27 Mart 2018 Salı

mart-18


SOĞUK SAVAŞ 
 
Soğuk vavaş günlerinden bugüne gelişmekte olan veya geri bırakılmış memleketlerde etkin devlet mekanizması hep güçlendirilmiştir. Belki o günlerin yarı global siyaset kültürü doğrultusunda bu vazgeçilmez bir gerçekliktir. Doğrudur belki de.
 
Ancak soğuk savaştan sıcak savaşa geçişi sağlayan Komünist Doğu Blokunun dağılması ve globalleşme ile bu karşılıklı güçlendirilen devlet yapısı da sınırlanmaya başladı. Özellikle serbest piyasa ekonomisinin dayattığı küreselleşme sonrası devletin küçültülmesi projesi sömürge edilesi ülkelerde bir bir hayata geçirildi. Ekonomik gelişmeyi sağlayamamak ve geri kalmak büyük devlet olmaya endekslendi. Ekonomik gerilik ve paketsel çöküşler devletin büyük olmasına bağlandı. Sınırsız egemenlik hakkının kullanımı noktasında direksel çatışmalar körüklendi. Etnik, dini, mezhepsel kimlikler öne çıkarılarak sözde ileri demokrasi havariliğine soyunuldu.
 
Bu arada memleket zenginlikleri soyuldu, milli değerler anında el değiştirdi. Öyle ki ekonomik gelişme kısa sürede daha da yavaşladı. Durdu ve ülkeler iyice gerilemeye başladı. Devlet olanaklarını kullanmak iyice siyasallaştı. Her şey iktidarın emrine sunuldu. Ve güvensizlik, istikrarsızlık üçüncü dünya ülkelerini iyice darboğaza itti. Gelişmekte olanları da üçüncü dünya ülkeleri safına sürdü. Rejimler tartışılır hale geldi. Getirildi. Bilinç bu yönde geliştirildi. Ve soğuk savaş günleri bile aranır hale geldi.
 
Şimdi lafta küçülen devlet iktidarını, devleti yönetenleri denetlemek ve dizginleyebilmek hiç mümkün değil. Bir dönemin sıkı eleştirisiyle ele geçirilen sistem sınırsız biçimde demokratik hukuk devleti olmanın gereğini yok sayarak acımasızca hükmediyor hale dönüştürüldü. Eşitlik ilkesine uyulmadan kamu kaynakları kampanya statüsünde sömürüldükçe sömürüldü. Kimse dur diyemez hale büründürüldü.  
 
Bu burgaçta ise devlet siyaseten belli elitlerin elinde bölünüyor, parçalanıyor. Soğuk Savaş dönemlerinin karşılıklı politika üreten tarafları aynı kıskacın içine düşmüş. Kıvranıyor.  Başlara uygun görülen yönetimler resmen yanaşmacılık tavrıyla devleti keyfe keder yönetiyor. İktidarın baskı gücü, toplumun baskın güçlerini de ekarte edince erk devlet ile iç içe hizmet çevrelerine aktarılıyor. Bu da yenilikmiş gibi gösteriliyor.
 
Bugün geri kalmış veya sözde gelişmekte olan devletlerin tamamı demokratikleşme adına tek bir adım dahi atamıyor. Attırılmıyor. Sınıflama kriteri; insan hakları, demokrasi ve hukuk devleti olmak olmasına rağmen bu büyük sermayenin pek işine gelmiyor. Devlet ve ulus olmak, Ulus devlet olmak dünyanın en büyük günahlarından sayılıyor. Parçalanacak devletlerin ahalisinin beynine de bu günah perçinleniyor.
 
Böylece geliştirilen süreçte dizayn edilen yeni devletçiklerde etnik, kültürel, dini, mezhepsel ayrımcılık üzerine inşa ediliyor.
 
Soğuk savaş günlerindeki dengeyi, karşılıklı çalımlanmayı, ideolojik kamplaşmayı gel de arama…

141-142'LİKLER…

141-142'LİKLER…
 
Tarih boyu on yıllarca denizden ve karadan beklendiler, fakat gelmediler…
 
Komünizm battı moskof batmadı, nifak doğdu. Muharebe çıkmadı barış oldu, ayıp ettiler. Ayıp etti tüm şırıngalı masalcılar. Savaş baltalarının sapı elde kaldı. Tabyalarda gülleler küflendi, füzeler bitlendi. Zaman ve mekânın pullu pusulası pusardı, rakamlarla dolu varaklar sarardı.
 
Mütareke ve savaş dönemlerinde, soğuk savaş dönemlerinin kargaşa ortamında kanatlanıp karara bağlanması zor nice olay var. Nice akıl kurcalayan durum söz konusu. Kesin ve sert yaptırımlarla dahi önlenemeyen nice kapışma, kör dövüş var.
 
Öyle bir düzen ki bu, kurulan çatışma, çelişki ve korkularla derinlemesine bir bağı söz konusu. Tarz ne olursa olsun her sıkışıklık da kıyamet ortamı yaratılarak ihale hemen başkalarına çıkarılıyor. Emirler veriliyor. Olağanüstü zamanlar olağanüstü önlemleri de gerektirir babında nice anlamsızlıklar.
 
Siyaseten komünistlikten mahkûm edilenler gibi yasaya uysun uymasın bir uydurma suçla Moskova'ya numarası. Moskof marazı.  Moskof gavuru ajanlığı.  Sonuç itibariyle yerleşmiş bir yargı, değişmez bir kanı; af mümkün değil 141-142’liklerden olana.
 
Tarih boyu on yıllarca karadan ve denizden beklendi moskof. Belki dönem dönem popüler yaklaşımlarla, saf sempatizanlarca davet edildiler. Yine de gelmediler. Gelir kaygusuyla guguk çaldı, anti-komünist yeraltı teşkilatlanmaları sağlandı. İç yüzü başka dış yüzü başka bir zehirlenme. Manasız bir muhataplık. Kimin adına yapıldığı da bilinmez, tam bir belirsizlik. Antlaşması ömür törpüsü. Tam bir acemilik ve beceriksizlik kamplaşması.
 
Bu kısır döngülü dönemeçte 141 ve 142’likler yandılar. Komünistlik ve partililik bağlamında epey ezildiler. Karşıtlarının dilinde “Komünistler Moskova'ya… Moskof gavurları, eşittir yavruları...” Kanunda adları geçmemesine rağmen 141-142’ye hapsedildiler, 141-142’den hapsedildiler. Peşlerine Allahsızlık, dinsizlik, imansızlık, mezhepsizlik takıldı. Akla hayale gelmeyecek insafa sığmayacak bir aforoz. Yok sayma. Vatan düşmanlığı. Vatan hainliği. Künyelerine kazındı.
 
Mazide yaşandı bunlar. Aynı ile vaki. Yıllarca üzerine sünger çekilse de böyle bir aldanmışlık, aldatılmışlık söz konusuydu tarihte. On yıllardan sonra birden hortladı. Temeli vatan sevgisi var sayıldı. İki taraftaki vatanperverlik, yurtseverlik gözlerden kaçırıldı. Akıllardan çıkmayan ise dört sütuna yayılmış şiddet, vahşet ve klişe bir mektep ve de rejimin terbiyesizliği. Hükümetlerin aczi ve aczi giderme maksatlı acımasızlığı. Şahsa mahsus memleket manzarası.
 
141 ve 142’den anası ağlatılanlar, bu memleket bu millet evladı değilmişçesine mağduriyetler yaşadılar. Mağdur ve mağlup edildiler. Yıllarca aynı martaval. Moskof severlik.
 
Misali emsali az görülür biçimde misillendiler, mimlendiler. Hep oraya buraya gönderildiler. Ama çoğu Moskova Kızıl Meydanı göremeden öldüler. Yolculuk edemeyecek ölçüde sakat kaldılar. Çoğunun kısalan ömürleri de yetmedi.
 
Gavur moskof da karadan ve denizden dört gözle beklendiği üzere bir türlü gelmedi. Bir türlü görüşemediler, birleşemediler ve vatanı bölüşemediler.
 
Gerçi gelseler karşılarında ilk komünistleri bulacaklardı sanki. Orası kesin. Çünkü onlar, 141-142’liklerin tamamı ‘Self Determinasyon Hakkı’na canı gönülden inanırlar; “Bütün halklar kendi kaderini tayin etme hakkına sahiptir. Bu hak uyarınca bütün halklar, kendi siyasal statülerini özgürce belirlerler ve ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmelerini özgürce gerçekleştirirler…”

KIZIL KOMÜNİSTLER...

