an be an İstanbul’u yaşar
burada İstanbul manzum yazana ağlar
eğilir başlar
yüzlerce yıllık saygıyla.
Başlar Don kıyısında hasat
Volga üstünde Nazım elinde manzum çarkı
Çıkar çakar Allahına kadar.
Gözünde büyür Marmara
Tarabya, Kız Kulesi, istiklal
ağrır göğsü ağarır saç telleri
göğsünde atar atar
uçuruma yuvarlanmış sıcak yuva özlentisi.
Yayla doğanı siner soluna
ve diline marştan bozma şarkıların harareti.
Ey Kızıl ordu, kızıl ordu, kızıl çimento
söyleyin söyletin cümle aleme
ey Volgalılar Marmara’dan Karadeniz’e, Karadeniz’den Hazar’a doğru
Nazım Usta tam nerede durdu?
Durup ta kırmızı çemberden içeri
dedi mi ki size?  
En yalın Türkçe ile ve değme vurgulu
merhaba, merhaba, merhaba.
En halisinden emsalsiz
ve yürek titreten sesiyle.
Koca Usta sadece aklına eseni söylese sesi şiir
nefesi devrim
Türkçesi en devasa şair.
Falez  boyu Volga Volga üstünde Nazım
aklında taşkın bir tutku memleket
ve memleketten  insan manzaraları
ve marazalar.
İllede illaki memleket.
Melekesi memleket Nazım
Anadolu’ da kaybolmuş unutulmuş bir köyde
tapusuz, kapusuz, korkusuz
tek başına yatar.
Başında ulu dan ulu bir çınar
kara taşsız dev gibi koca bir mezar.
Volga’lı Ustayı örter
mavi atlastan bir yorgandır memleket
hayali bile güzel.
İşte böyle vallah billah Nazım Usta tam da ordadır
yol arkadaşı Vera’da bilir
yolcular da
Nazım bir bir yol gösterir…
Volga üstünde Nazım bir ulu çınar
Paltosunun yakasını kaldırır gözlerini kısar
sol yanı memlekettir
oraya yaşlı gözlerle yeşil yeşil bakar
tükenmez hasretini balıkçı mavi takalara
al bayrak diye asar.
Dalgalanan suya şiir yazar,
uslanmaz bir yiğittir şiir okur, yazar, şiir söyler.
Gün o gün bu gündür  
işte o ucu yanık su bize akar, akar, akar.
Nazım Nazım
memleket dalgalanır.
Durmaz asla
hala durmaz akar...

15 Ocak 2016 Cuma

ALTIN BAŞAKLI MEMLEKET…

ALTIN BAŞAKLI MEMLEKET…

Anadolu’ya dolu dolu bir ağıttır altında ve üstünde yaşayanların varlığı. Ve geleceğe kanıttır tüm ağıtlar.

Anadolu’dur bir baştan diğer başa altın başaklı ovalara yayılan…

Mahşerin dört atlısı Dünyanın yediden sonraki harikalarını ve Anadolu’nun bitmez tükenmez dertlerini bilemez. Bilse de iplemez. Onların derdi başkadır. Onlara göre varsa yoksa Fırat kıyıları hala Babil’dir. Asma bahçeli manzaraları da sebildir. Ne ilktir ne de son, her dem kavgalar şehrinedir tüm tapınmalar. Tapılanlar ve tapulananlar anlar kıyametin koptuğunu ama bir hayli geçtir. Dicle kıyıları Musul’a akarken, acılarla usul usul Karşıyaka’da Ninova’ya erişilir. Ama vay ki vaydır sözden cayanlar ve cayılanlar ölü canlardır ve canlanır.

Ve altın başaklı ovalar yayılır doğudan batıya Anadolu’ya…

Nemrut’un ateşinden içtim ve geldim ile başlar koca memleket sevdası. Korkmaz yanmaktan bir daha, bu altın başaklı ovalar. Ama her defasında yine tutuşur ala çayırlar bir hiç uğruna. Feryatlardadır ebabiller, bilenler bilmeyenler. Bilenler bilmeyenlere anlatır ve memleket manzaraları numaralanır, mumlanır ve nurlanır. Asmayalım da besleyelim milere dek uzanır Babil kıyılarındaki ihanet rüzgârı. Millete gelinceye dek öyle veya böyle dörtnala havalanır esaret. Sadece bir kısrak boyu aydınlatır güneş. Ve mızrak gölgesinde saflaşılır bedavaya, bir kutu marmelata. Ve memleket gafilce avlanır.

