23 Nisan 2017 Pazar

PALAVRACI

PALAVRACI

Palavralar atılır pembe mor palas pandıras
her lisanda her aksanda
akşam karasına yerleşen damlarda.
Aksayan akıcılıkta akkor
kim bilir hangi aksan karışır o sabırsız sonsuzluğa
delice esen rüzgar seslerine.
Karmakarışık palavralarla kavranır kutulardaki azınlık
sürekli kaynar cadı kazanı
Dünyanın bin bir hali ve memleket ahvali.
Denizin öte yakasında portakal ağaçları ve portakal kokusu
sarar tüm yalnızlıkları
hüzmeli hüzünleri.
Palavralar sıkılır pembe mor palaslarda palas pandıras
her nedense her seferinde
ayni lafa safi gafa kanmışlık.
Korkulur hangi akıllı anlayacaksa paranın rengini
palazlanmanın paçoz gizemini.
Yanık tenli bir gölge vurur da damgasını kızıl dağlara
rengarenk yalanların üstüne kırbaç gibi iner mavi gökyüzü
taylar vip misali seyirtir erkenden er vakit ekinlere.
Sapsarıdır mısır püskülü dokunuşlu aykırılıklar
hafiften kızarır ara şamara uzatılan yüzler
neyle ölçersen ölç artık palavraların şiddetini.
Aslı paslı kaç karış, kaç kulaç, kaç arşındır arşa doğru anlaşılır.
Yanmak üzerinedir uzaya yayılı tüm atılganlık
Kaptan köşkünde ise Kaptan kırk kırıklığı.
Kırık boşluklarda canavarlar can ötesi canavarlaşmalar.
Çocuklara bir film pazarıdır kurulan sahipsiz semtlerde.
En ucuza iyi pazarlık yapma anıdır korlaşan sahneler.
Küpesi küpte karesi küpüne eklenir
kesilir doğranır bantlanır bir yapıştırma nazıdır palavradan filmler.
Arta kalan açlıktır taş basılı yüreklerde namedir
yüreklerin mühürlenmesidir ilahi tarzda.
Palavralar palasında palas pandıras uyanmaktır mesel.
Mesela dünyanın tüm atıklarından beslenmişliktir dünyayı bırakmak
ama aç ama yarı tok gereksizlere nefes planıdır dünyadan koparılmak.
Kızılca kıyamet kopsun varsın artık kime ne kime fes
kopsun küçükten büyüğe insin inme felçlensin kafes
her lisanda her limanda.
Yoldan çıkmamış yolcular diyarında yolcular hariç.
Kim bilir hangi insan barışır insanca olmayanla
günahları hafifleten günbatımı uğultularıyla
dövünür palas pandıras atılmış palavralarla
arsızlığı anısızlığa yaşar.
Ya da yel değirmenleriyle savaşılır tek tabanca
Tüm tabansızları tek tabanca üç mermiyle önüne katar.
Katar katar palavralar canlanır pembe mor kor kürenin bağrında
pal sokağı palasında.
Yürekleri kor eder akılları koflaştırır satılan palavralar
koparır en kanlı palavraları kılcal damardan
gayet açık ayet gayretli ganimetlenmeler.
Soyu kime hangi kadına dayanır bilinmez purlu palavranın
Pan tanrısına palavracı periye mi dayanır sarmalar sarılmalar ilgilenilmez.
Er veya geç doğan palidelik pelit altı elitliğidir.
Can seli cin salı tabiyetinde taşınır akıllar paravanlar arkasına
akıllar almaz ama uslanılır usa palavraların artığı paravanlar takılır.
İşte kanıtı denizin ötesi karşı yaka ve portakal çiçekleri ve portakal kokusu
Makiliği geçince patikayı takip havası suyu kokusu içine çek
takip et mavi mora kadar korkusuzca.
Her adımda portakal ağaçları çiçek bahçesi ve portakal kokusu
palavraların palasına açılınca sır perdesi
yalansız günahsız palas pandıras orda kal.
Yakalanılan bahar öncesi papaz yortusudur
tortusu topuzunda gizlenmiş pamuk presidir.
Yontulmuş mermerden pembe mor düşlere mezar kaçkınları üşüşür
kim bilir hangi satan şeytanı satan karışır o düşlere.
Sürekli kaynar cadı kazanı dünya
Dünyanın palavrası sıkılır tek atımlık namludan
namlunun sarmal yivli çeliği utanır kendinden.
Palavralar atılır pembe mor palas pandıras
her lisanda her aksanda
ılım ışık palaslarda palas pandıras
Ve zemine çakılır palavracılar çarkında dönen felek.
Çarkı feleğin prangasındaki palavracıların emrinde ve dahi memleket…

"BUGÜN 23 NİSAN, TASA DOLUYOR İNSAN”…

"BUGÜN 23 NİSAN, TASA DOLUYOR İNSAN”…


‘Bugün 23 Nisan, Tasa doluyor insan’. Hem de ne tasa, en okkalısından. Çünkü yaklaşık yüz yıldır süren Cumhuriyet ile orta yaşlılar için çocukluğunun, gençliğinin 23 Nisanları tarih olmak üzere…

Ancak akılda ve yüreklerde öyle anlar ve anılar var ki neredeyse isyanı tetikleyecek türde. Hiç gereği yokken dayatılan, dayatma referandumdan çıkan ‘16 Nisan Sivil Darbesi’ ile emperyalist istilacılarca tırtıklanan haritalardan, acı veren kavuran yaşamın kıyıcığından, ileride karşılaşılacak derin uçurumlardan, çok milletli çapraz ateşlerden kurtulmak şansı yok edildi. Küllerinden doğup topluma tam özgürleşmeyi sunan Cumhuriyet, sözde yeni demokrasiye, yeni Türkiye’ye kurban edildi. Rejim değişti.

Ve 2017 yılı 23 Nisanı şimdilik gelenek tarzında anıldı.

Değişen rejimle Büyük Millet Meclisi pasifleştirilecek. Böylece birçok unsur gibi çocuk bayramı gereksizliği de tartışmaya açılacak veya yerine ikame edilecek uydurma mizansenlere evirilecek. 23 Nisanı sadece çocuk bayramı kapsamında görmenin marifetidir bu gün yaşanan ve yarınlarda olacaklar.

Oysa ‘Milletin Kayıtsız Şartsız Hâkimiyetinin’ adıdır; 23 Nisan. Altı yüz yıl süren mutlak hâkimiyetin birleşmiş milletlerce tarih sahnesinden silinme operasyonunun ve ebediyen soyutlanma hamlesinin püskürtüldüğü, direnişler, savaşlar ve diplomasi ile idealizmin sınırlarını zorlayan türden bir dirilişin kutsallaştığı gündür; ‘23 Nisan’.

Bugün hala ezilen uluslar için geçerli tek örnek, her anıldığında her ideolojiden insanı titreten, kendine getiren, mazlumları anında devrimci gerçekliğin içine çeken masumluktur; 23 Nisan...
 
23 Nisan, asla hafifsenemeyecek öyle bir gündür ki; her yaştan bireyleri daha hecelemeye başlayıp okumayı söktüğü andan itibaren sarar ve ömrünce de yüreklendirir. 2017 yılı 23 Nisanına kadar yürekler ister istemez “ Bu gün 23 Nisan, Neşe doluyor insan” diye çarpardı. 
Şimdiden sonra, sonraki yıllarda sloganı ayni kalsa da içeriği değiştirilecek sanki.  Belki de hepten yok sayılacak. Görüntü o. O yüzden bazı yürekler işte bu nedenle burkuluyor; “Bu gün 23 Nisan, tasa doluyor insan” diye…


Şimdiye kadar şu soyulan, kana boğulan, yoksullaştırılan, dincileştirilen, mezhepleştirilen,  yaşlı ve yaslı coğrafyada herkesin kendine göre bir dünyası ve bir bayram havası vardı. O dünya yarınlarda kararacak gibi.  Dünyanın hala ilk ve tek "23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı" allem kallem edilerek sebepsiz yere tarihten silinecek gibi. Silemezler belki ama yörüngesi değiştirilecek.


Zaten ‘Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’ olan bu bayram, 12 Eylül faşist darbesi sonrası Faşist Milli Güvenlik Konseyi tarafından kanunda yapılan değişikliklerle çocuklaştırılmıştı. Bayramın Ulusal egemenliği tırpanlanmış, 23 Nisan sadece çocuklara kalmıştı. Ulusal egemenlik temeline dayanan, halk hükümetinin kurulması ve Cumhuriyetin ilanına öncülük etme gerçeğine asla uymayan türde müsamerelerle resmen panayırlaştırılmıştı.
 
Yaklaşık kırk yıl sonra yıkılıştan, küllerinden kuruluşa kutsal isyan ve başkaldırış hiçe sayılarak; yediden yetmişe, yetmiş küsur milyona asla yakışmayan bir ayıp ve günah işlendi. Artık ‘16 Nisan Sivil Darbesi’ ile değişen rejim işi oralara kadar vardırabilir. En ücralara kadar uzanacak kollarını harekete geçirebilir. On yıllarca hakkınca okumadan, okuyup anlamadan veya görmezden gelinerek bilinçlendirilen ve yapılandırılan siyasal tutum istediğine ulaştı nasılsa.  O geçirgenlikle elbette Kurtuluş Tarihinden 21, 22, 23 Nisan günlerinin önemini siperleyebilir.


Özünde ülkenin nasıl kurulduğu gerçeğine ışık tutan ve tarihsel gerçekten doğan, emperyalizmi sarsıcı ve kallavi bir bayram ve kutlama olan 23 Nisan; yarınlarda özüne ters alternatif programlarla da kutlanabilir. Kutlanmayabilir de. Şu bereketli topraklar üzerinde kim istemez, hak ettiğince mutlu ve kutlu günler yaşamayı. Onca badireden sonra bu içli ve merhametli memleket hak etmiyor mu acaba, hürriyet ve tam bağımsızlığı. Kim istemez, emperyal istilacılara hesap vermeden yaşamak. Biz sizinle hesabı 23 Nisan’da kestik demek.

Ama ‘16 Nisan Sivil Darbesi’ sonrası bir akıl fikir tutulması yaşanacağı muhtemel. Sonu nereye varacağı tam belirsiz çılgın bir heves yayılıyor akıllara ve gönüllere. Peşinden planlı programlı bambaşka tutkular da serpiştirilicek tüm kutsallara. Kutsal sayınlara. Aslında belli başlı hassasiyetler değiştirilirken iş bayram seyrana da denklenir. Bu ulusu var eden kutsallar da resmen unutulur, unutturulur.

Oysa tarihle sabittir: 21 Nisan ile başlayan 22-23 Nisan ile noktası koyulan kutlu yürüyüş…


Büyük Nutuk’tan: ‘Büyük Millet Meclisi’nin toplanışını ve açılmasını sağlamaya çalıştığımız günlerde bizi en çok uğraştıran bazı bölgelerde başlayıp, bazı yerler üzerinden Ankara’ya yaklaşacak kadar genişleyen ‘gericilik ve isyan dalgaları’ olmuştur.

Ben bir taraftan bu dalgaların durdurulmasına çalışırken, bir taraftan da Ankara’da toplanmakta olan ve genel durumu daha iyice bilmeyen milletvekillerini dehşete düşürecek olaylar karşısında bırakmamak ve böyle durumların ortaya çıkmasıyla Meclis’in toplanamaması gibi uğursuz ihtimalleri önlemek çarelerini düşünüyordum. Bunun için Meclis’in açılmasına acele ediyordum
…’

 
22 Nisan 1920’de Temsilciler Kurulu adına Mustafa Kemal kısa bir tebliğ yayınlar. Tebliği; bütün valiliklere, müstakil sancaklara, ordu ve kolordu komutanlarına, tümenlere telgraf çektirir. ‘Dakika geciktirilmeyecektir.’ talimatıyla çekilir telgraf;Tanrı’nın lütfuyla Nisanın 23. günü Büyük Millet Meclisi açılarak çalışmaya başlayacağından, o günden itibaren askeri ve sivil makamlarla, bütün ulusun tek merciinin ‘Büyük Millet Meclisi’ olacağı bilgilerinize sunulur.’


Ve ‘23 Nisan’ ile çakılır yüz yıla yakın Cumhuriyet’in ilk kıvılcımı. Yeni Türkiye’nin neler getireceğini ise zaman gösterecek. O yüzden;
  
“ Bugün 23 Nisan, Tasa doluyor insan”…


NİSAN-17

ANALİZ, KATALİZ, KATALİZATÖR…

Bu referandumda sahil boyu memleketin geleceğini oyladı.  Anayasa değişiklikleri ve o değişime koşut yüzlerce yasadaki değişmelerin kabulü veya reddini değil. Hat boyunda ise lafta direkt halkın iradesine başvuruldu. Ancak milli irade refereye ramak kala neyi, niçin ve nasıl kabul ettiğini açıkça bilmiyordu. Varsa yoksa mezder önder aşkı. Reddedenler ise makul düzeyde olaya vakıftı. Kendini mevcut güce bedelli vakfedenler şimdilik gülen taraf. Yakında hıçkırık romansları duyulur. ‘Hâkimiyetin Kayıtsız Şartsız’ kimde olması gerektiğini içselleştirenler ise gücenen taraf.

