31 Mayıs 2016 Salı

YAŞLANMAK



YAŞLANMAK
Altın boynuzun sapsarı dağılmışlığını, boğazın kıpkızıl sularına yaslamak var şimdi. Dünyanın merkezindeliği su götürmez şu çok talipli şehri oylumlu yeni imajına da kışkırtmak şart. Olmaz ise olmazı da antik kilde pişmiş yağsız lüfer ve lazerle renklendirilmiş seramik kapta çifte kavrulmuş sarı leblebi. Kesme kristal karafakide ise Ata yadigârı Kulüp. Ne alımlı hayallerin baş döndürücü güzelliğidir, güzellemesidir o alem. Kırk yılda bir katmer katmer yaşanır. 

Yaşlanıldığında ise hiçbir işe yaramaz geciken katılımcılık. Sadece anılar ile sarhoş olunur. Zaten dünya üzerinde böylesine sarhoş edici bir şehir daha yoktur.

İçlensen yeter içmesen de olur…

Çolpanlarda delici bir ışık daha kaydığında en karanlığa, delinir akıl küresi ve en çok sıla özlemi koyar insana. Taşı gediğine koymak, lafın gözüne gözüne vurmak zorlaşır. Zamanıyla delice yaşanmışlıklar varsa elde kolluk vazifesi yapanlara inat işte onlar savrulur mavi lacivert kararmış denize. Kızaran mavi atlasa ise yarenler. Yollukları unutulmuş tüm yolculuklarda hasret çarpar soluk suratlara. Usulca soluna devrilen tüm kırpık suretler objeleşir. Hartama evlerden başlayarak izlemlenen hatıralar canlanır buğulanan camlarda. Buzlaşır ten.
Bir dilim yağlı ekmek veya salçalı dilim. Bazen dile eşsiz tadıyla tutunan kavun çileği reçeli dilimi. Oburca yuvarlanır birkaç lokmada. Yuvarlanır en yaramaz ve en akıllı çocuk boğazın serin sularına. Derinlerde bir yerde arınılır.
Ve en yaramaz çocuk sendin tümcesi yayılır buz mavisi göğe. Yaz başlarından başlayarak yıldızlar seyredilir bir bir sayılarak, milyarlarca. Sayısız yıkım yakımla az biraz uzlaşılır. Karardıkça kabaran gökyüzünde ebemkuşağı kalıntısı boyandıkça boyanır. Bir yaştan sonra ise ebedir, bebedir, dededir derken nedendir bilinmez suskunlaşılır ve uslanılır.
Yani yaşlanılır birlikte…
Derme çatma anılardan bu deme nasıl gelinmesin ki. Gelinir elbet. Söz sohbet, hoş sohbet üzerine demlenilir. Ağırlaştıkça ağulaşan tüm taşınamaz yükler iki çift söz ve Kulüp şişesine bindirilir. Tarifsiz derecede masum tüm suçların cezası çekilmiştir. Çekinilerek kilde pişmiş orta boy balığa ve sarı leblebilere bağlanır tüm açmazlar. Saçmalıklara saçılır sinkaflar. Ve kırklar kulübünde Kulüp’lü sıcak bir ziyafet afiyetlenir. Faslı muhabbet. Müebbetlikte bir yere kadar.
Öyle bir düşe düşmüşlüktür ki kapıyı çalan herkes hazır ve nazır, Hızır da yetişmiştir. Lakin bir Kara Kalpaklı Sarı Paşa eksiktir anılar masasında. İleri demokrasi timsali boyutunda hayıflanılır.
Sırtlanan bir sır varsa eğer, türkuaz renkte koca taşlı bir yüzükte saklıdır sır. Denizden eyleyen bir nida ile hasret yayılır damarlara, en kılcallara, en ücralara. Adalara son vapurun bacası gibi tüter ateşi sönmeye yüz tutmuş şehir. Közler derlenir, gözler hüzünlenir ve sözleşilir ölümüne. Ölümüne ölüme.
Ve yaşlanılır beraber…
Bu yaslı ve yaşlı şehirde içten içe dağlanır gönül. Dağlansa da ağlansa da bağra çakılan mühür bellidir. Çok özlemektir başa gelen, beter özlenmektir başa kakılan. Ve yaklaşıldıkça menzile çok özlenir her şey, çok ama çok. Ama üçler, onlar bir başkadır. Acımak ve acınmak üzerine yakılan ağıtlar unutulur belki ama her şey yeri zamanı geldiğinde dün gibi anımsanır. Anılır. Üç kişiye acınır en çok, üç en akıllı ve en yaramaz çocuğadır çoğalan tutku. Yaşlanan masadakilerin utku, nutku tutulduğunda ise şaha merdana şikayettir, tüm dualar.
Eğer bir üçlemesi yapılacak olursa acımanın, acımaya dair ne varsa silinir lugattan;
“Cahiller arasında sıkışmış âlime, zenginlikten yoksulluğa düşene, hatırlıyken itibarını yitirene…” acımak lüksüdür cihanı seyretmek.
Altın boynuz ile taçlandırılmış boğazın kıpkızıl sularına yaslanmış şu çok talipli ve dünyanın merkezi şehri seyrettikçe yaşlanmak gecikir. İlahlarca geciktirilir. Çünkü asla yapanları ve yapılanları unutmamak üzere kurulmuş, kurumlandırılmıştır sistem. Bir iki derken hiçlenen, hiçlendikçe içlenen ve geciken adalet zincirinde üçlemeyi tamlayan ise unutmamaktır. Öyle ki; “Yüksekte yer tutmuşlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir…” Şehrin altı üstüne geldiğinde en kendinden olanlarla bile bir kalemde vedalaşılır. Veda masasına yancı takılıp yemeğe yeltenenler göz ucuyla süzerler birbirlerini. Onları bir arada tutan belki de bal tutan parmağını dozunda yalamak yalanmak hikâyesidir.
Ve asabı bozan beraber yaşlanılmamışlık hikâyesidir…
Alev dilli geçmişin, şu sadece anıları ile dahi dünya üzerinde böylesine sarhoş edici benzeri bulunmayan şehrin kulaklarına fısıldadığıdır asıl olan. Geçmiş gitmiş geri mi gelecek mahlasıyla ahlamakla yüzmez gemiler. Boğazları da geçemez. Kim demiş ise demiş, iyi ki demiş; “Geçmişini bilmeyen geleceğini bilemez. Geçmişini iyi bil ki; geleceğe sağlam basasın. Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın.”
Yaşlanmak antik kilde lüfer ve seramik kapta sarı leblebiye Ata yadigârı Kulüp’ü yoldaş eyleyip altın boynuzun sapsarı dağılmışlığını, boğazın kıpkızıl sularına yaslamaktır. Dünyanın merkezindeliği aşikar şu şehri yasak aşkla yaşamaktır. Olmaz ise olmazı da yeni imajların tümüne rest çekerek;
“Yaslara dost yaşamak ve yas ile yeksan yaşlanmaktır…”



26 Mayıs 2016 Perşembe

İNSANLIK DÜNYASI, DENİZİ DERYASI…



İNSANLIK DÜNYASI, DENİZİ DERYASI… 

Kentin iki adım ötesinde soluklanmıştır vakti zamanıyla insanlık. Her yerleşke civarında mutlaktır, benzer durumlar. Milyon yıldan beri hem de. Bu gün bile bilinmezler hiç, sırdır sanki oradaki mağaralarda milyon yıldır eğleşenler.