KIZIL KOMÜNİSTLER...
 
Bundan böyle şu garip memlekette bir zamanlar Büyük Sem Abide başlatılan türden bir “Cadı avı” sürdürülecek gibi. Eğer geri adım atılmazsa şimdilik bu yönde reisen talimat ve gözdağı söz konusu…
 
Tarihle sabit şu garip ülkede M.Suphi’den bu yana komünistler kadar çile çeken yoktur. İşin gerçeği hiçbir zaman gerçekleşmesi pek mümkün olmayan bir idenin peşine düşmenin mükâfatı neden ise baskı, zulüm ve işkencedir. Komünist Manifesto’nun verdiği korkunun dışa vurumu bu sanki. Dünyada da böyle…
 
Şimdi fırsat kollayıp veya yaratıp vakti zamanında şahsı, şahbazlığı yerli, milli, dini olan cephelerin açmış olduğu anti-komünist savaş kırk yıldan sonra yeniden güncelleniyor. Güncelleniyor çünkü despotsu anarşist boşluk, diktacı kurulu kurumlu emir komuta zincirine sorgusuz sualsiz bir itaatle hizmeti kaydeder. Bu yoğun buyruk altındalık monarşi yanlısı filmleri çeker, eğilimleri ateşler ve monarşik modelleri çağrılar. İşte ilerleyen ve gelişen çağa bu karanlık pencereden bakış ise; Marx, Engels, Lenin, Kautsky ve Troçki’yi haklı çıkarır. Gecikmiş bir uyanışı yönlendirir. İşte bu yüzden belli sıkışma dönemlerinde komünizme savaş açılır, komünistlere Marx ve Lenin üzerinden av zamanı başlatılır.
 
Oysaki herkesçe bilinir; komünist ide ve teorinin yeniden üretilmiş tüm biçimleri Marksizm-Leninizm ibaresine bağlanır. Referans onlar gösterilir. Yani komünist düşün Marx ile ortaya çıkmış değildir. Ondan öncesi de vardır. Marx sadece komünist düşünceyi sınıf çatışmaları temelinde yeniden yorumlamıştır Devrim teorisini de bunun üzerine kurmuştur. O kadar. Süreklilik ve devamlılık açısından değerlendirildiğinde ise bir gelenek olarak o isimlerin kullanıldığı görülecektir. Durum açıkça budur.
 
Durum bu olmasına karşın tüm geri bırakılmış ve gelişmekte olan ülkelerde komünizm ve komünistlik daima düşman farz edilir. Topluma öyle gösterilir. Özellikle Marx ve Lenin üzerinden, kısmen diğerleri üzerinden komünizme inanmış gençler ile genç kalmış yaşlıların üstü çizilir. Reisen, resmen linç edilir.
 
Bu linç kültüründe amaç kolektivizmin toplumda yaygınlaşıp yerleşmesini ve kabullenilmesini ne pahasına olursa olsun önlemektir. Engellemektir. Sözde halisane karşı çıkış bu olunca her yol mubah sayılır. Yetinilmez komünistler Allahsız, dinsiz, imansız gösterilir. Vatan düşmanı, devlet karşıtı gösterilir.
 
Dönem dönem daima mutlak anlamda anticilik bağlamında bir gürültü çıkarılır. Her mutlak gürültünün içi boştur. Zaten doktriner yaklaşılmadığı sürece karşıt faktörler üreterek komünizm sadece sabit, değişmez ve hakiki terim, teori kapsamı içine çekilir.  Ayrıca devrim sürecinin sergilendiği hem tarihsel evrede kesin ve keskin ideoloji de odur. İşte o yüzden hep komünizmden korkulur. Ahali de korkutulur. Mesele içten dışa kızıla düşmanlık aşılamasıdır.
 
“Kırmızı bir genelliktir. Açık kırmızıdan koyu olanına kadar bütün tonları kırmızı olarak nitelenir. Kırmızı bu anlamda tekil bir nesnenin yansıttığı ve duyularla algılanabilen somut bir tonu değil, bütün bu tonların genel adını ifade eder” yani içeriği somut bir tonla belirlenmemiştir. Kızıl komünistliğin varlığının en iyi açıklaması da bu olsa gerek.
 
Bu gün için artık kırk yıl öncesinin Moskova’sı da kalmadığına göre bunlar, kendilerine komünistim diyenleri nereye gönderecekler orası muamma. Maluma, malumata cevap Troçki’den; “ Bunun gülünç bir yanı yok. Devrim ciddi bir meseledir. Hiçbirimiz idam mangasından korkmuyoruz… Ama mesele kimin vurulması gerektiğini bilmektir…”
 
Şimdi soru; “O komünist, o vatan haini, terörist gençler, O terörist gençlerle ilgili her türlü çalışma yapıldıktan sonra” vatan haini değil de masum çıkarlarsa “üniversitede okuma hakkı vermeyeceğiz” diyen otorite kendilerine bu anayasal hakkı tanıyacak mı? Sorudur…

24 Mart 2018 Cumartesi

GÜL, GÜLLE, HÜLLE…

GÜL, GÜLLE, HÜLLE…
 
Güleriz ağlanacak halimize. Hababam de babam derken ikmale kalmak gibi bir şeydir gülmek…
 
Gülmek korkulacak bir şey değildir. Hele korku kahkahaları ile karılmak hiç değil. Tüm uyumsuzluklar somurtmak üzerine belirir. Sonrasında gözlerden yaşlar dökülecek denli gülünür. Veya gözyaşlarını donduracak seviyede korkulur.
 
Korku bir yana bazen öyle bir ağırlık hissettirir ki yaşam, itibar zedelenir. Dünyanın bütün saçmalıkları uyumsuzca derin duyguların üzerine üzerine yıkılır. Hırs, bencillik ve kıskançlık en yoğun biçimde her yanı kuşatır. Şikâyetler merci bulamaz. Baş döndürücü bir aykırılık sonsuza uzar. Uslar en ileri gelişmelere aldırmaz. Bilinçsizce aynı doğrultuda tekdüzelik kuraldışılığa ayaklanır.
 
İşte tüm uyumsuzluklar önce aynı noktada kesişince umudu dışında bırakan duvarlar örülür. Ayrıca haklı olmak değil de aynı kalmak özelleştirilince gülle gibi yıkıcıdır hayat. Gül desenlidir. Hülle gerektirir.
 
Bundan sonraki hayat cümlesine güleriz ağlanacak halimize bile cümlesi ile çoğaltılır. Oysa çoğalmak değil de azınlıkta kalmak mirasıdır tebessüm edilen. araç için amaçtan kopmak gibi bir şeydir gülmek.
 
Daha ileriye gitmek ise boğucu bir benzeşmedir. Hababam de babam derken ihmale kalmaz, ihmale gelmez bir kesinleşmedir ilk adım. Adım adım patlayana dek kent soylu tavrıyla gülmek zekice bir eylemdir. Aslında ters yüz edilen ne varsa eriyen gümbürdeyen şekilde fiziki koşulları zorlayacak biçimde gülünür. Güldür güldür gülle gibi çöken çiftlik bunalımıdır kapışılan. Zamanı gülerek defetmek hülleci bir arayıştır.
 
Gül, gülle, hülleci aramadan dini esinlenmeden faydalanmak bazen mümkündür. Hatta gözlerden yaş boşanana dek. Denklemeler de mümkündür. Belki de bilince nitelik katmaktır. Gülmek düşünceye yetenek, yaşama yerellik katmak bağlamlı gündeliğe haremlik katmaktır.
 
Yaşama yerellik katmak hüznü yatıştırmaktır. Veya tek yönlü de olsa parçalanmaya çözümdür. Sınırsız özgürlüğün gülünç olabilecek sonrasızlığıdır. Gülmeyi dileyecek, yeğleyecek kadar düşünceli olmak kurtuluşun belirtisidir.
 
En ölçüsüz dinsel ve tinsel uyarıdır gülmek. Uyarıdır, dramlara ve gamlara karşı koymaktır. En içtenlikle içtenlikli bir gülümseme bazen tragedyaları hababam de babam derken de bitirir.
 