Bu referandum ve sonuçları daha çok analizlere gebe…

İşin gerçeği tüm ana sözleşmeler yeri gelince çağın gelişen koşullarına göre yenilenir. Yenilenmelidir de. Ancak bu yenilenme; tek düzen hesap çerçevesinde tek adama düzenleme, demokratik mekanizmayı düzleme şeklinde ise olmaz. Bu analizleri kıt ve kısır yasal taslak ise anayasa olmaz. Bu temelde cereyan eden referandum taraflarca çeşitli propaganda yöntemleri bulunarak veya taklit edilerek olanaklar ölçüsünde kullanılarak veya devletin tüm imkânları harekete geçirilerek geçti gitti. Sonuç memleket battı. Veya bitti.

‘Referandum; Korkaklık, cesaret ve sosyal budalalık’ Bermuda şeytan üçgeninde biçimlenir iddiası doğru idi…

Cesur görünüp, korkaklık ile cesaret ve sosyal budalalık arasında medcezir yaşayan kolpacı karakterler sahip oldukları tüm avantajları seferber ederek veya sonuca etki edecek sahte tavrın bedelini iç ederek geleceği belirlediler.  Yani dürüstler ve dürüst olmayanlar arasında sıkışan ve ezilen sosyal budalalar tarihi bir kez daha yine yanılttı. Sosyal budalaca eziklikten böyle kurtulacaklarını farz ettiler. Böylece hiç de yazı veya yazgı olmayan ve hiçbir kutsi kitaba asla uymayan alan-satancı bir dağılışa yol verildi.

‘Sağduyu, Solun Argümanlarına Kanabilirdi’ kanmadı…

Sağduyu toplumsallık duygusunun yansıtılması iken bireylerin karakter özelliklerine takıldı. Doğru değişkenlik gösteremedi. Yanılgı sağduyunun bir duyu eksikliği olduğunun dikkatlerden kaçmasıydı. Toplum yoğurulurken hamuruna katılmış bir gelişim bozukluğu. Zihne şırıngalanmış bir ilerleyiş yoksulluğu. Ve kılcal damarlarına dek dolaşan bir hoşgörü yoksunluğu. Bunlar da pek önemsenmedi. Bileşenleri bu olan total tutkudan kısır dönemlerde duyusal, duygusal bir sağlama yapmasını beklemek yanlıştı. Çünkü bu tutukluk daima mantık dışı davranıp siyasetin sağına saplanır. Sağlak ve muğlak gölgelere sığınır. Aynen bu sığıntılık hayata geçti. Yani Sağduyu, Solun Argümanlarına kanmadı.

‘Hayırlısıyla Düşüş Başlar’ Sanıldı, Aldanıldı…

Birikmiş malum kanunsuzluğu doğanın kanunlarına da uyduran bu düşkünlük Hayırlısıyla sona erecek savı tersine döndü. Hayatta düş görmem, görmedim diyenler de bu düşüş masalına direnemedi. Asalcılar da masalcılar da alı al moru mor kaldı.

‘Yetmez Ama Hayır’ Milyonlarca Hayır İşe Yaramadı…
Halkın karar vermeyle baş başa kalması ve bırakılması her zaman aklı yetmezler ve yetmezciler arasında tıkanıklığa neden olur. O yüzden yetmez ama Hayır iddiası rağbet görmedi. Çünkü aklı yetmezlerden parsayı toplayanların inandığının peşine daha ağırı, daha beterini ekleyeceği belliydi. Belli cenahlar toplumsal ve siyasi baskılarla olumlu görüşün belirlenmesine olumsuz katkı yapan idari erkin tarafı oldular. Referandumun önünü, arkasını, geleceğini ve özünü de zedelediler.

‘Hayırda Hayır Var’ Kavramı da Çöktü…
Eğer Hayır çıkarsa. Memleket yarınlara Hayırla çıkacak.. Elbette Hayır, milyonlarca Hayır… Hayır… Dillendirilişi memleketi esenliğe taşıyamadı. Geleneğin tüm mirası kısa zamanda çarçur edildiğinden umarsızca ciddi hayal kırıklıkları yaşanacak dönüm noktasına gelinmişti. Tüm dikkat minyatürleştirilerek özü değiştirilerek akla sokulan defolu hayat tarzının kuralsızlığına çevrildi. Geleceğe dönük en son tercih şansı da bu yüzden iyi kullanılamadı. Tezgâhlanan ne ise iş oraya vardı.

 ‘Şımarık Güç, Çekiç Güce Dönüştü’, Dönüşüm Görülmedi…

Kuklaların iplerini elinde tutan şımarık güç çekiç güce dönüştüğünün sinyallerini meydanlarda verdi. Hiç bilimsel olmayan, tabansız saldırmalar, tutmayan sağlamalar ile çekiç güç güncellendi. Soyuttan somuta geçiş, yetersizlik ve değersizlikten kurtulmaya yöneliş başlatıldı. Toplumsal, siyasal ve kültürel bölünmelerin kışkırtıldığı ve derinleştirildiği coğrafyalardaki gibi şımartılan erk maalesef tanrılaştı.

‘Hayırla Anılmak, Tarihi Yanılsamalar ve Devletin Bekası’  ile cakalanıldı, akıllar Sözde Devletin Bekasına çalındı…

Zar zor kazanılmış hürriyet ve kurulmuş Cumhuriyet ve ağır aksak işleyen demokrasinin emanet edildiği eller modernleşme tarihine bu referandumla şerh düştü. Kutsal uyanış ve kutsal isyanın ve ebedi aydınlanmanın kapısına asma kilit astı. ‘Atatürk ve Cumhuriyet’ Hayırla anılacak ve hayırla devam edecek, ettirilecek bir değer iken, ilelebet sürecek tarihi bir gerçeklik devrildi.

Bu Kez ‘Ön Kestirim Ve Kesicilik’ Dibe Vurdu…

Ön kestirme sanatı ve kesicilik her şeyi bilme veya geleceği görme maharetidir. Onlar da anı, tanı, tanım ve Tanrı bağlamında kıvrak manevralara aldandılar. Süslü ve pürüzlü ön kestirimlerin çoğu aklı kapattı, akılcılığı köreltti. İşte bu yüzden olmadık işlere kapılar aralandı. Hasılayı ve hasılatı öncesinden bilme ustalığı ve marifeti de çözüldü. Yarıcıları felakete sürükleyecek sonucu bu kez algılayamadılar. Yarım yamalak yönettikleri algı operasyonu şimdi memleketi yıkıma götürecek.

‘Memleket Etkiyi Yetkiyi Tek Kişiye Vermeyecek Hayırlı Ellerde’ Denildi; Sonuç Hayra Alamet Çıkmadı…

Memlekette on yıllardır şiddet arttı, feci kıyımlar kayıtlandı, cemaatler paralandı, çulsuzlar palazlandı,  Dine imana tehdit oluşturacak nice dinci akımlar türedi. Kelle almaya kadar kalkışmalar doğal sayıldı. Önce yakın farz edildi. Sonra aforoz edildi. Derken memleket çıkışı olmayacak sınır ötesi acılara sürüklendi. İş anayasa ve baba yasaya kadar dayandı. Referandum çakılıştan önceki son çıkıştı, çıkılamadı. Memleket yetkiyi tek adama yükledi.

‘Önyargılar da Hayırlısıyla Değişir’ denildi değişmedi. Şimdi rejim değişecek…

On yıllardır önyargılarla bezenmiş bir memleketi sessiz sedasız kuranlar,  insanları gericiliğe ve gerileyişe adapte edenler son düzlükte kıl payı önde sayıldı. Çalımlı bozulmaya baktıkça gerilen ve böyle sürgit gitmeyeceğini savunanların ise sıdkı sıyrıldı. Çünkü fikri sabitlik yaşamın tek amacına dönüştürülmüş ve sinir harbi körüklenmişti yıllardır. Yani tersine akıntı önü alınamaz biçimde güçlenmişti. Yarınlarda daha da güçlenecek görünüyor. Yüzyılın önyargısıyla düşmanlaşılan rejim de değişecek. Değiştirilecek.

Bu ‘Sağlıksız Sağduyu’ Memleketi İkiye Böldü…

Asla doğru sağlamasına, akılcı sağlama yapılmasına izin verilmeyecek bu referandumun. Şaibeli bir hava estirse de hesap kapanacak. Zaten sağduyu sağlıksız. Ayrıca YaSaKçı zihniyet ürünü YSK tüm itirazları apar topar reddedince sadece tarihe not düşülmüş oldu.  Sağlıksız sağduyu milletin toplam zekâsı farz edilince ilk anormallik de kendiliğinden doğdu; ikiye bölünmek.

Kim Ne Derse Desin ‘Artık İki Türkiye Var’…

Söz meclisten içeri referandum sonuçları iki Türkiye yarattı. Bayrağı, dini, dili, toprağı aynı veya benzer fakat iki ayrı Türkiye. Misakı milli bütünlüğünde tek devlet iki millet. On yıllarca pervasızca kamplaştırılan, kutuplaştırılan Türkiye, elmanın iki yarısı gibi artık. Memleketin kardeşliği, birlik ve beraberliğini kim tesis edecek, edebilecek mi ileri de görülecek.

Doğru Okumak Lazım Ama “Bu Kitap Okunmaz”…

Referandumla belirginleşen bu iki Türkiye olma çatlağını kimse doğru dürüst okumayacak, okuyamayacak. Okumak da istemiyor zaten. Çok yakında memleketin başına bu belayı açanlar da birbirine düşerler. Memleket ikiye bölünmüş hala unutuşun kitabı yazılıyor. Herkes kıytırık işlerine bakıyor. Daha bir ömür kitaplar yazılır, yazılır ve susulur. Yazgı deyip geçilir yine. Bu bekleniyor memleketten.

Oysa ‘Her şeyi Satmak Mevsimi’…

Sömürü çok uluslu şirket çıkarlarıyla örtüşünce rejim ve demokrasi de rafa kaldırılır. Kaldırıldı. Hiçbir mahkeme bu davayı kabul etmez. Ülfeti külfeti bir başka dava. Şimdilik gittiği kadar, çokuluslu egemen sermayenin arzusu derecesinde rejim değişti. Değiştirildi. Devlet malını çarçur eden, satan taraf dönemi yasalaştı. Yasallaştı. Karanlığın gölgesini takip eden milletler iliklerine dek sömürülür. Sömürü daha da artacak. Yani yaşlı dünya ve şu garip memleket, özellikle belli coğrafyalardaki gibi her şeyi satanlarla, satmak mevsimini yaşıyor. Sözün özü sattıkça yaşanacak.

‘Analiz, Kataliz, Katalizatör’ derken ‘Dik, Dikta, Diktatör’ Töre kuruldu…

Bu referandumun en basit ve yalın sonucu; bu yeni bir yaşam tarzına uyumun veya uyumsuzluğun ve o yaşam felsefesine ölümüne hizmetin davranışsal analizinde gizli. Hatta ileride hangi rotanın izleneceğine kafaların hiç yorulmayışı meselenin özü. Bu sonuç Dini ritüellerle açıklanan ve açılımlanan hayat tarzının mükemmelliğine tapınmanın resmi elden tabulaşması. Tabulaştırılması. Bu kurgusal tapınma duyarsızlaşan memleketi daha ne hallere, ne törlere oturtacak tabii ki görülecek.

Yine de ‘Yılmak Yok’...
‘Atı alan Üsküdar’ı geçer’ denir ama ilahi sinyal; bu kez Üsküdar’ ı geçemedi…

HERŞEYİ SATMAK MEVSİMİ

Kim hangi mahkemeye giderse gitsin epey yüksek bütçeli çekilen film son yazdı bir kere. Ülfeti külfeti bir başka dava jenerik de akmaya başladı. Şimdilik gittiği kadar gidecek. Egemen sermayenin arzusu boyutunda sihir sürecek biçimde rejim değişti. Yani devlet çıkarlarını çarçur eden, satan tarafın gölgesini takip eden milletler iliklerine dek sömürülür. Ve sömürü çok uluslu şirket çıkarlarıyla örtüşünce rejim ve demokrasi de rafa kaldırılır. Kalkışmalarla tava getirilir ve anında kaldırılır. Aynen bu senaryo gerçekleşti. Kaldırıldı…

Yaşlı dünya resmen, özellikle belli coğrafyalarda her şeyi satanlarla, satmak mevsimini yaşıyor.

Çağdaş, modern hayatın ve geleceğe etkisinin büyüsüne kapılan insanlık sürekli devrimci dönüşümleri dengeler. İktidar erki de bu fikri hep isyandan sayar. On yıllarca böyle farz edildi. Beter şekilde hazırlanmış planlar peş peşe eklendi. Ve bu beklenen sonuç gerçekleşti. Her fırsatta üzerinde tepinilen rejim tarih oldu…

Bu yeryüzü kime kalacak hep unutuldu. Unutturuldu. Bu sözde mutluluk mutluluğa da, hayra da alamet değil. Olmayacak, dönüşü zor yollara sapıldı.

Bundan gayri satılık her şey. Hava ve su bedava günleri çok gerilerde kaldı. Kirlenen dünyanın ürünü olarak pet şişelere tıkıldı insanlık. İnsanlığın devamını sağlayan bedava unsurlar ha bire tırpanlandı. Her şeyler paraya endekslendi. Kim kime, kim kimi eyledi, peyledi, reyledi. Muhakemesiz söylenenler de eğer ve mutlaka zırhına çarptı. Mühürsüz pulsuz dilekçeler babında gelecek sandukalara hapsedildi. Oysa hapsedilen, işlemeyen, işletilmeyen akıldır.