On binlerce yıl ötesinden, yüz binlercesine uzanan milyon yıl öncesinden basit balıkçılık ve tarım yapanlardan bir ileti uzanır gören gözlere. Elli ayaklı, canlı kanlıdır yazılmamış mektupları. Geleceğe kazıdıkları gereğince okunamasa da öngörülen biçimiyle yerleşik hayatın ilk temsilcileridir o milyona denk yaşındakiler. Belki de Halikarnas’ta balıkçılıktır kıyılara dalga dalga vuran. Veya yolculuktur en eskisinden Deniz üzerinde sandaletlerle dolaşılan. Ya da tek memeli amazon kızlarının tek adasına kulaçlamaktır kiraz mevsiminde kiraz memleketinde.
Yer kabuğu kayaçlarından kaçanlar, vaktiyle ulaşılmış uygarlık ve kültür tortuları ileriye dönük daimi hemşeriliği perçinler hiç kuşkusuz. Kuşkusuz hemşerilik ötesi insanlığın, insanlaşmanın özüdür yaşanmış hayatların hala göze değer, ele gelir kalıntıları. Taş, çanak, çömlek üçgeninde tarihin özüdürler, özlüdürler, derinlerden esintidirler. Derilen duyguların bal gözüdürler. İnsanlık dünyasına, karası havası, denizi deryası insanlığın kaybolmayan ayak izlerini sunarlar.
Arkeoloji bir yana deniz bilimleri ile de ustalıkla çözülür yaşlı dünyanın sırrı. Öyle bir gün olur ki Nuh tufanı derler adına ne tufandır işte o kaplar tüm evreni. Kıssadan hisse kaplar yazıtları, kutsal sayılmış metinleri, ilahlı ilahsız kitapları. İşte denizcilik hilafsız o günlerden kalmadır. Kalmamışsa da öyle denir. Yalnız eğrisi doğrusuyla denizcilik bilinen en eski mesleklerdendir.
Buz gibi gerçektir tarihin suya sızıntısı. Kim ne derse desin on dört bin yıl evvel buzul çağı iklim değişikliği tarafından arkadan hançerlenince erimeye yüz tutar yerleşik buz dağları. Buz kıtaların tam iki yüz yıl boyunca eridiği sırrı daha yenilerde çözülür. O sırra göre tam yirmi küsur yer, yaşamsal merkez sular altında kaldı kalır, yiter kaybolur, insanlık denize deryaya bulanır. Yani an itibariyle ana denizler oluşur.
“Yükseldikçe yükseldi sular, suyla değişti deneyimler ve yaşamlar. Birbirinden farklı gözler izledi suyun buzla dansını, buzla suyun aşkını. Ta Tuna’dan Hazar’a, Aksulardan kıyı göllere, iç denizlerden okyanuslara ılım ışık dağıldı dünya. Kaydı yollar, kaydı hayatlar, kayıtlandı sular. Can sustu. Koptu insanlık dünyası. Karadeniz Hazer’le el ele verdi yuttu eski dünyayı. Birlikte vardılar Marmara’ya. Sular ak köpük parladığında planlar zekice işledi. Ve Ege doğdu. Hem de tek batında. Karşıyaka’da mola verildi, yakamozlara değdi göğün yorgun başı. Başlangıçtan hemen sonra Karadeniz aktı Akdeniz’e. Güneyde en berrakçası ve tuzlu mu tuzlusu doğdu bu kez.
Müthiş sarsıcı ve uğultulu bir dönemdi çağlayan. Önce karalar, kara taşlar, kara dağlar boğuldu. Kara dalgalar susturdu eski kıtayı, suladı. Sular billur billur çağladıkça çağ değişti. Yepyeni çağlara aktı evren. Dört bir yan deniz oldu, çepeçevre adalar ve yarımadalar doğdu. En alımlısından çevre düzenlemesi gerçekleşti, dünyanın incisi İstanbul parladı. Anadolu zaten vardı…”
İşte tufan o tufandır. Nuh bile onu, orayı, oralarda arayıp durdu. Derler ki dur denip durduğunda kutsal hazineyi bulduğunu sandı. Kutsal kitapların nurlu dizelerinde savrulup durdu. Nuhlar, ruhlar ve gemiden kalma mıhlar hala sır. Kalıntısı değil mi ki, ordadır, buradadır Cudi’de, Ararat’ta, Ağrı dağındadır yani gemi Anadolu’dadır. Ve hala aranmaktadır.
Deniz bilimleri mahirlik ister, deniz bilimlerinde mahirlik işler. Denize forsalıkla başlayıp uzmanlaşılır. Sararır kaptan manzaraları enginde. Anıtlaşır.
Ya en yakındaki Yarım Burgaz mağaralarından taşan jeolojik mucize. Ciddi bir duruşu, sonsuza gülen yüzü var sanki hepsinin birden. Anadolu ve Balkanların en eski insan yerleşkesi düşmüş en yakına. En yakından yakın ve de en uzak. Duvarlardaki resimlerde kayıtlı tamamı. Hem de Milyon yıl kadar yakın.
Yer altı sularının aşındırması ile oluşan kalker kayalıklar o basit yaratılara ev sahipliği yapmış bıkmadan usanmadan. En sıradan haliyle memleket rüyasını perçinlemiş bu günlere. Paleotik çağların Bizans’a, oradan er meydanlarına yüz binlerce yıllık barınak aktarımı. Denizin getirdikleri gemiler yükü derinlik. Kara mağara duvarlarında gemi resimleri.
Sıralı Çekmecelerin göllerinde sıralanan antik yılların tekne sığıntısı geleceğe sarkan mucizedir. Hayatın kan kustuğu devirlere açılan denge dünyasıdır. Keşişhane kalıntılarıyla hayallere uzanan tarihtir. Kim kimdir, kim kimdendir kimlikler kaybolur köklerin aslında. Görünmez kandırmacaların, kara görüntülü kandırmacıların listesine inat ürer insanlık. İnsanlık tarihinden silinemez anılar evrensel bir ipucudur yarım yamalak da olsa. Türevleri denize ulaşan zerrelerde saklıdır. Başı sonu bir başka kopyacılık değil, insanlık dünyasının tam resmidir.
Resmi tarihin kısmen ıskaladığı Milyon yıllık madalyonun ön yüzünde yazılıdır; Burgaz ada mağaraşmaları. Denizi deryası çevreye genişleyen ilk insanlık damgasıdır.
Genişledi, gelişti, genleşti kalmadı

18 Mayıs 2016 Çarşamba

HARCAMAK, HARCANMAK VE DOKUNMAK…

HARCAMAK, HARCANMAK VE DOKUNMAK…

Dokunulmazlığı okunulmazlık mertebesinde sayıp elifi mertek sanarak zaman harcamak gün gelir harcanmaktır. Harcamak ise madalyalı bayrak yarışından ibarettir. Zaten harcamak ve harcanmak üzerine arşlanan ve marşlanan bir dünya düzeni yerleştirilmiş, bir türlü dokunulamıyor. Bu düzensizliğe dokunmak ise bir dokun bin ah işit deryası.

Bu sistem karmaşası içinde insan ilişkileri yer ve zaman içinde var olur, varidat artınca da hava olur. İnsan yer ve zamanın kazandırdıklarının dışında kaldıkça acayip havalanır. Havalanmaya da yatkındır mizaçlar. Ancak fazla kalınmaz semada. Kaldırmazlar. Yerden havalanıldığında bazen evrenselleşilir ama birileri çıkar izin vermez. Harcanma mevsimidir estirilen, anında harcarlar ve dokunurlar. O anda binlerce yıllık doku uyuşmazlığı başlar ve doku zedelenmesi yaşar sahte evren.

Dönem insanı zamanının çoğunu yaşamını sürdürme amacıyla satın alma aracı, para pul peşinde geçirir. Paralanır veya paralanır. Ya para kazanmak uğruna çalışır didinir veya hiç çalışmadan parayı bol bulma varyasyonlarına yamalanır. Her biçimde zamandır harcanan. Zaman harcamak ya boşa israftır ve toptan büyük günahtır, ya da emektir alın teri dökülerek harcanır, sevaptır. Dünyalıklar kazanılır. Dünya nimetlerine dokunulur, dokundurulur.

Tezgâh, harcamak, harcanmak ve dokunmak üzerine kurulmuş bir kere. Kuruluşu yeni bu yeni düzende insanca bir düzey tutturabilmek en mahir yanılgıdır. Tutmaz. Şans tutturulursa eğer zaten anında dokunulur. O yüzden harcamalar mübarekleşir. Harcanmalar katmerlenir. Bu harcı alem çekişmede dokunulmazlık abartılarak mutlu gelecek için kısıtlanan zamanı da az çok harcamak üzerine geçirmek adetleniyor. Örf ve adetler sabahtan akşama akşamdan sabaha sille paça, silme değiştikçe, değiştirildikçe ertesi güneşe ulaşmak için epeyce harcamak gerekiyor. Gerekli gereksiz harcamalar çoğalmışken hem de.

“Cep delik cepken delik, eller boş, yüreklerde yas. Dinmez büyük sancı. Verilen sözden cayılmış. Gözden kaçanlar kaçmış. Tanınan krediler kartlaşmış, Kartlar ellerde patlamış. Her güne fiziksel ve psikolojik yıpranmışlık lastik damgasını vurmuş. İş güç zaman para denklemi zorlaşmış. Umut azalmış. Zaman yalnızca para edebiyatına paralanmış. Harcamak için kazanmak farz, harcamak caiz. Harcanmak vacip…” 

Döngü insanı açlığı hissetmedikçe açlık ile ilgili kendi kendine ne iletişim kurabilir ne de başkalarını anlayabilir. Çağın modası açlık oyunlarıdır. Açlığın her türüne duyulan yakınlık, milim yaklaşma, yakınlaşma insanı kendi kendinden çıkarır. Başka âlemlere padişah eyler. Aslında eşi benzeri olmayan bir karaktere ulaşmak, ulaşmışına sığınmak bir içsel anti sosyalliktir. Sosyal bilgilerin zayıflaması açlığı artıran, doymazlığı azdıran bir harcanıştır. Harcama lüksüne erdikçe evren, erenler de bollaşır.

Bu bollaşmada insan gerekli olsun olmasın maddeleri, maddileşenleri satın alarak, satın alıp kullanarak ve bu madenileşmeyle ilgili tüm değerleri harcayıp medenileştik diyerek dar boğazdan sıyrılmaya çalışır. Bu birikimsiz benimseyişle değerlendiğine, kimlik kazandığına inanır. Böbürlenme harcanmaktır aslında. Öyle kazandığını sandığı kimliği veya kimliksizliği böyle satarak genişlemedir özelinde harcanmak. Harcamak ise şeyleşmedir dokundurmak faslında.

Her halde hayat hep aynı acıları yaşamakla ve kötü anıları def etmekle sıradanlaşan uzun ince bir yol. Şu garip dünya bilenlere Sırat dünyası sürat dünyası. Bilmezlere ise ef ile defin arası. Taklitler çoğalıp ilkleri ve ilişkileri istila edince hayatlar da kabaca işgale uğrar. Yaşadığına yaşanana ilgisizlik işte bu evliliklerden doğandır. Kendi evrimleri içinde devrilen, kapitale bağlı siyasallaşan hayatlar, hayatın kumarına otururlar. Satılır satın alınır, rus ruleti oynarlar. Ayalanmak gibidir ayakta kalmak. Harcadıkça harcandığının farkına varmazlar. Dokunulmaza dokunmaktır asıl mesele ama pusula şaştığında film tersine döndüğünde anlaşılır ki dönüş yok, tünelden çıkış yok. Oysa dokunma yanarsın tellallığıdır katlanılan.

Tipo baskı insan tip model siyasallaştıkça siyasal-aşanları, toplumu kapsayanlardan sayarlar. Kapsam dışı kalanları ve tüm yalanları görmezleşirler. O körlükte tek bir söylemli Allaha havale türüne kanmakla özdeşleşir tüm özlemler. Varan vuran, viran kimdir önemsenmez. Böylesi kimlik bunalımında kalın kafalılıkla kalın enseli ve karton kafalı kapaklanmalara başyapıt yakıştırması da bir tür harcamaktır, harcanmaktır. Zaten işler tersine gittiğinde insan olana dokunur gerçekler.

Bu huylama ve huysuzlaştırma kısa süreli bir dönüşmedir. Sonrası yoktur, aslına rücu eder her şey. Nereye dek uzar bellidir aslında kefeni, harcı hurcu. İtiş kakışlar arasında ya çizmeler veya çizemeyenler ortaklığıdır, bitiş. Yön değiştirmeyenlere ödül yeni hayat düşleridir elde kalan. Düşenlerin ise ödü kopar, anında harcarlar birikmişinden. Burçta al bayrak kızardıkça kızarır. Budur işte farklı olmanın farklılığı, farklılığın farkı. Adamlık zor zenaattır.

Madeni bozuk parayla ilgilenmemektir, madeni parayla medenileşmemektir adamlık. Ve de seyretme muhteremliğidir insanlık…

13 Mayıs 2016 Cuma

“BİR AVUÇ KÖMÜR İÇİN BİR ÖMÜR…”

“BİR AVUÇ KÖMÜR İÇİN BİR ÖMÜR…”

‘Bir avuç kömür için bir ömür veren tüm madencilere ve maden şehitlerine...’