Geriye gülle gibi, gül desenli gözyaşları kalır…

BATI DOĞU TÜRBÜLANSI…

BATI DOĞU TÜRBÜLANSI…
 
Kuşatılmış mesajlar, kuşanılmış keskin palalar batı doğu köprüsünde hep racon kesme üzerine tellendirilir. Teklemelerin toplu değerlendirmesi ise sıfır tolerans, her seferinde türbülanstır…
 
Ömrünün son demindeki şu yaşlı dünyada batı ile doğu asla birleşmez, birleşemez. Hele vahşi batı ve uzakdoğu bir kenarda tutulursa hiç bütünleştirilemez. Evrensel manada tek tip bir düzen ise asla kurulamaz. Zaten böyle bir dostane kurulum kurmak adına bir sentez de artık ortada yok. Olamaz da.
 
Dalga boyu açıldıkça mercek altına alınmış krizlerin tahlili de doğru çıkmaz. Döviz üçe beşe katlanır. Reçetesi de ilaç şaşırtır. Batı-doğu beraberliğini arada köprü vazifesi gören her fakir memleket kendi penceresinden perde arkasından izler. Bakıldığında durum budur. Günlük birliktelikler sağlanır ama zamanla o birleşmeler de zevatı tehdit eder. Asla evlenilemez. Arada daima bir güven bunalımı vardır. Daima bir güven kaybı yaşanır.  
 
Bununla beraber aynı ortak bilinç, aynı ortak geçmiş olmayınca, ayrıca tarih, din, ahlak ve doğal haklara sahiplik ortak olmayınca, ayrıştırma faaliyetleri de bu postadan, pastadan sebeplenir. Tarih ortak olmasına ortak olabilir ama din araya girer. Ortaklık bozulur. Ortalık kanlanır. Durum bu olunca dini benzerliklerden dem vurmak da kurtarmaz yıkımı. Hep böyle olmuştur. Zaten kukla sembol hikayelerle kurgusal gerçeklik anında yaratılır. Ve isyankarlar inanılmaza inanmaya zorlanır.
 
Batı-doğu yakınlaşması veya kavgası Atlantik ötesinin güdümünde emperyal güçlerin ve düşlerin kıskacında, zincirlerin kırılamayışıdır. Kırılamadıkça da doğu ile batının kavuşması daha çok uzun yıllar sonraya kalır. Hele işbirlikçi olgular olgunlaştıkça, her özgürleşme isteğini batıcı, her munis ideyi de doğucu görüp gösterdikçe hiç olmaz.
 
Özellikle din adamlarından sayılanlar ile limanı açık kentlerin ileri gelenleri ticaret üzerine birleşirler. Memleketin ticaret burjuvazisini oluştururlar. Böylece bölgesel birlikler işlerine geldiğinde her olayı kabullenir görünse de içten içe, batı-doğu düşmanlığını körüklerler. Sınırların nerede başlayıp nerede biteceğine hâkim olmak düşüncesi de dostluğu erteler.
 
Mesele ticaret burjuvazisi ile devlet oligarşisinin karşı çıkılsa da meseleyi birlikte çözeceği meselesidir. Işıklı gölgeli karnaval havasında, arsız sesler yumağında bir dönüşüm değildir.
 
Sığ sorunlara sözde derin yanıtlar aranarak bu konu halledilemez. Hafifletilemez. Sorunlar mertebesinden daha ötelere çıkarılır. Batı ile doğu edebi formda dile ve belleğe yerleşen hummalı inançları da def etmek suretiyle sınırda buluşabilir.
 
Zihnin arka odalarına saklı faaliyetler ise bu barışçıl buluşmaya devamlı engeldir.
 
Batı ve Doğu adına türlü hikayeler asla toleransı işlemez hep türbülanslardan beslenir…

22 Mart 2018 Perşembe

TENEKE ÇATILAR, ÇİFTLİK BANK…

TENEKE ÇATILAR, ÇİFTLİK BANK…
 
Çiftlikte sığır kalmayınca, bankaya da havadan para yatmayınca ortalık karıştı. Olağan şüpheliler için tepeden tırnağa ayıplanma başladı. Maddi kayıplara dair başkaldırı zili çaldı. Teneke çatılar çöktü…
 
Ahali bazında kapitalizme bu denli göbekten bağlılık ve akıl fukaralığı tepe yapınca virane zenginlik rüyası tahta köprüye kadar sürdü. Bu otorite zayıflığından faydalanan kolay para sevdalısı, gelgeç heyecan ve zamane delikanlısı dombili kaptı kaçtı ve kayıplara karıştı. Soluğu nerede aldığı devlet erkânını ilgilendirir. Ama şark kurnazının hizmetinde olanlar ve hizmetçileri ile çiftlik banka haybeden ortak olma sevdalıları kimi ilgilendirir orası muamma. Günü geldiğinde zili siz mi çaldınız efendim deyip geçilir. Paraya endeksli saf değiştirenler de olur. Ancak ağır bedeller ödeyenler ise yine kısadan hisseli köşe dönmeci sokma akıllılar.
 
Bu günleri bir daha görmemek için en önemlisi her şey pahasına buraya kadar diyebilmektir. Yeter şu statü yükselten alavera dalevereler. Öyle eylemler vardır ki her zaman açık açık yapılmaz, yaptırılmaz. Ama dolandırıcılık göz göre göre ve bile bile yukarıdan aşağıya. Çiftlik üstü banka totalinde, çalıp çırpma manevraları hafiften gerçekleştirilir. Yediden yetmişe, tam yetmiş küsur bin mudi bir gecede tokatlanır.
 
Onun için çoğunlukla kalabalığın önüne geçilir ve dostane, akılane çobanlık, bekçilik, sığırcılık savunulur. Direnme hakkı kutsaldır ama parasını bu tombili peşinde kaybedenler bu çağda aklı peynir ekmekle yeme sonrası perişan olurlar. Bu ve benzer statü artıranlar çoğaldıkça da statükocu sarraf, zarif zarraf peşinden düşüşe geçenlerle ayni manzara yaşanır.
 
Bu dikine dikleşme ve dikleştirilmenin mirası derdine düşenler yakında bir yerlerde buluşur. Kara paranın etrafında dönen dünyayı ve dünyalığa tapış şimdilik buraya kadar. Üç beş sığırla, teneke çatılı çiftlikle yapılan bank reklamlar bitti. Şimdi lambalı radyodan haber-ajans saati.
 
Yırtık pırtık çıkışına bakıldığında bu ne biçimlenme, bu ne yeşil çuhadan kaftanlanmadır akıl şaşar. Her şeyin bir başlangıcı ve sonu vardır. Teneffüs zili çalmasa İstanbul’u fetheden ile ayni yaşta dünyaya açılacaktı çiftlik bank. Çiftlik bankın bıçkın sahibi. Kargaları güldüren bir memleket hikayesi daha. Zaten memleket babanızın çiftliği, bu kahyasız çiftlikte çiftlik banklar kurmak bu karakteri düşük dondinilerin hakkı. Yiyin efendiler yiyin.
 
Hak hukuk değirmende kalmış, demir kapılar açılır kapanır. Talanın dik alası başka bir zamanda değil en uygun zamanda. An bu an ve dahi ala. Önce teneke çatıların çaresiz insanları çatır çatır kurulan tezgaha gelirler. Sonra çok haneli benekli insanlar için çalar zenginlik marşı. Sonra istisnasız tüm halkın en doğal hakkı gasp edilir. Kalantorluk tuzağında köprüler atılır anında. Dünyanın ortasında bir yerde, yerin tam ortasında toptan olağan şüpheliler kutular dolusu ganimeti bir güzel iç ederler. Ve kutlu vazifeler diyarından valizler içinde yeşillerle tırısa geçerler. Ya çevreye dağılmış özlemlerini çiftlik banka, Çiftlik hesabına yatıranlar. Onlarda bedavadan aklı sıra taarruza geçerler. Kandırıldık.
 
Cevizden gardıropta haklı haksız eyyamlar canlanır. Kimseler ey fani yeter de artar bu yancılık diyemez. Günü gelir bol kapitale bağlanan tabansız ticari eylemin de zili çalar. Ve çifti çubuğu, bankası bankeri, lideri kaderi devrilip yıkılır. Ve de boşa emir yağdırmalar başlar. Diyemez.
 