Tüm dünyada bu her şey satılır mevsiminde, kızışan ortamı on yıllarca yaygınlaştırılan Kapitalizm olgusu idare etti. Sahte gereksinimler ve kar güdüsü insanlık tarihinin son yıllarına edildi. Sınırlı kaynaklar sınırsız gereksinimler yaratılarak bitirildi. Hortumlandı emildi. Yeryüzü kaynakları kimin olacak, kime kalacak spekülasyonları ile çok uluslu şirketler yoluyla yer üstü yer altı zenginlikleri kontrol altında tutuldu. Bu aktif yolmaya, din ve dincilik kotasından yozlaşma maharetli kul beşer şaşar şaşkınları da eklendi. Laf arası aldadılar, aldandılar ve toptan aklandılar. Bu ak karaltılar altın çerçeveli resme cuk oturdu. Sonrası şaş al, şaş sat şişesine doluş, şişeleri doldurulup denize atış mevsimi.

Aslında bir iktidar var; gelecek kuşaklara kurtuluş reçetesi babında. Tarafsız bakıldığında denizin dibine batan. Hak geldi batıl zail oldu aykırılığında, tam tersini yapan dirilişi hak eder. Kuruluşu da…

İktidarların tamamı kapitalizm adı kullanılmadan bayağılaştırılmış yöntemlerle, dini inanç yüklü her şeyleri acımasızca kullanarak neyin, niçin ve nasıl satılacağı noktasına odaklandı. Her şeyler satılır olunca ve satılınca en rahat satılacak rejim gereksinimi hâsıl olur. Nasıl ki; Her şeyin bir fiyatı olur ve olmalıdır temelinde hayatlar ve yönetimler yöntemlendirilmiş ise. Planlanan budur. Bu bile anlamıyorsunuz kemikleşmesi. Kemiğe kemikten başlayarak din, mezhep, ahlak, boğa, politika ve insani değerlere kadar her şeye bir fiyat biçiliyor. Bu kısır döngüde bir çift gözün bile göremeyeceği anlarda satılan insanlık olur.

Hayır, çıkmaz bu işten, sonunda anlaşılır. Ne yazık ki; insanlar açıktan açığa satılmasa da ortadan ikiye bölük, bal kürenin iki yarısı olmuş. Olunca da hayatlar satışa gelir veya satışa gelmeye ve dahi kapışmaya yatkınlaşır. Hale hazırda hazır da. Bu gidişle ömür ve ölüm arasındaki çizgide ne varsa her şeyler satılacaktır. Her şeyler satılır kapsamına çekilir rejim. Sonra dünyadaki her şeyler savaş yoluyla paylaşılır potasında erime başlar. Çünkü çok uluslu şirketlerin istemleri doğrultusunda güçlünün lehine el değiştirir her şey.

Kim hangi akla hizmet ederse etsin bu işin organizatörü belli. Bellidir. Devlet çarkı çarkına bereket iliklerine dek bu uluslararası satanlara hizmetkârlıkta sınır tanımıyor. Alanlara satanlara hiç aldırmadan, sınırsızca sınır tanımayan bir yıkılışa, rejim aynası tutuyor.

Her ne kadar her şeyi satma mevsimi olsa da bu her şeyi satma aynasızlığı bir yere kadar. Bu rejime bünye dayanmaz. Satan dünyasına bu yeni yüz bir süre...

YILMAK YOK...

Bahar resmen geldi, Güneş artık ısıtıyor. İçimizin kıpırdaması gerekirken yüzlerimiz asık, yüreğimiz kırgın. Bahar geldi Atı kapan Üsküdar'a geçti.
Bahar geldi eşekler Niğde'ye sürüldü.

Meydanlarda aforoz edildik, terörist olduk…

Bahar geldi dışarılara taştık tabana kuvvet topluca yürüyoruz. Gençler okullarında, kırlarda olmak yerine hak arama derdinde. Kadınlar mutfaklarından kaptıkları kap kaçakla yürüyor. Onlarda memleket derdinde...

Bu baharın kime geldiği belli! İnce hesaplar yapanlara gelmiş.

Belediyenin vermek zorunda olduğu hizmetlerle iktidara yükleyenlere gelmiş. Bu bahar memleketi kaç parçaya bölmeli diye düşünenlere gelmiş.

Bu ülke düzlüğe çıkmadan bahar,  yüzdesi henüz belli olmayan kesime gelmeyecek... Gelmesin de. Biz bekleriz, yılmayız. Tünelin sonunda daima ışık vardır. O ışığı görene kadar mücadelemizi veririz... Her şeyin bir sonu vardır.

Başımız hep dik, hep öyle kalacak...

Bu bahar dersimiz tarih. Kitaplarımızı tekrar çıkarıyoruz raflardan. Kırlarda oturup okuyoruz, çalışıyoruz,

Bahara kavuşmak için sabır ve mücadele gerekiyor. Bilgilenmeye devam diyorum. Tarih tekerrürden ibaret.

Asla yılmak yok...

SAĞLIKSIZ SAĞDUYU

Sağlamasına, akılcı sağlama yapılmasına asla izin verilmeyecek bir referandum bitti. Asimetrik paralelci damgası yemişliği iddia edilen bir zatın dilekçesi kabul edilerek çıkan sonuç şaibeli hale getirildi. Halkın öyle veya böyle çerçeve dışına çıkan sağduyusu da böylece görmezden gelindi. Bundan sonra YaSaKçı bir zihniyete bürünen YSK’ya yapılacak tüm itirazlar sonucu değiştirmeyecektir. Sadece tarihe not düşülmüş olacaktır.

Sağduyu milletin toplam zekâsıdır. Sosyal siyasal eğitimle sıkı bir ilişkisi de vardır. Her şeyin sağduyu ile çözülmesi demek özelden genele ortak değerler üzerinden ulaşmaktır. Bazen anormallikler de içerebilir; ikiye bölünmek gibi.

Sıkışınca sağduyuya yönelmenin Evrensel sonuca varan değerlemeyi çıkaracağını beklemek her zaman pek doğru olmaz. Zaten ortak değerlere ulaşacağı hissedildiği an kontür tedbirleri de alınır. Yani mühür kimin elindeyse onun dediği olur. Sandığa yöneltilen garip gurabanın eline verilen mühür ise sadece erkin lehine çalıştıkça mühürdür. Değil ise mühürsüz de idare edilir. Cereyan eden resmen budur.

O mühür; yetersizlik ve yetmezlikler doğrultusunda alınan tavırdır. Belli durumlarda doğru sonuçlar verebilir. Ama koşullarda çok önemlidir. O veya bu haller derken ihlal çemberine, devletin paslı çarkına direnmek de bir yere kadar. O yerlilik yersiz manasız diyetlerle nereli olursa olsun acayip yerlileşir. Yerleşir. Metazori orman kanunlarına hizmete ve hizmetçiliğe dönüşür.

Sağduyu aslında yaşam üslubuna bağlı olarak değişir. Kısa zaman aralığında farklılıklar da gösterebilir. Farkı yaratan farka da çalım atılınca, fabrika ayarları bozulur ve ortadan ikiye ayrılmış üsluplar çatışması güncellenir. Sağlıksız sağduyu değirmenine su taşımakla biter tüm umutlar.

Sosyal ilişkiler ve sağduyu esen rüzgâr ve fırtınalara göre anında yön değiştirir. Fırtına ekilen öfkenin ünlüdür. Esen rüzgârın kıymeti harbiyesi de yelkenleri ne kadar şişirdiğidir. Bu bağlamda ne kadar bağırılsa da bir arpa boyu yol alınmaz.  Çünkü geminin ambarı boş, güvertesi ikiye ayrılmış, tayfaları despot, kaptanı deryasız ve filikaların dibi deliktir. Deniz ise küsmüş, yüzü de kapkaradır.

Duvara toslanılacağı hissedilince düşünce derleyip toplamak, gelişim sürecine katkı koymak, dürüst davranış titizliği, Toplumsal olayları algılama, algılamaları şifreleme gerçekliği bir pulsuz nursuz dilekçeyle sıfırlanır.

Aslında sağduyu despotik, statik ve kararsız tutumları eyleminden vazgeçirecek bir eğitmendir. Düpedüz duyular üzerine çalışır. Sağlaması da şarttır. Yaşama ve geleceğe özgüven aşılar. Aşılar ancak sağduyu sağlıksız bir ortamda memleketi ikiye bölmüş, milleti canından bildirecek yarınlara da ışık yakmıştır.

Çıkan veya çıkarılan aritmetiği beğenmeyenler, orantıları orantısız görenlerin sağlama yapma isteğine yanıt ise çoktan hazırdır; YaSaK, ikile…






BU KİTAP OKUNMAZ

Görüldü ki ayni topraklarda iki Türkiye olma çatlağını kimse doğru dürüst okumayacak, okuyamayacak. Okumak da istemiyor zaten. Ama çok yakında memleketin başına bu belayı açanlar birbirine düşerler. Sevinç kursaklarda kalır… 

Yazık, memleket ikiye bölünmüş kimsenin umurunda değil. Derdi değil. Anı, acı ve sevinçleri unutuşun kitabı yazılıyor. Herkes kıytırık işlerine bakıyor. Kimse direnmiyor. Ve ne yazık sonuç aynen böyle olmalıydı, doğrusu da buydu diye okunuyor. Sonra gitmek ve kalmak üzerine bir ömür kitaplar yazılır, yazılır ve gönül susar. Yazgı deyip geçilir yine.

Lakin bu öyle kolay yutulacak, yutturulacak lokma değil. Yeni ve eski yaşamlar üzerine sızar demli hikâyeler. Kitaplar kararır. Aynen böyle iki eşit parçaya denklenilir. Yani yeni Türkiye eski Türkiye hikâyeleri yazılır ortama. Okumaz yazmaz bir millet olmanın getirisidir bu diktaseverlik. Okumadan yine aldanır, aldatılır. Kandıkça kanar.

Kandırım ertesi amele yanığı yüzlerinden gurur duyanlar ile sıfırdan gelip zevkü sefa saltanat sürenlerin yarışı da başlar. Yakın tarih kitapları da o kapışmayı yazar, yazacak. Üst başlıklar Lale devri mi, şelale devri mi yoksa halk devrimi mi olacak işte bütün mesele bu.

Hatırladıkça unutmak üzerine kurgulanır hayat. Ama unutulmaz. Bir dilekçelik dilektir kurnazlık. Şark kurnazlığı. Çoğunluğun zekâsıyla oynamak ise milyonlarca milyon kere ayıptır ve dahi büyük günahtır. Çalmak. Mühür, kaşe, damga da neymiş çalgısı lastikli ağızlarda halledilir. Meseleler şiir gibi dizilir, mısralarla mislilenir. Karanlık dönemin vatan cephecilerine nazire yapanlarla yurtsever vatan bekçileri senaryosu bir güzel işlenir. Benzer işgüzarlıklara zamanın içinde nice notlar vardır. Saklıdır. Not dipnot olarak kitaplara geçer. Bütün eserleri kitaplıklarda toplar tarihçi. Nota gibi dipnotlar vardır kitabın rotasını belirleyen. Dibe vurmak korkusu ağır basınca nato mermerler rejimin içine dışına tenete yerleştirir. Eskisi de yenisi de geçer zamanın kısa tarihine. Şimdilik dibinin dibi dipnotta yazılıdır seçilmişliğin en şaibelisi. Sonra seçme yazılarla kitaplaşır.

Seçme yazılardır son yüzyıla damgasını vuran. Yazılar seçilip matbulaştırılınca madrabazlar, arabazlar cirit atamaz fazla. Ancak yazgı edebiyatı suya veya havaya yazıldıkça işin şekli de, boyutu da, rengi de değişir. Düş kırıklığını yazar sahtebazlıkla seçilmişler, düşüncesizce.

Düşünürlerin el yazmaları vardır. Yazılışı en özgün ve farklar yaratan. Kitap alfabesi kullanılmadığından onlar da pek okunmaz, okunamaz. Nerede o kadar genel kültür marifeti. Hele marifeti kanatsız evliyalardan bekleyen pergellenmiş, genelleşmiş ve aklı engellenmiş akıllılar el yazması da bakamaz. Abdestsiz elleyemez de. Ama dönme dolaplara dolapçı olurlar Allah’tan korkmadan, kuldan utanmadan…

Kitabın özünde ne kült hayaller, hikâyeler vardır. Unutuşun disiplinsizliğini kurcalayanlar unutulmadıkça, gerçeğe oturmadıkça yazılanlar balık hafızalı milletin detaylarda boğulması ile sonuçlanır. Kendiliğinden yazılan kitaplar vardır araba arakçıya kalmamış. Anlaşılır geç de olsa. Sonra cibiliyetsiz ciğersizlerce ciltlenir. Ve lebideryaya sunulur. Arsızca Akabe azınca kararır kitapların ön ve arka yüzü.

Bunca zamandır karanlığın en kara anında on milyonlarca ışık sızar gökyüzüne. Unutulmuş yarınlara. Ve bütün gözler ışıklarla parlar. En kalınından kitap gibidir her nüvesi her zirvesi. Bu kitaplar da okunmaz.

Bir buçuk milenyumdur en kutsal saydığını dahi hakkınca okumayan, okuduğunu anlamayan, okusa dahi işine geldiğince evirip çevirenlar bu garip guraba makaleleri mi okuyacak. Tek kazanç da işte bu okunmazlık aslında. Yoksa ne kelleler gidecek.