Baştan ayağa aldanılan muhteşem dünya saltanatına karşın, amaçları sadece en sadesinden borçsuz harçsız hayatlar sürdürmek olan bütün madenciler; kara tırpanlı ölüm meleğinin nefesi her an enselerinde ve gaddar patronların kara pençesi yakalarında kara elmastan loş galerilere dalarlar. Her Allah’ın günü vira bismillah inerler yerin binlerce metre altına…

Soma’da 13 Mayıs 2014 günü sabahı da aynen öyle başladı. Ancak o kara çarşamba öğle sonrası kaşla göz arası özelleştirilmiş, sözde hiç eksiksiz bir madende dünyaya mal olan o facia yaşandı. Üçyüzbir madenci resmen karanlığa gömüldü, üzerleri betonlandı. Yürekler yandı.

“ Kara elmastan duvarlarda buz grisi aynalar ve deniz mavisi demir kapılar. Mentollü akşam üstüleri gözü karalığa ve korkusuz kekemeliğe son verecek paydosları tam ağırlayacak iken öğleden sonra aniden patladı yürekler. Kendiliğinden nemlenen kara gözlerden düşen kömür tozlu ilk damlaları çarptı yüzlere. Son dakika jargonuyla ses ve görüntü kayıtları kara kömür galerilerinde yaşanan o vahşi kapitalizmi sergiledi, koca dünyaya…”

Görüle biline gelen bu faciaya seyirci kalan tüm yürek duvarı kara vicdanlılar, yüzsüz mebuslar ve ‘devletin malı deniz yemeyen domuz’ tandanslı tüm özelci deyyuslar çoktan unutmuştur belki de o günü.Haritada bile yeri olmayan, yeri olsa da bulunamayan, kara duvarlara kazma vurulan yer dibinde yaşayanlara, yaşananlara, yaşanmazlara tümden duyarsızlaştı belki de; o his, heves ve nefis tutsağı olmuş caniler.

Oysa asla unutulmayacak kara yas günü,13 Mayıs 2014. Unutulmamalı veya…

“Kara toprağın altı, kapkara ocağın içi, yanmış, sönmüş, patlamış, parçalanmış canlarla doldu o gün. Yer üstü ise içi, yüreği, hayatı yanmış, kırık gönüllerle…” 

Alın teriyle olunca kolay ekmek yoktur elbet ama kömürde emek en fazlasıdır. İşlerin en zorudur madencilik. Hiç yoktan ateşe, suya, sele kapılır, galeriler çöker toprak olur gidersin; ‘bir lokma bir hırka’ uğruna.Son sürat gelişen şu çağda kömürlükler yıkılsa da madenciler yine kömürcü kalırlar ve kendileri gibi sade hayat sürenlere dağıtılan kömür olurlar hep. Hem de havadan sudan, gazdan selden sebeplerle…

Ve fıtratları gereği!

Göz yumuldukça ertelenen ve geciktirilen tüm önlemler ölüm kuşları olarak yağar maden çukurlarına. Her maden çatlağı gelip çattığında ise madencilik adı namı hesabına her şey hayat memat meselesi sayılır. Fakat kısa zamanda unutulur, unutturulur yalımlı yıkımlar. Karabasan sadece madenciler ile madenci çoluk çocuğuna miras kalır. İlk saatler ve ilk günler yaslar ilan edilir. Göstermelik yas sürecinde ilerisi gerisi bir çırpıda hale yola koyulur. Sonrası koca bir hiç, hiçlik.

Zaten ekmeğini yerin altından çıkaran ve ekmeğini yerin altında yemeye mahkûm edilmiş madenci her daim sahipsiz, arkasız ve yarım yamalak yaşar.  Paslı zincir çözülmedikçe ve prangalar kırılmadıkça o kara çamurlu lastik çizmeleri ayaktan çıkarmak da mümkün değildir. Zincirleme devam eden bu vahşi sömürüden madenciye ayrılmış kar payı ise sermayeye kurban gitmeleridir.

Her maden faciasında limitleri aşan kayıtsızlıkla sabırları zorlayan cinsten gerekenlerin yapıldığından dem vurulur. Bu kara kömür esintileriyle ağlanır, sızlanılır hikâyeden. Akıl bozulması yaşanır, akıl tutulması yasalaşır, yürekler dağlanır. Ve onca azaba, gazaba karşın birileri yüzlerine bulaşan kömür isinden utanmadan aklanma paklanma derdine düşerler.

“Keyfi özelleştirmelerin anlamsızlığı ve ağırlığı, abartısız ve palavrasız madenci hikâyelerinde gizlidir. Başkente yürümeye kadar varan bir bütünleşmedir madenci baretindeki hüner. Bilenler bilir madencidir en büyük devrimleri kazmasının ucunda saklayan ve devrimler yaratan. O kutsal isyan bir başlayınca tamamen linyit tadı vurur damaklara…”

Kara yüzlerin sıcağına hapsolur yiten canlar. Kader denilen kara elmas çölündeki muhtaçlık ve düşkünlük suyunda bedevileşmedir. Kömür karası aydınlık yüzlerdeki gözyaşında boğulmadır veda. Külçe külçe altın istifçilerinin tek hayali ise kömür karasının elmas yüzlere işlemesidir…

Bu kapkaç devrinde kapkara duvarlarda küçük insanların büyük gölgeleridir asıl olan. Asıl korkulan. İşte o yüzden duman grisi kapılarda mentollü gün batımlarının kimleri ağırlayacağını kestiremez kara cellat. Ve ana, baba, çoluk çocuğa kavuşmayı kömürleştirir anında. Tıpkı 13 Mayıs 2014 gibi…

“ Hiç kimseler zenginlik, güç ve azametini götüremez kara mezara…” 

Hayat betondan morga beş kala en renkli rüyalar simsiyah, kapkara dehlizlerde kararıp kömürleşir. Kömürleşince de insan ne denli durulmuş ise de durmaz, duramaz. İşe yaramazlar baş gerdan kırınca da madenlerden, dehlizlerden ve tünellerden karanlık kömür katranı taşar sokaklara.İşte o vakit külliyen isyan ve itaatsizlik yayılır buz mavisi duvarlara. Akıl duvarına kara elmas, dil duvarına ise buz grisi asılır. Körler duvarına da deniz mavisi bulaşır. Yürek duvarına ise kara vicdanlılara hınç…

Aka kara bulaştığından; Eğer “Dili sinkaflarıyla bilmiyorsan, o dili biliyor, öğrenmiş ve anlıyor sayılmazsın gerçeği haklılık payı kazanır…”

‘Bir avuç kömür için bir ömür veren madencilere ve şehitlere...’


10 Mayıs 2016 Salı

MAYIS-16

DOST FOTOĞRAFINDA DÜŞMAN YÜZLER…

Eskiden fotoğraflar çekilir arabından basılırdı. Arabı da yanında verilirdi tab edildikten sonra. Arabı tekrar basılır diye saklanır, aslı büyütülerek tabloya dönüşürdü fildişi duvarlarda. Çöl bedevisi çoban başlı amcalar meselesine de konu olurdu o araplar, negatifler. Fotoğraf bu; Şimdi dört bir yan onlardan, onlar bezeli. Vatan evlatları çam kozalakları gibi dökülürken yurdun dört bir yanında, toprağa yangısı vururken acının onlar her yerde. Negatif araplar elde, fotoğraflar kan renginde.

Eskiden Kimlik fotoğraflarında siyah beyazdı herkes. Sonradan renklendi çoluk çocuk ahali. Ama aynı zamanda silikleşti ve sünepeleşti herkes. Bir renksizlik hortladı sanki bir kimliksizlik. Sille tokat, analı babalı hazır cevaplılık dost sayıldı, bin düşün bir söyleye düşmanlaştı millet. Düşmanlaştırıldı. Öyle bir illet bulaştı ki sade hayatlara ilanı aşk renkliliğinde uysalca ıssızlığın tam ortasına kaykıldı zaman zaman. Ve renkli vesikalıklara basıldı mühür.

Dost fotoğrafında düşman yüzler göründü arka planda…

Sözün özü, şu yüzyılın en devrilmez görünen, değişmez belletilen kudretli iktidarına keyfe kader değiştirildikçe bin beter bozulan 12 Eylül faşist darbesi anayasasının diktatoryan genişliği bile yetmezleşti. Anayasanın değişmesi gerekmekte. Sözde yenisi tam özgürlükçü olacak! Olmalı çünkü şu garip ülkeye acilen başkanlık gerekmekte. Tepe noktası bu açmaza kilitlenince mutlu aile fotoğrafı da göbekten çatladı. Çatlak duvarlarda asılı tablolar değişiyor daha da değişecek gibi.

Dosta düşmana nispet karanlık gelmekte…

Hayırlısıysa uzunca yaşamak yerine tüm ince ayarlı duyarlıklar paraya pula basılınca, mala mülke tapılınca, makama taht-a kanılınca dost düşman ayırt edilemezleşti. Fotoğraflar birbirine karıştı, karma karıştırıldı. Arap marap harap bir çerçeveye doluşuldu. Eski dosttan düşman olmaz denilir ya o da değişti. Safsatalara inandırıldı kendilerini doğuştan sarraf sanan saflar. Zaten fotoğraflar çoktan değişmişti. Değiştirilecekti. Karışmıştı işler.

Değişmeyen gerçekler ise anılara damgasını vuran bin yıllık isyanlardır. Islahatlar da nasihatlarda saklıdır;

“En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman insanın kendisidir. Dost ise nefsi tanıyanın kendisidir. Ülke, idare edenin oğulları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir. Ülke sadece idare edene aittir. Ölünce kim yerine geçerse, ülkenin idaresi onun olur. Vaktiyle yanılan atalarımız sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştüler. Bunun içindir ki yaşayamadılar. İnsan bir kere oturdu mu yerinden kolay kolay kalkmaz. Kişi kıpırdamayınca uyuşur. Uyuşunca laflamaya başlar. Laf dedikoduya dönüşür…”

Bin yıllar içinde veya sonrasında nasihatlara uyulmaz ise laf gelir gider ve aslına dönüşür. Derlenen dedikodulara göre payitahtta profili düşüklük modası yaygınlaştırılıyor. Seçilen en düşük profilli zat sözde en yetkin zevatın başını çekecek olduğundan nice ince formüller aranıyor. Bu ne yaman çelişkidir ileride anlaşılacak ansılsa. Şimdilik düşük profilli fotoğrafa verilen pozlar bir bir değerlendiriliyor. Lotarya hâkimiyetinde şekillendiriliyor devlet erkânı. Yani renkli değersizleşme modunda çok renkli budanmalar yaşanıyor.