Diyemeyince de organizasyonsuz, korkusuz, rahatça bu kerteye kadar gelmişlik, memleketin binde birini ceryan gibi çarpar. Denilir ki yolsuzlukla başa çıkılır, en sağlam otoriteyle sabit cezalar kesilir. Aceleye gerek yok yavaş yavaş, inançla buraya kadar denir ama suçluyu bulmak zor. Meçhule açılan bir gemiye çoktan binilmiş ve gidilmiştir.
 
Bu dava doğrudan doğruya malı mülkü kaptırma davasıdır ama kimse diyemez bu işin davası mavası olmaz diye…
 
Memleketin tam orta yerine düşen, teneke çatılardan yalan dolanla süzülen, toplama oluklarından kayan kılık değiştirici bu gidişatı, tekrardan uyanış zili çaldığında herkes bilmezden gelir. Kalpazanca kınar ayıplar. O kadar. Oysa tam ortasındayız her şeyin. Yine de bizden tavrı ağır basar, ileri taşınacak dönem işte o dönemdir maalesef. Üstü örtülü değişimler, öncesi ve sonrasıyla dosta düşmana aktarılamaz diyaloglarla yutulur. Ve kandırmacayla işleyen düzenek her şey güzel, bir güzel babında gerçekleşir. Marifetten sayılır hem de. Arsızlık arka plandadır, ifrit odaklıdır, ilerisi gerisi, girişi çıkışı kuşatan spesifik ifadelerdir, hayaldir. Aldırılmaz. Ve her zaman bir şeyler eksik kalır. İnsanlık dahil.
 
Teneke çatıların zor bir hal yaşayanları çaptan düşer, düştükçe düşünür ve zil çalar. Hava birden değişir. Buraya kadar. Buraya kadar havası zoraki iyi havayı da etkiler. Yani bir kulağın arkası kaldı misalidir bu mesele de.
 
Ve çalan zil sesi ile kulaklar kabartılır ta Urugay’a…
 

KANDİLLİ MÜSLÜMANLIK…

KANDİLLİ MÜSLÜMANLIK…
 
Bizdeki Kandilli Müslümanlık dünyanın hiçbir yerinde yok…
 
İyisini kötüsünü âlimler bilir ama din için en kötüsü; “Sonradan ihdas edilenlerdir. Ve sonradan ihdas edilen her şey bid’attır. Her bidat dalalettir, her dalalet de ateştir…”
 
Peygamber döneminde de, halifeler döneminde de kandil kutlanmamıştır. Onca bozmaya, bozulmaya karşın bunca bozgunculuk yaşanmamıştır.

Sonradan ortaya çıkan, uydurulan ve asla bir kanıta dayanmayan Kandiller dinin gereklerinden farz edildikçe ve sorgusuz sualsiz tapıldıkça, mühürlü mühürsüz kalplerden bir şeyler kopuyor. İslam’da böylesi tatbikat yok diyenlere radikal dinci kesilenler saldırdıkça da ayrımına varılmadan inanç yitiriliyor.
 
Öyle ki; “Hicret’ten yaklaşık 300 yıl sonra Mısır'da Fatimiler döneminde, 400 yıl sonra da Kudüs'te kutlanmaya başlanan ve zamanla gelenekselleşen bu geceler dinden sayılmaya başlanmıştır.” Bu geceleri kutsallaştırmak, gecelerin kutsallaşmasını sağlamak, yasalaştırarak sağlama almak resmen kör dincilik olmasına karşın zamanla prim yapmıştır.
 
Yüce dinin şu garip coğrafyada yağ kandillerine hapsedilişine gelince; 1232’den itibaren Mevlit Kandili başta kandil kutlamaları başlıyor. Kandil denmesine gelince; bu gecelere kandil denmesinin nedeni Osmanlı padişahı 2. Selim’e dayandırılır. Bu özel sayılmış mukaddes sayılmış gecelerde 1566-1574 arası camiler aydınlatılıp, minarelerinde kandiller yakılarak duyurulduğu ve kutlandığı için "Kandil" olarak anılmaya başlamıştır.

Bu kandil gecelerinin dinde yeri ve önemine gelince; Her yıl dinin kesin buyruğuymuşçasına öğrenmeden, bilmeden ve anlamadan kutlanılan, metezori katlanılan ve özel farz edilen gecelerden ‘Kadir Gecesi” dışında hiçbirinin dinde yeri de önemi de yoktur.

Kandillerin kutsallaştırılması gibi, dine müdahale, dini işine geldiği gibi anlama ve hoşuna gittiği gibi yaşama da dindarlık değildir. Bu kutlulama, kutsama ve kutsanmayı dinden saymak ise zamanla ağırlık kazanan resmi din tüccarlığına hakkınca direnemeyiştir.

Amaç dini kullanarak siyasi rant sağlamak olunca, hatadan günaha evrilen boyuta da kurban gidilir.  İslami geleneklerden sayılması bile tartışmalı kandiller, siyasi bir dayatmayla halka benimsetildikçe tüm dini etkinlikler de politize edilir, şova dönüştürülür. Mevcut durum açıkça söylenemese de budur.
 
Diğer İslam ülkelerine gelince; Kandil falan tanımıyorlar. Bilmiyorlar. Onlar bu ve benzeri kutlamaları Hıristiyan geleneği sayıyorlar, İsa ile özdeşleştirip, yortu değerlendirmesine tabi tutuyorlar. Dinlerini doğru dürüst bilmedikleri ve yaşamadıkları apaçık belli, demek ki onlara da öğretmek gerekiyor…
 
Şimdi dinin en doğru yaşandığı memleket burasıysa, dinen onlara mı yazık bize mi? Soru budur. Sonuç itibariyle şu fakir memleket dışında İslam ülkelerinin tekinde bile kandil günleri yok. Yoksa varsa işin doğrusunu âlimler bilir ama bu mesele de “ateşten gömlek…”
 
Böyle Kandilli Müslümanlık dost düşman başına…

SOĞUK SAVAŞ 

Soğuk vavaş günlerinden bugüne gelişmekte olan veya geri bırakılmış memleketlerde etkin devlet mekanizması hep güçlendirilmiştir. Belki o günlerin yarı global siyaset kültürü doğrultusunda bu vazgeçilmez bir gerçekliktir. Doğrudur belki de.

Ancak soğuk savaştan sıcak savaşa geçişi sağlayan Komünist Doğu Blokunun dağılması ve globalleşme ile bu karşılıklı güçlendirilen devlet yapısı da sınırlanmaya başladı. Özellikle serbest piyasa ekonomisinin dayattığı küreselleşme sonrası devletin küçültülmesi projesi sömürge edilesi ülkelerde bir bir hayata geçirildi. Ekonomik gelişmeyi sağlayamamak ve geri kalmak büyük devlet olmaya endekslendi. Ekonomik gerilik ve paketsel çöküşler devletin büyük olmasına bağlandı. Sınırsız egemenlik hakkının kullanımı noktasında direksel çatışmalar körüklendi. Etnik, dini, mezhepsel kimlikler öne çıkarılarak sözde ileri demokrasi havariliğine soyunuldu.

Bu arada memleket zenginlikleri soyuldu, milli değerler anında el değiştirdi. Öyle ki ekonomik gelişme kısa sürede daha da yavaşladı. Durdu ve ülkeler iyice gerilemeye başladı. Devlet olanaklarını kullanmak iyice siyasallaştı. Her şey iktidarın emrine sunuldu. Ve güvensizlik, istikrarsızlık üçüncü dünya ülkelerini iyice darboğaza itti. Gelişmekte olanları da üçüncü dünya ülkeleri safına sürdü. Rejimler tartışılır hale geldi. Getirildi. Bilinç bu yönde geliştirildi. Ve soğuk savaş günleri bile aranır hale geldi.

Şimdi lafta küçülen devlet iktidarını, devleti yönetenleri denetlemek ve dizginleyebilmek hiç mümkün değil. Bir dönemin sıkı eleştirisiyle ele geçirilen sistem sınırsız biçimde demokratik hukuk devleti olmanın gereğini yok sayarak acımasızca hükmediyor hale dönüştürüldü. Eşitlik ilkesine uyulmadan kamu kaynakları kampanya statüsünde sömürüldükçe sömürüldü. Kimse dur diyemez hale büründürüldü.  

Bu burgaçta ise devlet siyaseten belli elitlerin elinde bölünüyor, parçalanıyor. Soğuk Savaş dönemlerinin karşılıklı politika üreten tarafları aynı kıskacın içine düşmüş. Kıvranıyor.  Başlara uygun görülen yönetimler resmen yanaşmacılık tavrıyla devleti keyfe keder yönetiyor. İktidarın baskı gücü, toplumun baskın güçlerini de ekarte edince erk devlet ile iç içe hizmet çevrelerine aktarılıyor. Bu da yenilikmiş gibi gösteriliyor.

Bugün geri kalmış veya sözde gelişmekte olan devletlerin tamamı demokratikleşme adına tek bir adım dahi atamıyor. Attırılmıyor. Sınıflama kriteri; insan hakları, demokrasi ve hukuk devleti olmak olmasına rağmen bu büyük sermayenin pek işine gelmiyor. Devlet ve ulus olmak, Ulus devlet olmak dünyanın en büyük günahlarından sayılıyor. Parçalanacak devletlerin ahalisinin beynine de bu günah perçinleniyor.

Böylece geliştirilen süreçte dizayn edilen yeni devletçiklerde etnik, kültürel, dini, mezhepsel ayrımcılık üzerine inşa ediliyor.

Soğuk savaş günlerindeki dengeyi, karşılıklı çalımlanmayı, ideolojik kamplaşmayı gel de arama…

141-142'LİKLER…

141-142'LİKLER…

Tarih boyu on yıllarca denizden ve karadan beklendiler, fakat gelmediler…

Komünizm battı moskof batmadı, nifak doğdu. Muharebe çıkmadı barış oldu, ayıp ettiler. Ayıp etti tüm şırıngalı masalcılar. Savaş baltalarının sapı elde kaldı. Tabyalarda gülleler küflendi, füzeler bitlendi. Zaman ve mekânın pullu pusulası pusardı, rakamlarla dolu varaklar sarardı.

Mütareke ve savaş dönemlerinde, soğuk savaş dönemlerinin kargaşa ortamında kanatlanıp karara bağlanması zor nice olay var. Nice akıl kurcalayan durum söz konusu. Kesin ve sert yaptırımlarla dahi önlenemeyen nice kapışma, kör dövüş var.

Öyle bir düzen ki bu, kurulan çatışma, çelişki ve korkularla derinlemesine bir bağı söz konusu. Tarz ne olursa olsun her sıkışıklık da kıyamet ortamı yaratılarak ihale hemen başkalarına çıkarılıyor. Emirler veriliyor. Olağanüstü zamanlar olağanüstü önlemleri de gerektirir babında nice anlamsızlıklar.

Siyaseten komünistlikten mahkûm edilenler gibi yasaya uysun uymasın bir uydurma suçla Moskova'ya numarası. Moskof marazı.  Moskof gavuru ajanlığı.  Sonuç itibariyle yerleşmiş bir yargı, değişmez bir kanı; af mümkün değil 141-142’liklerden olana.

Tarih boyu on yıllarca karadan ve denizden beklendi moskof. Belki dönem dönem popüler yaklaşımlarla, saf sempatizanlarca davet edildiler. Yine de gelmediler. Gelir kaygusuyla guguk çaldı, anti-komünist yeraltı teşkilatlanmaları sağlandı. İç yüzü başka dış yüzü başka bir zehirlenme. Manasız bir muhataplık. Kimin adına yapıldığı da bilinmez, tam bir belirsizlik. Antlaşması ömür törpüsü. Tam bir acemilik ve beceriksizlik kamplaşması.

Bu kısır döngülü dönemeçte 141 ve 142’likler yandılar. Komünistlik ve partililik bağlamında epey ezildiler. Karşıtlarının dilinde “Komünistler Moskova'ya… Moskof gavurları, eşittir yavruları...” Kanunda adları geçmemesine rağmen 141-142’ye hapsedildiler, 141-142’den hapsedildiler. Peşlerine Allahsızlık, dinsizlik, imansızlık, mezhepsizlik takıldı. Akla hayale gelmeyecek insafa sığmayacak bir aforoz. Yok sayma. Vatan düşmanlığı. Vatan hainliği. Künyelerine kazındı.

Mazide yaşandı bunlar. Aynı ile vaki. Yıllarca üzerine sünger çekilse de böyle bir aldanmışlık, aldatılmışlık söz konusuydu tarihte. On yıllardan sonra birden hortladı. Temeli vatan sevgisi var sayıldı. İki taraftaki vatanperverlik, yurtseverlik gözlerden kaçırıldı. Akıllardan çıkmayan ise dört sütuna yayılmış şiddet, vahşet ve klişe bir mektep ve de rejimin terbiyesizliği. Hükümetlerin aczi ve aczi giderme maksatlı acımasızlığı. Şahsa mahsus memleket manzarası.

141 ve 142’den anası ağlatılanlar, bu memleket bu millet evladı değilmişçesine mağduriyetler yaşadılar. Mağdur ve mağlup edildiler. Yıllarca aynı martaval. Moskof severlik.

Misali emsali az görülür biçimde misillendiler, mimlendiler. Hep oraya buraya gönderildiler. Ama çoğu Moskova Kızıl Meydanı göremeden öldüler. Yolculuk edemeyecek ölçüde sakat kaldılar. Çoğunun kısalan ömürleri de yetmedi.

Gavur moskof da karadan ve denizden dört gözle beklendiği üzere bir türlü gelmedi. Bir türlü görüşemediler, birleşemediler ve vatanı bölüşemediler.

Gerçi gelseler karşılarında ilk komünistleri bulacaklardı sanki. Orası kesin. Çünkü onlar, 141-142’liklerin tamamı ‘Self Determinasyon Hakkı’na canı gönülden inanırlar; “Bütün halklar kendi kaderini tayin etme hakkına sahiptir. Bu hak uyarınca bütün halklar, kendi siyasal statülerini özgürce belirlerler ve ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmelerini özgürce gerçekleştirirler…”

KIZIL KOMÜNİSTLER...

KIZIL KOMÜNİSTLER...

Bundan böyle şu garip memlekette bir zamanlar Büyük Sem Abide başlatılan türden bir “Cadı avı” sürdürülecek gibi. Eğer geri adım atılmazsa şimdilik bu yönde reisen talimat ve gözdağı söz konusu…

Tarihle sabit şu garip ülkede M.Suphi’den bu yana komünistler kadar çile çeken yoktur. İşin gerçeği hiçbir zaman gerçekleşmesi pek mümkün olmayan bir idenin peşine düşmenin mükâfatı neden ise baskı, zulüm ve işkencedir. Komünist Manifesto’nun verdiği korkunun dışa vurumu bu sanki. Dünyada da böyle…

Şimdi fırsat kollayıp veya yaratıp vakti zamanında şahsı, şahbazlığı yerli, milli, dini olan cephelerin açmış olduğu anti-komünist savaş kırk yıldan sonra yeniden güncelleniyor. Güncelleniyor çünkü despotsu anarşist boşluk, diktacı kurulu kurumlu emir komuta zincirine sorgusuz sualsiz bir itaatle hizmeti kaydeder. Bu yoğun buyruk altındalık monarşi yanlısı filmleri çeker, eğilimleri ateşler ve monarşik modelleri çağrılar. İşte ilerleyen ve gelişen çağa bu karanlık pencereden bakış ise; Marx, Engels, Lenin, Kautsky ve Troçki’yi haklı çıkarır. Gecikmiş bir uyanışı yönlendirir. İşte bu yüzden belli sıkışma dönemlerinde komünizme savaş açılır, komünistlere Marx ve Lenin üzerinden av zamanı başlatılır.

Oysaki herkesçe bilinir; komünist ide ve teorinin yeniden üretilmiş tüm biçimleri Marksizm-Leninizm ibaresine bağlanır. Referans onlar gösterilir. Yani komünist düşün Marx ile ortaya çıkmış değildir. Ondan öncesi de vardır. Marx sadece komünist düşünceyi sınıf çatışmaları temelinde yeniden yorumlamıştır Devrim teorisini de bunun üzerine kurmuştur. O kadar. Süreklilik ve devamlılık açısından değerlendirildiğinde ise bir gelenek olarak o isimlerin kullanıldığı görülecektir. Durum açıkça budur.

Durum bu olmasına karşın tüm geri bırakılmış ve gelişmekte olan ülkelerde komünizm ve komünistlik daima düşman farz edilir. Topluma öyle gösterilir. Özellikle Marx ve Lenin üzerinden, kısmen diğerleri üzerinden komünizme inanmış gençler ile genç kalmış yaşlıların üstü çizilir. Reisen, resmen linç edilir.