Öyleleri var ki dünya onlara dönüyor. Onlar gökyüzünün kitaplarına yanar, okuyamasa da layıkıyla anar. Gökyüzünün, yeryüzünün, yeraltının bilinen ve bilinmeyenlerinin Efendisi'nin kitabını nice okuyan var. Anlayan ve dahi gereğince okuyacak kalmamış. Yol yordam yok. Yok yoksul bu millet. Okumaz da okuyamaz da. Anlayamaz da. Sadece dinler, sessizce uyar ve tapılmayacağa tapınır.

Sonunu hiç merak etmedikçe en baştan ne kitaplar okundu farz edilir. Ama hiç okunmaz. Kendini manen ve maddeten kurtaracak o kutsalı dahi bibloya çevirenler, makalelerden oluşmuş bibliyografik soldan dalgalanmaları mı okuyacaklar. Sağa saplananlar, sığ suda yüzenler mi okuyacak ortadan iki çıkan tabloyu. Tablonun vahametini anlayacak. Okumazlar elbette.

Oysa okudukça, okundukça değişir dünya, gelişir ve ilerler. Böylesine çağdışı gerilemez. Ve ayni misakı millideki Türkiye ortadan ikiye bölünmez. Ama bölündü. Zatıalilerinin ve zer zatlarının sayelerinde.

Türkiye'yi ortadan ikiye bölen fay çatlağının yarınlarda neler getireceği yakında pek güzel anlaşılır.  O geç uyanışı da yakın tarih kitapları bir güzel yazar.

Bugün o tarihi kitabın ve tarihsel kitapların içeriğine bol kepçe katkıda bulunanlar da başka yollara salçalanır…


İSTANBUL VE ESENLER’DE REFERANDUM SONUÇLARI

İstanbul’da gayri resmi sonuçlara göre 9 Milyon 207 Bin 586 seçmen oy kullandı. Bu seçmenlerden 4 Milyon 479 Bin 269'unun 'evet', 4 Milyon 728 Bin 317'sinin ise 'HAYIR' seçeneğini mühürledi. İstanbul'un 39 ilçesinin 21'inden 'evet' sonucu, 18'inden ise 'HAYIR' çıktı.

Esenler’de  % 66,43 ‘evet’, %33,57 ‘HAYIR’ çıktı. İlçede 312 bin 838 seçmenin 277 bin 917’si sandık başına gitti. Referanduma katılım %88.83 oldu. Oyların 2 bin 679’u geçersiz sayıldı.  Referandum da 774 sandıkta 275.238 geçerli oydan 182 bin 844 ‘evet’, 92 bin 394'de ‘HAYIR’ çıktı.

ESENLER MAHALLE SONUÇLARI

Birlik Mahallesi      % 65.21 Evet, % 34.79 Hayır
Çiftehavuzlar         % 50.97 Evet, % 49.03 Hayır
Davutpaşa             % 58.67 Evet, % 41.33 Hayır
Fatih                      % 73.10 Evet, % 26.90 Hayır
Fevziçakmak         %63.29 Evet,  % 36.71 Hayır
Havaalanı              %73 93 Evet, % 26.07 Hayır
Kazımkarabekir     % 61.69 Evet, % 38.31 Hayır
Kemer                    % 64.74 Evet, % 35.26 Hayır
Menderes               % 66. 69 Evet, % 33.31 Hayır
Mimarsinan            % 60.89 Evet, %39.11 Hayır
Namık Kemal        % 56.18 Evet, % 43.82 Hayır
Nine Hatun           % 65.13 Evet, % 34.87 Hayır
Oruçreis                % 60.77 Evet, % 32.03 Hayır
Tuna                      % 65.68 Evet, % 34.32 Hayır
Turgutreis              % 73.02 Evet, % 26.98 Hayır
Yavuz Selim           % 56.46 Evet, % 43.54 Hayır

İSTANBUL'UN 39 İLÇESİNDEKİ OY DAĞILIMI;

Esenler: 182 Bin 844 evet, 92 Bin 394 hayır (Evet, %66.43- Hayır%33.57) 
ADALAR: 2 BİN 646 EVET, 7 BİN 402 HAYIR
Arnavutköy: 92 Bin 67 evet, 46 Bin 36 hayır
ATAŞEHİR: 116 BİN 782 BİN EVET, 157 BİN 521 HAYIR
AVCILAR: 108 BİN 172 EVET, 156 BİN 39 HAYIR
Bağcılar: 270 Bin 470 evet, 172 Bin 518 hayır
Bahçelievler: 189 Bin 448 evet, 186 Bin 937 hayır
BAKIRKÖY: 33 BİN 474 EVET, 116 BİN 804 HAYIR
Başakşehir: 112 Bin 719 Evet, 96 Bin 524 Hayır
Bayrampaşa: 94 Bin 229 evet, 83 Bin 241 hayır
BEŞİKTAŞ: 21 BİN 932 EVET, 106 BİN 648 HAYIR
Beykoz: 86 Bin 718 evet, 76 Bin 654 hayır
BEYLİKDÜZÜ: 76 BİN 537 EVET,109 BİN 648 HAYIR
Beyoğlu: 74 Bin 62 evet, 73 Bin 738 hayır
BÜYÜKÇEKMECE: 64 BİN 990 EVET, 81 BİN 738 HAYIR
ÇATALCA: 18 BİN 558 EVET, 28 BİN 127 HAYIR
Çekmeköy: 76 Bin 699 evet, 69 Bin 741 hayır
ESENYURT: 209 BİN 980 EVET, 321 BİN 860 HAYIR
EYÜP: 116 BİN 399 EVET, 123 BİN 812 HAYIR
Fatih: 127 Bin 324 evet, 120 Bin 505 hayır
Gaziosmanpaşa: 174 Bin 292 evet, 131 Bin 917 hayır
Güngören: 101 Bin 354 evet, 86 Bin 935 hayır
KADIKÖY: 63 BİN 479 EVET, 263 BİN 814 HAYIR
Kağıthane: 151 Bin 199 evet, 128 Bin 255 hayır
KARTAL: 133 BİN 637 EVET, 173 BİN 927 HAYIR
KÜÇÜKÇEKMECE: 209 BİN 670 EVET, 262 BİN 999 HAYIR
MALTEPE: 125 BİN 811 EVET, 201 BİN 777 HAYIR
Pendik: 244 Bin 540 evet, 183 Bin 79 hayır
Sancaktepe: 117 Bin 270 evet, 109 Bin 483 hayır
SARIYER: 89 BİN 749 EVET, 129 BİN 855 HAYIR
SİLİVRİ: 43 BİN 357 EVET, 64 BİN 627 HAYIR
Sultanbeyli: 129 Bin 661 evet, 54 Bin 265 hayır
Sultangazi: 188 Bin 862 evet, 118 Bin 638 hayır
Şile: 11 Bin 885 evet, 11 Bin 230 hayır
ŞİŞLİ: 50 BİN 347 EVET, 128 BİN 142 HAYIR
Tuzla: 76 Bin 19 evet, 74 Bin 43 hayır
Ümraniye: 239 Bin 455 evet, 194 Bin 275 hayır
ÜSKÜDAR: 167 BİN 748 EVET, 191 BİN 496 HAYIR
Zeytinburnu: 84 Bin 884 evet, 81 Bin 913 hayır

ARTIK İKİ TÜRKİYE VAR…

Yeni Türkiye'nin büyük zaferine en büyük oranda katkı sunduğu savıyla teşekkür mesajları çekilen bir şehirde, şehrin iki yakasını yaşıyor, ikiye bölünen millet. Artık iki Türkiye var… 

Evet, referandum bitti. Ama zafer, zaferin büyüklüğü bu işin neresinde? Yeni Türkiye neresinde? Yüksek Seçim Kurulu emrivaki bir açıklama yaptı. Doğrusu yapamadı. Kesin rakamlar için en az on, on iki gün süre lazım. Resmi sonuçları açıklaması da bu gidişle zor, açıklasa da açıkça muamma. Açıklamaz da. Sanki sonuç Hayır’a yakın seyrediyorken yine bir şok vuruş yaşandı. Belki de bu referandum mahkemede bitecek. Hem de ulusal ve uluslararası mahkemelerde. Lakin ıslak balkon kararını çoktan ve anında verdi. Milletin parasıyla kent meydanlarına onlarca milyonluk sahneler kuruldu. Diğer ellilik kesim hiçe sayılarak sanki inadına kurduruldu. Havai fişekler ardı sıra patlatıldı. Yeni Türkiye'nin büyük zaferi şehrin bir yakasında kutlanmaya başlandı. Şehrin öte yakası ne âlemde düşünen ise kalmadı…

Ancak yaşama başkaldıran öyle anlar vardır ki an işte o andır. Bazen insanın alnının çatından vurur acı gerçekler. En özlü bellekler bile işte o anlarda sarsılır. O sarsıntıyla uyarılır zihin. Sebepsiz sarhoşlayanlar ise sıra sıra dizilip anında balkona çıkar konuşur. Üstelik alışılagelmiş nakaratla bu seçimin kazananı yok, Türkiye kazandı, millet kazandı denir ama laf arası sözde büyük zafer de ilan edilir. Yandaşlar ise yüksek mevkiden emir almışçasına sokağa dökülür. Yani resmi olmayan tartışmalı rakamlar sağanaklaşan sevinç gösterileri ile koca memlekete dayatılır. Sonra en aykırı yayınları yayanlar, yayıncılar bile hizaya çekilir.

Oysa asıl durum şudur; yansız irdelendiğinde birbirleriyle asla örtüşmeyecek seçim sonuç tutanaklarıyla denetimsiz yetkilendirme milletten kıl payı geçti.

Peki, gerçekten geçti mi? Hayır…

İddia edilen resmi mühürsüz oylar, mühürsüz zarflar, ayrıca YSK'nın asla yasaya uymayan mühürsüz oy pusulalarını da geçerli sayan son dakika açıklaması ve saire… Bakalım hangi bahaneler bulunacak, türetilecek,  bunların topuna. Bulunabilecek mi?  Bulunur elbet, ama yetmez.

Yetmez çünkü artık misakı milli dâhilinde iki Türkiye var. Ak yanı her şeyi kabul eder, al yanı ise red eder…

Şu garip memleket yasa delen bir referandumla resmen ortadan ikiye bölündü. Böldüler. ‘Böl, parçala, yönet’ ideali ile bundan sonra da, egemen güçlerin izni doğrultusunda pek güzel yönetirler. Peki, bu taraflardan şimdilik az buçuk oranla geriye düşmüş gösterilen diğer yarımın idarecileri kim olacak? Balkona çıkanlar mı veya bu referandumla şimdilik Başkanlığının önü açılanlar mı? Yoksa onların da başka başkanı veya meclisleri mi olacak?

Söz meclisten dışarı siyasi erk sahiplerinin yarım ağızla Hayırlı olmasını dilediği bu anayasa değişikliği referandumunun gayrı resmi sonuçlarına göre iki Türkiye yaratıldı. Bayrağı, dini, dili, toprağı aynı fakat iki ayrı Türkiye…

Peki, bundan sonra pervasızca kamplaştırılan, kutuplaştırılan Türkiye’nin, elmanın iki yarısı gibi ortadan ikiye kesilen memleketin kardeşliği, birlik ve beraberliği nasıl sağlanacak. Bütünleşmeyi kim tesis edecek. Edebilecek mi? Elbet eder. Bundan önce türlü yöntemlerle nasıl ayrıştırıldıysa şimdi de despotik yaptırımlarla bal gibi birleştirilir. Tam ortadan ikiye kırılmışlığı ise zamkla yapıştırılır.

Lakin en baba kentleri dahi kaybetmişlik hiç sorgulanmadan,  çıkıp sadece birlik beraberlik kardeşlik mesajlarıyla şehrin iki yakasını kaynaştırmak kolay mıdır? Bu referandumla arkadaşlıklar, aile ilişkileri, akraba bağları bile zedelenmiştir. Artık hiçbir şey olmamış gibi kucaklaşmak da çok zordur, güçtür, imkân dâhilinde de görünmemektedir…

Kim ne derse desin, kim nasıl anlarsa anlasın durum budur. Vahimdir. Vatan da, Millet de ortadan tam ikiye bölünmüştür. Ortadan iki olmuştur. Artık iki Türkiye vardır…

Referandum bitmiş görünebilir ama tartışmaları bitmeyecektir. Çok uzun sürede sürecektir. Ortada durum sıfıra sıfırken, milim farkla elde edilmiş gösterilen bir referandum enkazı vardır. Öyle övünülecek bir başarı da zafer de yoktur. Ayrıca peşi sıra aceleci hamlelerle bu narin mesele çözülemez…

Var olan; yaman çelişkilerin işbirliğidir. Yaşamı zehir eden, zehirleyen, insanlığı ve adamlığı alnının çatından mıhlayan bir sarsak sarsıntının yaşanmışlığıdır. Bu sarsıntıyla yaşanması hiç de istenmeyen iki Türkiye oluşmuştur. Bu iki Türkiye’nin de artık müşterek yarını yoktur. Varsa da metezoridir.

Yani günah büyüktür. O nedenle bu iki Türkiye’yi yaratanlar her zamanki gibi hayırlı olsun, hayırlısı olsun diyerek vebalden kurtulamaz…

HAYIR, DA HAYIR…

En kötü makalemi yazmak istiyorum bugün. Yeter ki sonu Hayır’lı olsun…

Memleket bu garip millete son on yıllardır iyice unutturulan ciddi bir sosyal ve siyasal şekillenişe doğru hayırlısıyla yol alıyor. Hayırlısıyla geniş kitlelere sahip olan çok renklilik kazanacak. Ve bir çözülüşün başlangıcı olabilecek sıkıntılı günler ertelenecek. Daralan gönüller şenlenecek. Rengârenk özgür bir hayat yolculuğuna dönüşecek bu kısırlaşan serüven.