Budanma deyince, son on yıllarda elektronik, post, dost, paralel, refik darbeler derken şu mostralık darbeler cehennemi ülke de meşhur faşist darbe anayasası hala geçerli ve çitlembik gibi çiğneniyor. Bu darbe ürünü anayasa bile uydurma işlere uydurulamadığından hiç takılmıyor. Değiştirilmiyor nedense ama. Yıllardır yenisi hazırlanıyor söylemleri ise hepten palavra.

Anayasa babayasa derken babalara gelmek veya bir babaya bağlanmak bu olsa gerek. Ne babalar gördü bu memleket oysa. Eskilerin birlemelerinden, bir bilenlerinden bir bölenlerinden bu yana. O İbni hurrelerden daha alımlı ve çalımlı bir gelişme var çerçevede. Şimdi o ne derse o olur zamanı. Ancak dedikodular da çok, başlamış ve dost düşman çatlatıyor.

“ Dedikodu başlayınca da gayri iflah etmez. Dost düşman olur, düşman canavar kesilir…”

Bu kesiciliğin ve keskinliğin sonucunda başka kesilmelere de gebe görüntüsü hâkim atmosfere. Çünkü Ozon tabakası çoktan delinmiş. Bir kez delinmeyle bir şey olmaz denilir ancak hissedilmese de azgın güneş ışınları doğaya zarar üstüne zarar veriyor. Anayasanın tek kereliğine olsa da delinmesinin zararları ise toptan mevcut demokrasiye çıkarılır. Övüldükçe övülen ileri demokrasi ise çoktan gerilemiş zaten. Gerici. Bu kaygan zeminde edilen yeminlerin de hiçbir anlamı kalmadı. Şu son zamanlarda emin yemin dengesi de şaştı. Bu izanla mizan tutmaz artık. Sanki tüm yeminler az sonra bozulmak üzere yapılmış. Öylesine, alışılmışlıktan edilmişçesine bir rahatlık egemen her alanda, her eminde, her yerde. Ant içerim demek su içerim kadar yaşamsal. Gerçekliğinde iç ama uç saklı, özünde ise uyma boz gizli. Emredersiniz efendim yeter de artar bu millete.

Düşman fotoğrafında dost yüzler saklanmış arka planda…

Eskiden fotoğraflar sararırdı, sarardıkça da değerlenirdi. Duvarlarda yıllarca asılı durduğundan tablonun izi yer ederdi. Öyle gelişti ki teknoloji, öyle geriledi ki şu garip memleket, balkon fonlu aile fotoğrafına ucundan köşesinden girmek farzdan sayıldı. O kadar. Okkalı gelecek için her yol mubah, son moda.

Fotoğraf çekmek çok kolay aslında. İlmi, bilmi, banyosu, kurutması, basması olmayınca da çek çekebildiğince. Ancak tadı tuzu kalmadı hiçbir şeyin. Arabın da Şam’ında havası bir başka hava. Bu kirlenmiş havada renkli duvarlardaki en renkli tablolar bile izi kalmayacak denli çabuk iner, çıkar, yeniler asılır oldu.

Fotoğraflar yerine figürler eskir yeni zaman isyanlarında. Fotoğraf ayni fotoğraf...

Artık tarih kavramı dost düşman fotoğraflarla kaynıyor. Bu gün iyi bir ders aldık önümüzdeki maçlara bakıyoruz cinsinden yapay bir hesaplaşma sürdürülüyor. Her yerde bu vesikalık replik gündemde. Ön şartsız yol alınamaz belli ama bir boşa gidiş hâkim yollarda.

Dost fotoğrafında düşman yüzler,  düşman fotoğrafında dost yüzler aransa ne fayda; beyhude. Çünkü arka planda zamane figürleri yüzsüzleşmiş, makine düşük profil çekime ayarlanmış, kayıtlanan fotoğraflar ise flu. 
        
Bu yumuşak odaklı çalkalanışın tekerlemesi ise; kim çıkarsa bahtına, onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…

Eskiden kalma yolcular, teokrasiyi de demokrasiyi de bilirler. Demokratikleşme fotoğrafının arabını da, arabına basılır halini de iyi bilirler. Çeker basarlar. Felsefesini de teknolojik devrim sonrasını da çok iyi bilirler. Çeker kaydederler. Yolcuların çektiklerinin ve tarihe kaydettiklerinin tamamı alt yazısızdır. Çünkü tarihe düşülen kayıt büsbütün gerçektir. Dip notlara gerek kalmaz.

Son söz; kayda değer düşülen fotoğraflar sadece hakikati yansıtır…

8 Mayıs 2016 Pazar


ANNELER GÜNÜ KUTLU OLSUN…
 
Anam, bacım, sevgilim, yarenim, kızım, evladım, dostum, arkadaşım, yoldaşım, eşim, kadınım ve dahi Canım Anacığım diye namlandırılan tüm Anaların; “Anneler Günü Kutlu Olsun”…


Bir kadın; bacı, sevgili, yaren, kız, evlat, dost, arkadaş, yoldaş, kadın, eş ve Ana’dır…
Yeri gelir babadan da babadır...

“ Masal gibidir Anne olmak, kadın olmak… 

Bir kadın varmış bir kadın yokmuş diye başlar her şey. Ve zamanla en gerçekçi masallarda bir göçmen kadın teknesi boğuşur deli dalgalarla. Gözlerin karasında birçok şey uğruna aceleye gelmişlikler ve haksızlığa uğramışlık saklıdır. Kadınlığın hapsedildiği hücre duvarlarında ise beyaz tebeşir ile çizilmiş “anneliği” simgeleyen madalyonlar.

Acı çekme madalyonları, madalyaları ve çilekeş kadınlar… 

Onca, bunca, binlerce, milyonlarca, milyarlarca kadın ve ana. Ve her cinsten, türden baskılara, tecavüze ve zorbalığa kurbandır annelik. Oysa kadın anne olduğunda er kişi doğurduğuna en sevinendir. Kız doğurduğunda kadınlığı düşer aklına.  Ürperir ürker. İşte dünya böyle bir dünya.
 
Her kadın masalı ise şöyle biter; bir kadın varmış bir gün yokluk doğurmuş, insanlık yok olmuş. Dünya dünya olalı, daima ayni kriz aslında. Cümle âlemin bildiğini sandığı ama bilemediği.
 
Beylik yok oluşlar pazarında kahrolası berbat bir diktatör olmaya hiç mana yok. Tüm alçak gönüllü tanımların ve dünyayla tanışmanın ilki anne kucağında öğrenilir. Ve anne kucağında gizlenir şefkat ve masumiyet. 


Ve o şefkat ve masumiyet söz meclisten dışarı ömür boyu arar durur insanlığını.
Hayal gibidir anne olmak, kadın olmak…”

Bir kadın; bacı, sevgili, yaren, kız, evlat, dost, arkadaş, yoldaş, kadın, eş ve Ana’dır. Hayatın ta kendisidir, çok boyutlu hayattır.  Koskoca dünyadır. Dünya ötesidir…

5 Mayıs 2016 Perşembe


DENİZE HASRETLİK

DENİZE HASRETLİK

Deniz koptu geliyor.
Geç kalmış kavuşmalara
gökyüzü şahit.
Paha biçilmez sevinçlere ne kaldı
şunun şurasında kaç?
Kaç koca yıl…
Canımdan içeri saklarım hatıranı
öyle anlar var
unutulamayan
yürek sızlatan.
Ve kulaksız taş duvarları
o çılgın deniz tablosunu
ortasında yalpalayan mavi gözlü gemiyi
unutmamak da var.
Beyaz yelkenlerinde umut
saklı cennet.
Gökyüzü lahit…
Uğruna ölünür umutla
genzimi yakıyor her gurbet türküsü
tutkusu bir başka
doğulur.
Canımdan bezmişim sayıklarım
derin uykularda
ve kavuşmasız yolculuklarda.
Yaş dudakları
çılgınca öpmek arzusu var
akıl tutuşturan.
Deniz kokuyordu sokaklar
nane buğusu
buram buram ıtır…
Karadeniz mavi gözlü devi yutar
dalgalar devleri saklar.
Hazineye
mavi gökyüzü kanıt.
Uğruna ölünürse unutulmaz hiç
asla…
içmek isterim anasonlusundan
sona doğru
mentollü nefesini de.
Daha çekilmez üzüntüler var içimde.
Elveda anında
tez kavuşmalar.
Canımdan içeri saklarım hatıranı
ve duyarsız beton duvarları
ayrıca o yılgın deniz tablosunu
taş duvarlar.
Denizin ortasında yalpalayan beyaz yelkenli
gökyüzü şahit.
Gök kubbenin altında mayıstan mayısa
kapkara denizi içer içer
içerlerim.
İçerler ağlarım.
Masmavi gök yüzü şahit
Deniz koptu geliyor…

ÖLDÜM MÜ NEDİR? MAYIS AKŞAMLARINDA…

ÖLDÜM MÜ NEDİR? MAYIS AKŞAMLARINDA…

Öldüm mü nedir? Ölgün esintileri dirilten mayıs başında, tekdüzelikten kurtaran karanfil kokulu akşamlarda karanlık denizin dalgalarına sığındım yine. Mayıs akşamlarında…

Sırımalarım, sığınmalarım al gülleri solduran mayıs akşamlarına ağıttır, nar gözlüye yaldızlı yazılmalardır. Al yazmalardır. Nar gözlüye inat beynimdeki beynelmilel diriliş ve dilimdeki dirilmiş sözcükler en babalarımdan armağandır. En babalara armağandır. Ve can gülümü, kan gülümü de gülünün solduğu mayıs akşamlarının aynında toprağa verdiğimdendir esrikliğim.