Bu linç kültüründe amaç kolektivizmin toplumda yaygınlaşıp yerleşmesini ve kabullenilmesini ne pahasına olursa olsun önlemektir. Engellemektir. Sözde halisane karşı çıkış bu olunca her yol mubah sayılır. Yetinilmez komünistler Allahsız, dinsiz, imansız gösterilir. Vatan düşmanı, devlet karşıtı gösterilir.

Dönem dönem daima mutlak anlamda anticilik bağlamında bir gürültü çıkarılır. Her mutlak gürültünün içi boştur. Zaten doktriner yaklaşılmadığı sürece karşıt faktörler üreterek komünizm sadece sabit, değişmez ve hakiki terim, teori kapsamı içine çekilir.  Ayrıca devrim sürecinin sergilendiği hem tarihsel evrede kesin ve keskin ideoloji de odur. İşte o yüzden hep komünizmden korkulur. Ahali de korkutulur. Mesele içten dışa kızıla düşmanlık aşılamasıdır.

“Kırmızı bir genelliktir. Açık kırmızıdan koyu olanına kadar bütün tonları kırmızı olarak nitelenir. Kırmızı bu anlamda tekil bir nesnenin yansıttığı ve duyularla algılanabilen somut bir tonu değil, bütün bu tonların genel adını ifade eder” yani içeriği somut bir tonla belirlenmemiştir. Kızıl komünistliğin varlığının en iyi açıklaması da bu olsa gerek.

Bu gün için artık kırk yıl öncesinin Moskova’sı da kalmadığına göre bunlar, kendilerine komünistim diyenleri nereye gönderecekler orası muamma. Maluma, malumata cevap Troçki’den; “ Bunun gülünç bir yanı yok. Devrim ciddi bir meseledir. Hiçbirimiz idam mangasından korkmuyoruz… Ama mesele kimin vurulması gerektiğini bilmektir…”

Şimdi soru; “O komünist, o vatan haini, terörist gençler, O terörist gençlerle ilgili her türlü çalışma yapıldıktan sonra” vatan haini değil de masum çıkarlarsa “üniversitede okuma hakkı vermeyeceğiz” diyen otorite kendilerine bu anayasal hakkı tanıyacak mı? Sorudur…

24 Mart 2018 Cumartesi


GÜL, GÜLLE, HÜLLE…

GÜL, GÜLLE, HÜLLE…

Güleriz ağlanacak halimize. Hababam de babam derken ikmale kalmak gibi bir şeydir gülmek…

Gülmek korkulacak bir şey değildir. Hele korku kahkahaları ile karılmak hiç değil. Tüm uyumsuzluklar somurtmak üzerine belirir. Sonrasında gözlerden yaşlar dökülecek denli gülünür. Veya gözyaşlarını donduracak seviyede korkulur.

Korku bir yana bazen öyle bir ağırlık hissettirir ki yaşam, itibar zedelenir. Dünyanın bütün saçmalıkları uyumsuzca derin duyguların üzerine üzerine yıkılır. Hırs, bencillik ve kıskançlık en yoğun biçimde her yanı kuşatır. Şikâyetler merci bulamaz. Baş döndürücü bir aykırılık sonsuza uzar. Uslar en ileri gelişmelere aldırmaz. Bilinçsizce aynı doğrultuda tekdüzelik kuraldışılığa ayaklanır.

İşte tüm uyumsuzluklar önce aynı noktada kesişince umudu dışında bırakan duvarlar örülür. Ayrıca haklı olmak değil de aynı kalmak özelleştirilince gülle gibi yıkıcıdır hayat. Gül desenlidir. Hülle gerektirir.

Bundan sonraki hayat cümlesine güleriz ağlanacak halimize bile cümlesi ile çoğaltılır. Oysa çoğalmak değil de azınlıkta kalmak mirasıdır tebessüm edilen. araç için amaçtan kopmak gibi bir şeydir gülmek.

Daha ileriye gitmek ise boğucu bir benzeşmedir. Hababam de babam derken ihmale kalmaz, ihmale gelmez bir kesinleşmedir ilk adım. Adım adım patlayana dek kent soylu tavrıyla gülmek zekice bir eylemdir. Aslında ters yüz edilen ne varsa eriyen gümbürdeyen şekilde fiziki koşulları zorlayacak biçimde gülünür. Güldür güldür gülle gibi çöken çiftlik bunalımıdır kapışılan. Zamanı gülerek defetmek hülleci bir arayıştır.

Gül, gülle, hülleci aramadan dini esinlenmeden faydalanmak bazen mümkündür. Hatta gözlerden yaş boşanana dek. Denklemeler de mümkündür. Belki de bilince nitelik katmaktır. Gülmek düşünceye yetenek, yaşama yerellik katmak bağlamlı gündeliğe haremlik katmaktır.

Yaşama yerellik katmak hüznü yatıştırmaktır. Veya tek yönlü de olsa parçalanmaya çözümdür. Sınırsız özgürlüğün gülünç olabilecek sonrasızlığıdır. Gülmeyi dileyecek, yeğleyecek kadar düşünceli olmak kurtuluşun belirtisidir.

En ölçüsüz dinsel ve tinsel uyarıdır gülmek. Uyarıdır, dramlara ve gamlara karşı koymaktır. En içtenlikle içtenlikli bir gülümseme bazen tragedyaları hababam de babam derken de bitirir.

Geriye gülle gibi, gül desenli gözyaşları kalır…

BATI DOĞU TÜRBÜLANSI…

BATI DOĞU TÜRBÜLANSI…

Kuşatılmış mesajlar, kuşanılmış keskin palalar batı doğu köprüsünde hep racon kesme üzerine tellendirilir. Teklemelerin toplu değerlendirmesi ise sıfır tolerans, her seferinde türbülanstır…

Ömrünün son demindeki şu yaşlı dünyada batı ile doğu asla birleşmez, birleşemez. Hele vahşi batı ve uzakdoğu bir kenarda tutulursa hiç bütünleştirilemez. Evrensel manada tek tip bir düzen ise asla kurulamaz. Zaten böyle bir dostane kurulum kurmak adına bir sentez de artık ortada yok. Olamaz da.

Dalga boyu açıldıkça mercek altına alınmış krizlerin tahlili de doğru çıkmaz. Döviz üçe beşe katlanır. Reçetesi de ilaç şaşırtır. Batı-doğu beraberliğini arada köprü vazifesi gören her fakir memleket kendi penceresinden perde arkasından izler. Bakıldığında durum budur. Günlük birliktelikler sağlanır ama zamanla o birleşmeler de zevatı tehdit eder. Asla evlenilemez. Arada daima bir güven bunalımı vardır. Daima bir güven kaybı yaşanır.  

Bununla beraber aynı ortak bilinç, aynı ortak geçmiş olmayınca, ayrıca tarih, din, ahlak ve doğal haklara sahiplik ortak olmayınca, ayrıştırma faaliyetleri de bu postadan, pastadan sebeplenir. Tarih ortak olmasına ortak olabilir ama din araya girer. Ortaklık bozulur. Ortalık kanlanır. Durum bu olunca dini benzerliklerden dem vurmak da kurtarmaz yıkımı. Hep böyle olmuştur. Zaten kukla sembol hikayelerle kurgusal gerçeklik anında yaratılır. Ve isyankarlar inanılmaza inanmaya zorlanır.

Batı-doğu yakınlaşması veya kavgası Atlantik ötesinin güdümünde emperyal güçlerin ve düşlerin kıskacında, zincirlerin kırılamayışıdır. Kırılamadıkça da doğu ile batının kavuşması daha çok uzun yıllar sonraya kalır. Hele işbirlikçi olgular olgunlaştıkça, her özgürleşme isteğini batıcı, her munis ideyi de doğucu görüp gösterdikçe hiç olmaz.

Özellikle din adamlarından sayılanlar ile limanı açık kentlerin ileri gelenleri ticaret üzerine birleşirler. Memleketin ticaret burjuvazisini oluştururlar. Böylece bölgesel birlikler işlerine geldiğinde her olayı kabullenir görünse de içten içe, batı-doğu düşmanlığını körüklerler. Sınırların nerede başlayıp nerede biteceğine hâkim olmak düşüncesi de dostluğu erteler.

Mesele ticaret burjuvazisi ile devlet oligarşisinin karşı çıkılsa da meseleyi birlikte çözeceği meselesidir. Işıklı gölgeli karnaval havasında, arsız sesler yumağında bir dönüşüm değildir.

Sığ sorunlara sözde derin yanıtlar aranarak bu konu halledilemez. Hafifletilemez. Sorunlar mertebesinden daha ötelere çıkarılır. Batı ile doğu edebi formda dile ve belleğe yerleşen hummalı inançları da def etmek suretiyle sınırda buluşabilir.

Zihnin arka odalarına saklı faaliyetler ise bu barışçıl buluşmaya devamlı engeldir.

Batı ve Doğu adına türlü hikayeler asla toleransı işlemez hep türbülanslardan beslenir…

22 Mart 2018 Perşembe


TENEKE ÇATILAR, ÇİFTLİK BANK…

TENEKE ÇATILAR, ÇİFTLİK BANK…

Çiftlikte sığır kalmayınca, bankaya da havadan para yatmayınca ortalık karıştı. Olağan şüpheliler için tepeden tırnağa ayıplanma başladı. Maddi kayıplara dair başkaldırı zili çaldı. Teneke çatılar çöktü…

Ahali bazında kapitalizme bu denli göbekten bağlılık ve akıl fukaralığı tepe yapınca virane zenginlik rüyası tahta köprüye kadar sürdü. Bu otorite zayıflığından faydalanan kolay para sevdalısı, gelgeç heyecan ve zamane delikanlısı dombili kaptı kaçtı ve kayıplara karıştı. Soluğu nerede aldığı devlet erkânını ilgilendirir. Ama şark kurnazının hizmetinde olanlar ve hizmetçileri ile çiftlik banka haybeden ortak olma sevdalıları kimi ilgilendirir orası muamma. Günü geldiğinde zili siz mi çaldınız efendim deyip geçilir. Paraya endeksli saf değiştirenler de olur. Ancak ağır bedeller ödeyenler ise yine kısadan hisseli köşe dönmeci sokma akıllılar.

Bu günleri bir daha görmemek için en önemlisi her şey pahasına buraya kadar diyebilmektir. Yeter şu statü yükselten alavera dalevereler. Öyle eylemler vardır ki her zaman açık açık yapılmaz, yaptırılmaz. Ama dolandırıcılık göz göre göre ve bile bile yukarıdan aşağıya. Çiftlik üstü banka totalinde, çalıp çırpma manevraları hafiften gerçekleştirilir. Yediden yetmişe, tam yetmiş küsur bin mudi bir gecede tokatlanır.

Onun için çoğunlukla kalabalığın önüne geçilir ve dostane, akılane çobanlık, bekçilik, sığırcılık savunulur. Direnme hakkı kutsaldır ama parasını bu tombili peşinde kaybedenler bu çağda aklı peynir ekmekle yeme sonrası perişan olurlar. Bu ve benzer statü artıranlar çoğaldıkça da statükocu sarraf, zarif zarraf peşinden düşüşe geçenlerle ayni manzara yaşanır.

Bu dikine dikleşme ve dikleştirilmenin mirası derdine düşenler yakında bir yerlerde buluşur. Kara paranın etrafında dönen dünyayı ve dünyalığa tapış şimdilik buraya kadar. Üç beş sığırla, teneke çatılı çiftlikle yapılan bank reklamlar bitti. Şimdi lambalı radyodan haber-ajans saati.

Yırtık pırtık çıkışına bakıldığında bu ne biçimlenme, bu ne yeşil çuhadan kaftanlanmadır akıl şaşar. Her şeyin bir başlangıcı ve sonu vardır. Teneffüs zili çalmasa İstanbul’u fetheden ile ayni yaşta dünyaya açılacaktı çiftlik bank. Çiftlik bankın bıçkın sahibi. Kargaları güldüren bir memleket hikayesi daha. Zaten memleket babanızın çiftliği, bu kahyasız çiftlikte çiftlik banklar kurmak bu karakteri düşük dondinilerin hakkı. Yiyin efendiler yiyin.

Hak hukuk değirmende kalmış, demir kapılar açılır kapanır. Talanın dik alası başka bir zamanda değil en uygun zamanda. An bu an ve dahi ala. Önce teneke çatıların çaresiz insanları çatır çatır kurulan tezgaha gelirler. Sonra çok haneli benekli insanlar için çalar zenginlik marşı. Sonra istisnasız tüm halkın en doğal hakkı gasp edilir. Kalantorluk tuzağında köprüler atılır anında. Dünyanın ortasında bir yerde, yerin tam ortasında toptan olağan şüpheliler kutular dolusu ganimeti bir güzel iç ederler. Ve kutlu vazifeler diyarından valizler içinde yeşillerle tırısa geçerler. Ya çevreye dağılmış özlemlerini çiftlik banka, Çiftlik hesabına yatıranlar. Onlarda bedavadan aklı sıra taarruza geçerler. Kandırıldık.

Cevizden gardıropta haklı haksız eyyamlar canlanır. Kimseler ey fani yeter de artar bu yancılık diyemez. Günü gelir bol kapitale bağlanan tabansız ticari eylemin de zili çalar. Ve çifti çubuğu, bankası bankeri, lideri kaderi devrilip yıkılır. Ve de boşa emir yağdırmalar başlar. Diyemez.

Diyemeyince de organizasyonsuz, korkusuz, rahatça bu kerteye kadar gelmişlik, memleketin binde birini ceryan gibi çarpar. Denilir ki yolsuzlukla başa çıkılır, en sağlam otoriteyle sabit cezalar kesilir. Aceleye gerek yok yavaş yavaş, inançla buraya kadar denir ama suçluyu bulmak zor. Meçhule açılan bir gemiye çoktan binilmiş ve gidilmiştir.

Bu dava doğrudan doğruya malı mülkü kaptırma davasıdır ama kimse diyemez bu işin davası mavası olmaz diye…

Memleketin tam orta yerine düşen, teneke çatılardan yalan dolanla süzülen, toplama oluklarından kayan kılık değiştirici bu gidişatı, tekrardan uyanış zili çaldığında herkes bilmezden gelir. Kalpazanca kınar ayıplar. O kadar. Oysa tam ortasındayız her şeyin. Yine de bizden tavrı ağır basar, ileri taşınacak dönem işte o dönemdir maalesef. Üstü örtülü değişimler, öncesi ve sonrasıyla dosta düşmana aktarılamaz diyaloglarla yutulur. Ve kandırmacayla işleyen düzenek her şey güzel, bir güzel babında gerçekleşir. Marifetten sayılır hem de. Arsızlık arka plandadır, ifrit odaklıdır, ilerisi gerisi, girişi çıkışı kuşatan spesifik ifadelerdir, hayaldir. Aldırılmaz. Ve her zaman bir şeyler eksik kalır. İnsanlık dahil.

Teneke çatıların zor bir hal yaşayanları çaptan düşer, düştükçe düşünür ve zil çalar. Hava birden değişir. Buraya kadar. Buraya kadar havası zoraki iyi havayı da etkiler. Yani bir kulağın arkası kaldı misalidir bu mesele de.

Ve çalan zil sesi ile kulaklar kabartılır ta Urugay’a…


KANDİLLİ MÜSLÜMANLIK…

KANDİLLİ MÜSLÜMANLIK…

Bizdeki Kandilli Müslümanlık dünyanın hiçbir yerinde yok…

İyisini kötüsünü âlimler bilir ama din için en kötüsü; “Sonradan ihdas edilenlerdir. Ve sonradan ihdas edilen her şey bid’attır. Her bidat dalalettir, her dalalet de ateştir…”

Peygamber döneminde de, halifeler döneminde de kandil kutlanmamıştır. Onca bozmaya, bozulmaya karşın bunca bozgunculuk yaşanmamıştır.

Sonradan ortaya çıkan, uydurulan ve asla bir kanıta dayanmayan Kandiller dinin gereklerinden farz edildikçe ve sorgusuz sualsiz tapıldıkça, mühürlü mühürsüz kalplerden bir şeyler kopuyor. İslam’da böylesi tatbikat yok diyenlere radikal dinci kesilenler saldırdıkça da ayrımına varılmadan inanç yitiriliyor.