Eğer Hayır çıkarsa…
Elbette Hayır çıkacak…
Hayır çıkmalı…

Bu çıkışla memleket aynı formatta kalacak. Böylece çağlar aksa da, dünya değişse de, radikal ihtiraslar körelecek. Kıskançlık kıskacına alınmış millet rahat bir nefes alacak. Artan nefret tutkusu azalacak. Ve muasır medeniyet hedefli memleket hedeften asla kopmayacak. Yükseliş hevesi hep aynı kalacak. Cumhuriyetin pimi tam çekilecek iken tek yumruk olunacak. Fevkalâdelikler artık tırpanlanamayacak. Kahpe felek bile kendine gelecek, toparlanacak. En illet sıradanlıkla eceli hazırlanmış memleket küllerinden doğacak. Hep aynı kalacak. Mağrur, çağdaş ve…

Eğer Hayır çıkarsa.
Her hal ve şartta korkusuzca Hayır…
Elbette Hayır…

Hayatın kalan kısmında maksadı aşan kabalıkta laf kalabalığı ile memleket bir yerlere, birilerine havale edildi, ediliyor.  Geçici bir süreliğine de olsa akıllar rehin alındı. Hatlar karıştı. Kardeş kardeşe düşman havası estirildi. Kargaca kargaşa peşine düşüldü. Geleneğin tüm mirası kısa zamanda çarçur edildi. Ve umarsızca ciddi hayal kırıklıkları yaşanacak dönüm noktasına gelindi. Tezgâhlanan bu işin geri çevrilmesi de en son çareye kaldı. Bu yüzden en son tercih şansını iyi kullanmak tüm dertleri çözecektir.

Çözülecekler…
Eğer Hayır çıkarsa…
Milyon kere Hayır…

En güçsüz zamandaki güçlülüktür güçlüklerin üstesinden gelmek. Belki de son kezdir bu keskin iradeye hükmediş. Son fırsattır ellerdeki. Ve memleketin üzerine çöken karanlığın defidir bu rey hanlığı. Şu eşsiz cennet memleketin direnişi ve dirilişidir. Şeffaf sandukalardan taşan bereket. Öyle sandık, kandık, kandırıldık anaforundan da ilelebet kurtulmaktır.

Eğer hayır çıkarsa…
Kurtuluşa kadar…
Milyonlarca hayır…

Yaklaşık bir asır sonrası memleket yepyeni bir doğuşa sıcak bir geçiş yapabilir. Millet zekâya dayalı bir kaynaşmayı oylum oylum gerçekleştirebilir. O vakit özgürlüğe boğulur tüm yasaklar. Keyfi yasaklamalar biter. En tartışmasız biçimde güç zehirlenmesini ve hayata acı veren tanıklıkları resmen reddeder.

Red edecek Millet…
Eğer Hayır çıkarsa…
Sonsuza kadar Hayır…

Zor kazanılmış demokrasinin emanet edildiği eller modernleşme tarihine ket vurdu. Kutsal uyanışın ve ebedi aydınlanmanın kapısına asma kilit astı. Şiddet Arttı. Kıyımlar kayıtlandı. Cemaatler paralandı, palazlandı. Kanlananlar kelle almaya kadar kalkıştı. Mantar gibi Dine imana tehdit oluşturacak nice dinci akımlar türedi. Önce yakınımdır farz edildi. Sonra ötelendi, ütülendi. Derken memleket çıkışı olmayacak sınır ötesi acılara sürüklendi. Ve iş anayasa baba yasaya kadar dayandı. Şimdi çakılıştan önceki son çıkış.

Eğer Hayır çıkarsa…
Memleket yarınlara Hayırla çıkacak…
Elbette Hayır…
Hayır…


Yazdığım yazacağım, yaz deseler de bir daha yazamayacağım en kötü makalem bu olsun. Yeter ki sonu Hayır’lı olsun…

…YETMEZ AMA HAYIR…

Bu referandumda memleketin geleceği için aşırı önem arz eden anayasa değişiklikleri ve o değişime koşut belli yasalardaki değişmelerin kabulü ve reddi hakkında direkt halkın iradesine başvurulacak. Ancak oylamaya üç kala neyi, niçin ve nasıl kabul edeceğini bilen yok. Reddedenler ise makul düzeyde olaya vakıf…

Giderayak toplumsal uyumsuzluk arttıkça, toplumla çelişkiler yaşam somutuna girdikçe bireyler yaşam tarzı oluşturamaz. Mevcutta var olan veya ince planlarla var edilen hatalı hayat üsluplarına yönlenirler. Toplumla kaynaşmayı hiç gerektirmeyen bu bireysel temelli üslup zamanla sistemsel bir bütünlüğe dönüşür. Sosyal bir statü kazandığı farz edilerek her bir kargaşayı çözüm görmekle de amaç karışır. Hedef kavgasına nefer kaydı gerçekleşir. Ve yasalar da buna göre düzenlenir.

O yüzden yetmez ama Hayır…

Halkın karar verme durumu ile baş başa kalması ve bırakılması bazen aklı yetmezler ve yetmezciler yüzünden doğru sonucu vermez. O gün parsayı toplayanlar günü geldiğine inandığında peşine daha ağırı, daha beterini ekler. Bu referandum işte odur.

Basit ve yalın görülen her şey aslında bu yeni yaşam tarzına uyumun ve o yaşam felsefesine ölümüne hizmetin davranışsal analizidir. Tüm dikkat minyatürleştirilerek özü değiştirilerek akla sokulan hatalı hayat tarzının kurallarına çevrilir. Hatta ileride hangi rotanın izleneceğine kafalar hiç yorulmaz. Birileri benim adıma düşünür ve gereğini yapar kisvesine bürünülür. Sessizce saklanılır. Ritüellerle açıklanan ve açılımlanan hayat tarzının mükemmelliğine tapılır. O kurgusal tapınma da duyarsızca sandığa gömülür.

O nedenle yetmez ama Hayır…

Halkın oylaması neticesinde değişiklik ya kabul edilir ya da reddedilir. Peki, bu referandum makas açılmamış bir sonuç çıkarırsa ne olacak? Yetecek mi her şeye. Memleketin sorunları çözülecek mi, bitecek mi? Bu açıdan bakıldığında sadece evet ve hayır seçenekleri de yetmez. Bu memleket bu anayasa ile bir arpa boyu yol gitmez.

Aslında tüm sözleşmeler vakti zamanı gelince çağın koşullarına göre yenilenmelidir. Ancak bu yenilenme savrukluğun ve uyumsuzluğun düzen içinde düzenlenmesi, demokratik mekanizmanın düzlenmesi olursa olmaz. Bu anayasa tutmaz. Sadece bir perspektiften, bir pencereden ve dar açıdan mevcut sosyal davranış bozukluğunun hatalı hayat tarzına makul derecede uydurulması sağlanır. O sağlama da memleketin başına başka başka dertler açar. Yani birey olunamayacağı gibi yaşam tarzı oluşturulamayacak bir uçuruma sürüklenilir. İş böyle iken ruha işlenen kanat takmadan uçmak olunca sistem uzun sürmez.

Bu yüzden yetmez ama Hayır…

Her çeşit toplumsal ve siyasi baskılarla olumlu görüşün belirlenmesine olumsuz katkı yapan idari erk referandumun önünü, arkasını, geleceğini ve özünü de zedeler. Sadece bir oy hakkı bulunanlara bile, benim gibi düşünmüyor diye özgürlüğün bunca esirgenmesi yarınlarda kaçınılmaz esaretin ilk kıvılcımlarıdır.

Böylesi bir girdaba çakılmışlardan yaşamın amaçlarına ve gerçeklerine dönük davranış sergilemesini beklemek de çok yoğun hoşgörüdür. Ama hoşgörü de bir yere kadar. Çünkü o hoşgörülenler daima bir hayat planı çerçevesinde hareket ederler. Ve hep bir başkasına hizmet ederler. Taparlar. İşte asıl sıkıntı budur.

Bu nedenle yetmez ama Hayır…

Memleketin anayasal yapısının ve rejiminin değişmesine, değiştirilmesine girişimler daima unutturulur. Keskin uygulama boyutları hep saklanır. Oysa yeryüzündeki pratiksel benzerlerine bakmak her şeyi anlamaya yetecektir.

Uyum ve uyumsuzluk sorunu akılları teslim alınca başkalarını da takip ve tahakküm altında tutmaya zorlanır. Hatalı hayat tarzına tapınanlar ve en avantajlı pozisyona nasıl ulaşırım temel gayesi ile davrananlar geleceği belirleyecek ise memleketin vay haline.

İşte onun için referandumda tek bir Hayır yetmez ama Hayır. Milyonlarca Hayır…

HAYIRLI DÜŞÜŞ…

Hayatta düş görmem görmedim diyenler bile, yalana hacet yok kısa veya uzun ömürlerinde mutlaka o düşü bir kez olsun görmüşlerdir. Bir düşüş düşüdür o. Ve anında uyanılır; “ Önce kanat takmadan, şaşırtan pozisyonda mavi gökte süzüldükçe süzülür insan. Gidip de göremediği nereleri varsa, özlemlerine koşut bir kuş misali uçar ve görür. En ince ayrıntılarına kadar yaşar âlemi. Sonra aniden bir sekteye gelir ve düşüş başlar. Hız arttıkça artar. Yerçekimi galip gelir. Korku sarar benliği. Yeryüzü koca bir deniz veya asfaltla kaplanmış beton denizi olur. Tam serçe parmağın ucu değecekken acı gerçekliğe ter içinde uyanılır…”

Ve hayat kaldığı yerden devam eder…

İşte o düşüş anları her şeyi aniden kaybetmektir. Ölüp dirilmektir yeniden, doğmaktır. Hararetli nice düşmanlıkları savuşturur o düşme anındaki dualar. Kim böylesi bir düşe yakalanırsa düşenin elinde kalır izli mermi. Patlar. Gönüller uslanır ve gök çatı sanki yıkılır. Yeryüzünde açılan o eşsiz manzara gıcırtı ile kapanır. Yer yarılır. Can veren toprak deniz olur veya betonlaşır. Can alır. İçi göçmüş kırık dal misali kırılır hayatın ahengi. Düş biter.

O saliselik zamanda hayatın bir köşesinde saklı keşkelerle bezeli pembe anılar ve sırça köşkler de kaybolur. Hayatın gerçekleriyle yüzleşmektir görülen. Anlık da olsa ayılınır. Tek tük ve tüm istek o kara lekeyi düşlerden silmek ve ebediyen kaldırmaktır. Unutmaktır o düşüş anını. Ömür boyu bir kez olsun akıl başa devşirildiğinde tüm bunları görmektir ve düşlerden uyanmaktır mesele. Geç veya erken ama tam anında uyanmak.

Ayılınca hissedilen ise kızıl yıldızlı bir gece ve en parlak şekliyle dağ tepe dağılan aydır. Ve suya yazılan bu düşüştür. Hayırlı bir düşüştü repliğidir akla çakılan. İşte bu denize veya kapkara betona çakılış anıdır tüm uyur gezerleri aniden uyandıran…

Tüm aşırı sallamalar, salgı bezlerini aşırı çalıştıran salgılar uçsuz bucaksız menzilden denize kadardır sadece. Akar ayarsız gece pas renginde ve pusar insan çığ gibi düşüş başladığında. Somun ekmeği sıcağı düşer akıllara. O andan sonra ne yapılsa nafiledir. Sırtüstü veya yüzüstü ne yatılabilir ne de uyunabilir. düş korkağı olanın hatırladığı tek kare ölümdür.

Ölümsüzlüğe kapılıp günlük ihtiyaçlarını robot gibi giderenlerin bu düş eteğine bir kere yapışınca öyledir veya böyledir ama delirme ve korkma üzerine biçimlenir hayatlar. Sicim nedir sicil nedir öğrenilir. Sakinleşilir. Ve oya oya nakış gibi işlenir kuma çizilen karmakarışık desenler. Düşler de saklıdır her şey. Sürekli değişen ise eslere ve seslere göre biçimlenen düşüştür. Çok renklidir düşler. çok küçük yaşlardan beri gizlenir düşüş. Ve tek renge bağlanır tüm renkler.

Bu düşler aleminde maksat ne olursa olsun ilk uyananlardan olmaktır marifet. İlle de ortaçağ yalanlarına kanmamaktır. Unutmamak gerekir bazen esli fesli festivallerin kesileceğini. Düşler, en içten dilekler bir yana aklın şehri terk etmek üzerine biçimlendiğini. Direnmek üzerine yüreklenildiğini. Yürür gider çağlar, bandolar mevsiminde. Ustan dillerden dökülenler çocukların ellerindeki kağıt bayraklar da bulur yankısını. Eski yamak giysileri dolaşır kıyı köşe. Beddualar titretir bedenleri. Ülkü travmaları ürkütür hevesleri. Sözde korkunç cezalandırma sürecidir bal kaymak çağlayanlardan dökülen. Beynin en zalim hücresidir niyet kutularını açık bırakan. Ve düş bozulur.

Düş öyle bir düş ve düşüş öyle belirgindir ki hiçbir şey göründüğü gibi olmaz artık. Kesinleşir yoldan çıkmışlık. Solumaya göre değişir balık çıkmasındaki çürük havalar. Tozar solucan deliği. Ne yapsam olur mu eksikliğidir düşlerden uyanış. Mavimsi dakikalar ve ihtişamlı hayatlar bir bir çöker. Hayırla dolar ışığın karardığı, yangının söndüğü düşler. Ve budalaca bir organizeye boyun eğmemek adına şekillenir kıyasıya savunu.

Doğa en esaslı düşüş şamarını çaktı mı bir kere kendisini garip görenler de geleceğini görür. Görüp göreceği bu kadar olsa da içten içe rahatlanır. Sevgisel ve sezgisel bir yok oluş girdabına düşer saltanat. Oysa yürekten duyulan düşüşe hazırlanıştan öte hayata canlanmadır. Yani tek perdelik bir oyundur düş penceresinden bakılan. Düşüş anında uyanıldığında ise cansiperane kapışma başlar. Dualar düşüş sırasını bekleyenlere değerli bilgiler sunar.

Malum kanunsuzluğu doğanın kanunlarına da uydurmak gerekir. Ama uymaz. Hayırlısıyla her şeyi aniden kazanmaktır, düşüş ve ölmeden dirilmek. Unutulmamalı ki dirilip yeniden ölmek de vardır hayatta.

İşte o zaman hayatta düş görmem görmedim diyenler de düşüşü hayırlısıyla görür…    

HAYIRLA ANILMAK, TARİHİ YANILSAMA VE DEVLETİN BEKASI…

Ne anlı şanlı bir tarihtir ecdadın koskoca tarihi. Kanlıdır da. Uzak öncesi bir yana özellikle binli yılların başından sonra Anadolu’ya göçerek aşiretten esarete tarihi bir yolculuk yapar mazisi çılgınlıklarla dolu şu millet. Ve dünya tarihinin en uzun ömürlü sayılabilecek ve üç kıtayı da kapsayacak bir imparatorluğuna kadar taşırlar kıl çadırlarını. Görkemli mi görkemli günler yaşanır. Cami ve külliye tarzında sayısız eserler bırakılır. İhtiyaca koşut köprüler, su kemerleri ve saire. Ve de ardı arkası kesilmeyen seferler. Her milletten dinden alimleri, valileri, velileri olur velinimetin. Kendi milletinin ve dininin dışındakilere zulmetmezler asla. İdareyi de onlara bırakırlar en başından sona. Resmi kurgusal tarih böyle kargı ucunda. Yanlı taş kafa tarihçiler böyle yazmışlar.

Söz, Devletin bekası…

Oysa hiç de öyle hoş, rana olmadığı açıktan gizliye herkesçe bilinir. Bilmezden gelinir, belki de utanılır biraz. Otuz altı Sultan ile devam eder saltanat ve hilafet. Ve sultanların on ikisi tahttan zor kullanılarak indirilir. Kelleleri alınır çoğunun. Vicdanları oyulur, namusları kirletilir. Tahta geçip oturana ise rahat verilmez. Zatı şahaneye vezir dayanmaz, başvezir hiç dayanmaz. Sadrazamlardan kırk dördü cellattan kellesini kurtaramaz.

Sözde Devletin bekası…

Beka tuzağında uydurma İslam şeyhi fetvalarıyla eşikte, beşikte, keşikte canlı kardeş koyulmaz. Bir gecede tezelden katli vacip harcına karıştırılır canlar, kanlar, karındaşlar. Yine de baba oğul, oğul baba ve kardeşler arasında tahta kurulma sevdası ve kavgası hiç bitmez. Kan bürür gözleri ve oluk oluk akar, akıtılır. Acınmaz. Yürekler dayanmaz gözyaşlarına bakılmaz. Sonlara doğru içlerinden bir gardaş bırakılır, delirene kadar dört duvara baktırılır. Yüz yıllarca bu yüzden meydan her milletten devşirmelere ve arap hadımlara kalır. Dirayetli, hırsı güzelliği ile süslenmiş kindar kadınlara kalır. Hepsine şaşalı arabik isimler ve lakaplar takılır. Dinine imanına hizmet eden dininden olsa bari tarzı otağa yerleşir.

Ama velakin devletin bekası…

Böylece bekası fanisi öz milletine yabancılaşan bir monarşik aileye kalır tüm saltanat. Bu geniş Saraylı aile dünyaya hükmettiğini sanır zamanla. Uyduruk, aydırık kaydırık damatlar ve cariyelerden olma Sultanlar ve sultaniyeler çevresinde döner dünya. Anlı şanlı tarihin icraatları koskoca tarihi film içinde film dizilir tespihe. Döner baş, durur çark. Arada Haçlı seferlerinde takılır, bazen Bizans oyunlarına kurban gider. Ama hiç bakmazlar kendinden içeri. Asla yok denilemeyecek, törede bulunmayan ama asli kültürden sayılan nice tarihi gerçekler saklıdır ecdadın koskoca tarihinde. Ama saklanır.

Kaygı devletin bekası…

Hiç mi hiç araştırılmaz, önemsenmez… “Kim kimin anası, kim kime gebe, kim yüklenince değişen etnisite, kim koyulan zarifane adların sahipleri, kim valide sultan, kim aslını satan, Kim azledilmiş, kim boğulmuş, kim zehirlenmiş, kim zırdelilerce tahta çıkarılmış, kim deli, kim damat, kim asil avrat, kimin defteri dürülmüş, kimin boğazı düğümlenmiş, kim kaçmış, kim tarihten çıkarılmış, kim hepten deli bırakılmış, kimin kellesi vurulmuş, kim astırılmış, kim daha çocukken kavuklanmış, kim ondan biraz büyük ayıklanmış, kim çok daha genç küffara yem edilmiş, kim moruk çağında çarmıha gerilmiş, kim çok kızağa, kim az buçuk kazığa, kim kaçıncı, kim aracı, kim rüşvetçi, kim hain, kim zurnacı, kim zulacı, kim jurnalcı, kim gaddar, kim hain, kim kızıl, kim yeşil, kim kime nesil…” velhasıl ne çok kimlikli ne kirli bir tarihtir bu.

Saygıda kusur ! Devletin bekası…

Ecdadın koskoca tarihi incelemekle bitmez. Bir lebi deryadır. Ancak tepeden en dibine çeşitli kimliksizleri de bünyesinde barındırır. Neden barındırır bir türlü anlaşılmaz. Ağdalıdır tarihe işlenen şirretlik. Tahttan tahtalıköye ve sadaretten saadete, sadakatten ihanete uzayan yüzlerce yıllık almanaktır.  Alınır ve satılır idare ve idarecilik. Geçmişle kurulan sağlam bir köprüsü var gibi görünür ama yoktur. Bir ihtişamı vardır ama denildiğince muhteşem değildir. ihtiyatsızlık dolaşır gölgeliklerde. Hep ayak oyunları hep yalan dolandır yaşanan.

Dahası devletin bekası…

Ne anlı şanlı ve dahi çok kanlı bir tarihtir şu ecdadın klasik tarihi. Ocakları, bucakları, sancakları, kucakları kanla doldurur. Nice kandiller söndürür. Kandan beslenir. Belletilen ise resmen tarihi bir yanılsamadır. Uyarınca uzunca, yüzyıllarca zaman devam etmiştir bu yangın. Orta Avrupa’da bir söz vardır uzun tarihe kısa not düşen; “Ottoman çizmesinin bastığı toprakta çimen yeşermez…”

Ta ki Mustafa Kemal’e kadar.

‘Atatürk ve Cumhuriyet’ Hayırla anılacak ve hayırla devam edecek, ettirilecek, ilelebet tarihi bir gerçeklik. Gün öyle veya böyle bin yılların birikimi devleti korumak veya ‘devlet ve devret’ günü. Memleket etkiyi yetkiyi tek kişiye emanet vermeyecek Hayırlı ellerde.

Hakkımızda Hayırlısı! ‘Devletin Bekası’ …




KORKAKLIK, CESARET VE BUDALALIK…

Siyasal sürümde dürüstlük on yıllarca budala olmakla özdeşleştirildi. Oysa budalalık özünde asla dürüstlük barındırmamaktır. Yine de on yıllardır budalalık veya dürüst kalamamak arasına sıkıştı millet. Sıkıştırıldı. Öyle bir illet bulaştı ki cana canana tüm korkaklar ve budalalar suça bulaşır tezi zamanla gerçek oldu. Cürüm üstüne cürüm işlendi…

Bu kasnak tiplerin suç işlemeseler de her daim suça yönelik yapıları gözden kaçtı. Kaçırıldı. Asıl suça elverişlilik hali, sorunların yükünü sıkıştığında anında üzerinden atmak eğilimidir. Bu ise resmen sosyal budalalıktır. Yok sayıldı. Burada ağır basan intiba sağduyudan esinlendiği görülse de, ideolojileri ve entelektüel birikimlerdir. Birikimsizlik besbelli, güdük temelli iken abartıldı. Aşırı komplekslerle doyum sağlamak temelinde kurumlu iken, yani sonradan ciddi tehlikeler yaratacak ağır sonuçlara evrilebilecek nitelikte iken kahramanlıktan farzedildi. Böylece ucuzlaştı sürüm de talep de…

Cesur pozunda hep kendilerini haklı göstermeye çalışan bu suça yönelik ve suça yatkın kompleks kişilikler her fırsatta başkalarını da suçlarlar. Toplumun bir kısmına destekli desteksiz atıp tutarlar. Hiç alakasızların dahi başlarını bir anda derde sokarlar. Kıyısından köşesinden suça bulaştırırlar. Gönüllere sönmeyen intikam duyguları yayarlar. Hareket özgürlüğünü de kısıtlayarak mutluluk yaydıkları yalanına zamanla kendilerini de inandırırlar. Binlerce yıldır ayni muamma.

Gün olup adalete hesap verileceğinde ise ne yaptımsa aldığım İlahi Emir gereği yaptım savunması ile işin içinden sıyrılmaya çalışırlar. Korkmak güzel bir rastlantı ile ulaşılan menzilde paydos zilinin çalmasıyla sıdkından sıyrılmaktır. Tüm dışavurumlar adalet terazisine vurulduğunda meseleyi melankoliye dayandırmak ise suçları hiç hafifletmez. Ancak bu da geç anlaşılır bir olgudur.

Korkaklık ve sosyal budalalık bazen sosyal açıdan faydasız ve amaçsız bağlamında nitelendirilir. Bu niteleme suçun seyrini de, suç işlemedeki eğilimin kanıtlanabilmesini de güçleştirir. Çünkü tüm korkaklar ve sosyal budalalar zihinsel ve duygusal uyumsuzluk artınca ihmal edilmişlik ve baskı altında tutulmuşluk savunmasına sığınırlar. Dolayısıyla birbirine bağlı olduğu apaçık üslup hataları ve uygulama yanlışları bireyselleşir. Kümeleşir. O kümülatif yangında korku dağları bekler ve satışa gelenler hemen sosyal budalaya yatarlar. Sosyal faşizm iyice belirginleşir.

Öyle ki bu aktan karaya damgalanma klinik vakalardan bile sayılabilir. Çember daraldıkça antisosyal tutum ve davranışlara da dönüşebilir sağlam addedilen psikolojiler. Zamanla adeta içten içe kavuran korkaklık ve sosyal budalalık suça, günaha tenezzül edilerek giderilebilir zannedilir. İnsanlığın başlangıcından bu yana bu davranış modelleri pratikte sergilene geldiğinden alışılmıştır biraz bu falsoya. Aslında teori pratik ilişkisindeki fiyaskodur tüm bu şekillenmeler. Şekillendiriliş.

Korkaklık ile budalalık arasında medcezir yaşayan kolpa karakterler birçok avantaja sahip olsalar da gün gelir acayip terlerler.  Burada bilinmesi gereken tarihi gerçek milyon yıllarca dürüstler ve dürüst olmayanlar arasında sıkışan sosyal budalaların tarihi yanıltmışlığıdır. Yazmışlığıdır. Kutsal isyan hariç her başlangıçta korkaklık, cesaret ve budalalık üçgeninde tasarlanmıştır gelecek. Ayrıca yazı da yazgı da değildir kitaba asla uymayan bu dağılış.

Tanrı nimeti doğanın tüm zenginlikleriyle dopdolu şu cennet coğrafyada bugün akan kan ve artan fakirlik işte bu tarihi yanılgıların toplamıdır. Bugünden yarına yeniden tarih yazmak ise korkmamak ve sosyal budalaca davranmamakla mümkündür.

Arifi tarifi bir yana tarih iki kelimelik tek cümledir; Hayıra hizmet…


ŞIMARIK GÜÇ

Şu fakir ülkede şımarma ile şamar arasında çok güçlü bir ilişki vardır. Herhangi bir başka güç, gücü ne olursa olsun bu ciddi ilişkiyi önleyemez. Bitiremez…

Şımartılan her çocuk zamanla en nefret edilen çocuğa dönüşür. Çünkü ne aile, ne de toplum şımartmayı sonsuza kadar sürdüremez. Şımarmaya şamdanlar kırılınca, şımartılan çocuk da gerçek hayatla yüzleşir. Ama sorunlarını çözmekte gittikçe zorlanır. Her şeyden ürker, herkesten korkar ve kendini açık eder. Yine de kaçıklık derecesinde değişik özelliklerini belli eder. Belki hayatın iç yüzünü tam anlamıyla kavrayamaz. O yüzden de sinsi ve ödlek bir kimliğe bürünür. İçten içe de hırs yapar. Hırsı biriktirir. Zamanla hem nefret eder, hem de nefret edilir.