Nar gözlü balıktır ölüm. O daima kaçıp durulan ve hiç gelmeyecekmişçesine beklenendir nar gözlü. Hiç sona varılmayacakmışçasına, son olmayacakmışçasına beklenir durulur. Son yazılır, sonsuzluğa eşittir balık kıvrağı nar gözlü. O nar gözlü yar bile bir bakmışsın çarmıha gerilir. Dişler kırılır. Gözler kararır. Çarmıhlar boyna nazardır. Ama hep kaçılır nar gözlüden. Nar gözlü öptü mü sıcacık alnından buz keser yüzler. naz gözlünün zırhı da zarı da yırtılır. Ve melaike gördüm sanılır. Yırtılır tarihin duvarı, duvarlar yıkılır. Darağacına çekilir ölüm yüzlü. Nar gözlü kenardan bakar, yakadan tutar.

Asıl yaşamak işte o andır ama geç anlaşılır. Mayıs akşamları vurur can evinden. Altı üstü yaşarken ölünür…

Alnımda zindan karası yüreğimde keskin acılar. Zaman delice savrulurken mayıslara ‘illetlik idamlar ve beynelmilel babam’ hakkında arzdan arşa sonsuzluğu içselleştirir o ölümler; Onlar öldürüldüğünde ve babam öldüğünde kim hiç ağlamadım diyebilir ki? Hiç kimse.

Nar gözlüdür ölüm. Nar gözlü küçük bir balıktır. Ağırdan yutulunca ölümsüzlük hapı capcanlı ve gülümseyerek ölünür. Ölür gider en sevilenler, arkalarından sevgiyle gidilir. Akli melekeler yerinde iken melaikelere yazılmalıdır. Bir iki satırcık da olsa sallanmalıdır. Zalim feleğin zalı karabaşlıklı diye adımlayarak. Her şeyden önemlisi malik bilmese de Halik bilir sancısıdır. Gerçekler hayli harlıdır.

Astımlı mayıs akşamlarında ruhumu asi rumuzlara asar, öperim nar gözlü balığı. Ve deniz ağlar ahşap rıhtımda, dalgalanırım dalga kıranın açıklarında…

Hava aksırıp durur sabahlardan akşama. Akşamlardan sabahlara. Hırçın deniz tıksırır durur nar gözlü balığa. Kıyıdan kıyıya sürüklenir ölümlülük. Sırtımda kamburlaştıran ağırlıklar. İstim üzerinde mavi bulutlar. Yağmasam da gürlerim, çekinmeden şaha. Nar gözlü balığa gülümserim. Nar gözlü küçük bir balıktır ölüm. Ölümsüzlüğe doğmaktır gaye.

Ve deniz ağlar kucağımda, ağlatır beni de, ağlarım çekinmeden…

Usanmadan beklerim çetin ceviz rüzgârları viran iskelede. Yelkenleri şişer ölümün, feri düşer gözümün. Asarım anılarımı rengârenk bulutlara. Ruhumda ruhsuzlaştıran fırtınalar kopar. Nar gözlü ölümün gözünden düşmektir mesele. Düşmemektir veya. En huri canlar sarsa da cihanı işlemez gövdeme. Yalnızca içimdeki yalanlar soyunur. Çırçıplak giderim al kısrağa binerek. Nice yangınlara inat içimdeki adamı doğrultanı ve yarım sevdaları el yordamı ile sonsuzluğa asarım. Sonsuzluğa.

Her Altı Mayısta saplantıların saklı sapağına en güzel elbisesini giyip dayanır hüzün…

Kim diyebilir ki; en yakıcı en yapıcı manifestolar kaleme almış olsalar bile Duyguların Efendileri sayılanlar babasına ağlamazmış diye. Devrimcilik biraz da babası öldüğünde ağlamaktır. Dahası defnederken nar gözlü balık aklın ucundan öpünce, kalenderliği babasından geçmişçesine yudum yudum yutkunmaktır. Yoldaşı öldüğünde ise al benekli hayallere dalmadan gerçek hayatı çarpıtmadan dirençle yaşamaktır.

Yaslı yüreğimdeki Tanrı ışığıdır. Bitmeyen kavgaysa Tanrısal nimet. Dilimdeki ise yağsız kandil. Günün birinde aşı tutarsa eğer denizleri aşıp, delice dalgalanıp gelirim yoluna. Arılar yok olursa bir gün, gün gün saat saat dört sene sayıp kopartırım kıyametimi. Acı dağlarsa günün birinde, sevinçleri alıp ve anılar yiterse yer yarılıp sis perdesini deler geçer gelirim yanına. Nar gözlü bekle yolumu.

Ey nar gözlü, yüreğimin vuruşlarıdır gerçek olan, gerisi koca bir yalan...

Tüm unutuşları bir bir yaşamaktır son anda. Hariçten gazel devri geçince sona yakın güzellemeler de biter. En güzel huyları o dakikadan sonra takınmak da nafiledir. O yüzden serilirim serin duygular yatağına. Uygunsa da uyurum otağında. En derin yalpalamalar işte o an dağılır soluksuzca. Ve karılırım göz kararıyla sonsuzluğa.

Karşı yakada dost bağına gömülü üç kırmızı karanfil yaşar. Babaların babası çavuşo ise yeşil çotanağın bağrına bir güzel yaraşır, yakışır. Her Altı Mayısın akşamında ölümsüzlüğe bir kez daha uğurlanırlar. Zaten akılda çanlar çınlamaya hazırlandığında tesadüflerle vurgulanan hayal kırıklıklarıdır insan beynini kuşatan. Kaç şekerli olduğu belirsiz zifiri demli çay içmeye yolculuktur hayat. Ölümsüzlüktür darağacına kurulan veya cellâdın tırpanından doğan.

Nar gözlüdür ölüm, nar gözlü küçük bir balıktır ölüm ve elimden tutar o genizleri yakan yolculuklarda.  Yepyeni hayatlarda doğuştur arkada bırakılan.Çölü vahaya çeviren bir unutuştur nar gözlüye sarılmak. Sorabilmektir, Öldüm mü nedir?

Karanfil kokulu mayıs akşamlarında içinde al yeşil hareler barındıran ela gözlü sevgilidir ölüm. zamanla hiç kimseyi onlardan başka sevmemek yaşlanmak olduğuna göre hoş gelir sefa gelir nar gözlü. Sarı sıcakta harlanan hatıralarda güneşlenen aşığın aranmasıdır ölüm. Unutalı çok yıllar olmuş göğüs germeleri arzulamaktır son bir kez. Uçuşan salıncakta sollanmaktır Mayısın Altısından başlanarak.

Yudumladığım sensin sadece, sadece sen nar gözlü.  Nar gözlü ölüm deneyecek ve yeniden demlenecek ömür kalmadı cepte. Özüm sözüm bir, nar pullu balıktır ölüm, naz gözlüdür…

Günler ve geceler boyu çok boyutlu durgunlukları yaşarken akıl, bunalımlar hissettikçe beden, yüreği durduruverecek iken ritim bozukluğu Altı Mayıslar yetişir imdada. Tenhalaşır hayaller. İşte bunca cenderede onca pencerede can derdine düşüldüğünün göstergesidir her şey. Yakalar nar gözlü balık cam gözlüyü gagasından. Çepeçevre nakışlı gülümsemeler gönderilir mayıs akşamlarına. Akıl almaz, sinirler dayanmaz, duyurular duyulmaz. Uyulmaz her emre, emrihak haricinde. Anında gerilir beden ve yare sarılmayı yeğler birden.

İşte o yarenlikte sesin sessizliğini dinler nar gözlü ölüm, kimseler duymadan. Güngörmüş bir acıma duygusudur son kez irkilten. Nar gözlüdür ölüm. Nar gözlü küçük bir balıktır ölüm.

Ölgün esintileri darıltan mayıs başı, Altı Mayıstan itibaren tek sesli karanfil kokulu akşamlara, karanlık denizde parıltılı dalgalara ve bal ormanına savruldum yine.

Öldüm mü nedir? Mayıs akşamlarında...

4 Mayıs 2016 Çarşamba


morh...

KAYGILARIMLA…
Bu makale yaşamım boyunca evirdiğim çevirdiğim birçok makaleden sonra kaleme alınan ilkyazı.
İlkyazım, sonbaharım…
Evrende çok kışı yazı asilce yaşadım, soy soyladım. Şimdilerde;
Gelecekten kaygılıyım…
Narsist ve megaloman diktatör bozuntularının kaderi bir gün yapayalnız kalmalarıdır. Yapayalnız kalacak olmalarıdır.
Önce biat etmeyenler temizlenir, sonra hafifçe ses çıkaranlar. Sonra bir adım öne çıkanlar, çıkmaya çalışanlar. Daha sonra yağmadan pay isteme cüreti gösterenler…
O cüretkârlar ve kendi atadığı yeteneksiz ama rol çalma heveslisi 23 Nisan başkanları ve sonunda da onun gibi düşünen düşünmeyen herkes temizlenir.
Bir de bakar ki sonunda bir avuç yalakası ve akrabasıyla yapayalnız kalmıştır. O çok güvendiği % 50'si de baki değildir zaten. Koltuk değneği Devlet'in saltanatı da tehlikeye girmiş, kıytırık mahkeme kararlarıyla süreci uzatma ve olağanüstü kurultayı yaptırtmama çabalarına girmek zorunda kalmıştır.
Dindar ve kindarların Doğu ve Güneydoğudaki şiddeti ve terörü daha da tırmandırmak ve olası bir erken seçimde hem MHP'yi hem de HDP'yi barajın altına itme çabaları meyvelerini verirse istedikleri gerçekleşecek.
Dindar ve kindar amacına ulaşacaklar.
Böylece laik cumhuriyet yıkılıp yerine İslam cumhuriyetini kuracaklar, en baştakinin kendisi de başkan olabilecektir.
Sonra belki de Ortadoğu’nun ve garibim İslam ülkelerinin halifesi...
Tezgâh bu.
İşlerse…
Ülkemizde bunu bozabilecek zinde güçler var mı? Ne yazık ki şu an yok.
Halkının önemli çoğunluğunun ramazan Müslümanı olduğu, yok yazılmamak için Cuma'ya koşturanların, rejim niyetine oruç tutanların, aslında oruç tutmayıp da boşu boşuna aç kaldıklarını bilmeyenlerin, arapça okunan nikah suresine bile hüngür hüngür ağlayanların,IŞİD'e sempati duyan on milyonların bu gidişattan rahatsız olmaları söz konusu bile değildir.
O zaman?
Ne yapacağız o zaman. Ne yapmalı?
ABD'nin belirlemiş olduğu son kullanma tarihinin dolmasını mı bekleyeceğiz?
Miadı miladı ne bu gidişin?
Nereye varacak sonu bu işin?
Peki, hiç irdelemeyecek miyiz, sorgulamayacak mıyız, sormayacak mıyız? Gerçeğin peşinde koşulmayacak mı?
Koşamasak da yürüyeceğiz yine, soracağız elbette. Direneceğiz ve kazanacağız…
Kafamda deli sorular…
Aklımda veli yanıtlar…
Kaygılarım var.
Kaygılarımla.

AŞKIN KİTABI KALPTE YAZILIR…
Yazmak önemli ama okumak da gerekir. Bilgece bilgilenmek…
Önemli olan okuma yazma bilmek değildir, yazılanı okunanı gereğince anlayabilmektir. Okuma, yazma diyen o kadar çok kara yobaz var ki bu yüzden işimiz hiçte kolay değil.
Önemli olan ise zoru başarmaktır…
Gerçeklerden kaçmak eksik yaşananların boşluğunu doldurmaz. Yazılanlar okunabilir ama silinenler okunamaz.
O yüzden çabamız…
Türkçeyi iyi öğrenip adam gibi konuşabilsek, karşımızdaki insanın fikrine saygı duyup sabırla dinleyebilsek, kendimizi dost doğru ifade edebilsek, sorunların anlaşmazlıkların tamamına yakınını çözmüş olurduk.
Anlaşamamazlık tarih olurdu…
Yüzyılın hastalığı oportünizm ve revizyonizmdir. Bunlar ideolojik, ekonomik ve politik anlamda burjuvaziye hizmet ederler. Gerici sınıflarla yapılan savaşımın kazanımında en büyük engeldirler. Hâkim sınıfların her dönemde gizli ortaklarıdır topu.
Sabah akşam padişahım çok yaşa diyen dalkavukların yüzünden hakiki soytarıları arar olduk. Piyasada kırık, pişmiş tavuk kalmadı. Enayilik kara borsada.
Borsa da çöktü…
Bayramlara ipotek koyanlar çocuklarımızın geleceğine bomba koyanlardır. Çocuklardan, bayramlarından korkanlar ülkenin geleceğinden korkanlardır. Genel doğrular kaybetmez, yanlışlarsa kaybederler. Evrenin her yerinde iki kere iki dörttür
Aritmetik bilmezler sizi...
Aşkın kitabı kalpte yazılır, okunur. Ezberlenen metnin hiç bir anlamı yoktur. Fotokopisi de çekilmez.
Anadolu’nun aşk tarihi hünkâr Hacı Bektaşi Veli ile baslar. Yunus Emre, Mevlana, Ahi Evren, Pir Sultan Abdal, Hacı Bayramı Veli, Nesimi, gibi hak erenleriyle yol alır. Âşık Veysel, Mahzuni Şerif, Neşet Ertaş’la günümüze gelip yoluna devam eder. İçinde sevgi, ahlak, vicdan, hak aşkı var. Tarihi başka yerde aramayın. Aramayın ki yalanın, hilenin, din sömürüsünün olmadığı hak yolunda nurunuz artsın.
Kandiliniz yansın. Miracınız kutlu olsun.
‘Elimde olsa mavi üzerinde sarı, sarı yıldızları halı gibi serer, nakış gibi işlerdim gökyüzüne. Asi olur, isyan ederdim Tanrı’ya. Senden güzelini getirebilseydi yeryüzüne…’
Bu yolda erenlere karıştık. Hallacı Mansur ile yoldaş olduk.
İnsanlığın varlık deryasında tüm canlıların acılarını bal diye yiyebilmektir yoldaşlık. Kandil dostun bağında gül olabilen tüm insanlara kandildir.
Bu gece demimizi düşkünlerden uzak tutup hünkâra sığındık aşk ola erenler…
Köleliğim boynuna ilmik olsun. Ayrık otları bitsin üstünde. Yataklık yapsın kalleşlik. Adalılar türkü söylesin. Kanımız bedenimizden çekildiği gün. Oylumunda büyüdük darağacının.
Mahzuni Şerif söylesin türkümüzü.
Sessizce severim. Yüreğime taş basabilirim ama kıyamam onların gölgelerine basmaya. Tarih baba asla unutmayacak nasılsa.
Çeliğin sıcağında eridik. Haydalayarak yapılara harç çektik. Omzumuzda dünyayı taşır gibi acıları taşıdık. Uykularımız bile bölündü. Aklımıza geldi bir bir ekmek savaşı, kısacası yasamak savaşı.
Bayram gibi…
Bayram seyran geçen dünkü edinimlerimiz bugünümüzün yapı taşlarıdır. Dünde insandım bugünde. Bazıları dünde geviş getiriyorlardı bugünde.

İnsanlar ve insanlık ölmesin. Erken ölümlere hayır…

3 Mayıs 2016 Salı


ŞAİR, ŞİİR, ŞİAR…

ŞAİR, ŞİİR, ŞİAR…

Öyle şairler var ki sözcüklere hayat katarlar. En anlamlı dönemlerde ise can. Okundukça da kökü eskilerde, en derinde biçimli seçimli hatıralar raks eder gözlerde. Hayat işte...

Yaşam yüzlerde kırklık kırık çizgilerde yol alır. Yolculuk belirtisi şiirler başlar ve şair doğar. Harlanan her manzumenin ufkunda güneş kızarır. O çılgın saatlerde istikamet ismettir. İsmet maharet gerektirir. Marifet ise basiret. Bir sanat eseri farkındalığıdır şiirlerle yaşamak. Şiirlerde yaşlanmak.

Yaşadıkça paha biçilmez gerçeklere odaklanmaktır. Ayrıcalıklı olmaktır. Önce akıl sonra düzen ve intizamdır. Elden bırakmamaktır. Akıl bozan akşamlarda insanlıktan nasiplenmektir. Sonra insanca dağıtmaktır. İnanca hürmet. Kemale ermektir. Her telden musibete aldırmadan tellendirmektir; Şiir.

Mısralardaki müstahaklık da bir yere kadar. Ceza ve ödül bağlamında beste deste gül derilir. Yaşar yaşamazlar bal ormanlarında yaşlanır. Unutmamak gerek. Şiir sonsuzdur.

Sonsuz hayattan zevk almayı bilmek insanı bilmek ve insana aldanmak noktasında kesintiye uğrar. En yanıltıcı hüküm basılır. Fermanlar kesilip kitaplar bakılsa da kaybolmayan şüpheler artar. Yok, saymaktır belki de doğrusu. Eğrisi tümüyle susmak faydasızlığına düşmektir. İşte o an şair affetmez.

Afili mısralarla şaire şan, şiire musiki katılır. Sanatın tanrıçalarına inat notaya can. Nota nota yazılır gün. Günceleri şiddete yöneltenler her kimse lisanı sözden nasibini epeyce alırlar. Hak ettiklerince. Boyalar, gölgeler ve ışıklar savaşıdır şiir. Ezer geçer. Sahnelere şarkı vurduğunda ise gecenin şavkı alevlenir. Şevklendiren estetik bütüne özdeşleşir ve her nida ile durum başkalaşır. Şiirler durmaz, şairler yorulmaz. Takat kesilir.

Ta ki; Şairler ölür, şiirler uslanır.

Ustaca aşmak gerek dağları, kaçmak gerek güçlü sözcükler sağanağından. Avanak ıslatanlardan. Lirik yitik ıslanmalardan. Dağarcığı konuşmak ve yazmak hususunda hırslanmalar da biter. Kuşkusuz şuur surlanır. Şiiri şiar edinmek şairlik rüzgarıdır. Sadece kapılmak ile olmaz. Kendini şairden saymak ise acayip nimettir. Yıllar içinde pekişen dengeler, dengelenmeler, denklenmeler gerektirir. Hem de fark ettirmeden atıfta bulunmayı kolaylaştıran türden.

Türlü şiirler belki şairliğe merhale katmaz ama arifliğe açtığı kapı azımsanmamalı. Öyledir daima. Mahalle aşklarını anlatır önce ama Mahalle kabadayısı lakırdısından öteye geçen mısralarla başlar asıl yolculuk. Önüne kattığı boş sokaklarda ise yankılandıkça yankılanır. Yakar mektupların ucunu.

Hal böyle ise ağaran suyun taşıdıklarına kader denir. Öyle şairler var ki diye başlayan anılar kader işte şiir olur. Kederler de. Dümdüz yazılar da dağdan aşağı akar. Tümceleri paragraf olur. Kitaplara raf. Ve pat diye düşer kalemin mürekkebi. İki kelimeyle tümlenir dünya. Olur şiir. Şiir akıl bahçesidir, bahçenin aklı da şair.

Bahçe bahçe yayılır gökyüzü. Akıl küpüne düşmüş bir kopile çocuk yaşıyla tercümesi zor bir şiir yaklaşır. Kucaklar ve öper alnının çatından. Vurulur. O vurgunla sere serpe gelişir her şey, beklemez büyür. Büyü bozulmuştur veya aşı tutmuştur. Zaman durur. Çocuk karakış soğuğu yastığına uzatır başını. Gözlerine yumar. Özlemlerini, özlemişliklerini ve yapayalnızlığını çeker üstüne. Yorganıdır. Yorganıdır şiir. O açıklıkta o açlıkta tek başına büyür çocuk. En tok. Çocukluk işte.

Ve sonra şiir kendince kendiliğinden çocuğun yerine çocuğun içinde ölür. Veya şairliğinin lehine doğar…

Öyle şiirler var ki hayatlara anlam katar. En anlamsız dönemlerde ve en köktenci değişikliklerde kitapsızlaşır. Dilin raksıyla hatıralara hatlanmaktır şiir. Kapılmaktır geleceğin büyüsüne. Yönelmektir en doğruya. Doğaçlama.

Dolmabahçe Saat Kulesinin altında dokuzu beş geçe buluşmaya denktir şiir...

Denilir ki akşam gece, gün lehçe fark etmez. Bekleşir gözü parlayan kalbi pırlayan sözcükler. Bir gözcük evde bile şekillenir ayaz. Olmayan sese var olan sözcüğü uydurmaktır şiir. Şairin pırlanta avcılığıdır şiir. At meydanında yılkı koşturmaktır şairlik. Yılmadan.

Değil mi ki denizde karada ve havada dizeler dağılır sonsuzluğa. Ve saklıdırlar her halde. İşte o yüzden her zerreye nükseder şairanelik. 

Şiirde şair de yükseldikçe daralır ip merdivenler. Çoğunlukla balköpüğü mermerden oyulan heykelin yazıtına kazılıdır hasat. Değer ölmeden anlaşılmaz. Nasihatlar ise tohumlarda saklıdır. Dünyalar kadar. Yürek yorulup daraldığında açıktan açığa sözcükler saçılır toprağa. Ekin zamanıdır. Ve parıldar en güzel günler, güller. En karanlık gecelere inat. Sözler süzülür aydınlığa. Ve sonsuz saatler vurulur yola. Yarınlara uzar çocuğun ahı, şahı, ahuzarı. Şiir susar, şair utanır. Usulca.

Usul makam bilmektir acıyan yaraya merhem çalmak. Her meltemle bilerek veya bilmeyerek işe koyulmaktır şiir. Korlaştıran zorluktur ve geç anlaşılır. Şiir budaklı ağaç kabuklarına siner. Siner şairin kokusuna. Korkuları defeder harfler. Akıl yoluyla soyulmaktır defneyaprağına. Sözcükler solur. Kağıt solar. Zihin yoluyla giyinmektir sonradan şairlik. Öyledir işte sevgi selinden çoluk çocuğu da katarak sellenmek. Sudur seldir şiir. Ama hiç incitmeden varmaktır mahirlik masmavi kıyılara. Denize altın tozu bandırarak. Şeytana kusurlarını hissettirmektir en hakiki dava. Şiir zahmetler işçiliğine muhtaçlıktır. En şairane.

Şaire özgü şiveye bulaşınca heyhat sözcükler durulmaz. Kerimeler vurulmaz. Korkmadan özlü sözlü delikanlılığa çanak tutmaktır şiir. Tutulur şair. Veya biraz tuhafça bakmaktır hayatın gözüne gözüne. Şiir gibi. Yüz çizgileri de kırılır.

Ve yüzlerde kırk kırık çizgi olgunlaşması, çizgi dışılığı sıralamaktır dantel dantel. Oya oya sırımaktır sözcükleri. Sırmalamak. Damgalamak. Doğum sancısını en babasından kayda geçirmektir veya. Mısraların misliğine aşırı meraktır belki de. Ve layığı yoktur. Hiçbir zaman. Çok boyutlu mekansızlıkta…

Öyle şiirler öyle şairler var ki; onlara saygı, daima utanarak yazmaktır…

GÜL KURUSU

GÜL KURUSU

Gülkurusuna bürünmüş yine şu talihsiz şehir
tarifsiz benli güzel
dişi ve feminen
şehri yar….
Sen şehrimin kadını
kadınımın şehri
gül kürü
gül bahar.
Kaşmir sokaklarında karakış kasveti
kuşatır nefesimi loş lakırdılar.
Cakalanır boş bardaklarda susamcı martılar
içimi ısıtıyor eğrisi doğrusu
boğaza vuran rakı buğusu.
Hiç olmadığınca capcanlı yine şu garip şehir
Yakamda gül yaprağı izin
ensemde deniz gülü nefesin.
Kırmızı rosa…
Her gölgeyle balıksırtı nakışlanırım
sığınağım şuh itiraflar
ayartısız.
Gülkurusu akşamlarda iğreti dalgalanmalarla uğraşıyorum
Caddesinde sokağında ters köşe
ıssızlaşmalar.
Diye diye ısınıyorum.
Dolaşıklığım utangaç bir genç kız vefası
bulutların arkasında buruk hayaller
tepeden tırnağa nostalji
dejavuyum.
Tutulmuşum sana kayıp bedestenli şehir
sen şehrimin ahu gözlüsü
ben tekleyen kalbi.
En özgür ve en vazgeçilmez
Dahası dehası
silüeti boğaz.
Mazinin iskeleti metal köprülerde asılı
ekoseli şehirde tarihi yolculuk musikisi.
Cömertçe sunulan anılar karmakarışık…
Yolculuk miraca yakın.
Nice aksesuarlar biriktirmiş kesik uykular
mutlak mutluluk birikintisi
ıslak bir kuytuda darağacında
çekilmiş göndere.
Özene bezene bedenine oturmuş gülkurusu çıplaklık
etek uçlarından dökülüyor nazlı şehir
halay çekimli edalı
aşka sabık.
Sen şehrimin çatlamış kırmızı dudağı
yad ellerin yari
sürmeli gözlerde
gülkurusu akşamların tortusu
ben onmaz yaralı.
İstediğin şehri seçsen de sonsuz seçeneklerden
en güzeli en alası
bu kaçamak cıvıldaşmayla örtülü
ela gözlü şehirdir.
Aması aracısı yok
hızla tırmanır merdivenleri taçsız güzelliğin
gülkurusu uzanır maviye.
Defalarca süsler akıl sayfalarını
safça görücüye çıkar yalnızlık
kaybeder eşini.
Vitrinlerde şen kahkahalar
neonlarda patlak yankı
yasaklı.
Bu şehrin arafları ikiyüzlü çok boyutlu
sen şehrin gül yüzlüsü
gül kurusu
kadınımın şehri...


1 MAYIS GAYRİMEŞRULAŞTIRILDIKÇA…

Şu 1 Mayıs denilen emek günü, bir günlük işçi bayramı, dünyada bir tek neden şu garip ülkede neredeyse tüm iktidarlarınca gayrimeşrulaştırılır. Olanca meşruluğuna karşın meydanlar emekçilere kapatılır, meşruluğun önüne güvenlik güçlerinin barikatları dikilir ve anında gayrimeşrulaştırılır. Neden?

1 Mayıs gayrimeşrulaştırıldıkça, gayrimeşrulaştırılmaya çalışıldıkça ülke nasıl yönetiliyor bir bakmak gerek…

Yüzyıl başlarında yıkılan tüm imparatorluklarda veya en eski imparatorluklarından bu güne, diktatörlüklerden cumhuriyetlere hak aranmasına ve halkların arayışlarına tedbir, hakların ve halkların yönetimi,  kılıçların gölgesinde olmuştur. Kılıç kalkan yetmeyince de hakların gaspı ve halkların yönetimi yaygınlaştırılmış cehalet ve şiddet, faşizm ve dinsel ayrıştırmalarla kolaylaştırılmıştır. Kısa zamanda maskeler düşmüş demokrasi havarisi kesilip de Demoklesin kılıcını elinde tutanlar bando mızıkadan bile korkar hale gelmiştir.

Özellikle geri kalmış geride bıraktırılmış şu garip ülkede yarım asırdır gözlemlenen 1 Mayıs’ın bir türlü meşrulaşamadığıdır. Meşrulaştırılmadığıdır. Toplum yönetim erkinin önünde seyrettikçe veya toplumun çoğunluğunun rahatça güdülenmesini engelleyecek unsurlar belirdikçe fatura hemen 1 Mayısa çıkarılır. Sembol Meydanlar yasaklanır. 1 Mayıs gayrimeşrulaştırılır. Yasak meydanlara çıkanlarla hazır kıta bekleyen emniyet güçlerinin olağan meydan savaşı topluma anında her telden enjekte edilir. İzin çıkmış kıytırık meydanlara ve salonlara sıkışmış davul zurnalı halaylara kimse bakmaz, ilgilenmez. Aslolan kargaşadır. Bu durum her dejenere devirde hep aynidir. Ayni benzer manzara cereyan eder. Seçilmiş veya atanmış çapsız yöneticiler de çıkar gördünüz mü vatan hainlerinin yaptıklarını diye caka satar, hava atar. Sessiz çoğunluk ise bu aile fotoğrafına kanar. İçin için kanar.

1 Mayıs gayrimeşrulaştırıldıkça, gayrimeşrulaştırılmaya çalışıldıkça sessiz çoğunluk hangi enstrümanlarla nasıl ve nereye yönlendiriliyor bir bakmak gerek…

Kitle iletişim araçlarının bir kısmı diğer göstergelerde olduğu gibi 1 Mayıs olayında da hoşnutsuzluğu meşrulaştırma ve 1 Mayısı gayrimeşrulaştırma, değersizleştirme görevi üstlenir. Para basar kameralar. Ne pahasına olduğu belli ama belli belirsiz mevcut iktidarı ve siyasal yapıyı her olumsuzlukları ve yaptıkları ile masumlaştırırlar. Yönetsel yapının kullanmaktan çekinmediği her eşitsiz güç hegemonyasını meşrulaştırma yarışına tutuşurlar. Suçlu onlara göre bellidir, kendilerine belletilendir.

Bu gözdelik ve gündelik kapma yarışında kapitalizmin çıkmazlarını, emperyal istilacıları, endüstriyel ekonomik darboğazı, emeğe zulmü ve vahşi kapitalizmin acımasız sömürüsünü unutturmaya yönelik programlar harfiyen kurgulanır. Alternatiflerin yok gösterilmesi ve karalanması girişimleri mesnetsiz çeşitlendirilir. İşçiden emekten yana her tavırlılık iktidara bariz ve galiz saldırı anlamında toplumun belleğine kazınır. Her yandaş ve yanaşma tavrı ondalık ve odalık aşamasında ödüllendirilir. Bu ödül bolluğunda ödü kopar sessiz çoğunluğun bir günlük de olsa içinden geleni haykıramaz. Zaten istenen de budur.

Ancak bir gerçek vardır elli yıldır gözlerden kaçar. 1 Mayıs tüm dünya ülkelerinde bahar tadında kutlana gelen bir bayramdır. Dünyanın neredeyse tamamında 1 Mayısın özü mözü emilmiştir. Göze hoş bir gün olarak yerleşmiştir bütün gözlere. O kadar. Ama şu fakir ülkede her iktidar erki 1 Mayısları kendilerine karşıtlık görür. Veya uygun gördüğü işlevsellik derecesinde sınırlar. Kısıtlar. Sınırlamakla kısıtlamakla kalmazlar alternatiflerin üretkenliğini, rasyonel bilgi yüklemelerini de yok etme ve sindirme mekanizmalarını kurarlar. Kurulan mekanizmaları her türlü baskı yöntemleriyle de başarılı kılmaya çalışırlar.