Ve altın başaklı ovalar yayılır kuzeyden güneye Anadolu’ya, içi dolar…

İçi seni dışı beni misali yandıkça memleket seslenilir, ey eli yavaş Azrail yetiş. Mahşerin kaç atlısı varsa emrinde, yetiş yetmiş. Ne beklersin nerelerde gizlenirsin. Yavşaklıklar dörtnala ovalarda, oralarda. Ferhat dağları deldiğinde inersin memleket memleket ama işe yaramazsın artık. Melekeler kart kurtçu bulaşığı sözlerde saklıdır ve kara kutularda kuytularda buluşulur. 

Bir zamanların bulunmaz Hint kumaşları bodrumlarda neden sonra bulunur. Ancak birilerine nedendir bilinmez hiç ders olmaz bu son. Feryat dağları aşıp gökyüzüne asıldığında tüm cesur insanlar bile karşılıklı oturup hakkıyla konuşamaz, fesat karıştırılır ölüm ihalelerine. Öyle münasebetler, münasebetsizlikler ve cibiliyetsizlikler vardır ki bereketli topraklar üzerine yayılmış ovalar utanır. Anadolu darlanır. Oralarda birileri çıkar münasebetsizce isabet kaydeder ve isler ve sisler arasında kayıplardan utanılır. Ama her ne hikmet ise uslanılmaz.

Ve altın başaklı ovalar yayılır her yönden Anadolu’ya küheylanlar dolar…

Susmak ateşle oynamaktır ağıttan ağıtlara dağılırken buhran. Hiç istenmedik şeylerdir güven yok olunca ovalara yayılan. Ve geleceğe yanıttır tüm kurgulananlar.

Günün birinde böyle bir yazı yazılacağını söyleseler derin derin düşünür yok der, üstelik ürperirdi zaman. Korkuyla karışık celallenirdi anılar. Ama olanlar oldu, hendekler doldu. Anadolu’ya deli dolu sevdalıkla yaş elliye dayanınca kırklardan sayılmak da hiç işe yaramaz. Altın başaklı memleket altın başaklı varaklara kalır. Altın yaldızlı ovalara yayılan ise rüyada görülse dahi inanılmayacaklar cinsindendir artık.

İnanılmayacaklar ardı sıra türediğinde ve her türden yankısızlık anı defterlerinde mürekkep lekelerine dönüştüğünde karmaşıklaşır akıl. Ama renk ayni renk kan kırmızıdır hep. Bir kürek mahkûmu edasıyla tarihi bir yolculuğa çıktığında beynin hünerleri dört bir yanı hüzün basar yas yakar. Pusula şaşırtan ne hilebazlıklar görür de akıl anlamaz. Anlamazlıktan gelir.

İşte istenmeyen kararlar vermek zorundalığıdır Anadolu’yu deli dolu eden. Kıyamete sevk eden. Oysa kıyamete kadar sürecektir dirilişin işvesi ve nazı. Keşkesi asımı nazımı yoktur habire havanda dövülüşün. Zerresinde saklıdır ve ne ilktir ne de son. Kavganın örsünde habire çekiçlenen ayni hayatlardır.

O zamirsiz çekimsiz günlerde şehla bir bakışla yağar gökyüzü. Şemsiyenin kenarlarından damlar yılgın kentler, kasabalar, köyler, hepten Anadolu. Çobanların kavalındaki ezgilerde üflenir en dingin dinginlik. Dinince gözyaşları şemsiyeler delinir ve ıslanır memleket. Islandıkça yaslanır arkasına lakin her şey eskisinden beterdir artık. Sehpada bitecektir, tarihle sabit tüm eşlikler, eşkiyalıklar ama sabrın da bir sonu vardır.

Anadolu bozkırlarına uzanan, altın başaklı ovalara yayılan işte o sabır, sabrın sonu selamettir felaketidir…

Ve altın başaklı ovalar yayılır kuzeyden güneye, doğudan batıya her yönden Anadolu’ya, küheylanlar dolar, kühistanlılar dolar saraylara…

Saraylardan içeri…

İç avlulara…

İç o…

Oralarda oralardan ocağa ateş düşende doğrulur doğruluk, doğurulur iç isyan ve müebbet. Ve düşüncelere çil çil dağılır altın başaklı memleket. Tüm dünya, yedi düvel bir olsa yıkılmadı ki, yıkılmaz şu altın başaklı memleket. Hangi illet fani, hangi millet faraza oyunu bozsa da bozulmaz mozaik, bozulmaz ahenk. Bozuk çalmakla da hizaya gelmez millet.

Ve ucunda ölüm olsa bile Anadolu’ya ova ova yayılır, altın başaklı memleket…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder