27 Eylül 2013 Cuma

“POTEMKİN ZIRHLISI” DELİNDİ…

“POTEMKİN ZIRHLISI” DELİNDİ… 

“Güzel Esenler Projesi" adıyla başlatılan,  çevre yolu kenarındaki binaların boyanması olan proje  “Potemkin Zırhlısı” delindi…

Esenler belediyesinin 2011 yılında başlattığı “Güzel Esenler Projesi" ulusal basına yansıyarak ve “Potemkin Mahallesi” adını alarak devam etti ve sona gelindi.

Arkada kalan binaların “Güzel Esenler Projesi" nden yararlanmadığı biliniyordu. Ancak her nedense yol boyu yenilenen binaların arasında olduğu gibi duranlar da var…  

Bu konuda 25.12.2012 de yazılan yazı;
 
“Güzel Esenler Projesi" adıyla müstesna “Potemkin Zırhlısı”…

Güzel Esenler Projesi geçen günlerde ulusal basına da yansıyan şekliyle ne potemkin mahallesi, ne potemkin panosu diye adlandırılmalıdır. Ülkede alay konusu edilen bu proje hiç şaşmamak gerek birilerinden, bir yerlerden ödül mödül bile alabilir. Alsın varsın. Ama adı “potemkin zırhlısı” diye anılmalı bu Güzel Esenler Projesi’nin. Oturup sessiz film izlemek yerine dayanılmaz hayat şartlarından bezmişliğe ayaklanma olacak ise eğer bu imkânsızlığın resmi panosu, kimsenin kuşkusu olmasın her zırh gün gelir delinir.

Peki, neydi bu Güzel Esenler Projesi adıyla müstesna“potemkin zırhlısı”

Yaklaşık üç yıl önce iki gazeteci arkadaşımla başkanlık makamında başkanın bizzat kendisinden ‘alın size bir bomba haber’ başlığında dinlediğimiz ve resimlerini gördüğümüz proje idi güzel Esenler projesi.

O gün bu proje için Belediye Başkanı; ‘Belediye beş kuruş harcamayacak’ demişti. Resimlerin üzerinde projeye sponsor olan devlet kurumunun logoları da vardı. Başkan; ‘ %90 anlaştık ama şimdilik sponsorun adını vermeyin; Maliyetin %80’i sponsor kalanı ise evi boyananlardan kredilendirilerek karşılanacak’ diyerek projenin mali kısmını da özetlemişti.

Belki de basın olarak ilk bize açıklanmış bu proje zaman içinde maalesef“göstermelik dekor- şahane müdahale” veya atfedilen muhteşem ismiyle“Potemkin mahallesi”olarak değerlendirilip Rus Çarlığı’na göndermelerle anıldı. Ileride de daima bu biçimde anımsanacak belkide.

Ama bizim için bu proje “Potemkin zırhlısı”artık.

Çünkü başkan; TEM otoyolunun kenarındaki binalardan141 binaya kısmen mantolama yapılarak çirkin görüntülerin ortadan kaldırılması ve güzelleştirilmesine 1 milyon 900 bin lira harcandığı ortaya çıkınca;

"Bu projenin 1.5 milyon lira maliyeti var, ancak projeyi sponsor yapıyor sadece yüzde 20`sini vatandaştan alıyoruz" diyerek projesini savundu.

Ancak işin aslı şöyle;

“Güzel Esenler Projesi için Esenler Belediyesi 1 trilyon 290 milyar ödemiş-harcamış…”

Esenler Mali Hizmetler Müdürlüğü’nce açılan 18.05.2011 tarih, 2011/76277 sayı ile KİK Kayıtlarına giren ihalede;

Güzel Esenler Projesi kapsamında Esenler ilçe sınırları dahilinde bulunan idarece belirlenen binaların dış cephe rehabilitasyonu yapılması işi” ikisi Mim-art ve birisi Özkan İ.’den teklif alınmak suretiyle 1.290.000 liraya Mim-art Ltd’ye verilmiş…

Peki başkan ne diyor;“Bu projenin 1.5 milyon lira maliyeti var, ancak projeyi sponsor yapıyor, sadece yüzde 20`sini vatandaştan alıyoruz.”

Şimdi bu sponsor firma Mim-art ltd. mi? Oluyor. Yoksa “potemkin zırhlısı” olarak özel kasalara koruyucu zırh mı örüyor. Laf uzar gider, havada asılı kalır ama bu yağlıboya lekesi asla çıkmaz. Ayın en parlak yüzünü utandıran kıvamda, öznesi değişen fiillere, olaylara bir yenisi daha eklenmiş olur sadece.

Ve “potemkin zırhlısı” nehrin doğduğu yerde resim donatılı paravanların arkasında tekziplenen yazıları bekler…”

26 Eylül 2013 Perşembe

KIRKLARI SÜRMEK VE DENEMESİNİ YAZMAK…

KIRKLARI SÜRMEK VE DENEMESİNİ YAZMAK…

Kırkları devirince akıl yaşımızda kırk bir olduğundan yerli yersiz övündük. Tunçtan heykellere saldırmadan, fazlaca da putlara aldırmadan devrime erişim sanatını saltanata yeğleyerek yaşamışlık vardı cepte. Geçip giden zamana öykündük daima.

Duvarlar vardı ve bu duvarlar yıkıldı, bitti, sonra akıllara örüldü duvarlar.

Şimdi sessizlik çağını yaşıyor zaman ve çağın çağırtısı düşüyor düşlerin içine içine. Zaten ideoloji pınarı dikenli tellerle çevrilince onursal tavır kaç kalibrelik, kaç paralık bir patlamadır hepten unutuldu gitti.

Sonrasında kırk artı biri sonsuz yaşarız sandık. Kırk bir artı kırk bire razı olduk çaresizce ama o da zor görünüyor. İzin vermezler asırlık çınar olmaya. Geç de olsa anladık kırk bir kere maşallah da başka bir hikaye.

Ve ütopyalar kaç yılımızı çaldı hayatlarımızdan, geçti kör eden ışıkla dünyalarımızdan. Geçti gitti, Geriye sayı saymayı bilmeyen ve çarpım tablosunu ezberleyemeyen çocukluğumuz kaldı.

Rüyaların liftinde en yalın geceyle örtünmüş, güneşle yıkanmış duygu selleri kaldı. Ağır zırhlı araçların kelebek camında ise buharlı kazan buğusunda yanmışçasına sızlayan kayıp yüzler.

Kaç yaşı çiviledik ise duvara unutmaya zorlandık çivi yazılarını.

Jilet, jilet gibi yıllar doğradı dupduru gençliğimizi o yüzden hala serçe lisanıyla damla damla kanar yüreğimiz. Damlar yüreğimize o esrik yıllar. Ve vaziyet kötüleşince daima ay parçası gibi parlar saf dışı edilen o neslin eksik yüzü soğuk pencerelere.

Aslında sihir sınırsız, sayısız hikayede saklı. Zaten bilginin eteklerinde emekleyince cennet ile cehennem ne aşk türküleri söyleyerek yaşamak kalır geriye, ne de ölüme yiğitçe ve yalnız gidilir bilgeliğini tadabilmek.

Kırk yılın başı da olsa teyyare cayırtılarına kurban gider sır tülünün ardında salınan Kız Kulesi. Morumsu bir sabahın ve uyuyan denizin resmi çizilir gökyüzüne. Marmara da mır mır mırıldanarak kayıp insanlarını arar pusularda.

Masmavilik yutmuş aklımızı ve uyutmuş kavgamızı sanki.

Dalga dalga kıyıya vurur morumsu bir sabah ve aklımız neredeyse oradayız yaşanır kızgınlıklar kabaresinde. Böyledir işte kırkları aşmak. Zaten kimyasal destekli kabahatler hortladığında Hitit güneşi de sönüverir. Siyasi nüfuza dayanan, dokunmatik döktürüler sabun köpüğü melodramlarla derinleşir ve kasketli kentlilik tarihe karışır.

İşte o zaman keyfekeder fişlemeler, fişlenmeler demirden leblebiler yutturur zamana. Ve kalem kuşananlar göçmen kuş misali vatan ararlar tarihin tozlu sarı yapraklarında. Göz damlasında ise hudutsuz yalnızlıklar, döngüsel dönemsel yanlışlar parlar.

Kırklar devrilince anlaşılır iblis hasedinden hastalandığı ve zevatın putperestlik peşine düştüğü. Bir noktaya kadardır her şey ve basiret teksir makinelerinde gençken basılan bildirilerin her kelimesinde saklıdır.

Makamsız marşları o hor görülen gizli saklı sokak orkestraları da pek ala çalar. Böyledir işte kırklanmak…

Ve tatil başlar.  Kastroya uzayınca Karadeniz, İğne Adada iğne ucuyla yazılır manifesto yeniden. Antik yıkıntıların kıyılarında bulunan toprak damacanalarda hapis felsefe yeniden yudum yudum içilir. Ecdad dilinde nal sesleri kafataslarını zorlarken yedi bölge dört iklim kanat çırpar uçuruma.

Yürüyüşçü yürür, yolcu yolunda gerek hesabı, heyalular başında. Tindeki nefret akıl küpünü boşaltır ve yola sızar tüm hayaller. Tüm yeniden dirilişler ise voltalar son sürat atılınca, palet gölgesine takılır. Bu dur işte kırkları sürmek ve sürünmek gerçeği.

Ruhu ateşleyen ise ‘kırkından sonra azanın…’ diye başlayan paklanmadır…

15 Eylül 2013 Pazar

ASRİ TATİL…

ASRİ TATİL…
 
En Allah‘sız kavgalarda sağa sola savruldum. Hoyratça uykusuzluğa ve yollara. Ummazdım asla, umursamazdım gecelerin bedduasının bu kadar tutacağını, gelip geçenlere bahçemdeki biberleri göstererek, öylesine yeşil öylesine kırmızı, dualarını almayı. O eşine az rastlanır kavga büktü boynumu.
 
Boğaza karşı günaha bulandığım utançla başbaşayım şimdi. Boğaz o denli küsmüş ki bana, altın boynuzlarında dönüyor dünya. Dünya o eski halinde dünya değil. Boynuzlar battıkça bir taraflara gözleri faltaşı. Bir olmuşlar ve beni yargılıyorlar balçık sularda. Karanlığı denize emanet edip yüzmüyorum asla yıldızların parıltısında. Yıldızlar hala benim. Evet değiştim ve yaşlandım, yaşlanıyorum veya. En genç halimde hissedip yaşayamadığım o ince mütevazilikteyim. Nişanı hala bende saklı, nişanlı köprüde. Geçmek üzereyken geçemediğim. Hep iki oda, aynı tuzlu sular ve aynı değişmez ikili.
 
Düşlerim hala o kaosa takılı. Huzuru özlüyorum, tıka basa hayatıma sokmayı. Bitkin gözlerinden öptüğüm uykulu geceleri, üstünü öptüğüm korkuyu, pişmanlığımı ve yüzemediğim denizi seviyorum. Seviyorum en canlı kanlı kavgaları. Canım seni istiyor, belki sende beni. Aynı kavganın tarafı hiç olmadık çünkü kavga bizdik, bilmiyorum, hiç bilmiyorum.
 
Ezbere yaşadım kaç on yıl bilsen, yakışıyor desinler diye, öylece, nasıl olursa, sakınmadan. Test kitabında ıslandığımız gün yazılı ondan sonra neler neler. Dün gibi aklımda onca şey ama yeterince anlatamayacağımı biliyorum. Yeşil yeşil yansıyor aynalara yüzün kendiliğinden ve buğular içinde o gözlere takılıyorum, yeşil. Kıpkırmızı yanmış vücudun, dudağın kuru ve yarı açık. Hep o büyüleniş. Unutmak isteyip tam da unuttum derken bardaktan boşanırcasına yağıyorsun üzerime.
 
Suç suç inliyorsun beynimin kıvrımlarında. Akıl gözüm test kitabını sürüyor önüme, testlerde aç açık bir ağrı, ağrıyorum. Sensiz şehrin doğma büyüme hemşehrisiyim. Ne aranıyorum ne sorgulanıyorum. Kavgalarda ölmüş sen de. Canlı fasıl gecelerde, o uzak kır şehrinde elimi tutup meydana çekelediğin doğuyor içime. Tip bir kekik kokusu ve değişik deyip ardın sıra sürüklendiğimi anıyorum. Üstü kontraplak bir açılır kapanır masa aldığımızı. Şimdi o masalardan var mıdır acaba.
 
Çay bahçelerinin tahta masalarında canlandığımı, candan gülüşünle sandalyeme mıhlandığımı görüyorum. Sonra kara beyaz sakallı, kanser sarısı bir yüzle giriyor anılara, meyhane kuşu çarpılmışlığı sinmiş gözlerine ve görüntülerim siliniyor. Ama hayatı sende özlediğim gerçeğini bilmiyor, hissettirmiyorum ona.
 
Radyodaki o nihavent şarkı gece gündüz aklımda çalıyor. Kelepçesiz bağlıyım gecelere ve aramıza uyku yatıyor. Hınzırca sağına soluna dönenip bir seni bir beni süzüyor. Elimi süremiyorum sana, çırılçıplak düşler kızıyor ve canım yanıyor.
 
Bir yağmur alacasında buluyorum seni kaç yıl sonra bilemiyorum, şemsiyeden süzülen sular ensemden sıcak sıcak, hissetmiyorum. Senden ayrıldığımda sırtım üşüyor, üşüyorum. Titriyorum hatboyunda, boynundaki fuların desenlerini beynime kazımışım renk renk, şaşırıyorum. Sonra her akşam sen, alışverişi öğreniyorum senden, gönlünce gezip tozmayı, işten artan zamanın değerlendirilişini, özlemeyi, okuyorum o sıra başka birlikteliklerin sıradanlığını. Ve sıra çırılçıplak düşlere yatacağımız kıyılara vurmaya geliyor.
 
Alelacele hazırlanıyorum, yıllar var yalnızım ve içimde özüm akıyor, Marmara dar geliyor, dağılıyorum Ege’ye Akdeniz’e. Uzun ve klas bir yolculuktan sonra bir sıcaklık vuruyor başıma, sen deneyimlisin bir gün süren yanılgımız yat gezisinde son buluyor. Bolca içiyor ve dans ediyorsun yıldızlarla. Yerlere saçılmış sevişmeleri izliyorsun, sevişemiyorsun. Yatma vakti geciktikçe gecikiyor. Su kemerlerine ılımış sular yürüyüşe geçecek yarın, biliyorsun. Hayal kırıklığı içinde seni kaybediyorum.
 
Memleket kadar yorgun ve çaresizim, isteksiz ve karar değiştiren bir vaziyetteyim, yol yarenliğim baştan saçma geç anlıyorum. Denize dalıp gözlerimi dinlendiriyorum. Başka çare yok katlanmam gerek. Dalga dalga deliriyorsun ben sessiz sakin izliyorum. Sana sarhoşluk bulaştı, suç üzerine suç işletiyor ben uyumalıyım. Şimdi karşıma çıkıp bu kaçıncı sarhoşluğumdu dersen söylemem.
 
Ne ilk ne son derim, koynuma sızan lambalar sönmüş, güneşe sır vermek olmaz. Gittikçe gündüzüm gecem sana benziyor demek yeter. Çerçeveye sığmayan kalede çekilen tatlı gülüşün hala sıcacık. Donmuşsun dudağındaki ışıltıyla desem, o sarhoşlukta bana yeter. Pırlanta çocuk anası ve babası bu yaz masmavisin, maviye vurdun beni. Ismarlama beyaz bembeyaz dalgalarla alt alta üst üste yeşilin bağrında...

Sabaha ulaşırken masumiyet toz içinde bir yolculuk düşünmemiştim hiç. Beni aştı kıvrıla döküle giden yollar. Bozdu dengemi sancı oturdu yüreğime, otel perdelerinde ağlaşıyor yabancılaşma, yürek o eski yüreğim değil. 

Denizin koyuluğu, karalığı uyutuyor içimde çıldıran zamanı ve zaman ninniliyor aklımı...

11 Eylül 2013 Çarşamba

ELVEDA KARA DENİZ, KOCA GEMİ…

ELVEDA KARA DENİZ,  KOCA GEMİ…
 
Elveda koca gemi.
 
Olayın ardındaki sırlar yabana atıldı. Öğrenilecekler, yaban binlerce kişinin hayatına bedeldi oysa. Bedeli fazlasıyla ödendi bu gecenin. Üstünden akşamlar, akşamlar geçti, tuhaflıklar önlenemedi. Hiçbir şey eskisi gibi olmadı ama yumuşaklığı keşfediş gecikti de gecikti. Kendini sevdiren geçmişi arama duygusuydu. İlerleyeceğine sıcak bir yaz günü kayboluş gecesini anıp, hiçbirini bilmezlere sunma tercihi.

Kim bu sahte kurmacayı yaratan kişi, ilgilisi, kurcalayıcısı, belirleyicisi kim. Sırları dramatik biçimde asistanlık yaparcasına kontrolden çıkaran. İlham vereni de belli olsa ufak tefek işlerden bu günün ve yarının sırlarını sırım gibi dokuyanlar, kimse inanmaz geminin batırılışına.
 
Dünyanın en vahşi denizinde karanlık zindanlara  müebbetler atandı. Havaya gerçek öykülerin buharı savruldu. Her lodosta o buhar burun sızlatır. Itır ıtır kokar acılar. Gözünü açmayı beceremez geriye kalanlar. Dağıtmasın sakın soğuk rüzgarlar gönüllerdeki yalancı sıcak eğlenceyi. Çıkış yolu arayışları hiçbir zaman bu teklifteki gibi dünyanın kaderiyle oynamadı. Düşler en inanılmaz arzuların nasıl tatmin edileceğini gösterdi.

Genç yaştakilerin hikayesi bitti. Doğum günü partisi denizi ilk kez görmek uğruna ardında hoş bir duygu bırakarak yarım kaldı. İşlemedikleri suça ortak edildi sayısız mumlar. Yardıma koşacak kimsenin olmadığını hissederek, çaresizlikle bu berbat güne karşı koyma güçleri tükendi.
 
Elveda koca gemi.
 
Can gider davet kalır. Tek tanığı dahi bulunmayan dava arşivlerde tozlanacak, çelik dolaplardan çıkarılması üç beş kuruşluk iltifata bağlı sararacak, yer almayacak, burnundan soluyan doğanın hırsı hiçbir şekilde, hiçbir yerde. Soru ve cevaplar sakat yüzyılın son yangınıyla küllenecek. O nazik sırdaki taşınamaz yüktür göğü kuşatan bulutlar. Siz daima yılın adamları olarak geçeceksiniz almanağa. Ve Karadeniz’in ortasında batan mavi dünya için için kararır. Hayatta kalmayı becerememek bitip tükenmeyen toplumsal kriz yüzünden ve her şey para, akçe, ilk yanlışı bu değil doğrudan denize hükmedişin, nice devran hüküm sürer. Ama akan paranın kiri Karadeniz’i daha da pisler.
 
Hayatı mucizeleri geçmişin şiirselliğinde gizlidir. Alaca karanlıkta mürettebatın çanı, çanın eskiyen sesi bile kayıp. Kalesi duymuyor derinden çağıran evrenselliği, iki misli tempo gerek Karadeniz’in soyduğu şehre. Unutulmamış kıvılcımlar bir bir çözülürse de suya, çan sesi duyulmaz çünkü alt yazılıdır. Çınlamaz şaşkına dönmüş sirenler, nereye ne için sirdiğini bilmeden inler. İnancı çözülen makineler tek celsede hayatla bağlarını koparır. Hayal gücü artık serbesttir.

Deniz karaya son kez çullansa da akılda tek çözüm yolu, mirasları korumak gerekir. Başka yerde yok bu denli yorumsuzluğa hapsolmuş kitap, bulamazsınız. Hapsoluş standardı kırmızıya bağlanmıştır. Gün doğmadan neler doğar denir hala ve güneş Karadeniz’in üstüne açarken gözünü yüzü al mor utandıkça utanır.

Haleler halka halka boyunduruğa dizilmiştir. Ayrılsak da beraberiz yalanlarıyla yatılır. Uzak ara zirveyi öper dolu taneleri. Şehvet yağmur olur çinko çatılara dökülür. O son gecede mahrem bir dehşet vardır. Kara derili sert bir fırtına alenen iç çamaşırlarını sıyırır. Yoksul ve yeni yetme durur vaatlerle yüzen koca gemi. Dünyayı anahtar deliğinden seyreder, deposuna umursamaz görünse de bir delik açılmış ve işi şansa bırakmayacak oranda ölüm doldurmuştur.
 
İşi şansa bırakmaycak oranda ölüm dolmuştur. Hayatın anlamını yakalamak üzere gerçekleştirilecek manevralara geç kalınmıştır. Medet umulan parıltının içi boş ama dışı fiyakalıdır. O fiyaka filikalara binmekte direnir çünkü asıl görevi buı değildir. Bir takım karakterlere tutkuyla rehberlik edecektir o ve rüyalar evrenine çöküş onun ipinden süzülür.
 
Elveda koca gemi.
 
Çizmesi altında inlediğini hiç kimseye duyuramayacaksın. Korku dolu gözlerle izlenen fırtınada bağışlanmak isteyen yelkenli gemiler zekice boyanmış tablodan fışkırıyor. Tabloyu topluma, toplumu tabloya sunan müzayedeci de kayıp. Açık artırmanın hangi rakamlara vardığı artık kimseyi ilgilendirmiyor anlaşılan. Danışıklı dövüş bir satış zaten, en başında gerçekleşmiş ve el sıkılmış.

Kaymış gitmiş dalga geçerken dalgalar, ayan beyan ve apansız.Karadeniz’in ortalarında bir yerde hata yaptım. Şansızlığı gizli bir kurtuluş formülü arıyor. Şık, rahat bir dünya yolculuğuna çıkılmışsa da sırtlarına binen hayat terkediyor izleri şarkılarla çıkan yolculuğu.

Dinmeksizin yağıyor gözden ıraklara külçe külçe merak, sellere kapılıyor portreler ve binlerce metre derinlikte çıkışı bulamayan öykücükler. Sessizliğe kafa tutan bir hayatları var şimdi. Topluca çekinmişler kapkara mesafedeki uzaklığa. Vakur bakıyorlar delirip giden zamana. Tufana isimleri kazınmış ilk bakışta olağanüstü heyecan veren üslupla. Hüzün çoktan unutulmuş, gurur kara dalgalara emanet. Ancak tüm bunların arkasında yüzyıllardır değişmeyen, değiştirilemeyen ürkmüşlük ve sessizlik var.

Oysa Karadeniz yine vahşi, hepten kara, daha fazla gülümseme güzergahları değiştiriyor. Doğayla mücadeleye kol kanat germekten aciz tarih kara çizmeler altında eziliyor.
 
Elveda koca gemi.
 
Arşivlerin açılması hayli yankı uyandırdı. Sonunda ortaya çıkan ilişkiler belgesel tadında hayali yaşatmanın zorluklarını gösterdi. Bir başka bakış açısıydı hayatın gerilimini duygulandıran. Çok yönlü bir arayış, çok katmanlı yabancılaşmaya yolculukmuş anlaşılan.

Kılavuzu duygu olan hiçbir kavram sorgulanmasına ihtiyaç duyulmayan sürgünü çağrıştıran bir yolculuk. Kalp kırıklığının insanlara sıradan şarkılar söylettiği tarihe paralel bir direniş. Bu günün kuşağının limanlardaki küçük meyhaneler de hapis kalıp rüzgarın ritmiyle rengini değiştiren denizi alaycı gözlerle seyretmesi gibi.
 
Elveda koca gemi…

Elveda Kara deniz...