Zaten nefret ile defet arasında sıkı bir beraberlik vardır. Güçler dengesi tek yanlı bozulduğunda esrik şımarıklıklar da ister istemez durulmalıdır. Def edilmelidir. Durulmalıdır çünkü defaten yapılan yanlışlar, aldatmalar, aldanmalar ve yaranmalar rüzgârın yönünü kendiliğinden değiştirir. Şımarıkça bir ifade de geçen ‘insan denilen nesneler’ gücüne gideni gözünü kırpmadan bir minik el hareketiyle devirir. Ayrıca def çalar ardından dilediğince. Yıllardır şımarıkça çok hor kullanılan üstünlük sağlama ve sallama gayreti de bir kalemde biter. Biter gider.

Çünkü nesnel açıdan üstünlük sağlama çabası her açıdan olmasa da yetersizlik hissinden doğan bir güçsüzlüktür. Ama üstünlük kurmaya heves, üstlenilen rolü en iyi oynama becerisidir. Gün gelir rol rol nereye kadar, bunca bol keseden harcamalar da buraya kadar denilir. Bundan sonrası bilimsel olmayan, tabansız saldırmalar, tutmayan sağlamalardır.

Tutmaz çünkü toplumsal, siyasal ve kültürel bölünmelerin kışkırtıldığı ve derinleştirildiği coğrafyalarda şımartılan erklerde gün gelir sıvılaşır, cılızlaşır, güçsüzleşir. Buharlaşır. Erişkinler güçsüzlük ve çaresizliklerini güce dönüştürmek için başka çaresizlerle gruplar topluluklar kurarak gidermeye çalışırlar. Bu soyut yaşamdan somuta geçiş, yetersizlik ve değersizlikten kurtulmaya yöneliştir. Ama çare olmaz.

Yani şımarık güç çekiç güce dönüştüğünde eskilerin deyimiyle orak ayına gün sayımı başlar. Zararlı otlarla zirai mücadele de kaçınılmazlaşır…

Meşhurlaşan aşırı sorumsuzluk ve yetki birleşmesi şımarıklığı azdırdıkça azdırır. Yetenek az ve imkânlar kısıtlı olunca bir denge veya denklik söz konusu değildir. Azgınlık yaygınlaşır. Ancak örgütlü toplum olma yolundaki ilk adımlar uyum ve yetenek geliştirmeye ve gelişmeye selam duruştur. Gecelerin karanlığından yeni bir başlangıca doğar güneş. Ve güneşe çevrilir tüm yüzler. İşte asıl korkulan da budur. Geleceği birlikte örgütleme tasarısı bile şımarık gücün hiç işine gelmez. Çekiç güç anında tasalanır.

O tasayla ateş taşları yağdırır güçsüzleştirdiklerine…

Zalimin ateşinde yanmamak için toplumsal gelişme şarttır. Farzedilenin aksine eksikleri giderme ve yetenekleri geliştirme ile doğru orantılı olmalıdır ilerleme. Sadece şımarma ve şımartılmanın ürünü olmak yeni eksikler ve gedikler açar toplumda. Yaralar. Toplumun iliklerine kadar işlemiş olsa da iktidar bloku çatlar. Şımarık egemen sermayenin vesayeti altına girilir. Bin bir öğütlerle örselenmenin dayanılmaz ağırlığı yüklenir şu fakir ülke insanının aklına.

Akla zarar şımarma ile şamar arasında günü geldiğinde öykülenecek şaşalı bir tutku vardır. O tutku ‘Şam’da kayısı’ kalmayınca şımarık çocukları da kendine getirir. O vakit diğer herhangi bir şımarık güç bile onların hayırlı evlatlar olmasını asla önleyemez. Dua birdir, çoluk çocuğun da, yolun yolcunun da hayırlısı.

Hayırlısıyla…

ÖNKESTİRİM VE KESİCİLİK

Herhangi bir şeyin ileride alabileceği hali ahvali, bir girdaba düşülüp düşülmeyeceğini veya dönüşsüz çıkmaz bir yola girilip girilmeyeceğini çok öncesinden anlamak, kestirmek ve saptayabilmek önemlidir. Çünkü ona göre davranıp, makul biçimde tavır alıp öngörülen olumsuzluklardan paçayı kurtarmak bu sayede tesis edilebilir. Yani bir bağlanım çözümlemesi ile direkt kestirip, bağımlı değişken değerlerin denklemlenmiş öngörüsü ile gidişata dur denilebilir. Onun için de gerçeklerle yüzleşebilmek gerekir.

Günün gerçeklerinden uzaklaşarak önkestirim tutturmalarını ve ilerideki durumları psikolojik tutumlarla ve sosyolojik yanıltmalarla izah etmek aslında cesaret ve korku kapışmasıdır. Ve elde kalan bu kapışmanın neticesidir. O neticeler de bazen yazgıya yazıya inanmayı kemikleştirir. Algıyı değiştirdiği gibi kör inancı da sabit bir noktaya kilitleyebilir. İşte bu uygulama son on yılların vazgeçilmez başvuru kaynağıdır.

Başından sonuna önkestirim aralığı oynaktır. Değişkenliğin genişlemesini göstermek için alt üst arasında daima gider gelir. Bu gelgitler tipik değişme özelliği gösteren, kararsız, değişebilir, çok değişebilir olma durumlarına göre ve esen rüzgârlara açık bir önkestirim haritası çıkarmak suretiyle yaygınlaştırılır. O nedenle edilen edebiyata da, gösterilen maketlere de, gönderilen paketlere de pek fazla aldanmamak gerekir.

Önkestirim edebiyatı özünde kendini beğenme sanatı ile gelişir. Kendini beğendirme formatı üzerine de şekillendirilir. Taraflar ve taraftarlar adına kendini daima en üstün görme eylemi veya eylemsizliğini ortaya koymaktır tüm gaye. Bu edebiyatı kim daha iyi yaparsa belirleyici olur. Veya belirleyici olmayan unsurlara göre sonuçları kim birebir tutturursa eğilimi de o belirler. Veya bir sonraki ayrıştırma döneminde önkestirim belirteci olur. Nabzı o tutar. O yüzden tesadüfi etkenlere bağlı olmayan bir değişimi saptamak gerçekten sanattır.

Önkestirme sanatı her şeyi bilme veya geleceği görme kırıklığıdır. Kılı kırk yarmayla her şey bilinip görüldüğü için de sanrılara kapılıp, yeniye kapanılır. Tanı, tanım ve Tanrı bağlamında sanatsal manevralarla süslenen önkestirimler çoğu kez aklı da kapatır. İşte bu yüzden daima olmadık işler başa gelebilir. Ve eninde sonunda yenilgi de gelir.

Bu yengi ve yenilgiler tutumunu herhangi bir gücün etkisiyle değiştirmeyen, kararını özgürce veren, hiçbir önkestirmeye kapılmadan davrananlar için hiçbir şey ifade etmez. Ancak bir kurum veya kuruluşa özellikle bir siyasi partiye bağlı olanlar için çok önemlidir bu kestirimler. Önkestirme ilişkisi başa gelip gelmeyeceği duygusuyla filizlendiğinden, dallandığından kötü durumları hep saklar. Veya bir şekilde bertaraf edilebileceğini savunur ve savlar. Ancak bu savsaklama fren hayatın korkunç akışını hiçbir zaman engelleyemez.

Gerçeklerden kaçış, cesaret ve ödleklik çizgisinde aldatılar ve aldanışlarla hükmeder yarınlara. Türlü yanlı önkestirim zırvalamaları yazıya ve yazgıya bir başkaldırış değildir. Yaşanan günü bile olduğunca hakkınca hazmedememek üzerine bir kurgudur. Az uz demeden sözde büyük amaçlar uğruna uyanılan günün yarına zerre uymayışının görülmesi ve tescillenmesidir.  Önkestirmek ve kesicilik işte böyle sorumluluk veren beter bir iştir.

Ürünü her ne olursa olsun başa ve başlara büyük belalar açan oturduğu yerden ahkâm kesmektir ön kesicilik. Hafifseme mertebesinde ve hasada çok kısa süre kala aslı astarı olmadan ağa lehine uydurmak marifetidir. Hasılayı ve hasılatı bilme ustalığıdır. Bu öyle bir marifettir ki felakete sürükleyebilir yarıcıları. Hatta toplumları. Bu öyle bir ustalıktır ki yıkıma götürebilir memleketi. Bu kadarla da kalmaz, bitmez bu önkestirim açılımları yazının yazgının tersine ulusları da ve insanlık tarihini de endirekt etkiler. Etkileyebilir.

Yayınlansın veya kulaklara fısıldansın kesim kesim kestirim denklemleri kurularak yapılmış tüm önkestirimler aslında nasıl davranılacağını örgütlememelidir. Örgütlememesi gerekirken bizzat yanıltıcı öğütlerle güçlüden yana hizmet veriyor.  Zayıflamış tüm ilişkileri bir bir belirliyor. Böylece katmanlar kesici ve kestirimci tuzağına saplanıyor.

O yüzden hasat öncesi ve sonrasında doğru bildiğinden ve hayırlı görünenden şaşmamak en doğrusudur…



ÖNYARGILAR DA HAYIRLISIYLA DEĞİŞİR…

On yıllardır önyargılı insanlardan oluşmuş bir memleket olma yolunda ilerliyoruz. Baktıkça bakıyoruz bu geriledikçe gerileyişe. Baktıkça geriliyoruz. Ama böyle sürgit gitmeyeceği de yavaş yavaş belirginleşti. Mevcudun tersine akıntı önü alınamaz biçimde güçleniyor. Daha da güçlenecek görünüyor. İktidar erki uzun yıllardan sonra ilk kez ciddi biçimde sıkıntıda. Daha da sıkıntıya düşecek gibi…

Önyargı kolay kolay değişmez belki ama dost doğru derine nüfuz edildikçe gerilim artar. Asap bozgunu aşkın hale gelir. Fikri sabitlik hayatın amacına dönüştüğünden sinir harbi her tarafın düşmanla çevrili olduğu şikayetçiliğine bağlanır. Bu anlamsız kuşku bertaraf edildikçe de memleket kazanır.

Önyargı her tavra sirayet ettikçe, tafralandıkça acizleşen siyasal kimlik ortaya çıkar. Yani asla değişmez sanılan önyargı ile tertiplenmenin tepkisidir son koz olarak kullanılan. Keskin ve keltek uydurma geri dönüşümlerle, kurgu bilim tarihten beslenerek,  zamanlı zamansız keskin söylemlerle sürdürülür tiranlık. Elini belini kırmak mahlasıyla, istemiyorum ama böyle olacak şartlanması ve kışkırtmaları ile ortak tabanlara bir süre daha oynanır. Usturupsuz laflar ve usturalık gaflar hatiplerin üzerine yapıştıkça yapışır. Oyun tuttukça veya tumturaklı tutumla kemikleştirilen taraflar son bir hal tipitipleşir.  Çıkışa tek kapı olarak çekirdek inanç görülür. Millet oradan kaşındıkça kaşınır. Memleket ne kadar çeşit tiplere ayrılsa da en tutkulu olanlar yeniden yaftalanır. Saflaştırılır. Velakin yetmez çünkü sona yaklaşılmıştır.  

Hayatı ileri derecede önyargılı olarak yaşayanlar da an gelir üstünkörü de olsa yargılar. Benimle olan benden olandır başlıklı, yalandan  herkesle birliktelik havası söner. Her yeni cephe açılmasında yıkıma götüren bencillik hortlar. Benciller sürüsü son gayret yüklenir. Önyargı yılışık tayfalar ile beslenen bir süreci yarım yamalak yaşamak olduğundan sonuç yine bencilliktir. O yüzden sessizce gemisini kurtaran kaptan pozuna bürünülür.

İşte yaşanan derin sessizlik o sessizlik. Aslında her işi hakkıyla sona erdirmeyi bilmektir insanlık. Öyle peşin hükümlü ve vehameti artırmak ve iktidar erkini sürekli güncellemek değildir marifetlilik. Öylesine yaşamlar vardır ki akıllı tuttuğunu hiç bırakmaz.  Ama memleket havasına göre bazen kendiliğinden bile olsa değişir önyargılar.  Sevgiden de üstün o bağlılık kopar. Kalıcı kalmak ve kalkışıp gitmek ayrımında gezinir tüm dünyalıklar. Sırf gölgede kalmak önyargısı da yıkılıp değiştirilebilir ve güneşe dönülür yüzler.

Bir kere yüz çevirmeye görsün millet. Toplumun gerçeklerle yüzleşmesi üzerine katlanır kanatlanır hayırlar. Kanaatler değişip, boş laflara kanılmayınca da peşin yargılar ve hangi ölçüde olursa olsun ustalık bozulur. O bozgunda pis sulardan,  puslu havalardan, paslı çarkın dişlilerinden kurtulma ve kurtarma formüllerinde ön yargıya takılmaz kafalar. Hiçbir şey anlamadım tutumu ve eylemlilik arasında sıkışır tüm yargılar. Sırça köşkler tuz buz olur.

Yani ne olursa olsun babında amaca yönelik engeller çoğaldıkça, yanlışta ısrarcılık kibirlenince, mutlu yüzler azalır. Ve yanlışların kutsanması abartıldıkça da acı gerçekler ortaya dökülür. Ve memleket illetten kurtulmak kulvarında koşturmaya heveslenir.  Önyargı hileleri ile kodlanan tahmin totosu ve önyargıların çağdışılığı kesinlikle görülünce başka çare kalmaz. Nice önlem alınması yetmez.  Kaçamak çıkışlar ve kaçışlar kıl payı bir süre kurtulmayı sağlasa da tehlikeyle yüzleşilir. Yani hiç kaybetmez sanılan iktidar da sallanır.

Zelzele hafiften hissedildikçe önyargılı bireylerden olmak yoluna devrilmiş memleket ve millet yanlıştan döner. Akıntıya kürek çekmek deyiminin doğrultusunda hırpalanan kesim birden güçlenir. Güç dengesi değişir. Büyü bozulur. Önyargılar yamulur. Tüm ön kestirimler güme gider. Bu yüzden bir ön kestirim makalesinin hazırlanması da şart olur. Arkasından dört bir yanda bende aynı düşünmeye başladım tavrı güncellenir. Çünkü en değişmez denilen ve görülen de zamanla hayırlısıyla değişir.

Tüm önyargılar bir yana gün işte o gündür…



SAĞDUYU, SOLUN ARGÜMANLARINA KANABİLİR…

Şu fakir ülke de sağduyu aslında oskarlık bir duyu eksikliğidir. Hamuruna katılmış bir gelişim bozukluğu, düşüncelerine şırıngalanmış bir ilerleyiş yoksulluğu, damarlarında dolaşan bir hoşgörü yoksunluğudur. Kısır zamanlarda duyusal duygusal bir sağlama yapması beklenirken daima siyasetin sağına saplanır. Sağlak muğlak gölgelere sığınır…

Sağduyu en ileri düzeyde ve ölçekte toplumsallık duygusunu yansıtmaktır. Öyle farz edilir. Ancak insanların karakteristik özelliklerine göre çok değişkendir. Değişir ve her zaman doğru sonuç vermeyebilir. Vermesini beklemek de çoğu kez büyük yanılgı olur.

En birincil özelliği akla karayı, iyi ile kötü, doğru ile yanlışı birbirinden ayırma özelliğidir. Ve en karışık meseleler biraz sağduyu sayesinde düşünce platformu üzerinde rahatlıkla çözülebilir. Ancak unutulmaması gereken nokta toplumu oluşturan bireylerin kişisel çıkarlar açısından baskıya amade, bakışı ve duruşudur. Kendi çıkarı ve aidiyet hissettiği kitlenin çıkarları dışında hiç bir şeyi algılayamayanların sağduyusu doğru ayrımları yapamaz. Saf ve temiz kalamaz.

Öyle ki kör kara saplantıları apaçık belli eden tutum ve davranışlara rağmen iç duygu ile hareket ederler. Gerçek niyetlerini hep saklarlar. Her fırsatta tam yol verirler. Böylece sağduyu özellikle geri kalmış, geri bıraktırılmış toplumlarda sağcılıkla özdeşleşir. Her türlü yanlış ve yanılgı sergilenirken durup da tek sefer olsun bantlar geri sarılmaz. Ben merkezci davranılarak, çapraşık süreçler dahi zeka düzeyi indirilerek, kavrama yeteneği köreltilerek geçiştirilir. Onun için hangi konu gözden geçirilecek olursa olsun sağduyu en iyi fırsatları bile bazen yok eder. Edebilir.

İnce planlı programlı kahramanlık hikâyeleriyle sağduyu tüm eylemselliğin ve işlevselliğin de çok gerisinde kalır. Ahlaksal erezyona uğratılan topluma bakarak da gericileşir. Gericilik gelişir. Çünkü cesaret zaafı ve korkaklık tüm risk hesaplarını devre dışına çıkarır. Çoğunluk eğilimi doğrultusunda hareketlenen bir çoklu karanlığa kapılar aralanır.

Böylece sağduyu topluma her fırsatta madik atan bir yalnızlaşmaya doğru ürer. Tüm yanlışları doğru önerme olarak dayatır. Veya başka bir deyişle toplumsal sağduyu görülen ve yapılan yanlışlardan sıyrılmaya çalışmaz. Yanlışlardan kurtulmaya çabalayanlara her türlü çıkış yolunu da kapatır. Demir kapılar hazırlar.

Şu fakire ülkede sağduyu diye diye sadece sağcılaştırılan toplum son yıllarda daha da keskin dincileştirilip, katı mezhepleştirilerek her meselesini bu yolla çözmeye alıştırıldı. Veya böyle çözülmesi gerektiği içselleştirildi. Toplumsal değer sezgisi iyice yontuldu. Olduğu kadarıyla özgüven ve toplumcu düşünme yetisi kırpıldı. Hisler hisse kapılanması babında çözüldü. Egosantrik bir dünya görüşü din tabanlı yaygınlaştırıldı. Kendisinden olmayan dışındakilere dost kalmak zorlaştırıldı. İdeallerin hedefi hep bir noktaya kaydırıldı. Tek merkeze hapsedildi.  

Binlerce olumsuzluğu hedef alan tüm doğru saptayışlar ise yanlış kategorisine katıldı. Ve tezgahlanan toplumsallık uygarlığın uygarlaşmanın çok uzağında birikimlendirildi.

Şimdi hal böyle olunca referandum öncesi hangi sağduyudan söz edileceği de karıştı. Olayın netleşmesi için bir makalelik önyargı irdelemesi de gerekir oldu. On yıllardır milletin sağduyusu belli, duyduğuna kanar sağa akar bir frekansta kasılıyor. Bu castın kastı ne ise çok yakında görülecek.

Ancak bu kez sağduyu, hayırcı muhalif platformun özellikle de solun hayıra yönelten argümanlarına kanabilecek bir görüntü sergiliyor. Bu sefer mevcut iktidar açısından iş ciddi…



ESENLER AĞIR CEZA REİSLİĞİ

Bu makale 1 Nisan’a özel bir özellemedir. Geneli ve genellemeleri hiç ilgilendirmez. Esenler’e özel bir esintidir sadece. Sadece Esenler Adliye Sarayı ve Esenler Ağır Ceza Reisliği’ni ilgilendirir. Dışındakileri de uzaktan yakından ırgalamaz. Muhatap almaz. Yine de Esenler esintisi ağırdan az biraz ürpertirse enseden aşağı sırt civarını, resmen 1 Nisan şakasıdır…

Adli, tüzel bir kimlik ifade eder. Adliye ise bir belgeleme ile kanıtlanmış nitelikli suç oluşturan durumlarda lazım gelendir. Bu gibi durumlarda devreye adalet mekanizması girer. Son yıllarda adalet Adalet Saraylarında şık salonlarda ve led ışıklı aydınlatmaların altında işler. Makine gibi işliyor görüntüsü veriliyor. Yani hesap verilir oralarda, hesaba çekilir suç işlediği varsayılanlar. Suçu sabitler. Mevzuu budur kısaca.

Son on yıllarda bu Saraylarda terazinin adalet dengesi şaşsa da adil olması, olunması gereken bir ruhu taşır, taşıması gerekir veya adalet dağıtıcıların…

Esenler'de bu şaşalı Adliye Sarayları’ndan yoktur. Hiç de olmamıştır. Esenler bu Esenler ise eğer, o yer burası ise gerçekte eski zamanlardan bugüne Esenler'de Ağır Ceza Mahkemesi’de yoktur. Ağır ceza cini de perisi de yoktur. Piri padişahı ve mahkeme reisi de. Ama bir zamanlar Amerika’da benzeri Ağır Reis’in de Esenler’de yargılanmışlığı filhakika vardır. Lakin o gün bugün Esenler’de adliye yoktur…

Adi suçlar bir yana affı zor olan suçların en kötüsü de gasp, çete ve naylonculuk gayri meşru hizmetleridir. Ve kıymetli evrakta tahrifattır. Bu hizmetçiliğe bulaşanlara bulaşmak da ağır suçtur. Şeytanın avukatlığına soyunmak o an yersizdir işte. Kanun manun kurtulmaya, savunmanın alası paçayı kurtarmaya yetmez. Cin fikirlilik gerekir. İşte tam da bunlardan ve benzer davalardan Adliye Sarayı’sız Esenler Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilen davalar da vardır. Bu Esenler neresidir, davayı gönderenler ve göndertenler bilir ama nice temiz vatandaşlar var ki günahtan köprüye gönüllü eleman vazifesi görürler ama ağır reise has bu davaları da davalıyı da, davacıları da hiç bilmezler. Gözlerimi kaparım vazifemi yaparım ihanetine vakitli vakıtsız ihsan eylerler. Kıytırık davaları için ilçe dışına zuhur ederler.

Hattı zatında devlet görevini kötüye kullanma başlı başına bir yolsuzluktur, devletçiliğe her bir haltı, hediyeciliği bulaştırmak bile başlı başına yolsuzluktur. Diğer ateş olmayan yerden duman çıkmaz söylentileri bir kenara. Hafiyeciliğe hiç gerek yok mal meydanda, Amerikan bezinden, kaput kumaşından, ipekliye, ipek kravatlı ipekçi çağa evrilen bu ip üstü diziliş aslında din iman, hak hukuk yoksunluğu ve yolsuzluğudur. Bulvarlar uğursuzluktan sallanırken yok oluş girdabı ne gizli görüşmeler saklar portföyünde bir bilinse. Bir bilinse alem şaşar. Oysa ne temkinler, ne teminatlar, ne tercümanlıklar bir güzel gizlenmiştir o yersiz yurtsuz aklanma meclislerinde.

Tahta takunyadan yılan derisine yükselişin hikâyesi nice ayrıntılar saklar gizli paragraflarda. Ne skandalları ne karşılıksız ajitasyonlar ve ne ibretlik gözyaşlarıdır milletten saklananlar. Millete doğru gelen belki de bu saklanan sahte mahremiyettir. Veya ahiret sorgusuna indirgenen dünyalıklardır göze gelen. Göze çarpmayan. Gerisi yalan martavalıdır. Dört dörtlük yalanlarla süslenir, adil düzen, adil yargı, adil yargılanmalar.

Vakti zamanında işlem yapılmasını gerektirir kısmi raporlar dışında kalan üst düzey yol su elektrik dosyaları da vardır muhakemesi gereken. Ağır reisi de yakinen ilgilendiren evraklar. Gereği düşünülmesi için beynin arka odalarında kurgulanır her şey. Öyle zaman gelir ki âlemi cihan olanlar biriken suçlardan dolayı faturaları öderler, ödemelidirler de. Ama tüm dosyalar yine Esenler Ağır Ceza Reisliği’ne gönderilir. Böylece faturayı kimse kesemez,  cezayı zapta yazamaz, önceden kayda geçirilenlerin de ipliği pazara çıkarılamaz.

Satsan alıcısı, alsan satıcısı bulunmaz bir çıkar yolu bulunmuştur belki vakti zamanında. Ama asla teskeresi de geçmez fezlekesi de. Gelecekte bir gün gönülleri ussuz, yolsuz, susuz geçen giden o günlerin hıncı doldurur. Ulaklar çıkarılır, kulaklar kirişte gözcü kesilir ve gün gelir kıyamet kopar. Dikkatler bir noktaya kilitlenir. Akif olunan, vakıf bulunan ve aktif olunup her pis şeyin bir deliğe süpürülmüş oluşu ayan beyan ortaya çıkar.

Şimdilik hastayı ayakta tutan da bu korkudur işte. Hayat rüyalardan rüyalara evrildiğinde hazırdır bahaneler. Elbette tüm görgü şahitleri, raporların tamamı hepsi düzmecedir, iddianameler iyi yazılmış senaryodur. Uzmanların kısaları uzunlara kiralıktır. Kurtuluşun kıvamı iftiradır, aynı kefeye konulmaktır falan filanla geçiştirmektir. Bilene edene çalışana bunlar zor değil zulümdür. Olaydır kolaydır alaydır. Alaydır kalaydır. Alayından balayına alkış tufanıdır. Bir yere kadar tüm bahaneler anlaşılır, uydurmaların hepsine de kanılır belki ama bu süren giden aklanma metodu niçin kuruluşundan bu güne adliyesi olmayan, Ağır Ceza Mahkemesi de bulunmayan bir yerde uygulanmıştır. Madem Ağır Reis yirmi dört ayar kusursuzdur, dört dörtlüktür en hasından, en baba Ağır Ceza Reisliği’nde kumkuma bir reisin karşısına oturur ve aklanır kolayca.

Zor değil kolaydır bu sorunun cevabı. Esenler'de Adliye Sarayı yoktur. Hiç olmamıştır. Hiçbir zaman Esenler'de Ağır Ceza Mahkemesi de yoktur. Lakin Ağır Reis olmayan bu Ağır Ceza Reisliği’nde bir güzel yargılanmış ve eften püften sayılamayacak dosyaları da bir bir kapanmıştır. Kapatılmıştır. Elbette tüm avlucular ve havlucular yalandır der uyurgezerler. Davul tokmağından beter uyarıları ise toptan hile hurdadır sayarlar. Hinliğe hiçliğe topyekun taparlar. Bir şer ittifak vardır daima ağır reisle ağırdan uğraşır durur safsatasına sığınırlar. Sağırlaşırlar. Bayatlamış tespitler ile hayra alamet olmayan saflarda küllenirler, küflenirler. Üflenirler. Doğrusu budur işte adli can çekişin.


Kıssadan hisse tek doğru vardır o da Adliye Sarayı’nın, Ağır Ceza Reisliği’nin bir zamanlar Amerika’da olmuşluğu yanında halen Esenler'de olmayışıdır. Bu sahte yarenliğe Nisan birden başlayarak kim eyvallah derse ayıp eder vallaha…