Şu 1 Mayıs denilen emek günü, şu bir günlük herkese batan işçi bayramı neden bir tek şu ülkede gayrimeşrulaştırılır. Sembol meydanlar emekçilere kapatılır, nedeni bellidir aslında. En özgürlükçü geçinenler de dâhil hepsi şu ülkeyi hakkıyla yönetemedikleri an ilk iş olarak 1 Mayıslar yasaklanır. 1 Mayıslar meydanlara yasaklanır. Meydanlar işçilere, bayramcılara.

1 Mayıs gayrimeşrulaştırıldıkça, gayrimeşrulaştırılmaya çalışıldıkça tek günlük haykıran sessiz çoğunluk nasıl bir hayata mahkûm edilmiş ve hakkınca yönetiliyor mu bir bakmak gerek…

Birileri için işlerine öyle geldiğinden kuru gürültü görülen, diğerleri için istek, arzu, talep, hak hukuk, adalet, doğruluk dürüstlük, bayram seyran… görülebilir. O halde yapılması gereken birilerinin her masum başkaldırı eylemliliğinin iktidarlarca niçin yıkıcı gürültü kuru gürültü olarak görüldüğünün de irdelenmesidir.

Elli yıldır hep ayni meşhur martaval, hep engellenir şu meşru karnaval...

1 Mayıs tüm acıları birkaç saatliğine unutmak, gülmek, eğlenmek, coşmak ve sorunları en barışçıl biçimde haykırmak üzerine kurumlanmış bir bayramdır oysa. Yine de gayrimeşrulaştırılır. Böyle gittikçe örgütlü gelecek bir türlü gelmeyecek şu yoksul ülkeye. Büyük değişim bir türlü yaşanmayacak ilelebet. Görüntü şimdilik bu.

Örgütlülük amaç, bağlam ve ilkelilik açısından netliği ortaya koyar. Yani örgütlü toplumlar kendi amaçları ve ilkeleri dışında asla kullanılamazlar ve kendilerini kullandırtmazlar. İşte iktidarları kaygılandıran asıl mesele budur. Elli yıldır iktidarların, iktidar yanaşmalarının ve yavşamışlarının da derdi budur. Şu garip ülke insanına hak ettiği insanca yaşayacağı büyük değişimi yaşatmamak. Engelledikçe engellemek ve engelledikçe nemalanmak.

1 Mayıs iktidar tarafından meşru zeminden kaydırılmaya çalışıldıkça, gayrimeşrulaştırıldıkça, gayrimeşrulaştırılmaya çalışıldıkça yatıp kalkıp doğrusu budur demek yerine hiç değil ise bir kereliğine sormak gerek;

Koca yılda tek günlük haykıran şu sessiz çoğunluk hak ve adalet temelinde yönetiliyor mu, yönetilmiyor mu? Ülke kalkınıyor mu, batıyor mu? Bir bakmak gerek…

27 Nisan 2016 Çarşamba

İNCİ İNCİNMİŞLİĞİ VE LAİKLİK...

İNCİ İNCİNMİŞLİĞİ VE LAİKLİK...

Yıllardır inci koltuklardan sarf ile nice incinmişlikler var. İnceldiği yerden kopsun tarzında olduk olmadık yerde, yerli yersiz zamanlarda nice indirmelere, bindirmelere indirgenirse politika incinilir elbet. Ya politikacılar. İnciler dizmenin nice örneği var ama bu kez biraz değil acayip ayıp kaçtı. Büyük ayıp kaçtı Büyük Meclis’in vekâleti elinde tutanınca tutturulan yaygara.

Ülkede her türden, dinden mezhepten özgürlüklerin sabit kalmış tek güvencesine de dil uzatıldı. Yakında mutlak el de uzatılır. Elden de gitti gider.

Bu yüzden gargaraya getirilemeyecek kadar samimi ve sahici bir itiraftı tepeden dökülen. Böyle okumak gerek iki cümlecik sanılan saltanat aşkının derinliğini.

Oradan buradan çalımlarla “Yeni anayasada laiklik tarifi olmamalıdır. Dindar bir anayasa yapmalıyız…” buyurganlığı ile kabardı, kabaracak, kabarmalı siyaset. Bu yalan dolan siyasetinin içine din karışmışsa da karışsın, aldırmalı gönüller…

Geri çekilir, özür dilenir ile geçiştirilemez kadar yoğun anlamlar yüklü kararan öfke yüklü bulutlara.

Nasıl kabarmasın dalgalar?

Denizlere döküldü aksular…

Ya sabır…

 “Ol deriz olur” mealinden, adı konmamış “biz yaparız olur” tarifler misaline devrilen bu makama da yazık. Sorgusuz sualsiz ilahiden sayılıp verilen imkâna da. Dini muhafazarlıktan meclis buyruğuyla ormanyaya markalanışın ilk adımına da. Yazık.

Bu kez “ Biz Ol deriz olur” diyen kutsal İnci de incindi. İncinmiştir…

İncinsin ayrıca…

Vermeden almak mahsusatına aykırı biçimde sık sık din ve kutsal değerlere bulaşan iktidar ruhsatına sığınmalar da kurtarmaz zevatı. Kurtarmasın da. Doğru gösterge bu deyip inanmakla ters incilerden inci dermek kula zarar, millete zarar görülsün artık.

Akıllara zarar. Bu akıllara zarar ayıklanış ta ilk ve tek hatıralardan biri olarak kalır akıllarda. O kadar. Ama karşılığı tek kelimediri; İncindik…

Kutsalında “ Biz Ol deriz olur” diyen İnci de incindi. İncinmiştir…

İncinsin o da…

Din istismarında, dini istismarda Allah’ına kadar kamplaşmanın en yüksek rakımlı makamlarına kadar ulaşmasının delili bu zat.Ucuz kahramanlıklaveya kurbanlık mahlûkat hesabıyla kimlere yönelik olduğu apaçık açıklamalarla yepyeni bir kutuplaşmanın içine atmıştır tarafları. Atsın bakalım işkembeyi kübradan. Bu sarhoşlukta bir yere kadar.

Başarı sarhoşluğu insan eti tadına varmış uzun adımlı obez bir yaratıktır. Yer yer asla doymaz. Midesi doysa da gözü doymaz. Sonsuza dek görevlendirilmiş, gülmeyen inciten, ağız dolusu hayranlıklarla kükreyen, rahat rahat çift yönlü kılıcını da kullanabilen bir mahlûktur başarı sarhoşlaşması. Bu doymazlık ve açlıkla ilelebet incinir dünya.

En kutsalın katında “ Biz Ol deriz olur” diyen İnci de incindi. İncinmiştir…

İncinsin de…

Bu incinmenin vebali günahı sensizliği koltuklara mıhlayıp, sessizliğe inciler derenlerindir. Derkenar olsa da dermek tüm incinmelere açık kapıdır, bilmek gerek. İncinir, incilinir hepten. Dinden çıkılır maazallah.

Sanılmasın ki gün gelir unutulur. Unutulmaz. Koltuğun altında inci inci dizili kâğıtlar tomarında toplanır tüm incinmişlikler. Tamamında incilere inci derlemesi densizlikler kayıtlıdır. Zaten kul unutsa Yaratan unutmaz.

Allah vermesin, en kutsalın katında “ Biz Ol deriz olur” diyen İnci de incindi. İncinmiştir…

Ya incinmiş ise?

Derdin bir gün olsun ruhuma okunsun olmayınca, ben varmadan el varmasın olunca, helal haram karışsın olsun varsın olunca, hak hukuk bir yana herkesten çok yol alsın olunca elbet en ummadık anda şiraze kayar. Ve alınır elbet birileri.
 
Sevgi ve eser bırakmak sezgisiyle yola başlayan iddia sahipleri yoldan çıkınca her yol mubah olur elbette onlara. Onları esefle karşılamak da farz olur tüm incinmişlere. Evine dönenlere dönemeyenlere de.

Allah biliyor ki, en kutsalın katında “ Biz Ol deriz olur” diyen İnci de incindi. İncinmiştir…

25 Nisan 2016 Pazartesi

GÜN AĞARMADAN GEL

GÜN AĞARMADAN GEL

Ağaran saçlarını
gündönümünü gördüğünde ağlayan gül
güldüğünde bülbül
göndere eşitle
gümüş sırma.
Usulünce uzat maviye bulutlara…
Kısırlaşan döngüleri de
dağıt denizlere okyanuslara.
Güz güneşine ekle gücenmişliklerini
kurtul kusurlu düşlerden
sıra dağlara dal.
Kurut gözyaşlarını
düş yollara.
Gün ağarmadan gel.
Estiğinde kara yel
düş yollara
adını unuttuğum caddelere
çıkmaz sokaklara
dal.
Umutla.
Geç kuşatılmışların kavşağından
hayata dönüş sapağını da geç.
Gecikme.
Yavşaklara aldırmadan
sapma hiç dümdüz ilerle
Kurtarılmışların kıyısından sıyrıl
sıtkı sıyrılmışlardan kop
gel adını unutana.
Adres soran mermi gibi
Işkın gibi zıpkın gibi
tek parça.
Adın gün ağartan olsun…
Ağarmış saçlarında güz güneşi sarhoşluğu
Agora meyhanesinde şerefe dursun yıldızlar
İçsin dostluğu yalnız yoldaşlar.
İçelim kışkırtmadan neyi
açalım akşam serinliğinde yar kokulu meyi.
Gün ağarmadan gel.
Gel ve
kaç yıl kalacaksan kal
avunmaz gönlüne aldırmadan.
Hatırlı konuğumsun…
Hatıralı hatırlım
tuğralım.
Aldırmasın gönül başın öne eğilmesin…
Hayatı kapatıp tam uyuyacakken
sende ben
ekranımda sen
ayıldım.
Yollara düştüğün ilk halinle göründün
ey yolcu bırakmam bende seni
sen kal…
Düşmüştüm yollara yıllar evvel bir gün
ağarmadan daha gün
kayboldum…
Adını unuttuğum
tozu dumana kat ara
beni bende.
Altın tozunu yutmadın ise dal hayallere.
Haller hal
hayaller bal…
Değişim sürecine kapılınca balatlar
kapı dışarı serinlik
üşütme.
Sen sen ol
dünya da değişmezleri
değiştirmeyen ol.
Öylece kal...
Ve gel değişmeyene en dik
bir o kadar da yumuşak
coğrafyadan.
Adını unutmuş olsam da
Gün ağartan olsun adın.
Adın andım.

Olsun…
Erkeğim.
Kadınım.

Gün ağarmadan gel…