Öyle ki; “Hicret’ten yaklaşık 300 yıl sonra Mısır'da Fatimiler döneminde, 400 yıl sonra da Kudüs'te kutlanmaya başlanan ve zamanla gelenekselleşen bu geceler dinden sayılmaya başlanmıştır.” Bu geceleri kutsallaştırmak, gecelerin kutsallaşmasını sağlamak, yasalaştırarak sağlama almak resmen kör dincilik olmasına karşın zamanla prim yapmıştır.

Yüce dinin şu garip coğrafyada yağ kandillerine hapsedilişine gelince; 1232’den itibaren Mevlit Kandili başta kandil kutlamaları başlıyor. Kandil denmesine gelince; bu gecelere kandil denmesinin nedeni Osmanlı padişahı 2. Selim’e dayandırılır. Bu özel sayılmış mukaddes sayılmış gecelerde 1566-1574 arası camiler aydınlatılıp, minarelerinde kandiller yakılarak duyurulduğu ve kutlandığı için "Kandil" olarak anılmaya başlamıştır.

Bu kandil gecelerinin dinde yeri ve önemine gelince; Her yıl dinin kesin buyruğuymuşçasına öğrenmeden, bilmeden ve anlamadan kutlanılan, metezori katlanılan ve özel farz edilen gecelerden ‘Kadir Gecesi” dışında hiçbirinin dinde yeri de önemi de yoktur.

Kandillerin kutsallaştırılması gibi, dine müdahale, dini işine geldiği gibi anlama ve hoşuna gittiği gibi yaşama da dindarlık değildir. Bu kutlulama, kutsama ve kutsanmayı dinden saymak ise zamanla ağırlık kazanan resmi din tüccarlığına hakkınca direnemeyiştir.

Amaç dini kullanarak siyasi rant sağlamak olunca, hatadan günaha evrilen boyuta da kurban gidilir.  İslami geleneklerden sayılması bile tartışmalı kandiller, siyasi bir dayatmayla halka benimsetildikçe tüm dini etkinlikler de politize edilir, şova dönüştürülür. Mevcut durum açıkça söylenemese de budur.

Diğer İslam ülkelerine gelince; Kandil falan tanımıyorlar. Bilmiyorlar. Onlar bu ve benzeri kutlamaları Hıristiyan geleneği sayıyorlar, İsa ile özdeşleştirip, yortu değerlendirmesine tabi tutuyorlar. Dinlerini doğru dürüst bilmedikleri ve yaşamadıkları apaçık belli, demek ki onlara da öğretmek gerekiyor…

Şimdi dinin en doğru yaşandığı memleket burasıysa, dinen onlara mı yazık bize mi? Soru budur. Sonuç itibariyle şu fakir memleket dışında İslam ülkelerinin tekinde bile kandil günleri yok. Yoksa varsa işin doğrusunu âlimler bilir ama bu mesele de “ateşten gömlek…”

Böyle Kandilli Müslümanlık dost düşman başına…

15 Mart 2018 Perşembe


MEDYA VOLTASI…

MEDYA VOLTASI… 

Medya bağlamında basın, gazetecilik, televizyonculuk, yerel gazetecilik, yazınsal makam ve mekânlar hükmünü kaybedince aynı avluya çıkılır. Avlularda voltalar atılır…

Medya ve gazetecilik olta, volta ve voltaj üçgeninde, moda söylemler ve gündemlerle meşgul oldukça, olumsuzluğa takıldıkça, etik kurallardan sapar. Sapılır. Yalpa yapılır. Gözlerimi kaparım vazifemi yaparım denli bir arkada kalış madenleştirilir. Bu maddi manevi doyurgan model zamanında medya oltasına takılanlar ve takılmışlar tarafından bir güzel güncellenir.

Bugün bile hala Malta düzeneği hazır. İnancını, itikadını ve umutlarını satmışlık, pazarlamacılık veya pazarlıkçılık ile gelişen geliştirilen bir ortam yaratılmış. Medya ve medya adaleti demokrasi treninden inenler ile beraber çökmüş. Bu yüzden ele alınacak bir dizi sorun ve sorulacak bir yığın soru varken sorulmaz ve yanıtları aranmaz. Ne kitle desteği nede herhangi bir iltifat beklentisi önemsenir.

Geliştirilen öngörüye göre tüm beklenti ittifaklar düzeyinde kalır. Sadece nüfuzlu hamiye göbekten bağlanma ve keskin bağlılık güdülenir. Güç dengesinin lehine göndermeler ve kıtalar bindirme fırsatları kollanır. Fırıl fırıl fırsat gözetlenen bir çukurdalık.

Çukura düşüldüğünden olsa gerek medya; dincilik kapsamlı, kapsama alanından dışarı yazı ve söyleşiler süzmesidir. Yani kısır söylemler icrasıdır. Bu icraatta aslı astarı çıkarılan hangi gerçeklerin arkasına sığınmaktır, hangi vitrin süsü sıkışmadır, doğru bilinenlerin aksine sığınmadır tez anlaşılmaz. Alacağın borca, dağarcığın milyonlara özetlendiği bir sahte dünya kurulur. Düşünüldüğünde kasıtlı olsun veya olmasın devletle devrimciler arasındaki ayrışmayı bile, umuda yolculuğu bile köreltmek adına ithal ikame üretim yapılır. Üretime tüketime kadını çekip çekiştirmeler ve tarafgirce her yol mubaha müsaade etme dönemi açılır. Açılır ve kapanır.

Her dönem hanedanlığın tabutuna çivi çakanlar ve çivi yazısı ile mermer mezar kazanlar bunları iyi bilir. Medya, devlet ve ulusla iç içe bir yapıdır. Birinden diğerine dost doğru yapılması gerekli aktarımdır. Övgü, sevgi literatüründe kalması gerekli sövgüsüz hizmettir. Ama böyle olmuyor sanki.

Medya ulus devlet üçgeni çözülünce modern medeni dünyadan da kopuluyor. Ve aşırı baskıcılık gerçekleşiyor. Bu gericileşen düzenekte herkes hizaya çekiliyor. Ve tüm medya dünyası postmodern bir kadraja oturuyor. Meslek muazzam bir gerileyişin gerilla tipi işçiliğine dönüşüyor. Ortodoks istikrarsızlık da devlet bünyesinde yer tutan tatminsiz bir kesimin önüne her şeyi yığıyor.

İşte bu ortamda yılmışlık sağlam bir başkaldırı stratejisi de bulamaz. Bulamıyor. Medya bireyselleşince aklın hâkimiyeti kiralanabilir ve satılabilir farz ediliyor. Oyun, oyunbozanlık ölçüsünde siyasi iktidara bağlanınca medya terörü eser, estiriliyor. Şimdiki durum budur.

Uçuk rivayetlere bel bağlamışlık, aynı dilden konuşanlara himayecilik ve kalanı kışkırtma pratiği medyayı da kuşatmıştır. Kuşatınca zamana özgü siyasi sentez ve sentezler yapmadıkça inovasyon ininde kurban olunur. İhtilafa düşülürse de hemen hapse tıkılınır. Ağır baskılara maruz kalınır. En ucuzu ise sürgündür. Tüm bunlar alt alta toplandığında resmen medyatik ötenazidir.

Ancak bu hakkı bile hakkınca ve gereğince kullanamamazlık, kullandırmazlık söz konusudur. Ve ipi ve pimi çekilenler için sadece otoritenin gölgesinde serintrak avlularda sağa sola volta atmak kalır.

Yani kendilerini medya bağlamında basın, gazetecilik, televizyonculuk, yerel gazetecilik, yazınsal makam ve mekânların hükmünü korumaya adamışlar, gökyüzünü gören avlularda volta atacaklar. Çünkü Avlularda voltalar atılır…

İSTANBUL VE GEÇİM…

İSTANBUL VE GEÇİM… 

On yıllardır seçimle geçim arasında doğru orantı kurulmadığından İstanbul’da sonuç hüsran…

Her daim vurgunculuk vurgununda çileyi ahali çeker. İstanbul'da geçim zorlaşır. İstanbullu nafakasını teminde acizleşir. Şikayetler artar isyan şekillenir. Ama İstanbul ve memleket idarecileri hemen devreye girer. Hep saltanatı sürenler üzerinedir isyan da. İsyanın önünün kesilmesi de. Onların namına, erkin kullanımı adınadır  baştan sona söylenenler. Tam bin yıldır böyle sürer manşet. Maişet manşetleri.

Manşetlere girmiştir; “Bu kent zenginler kentidir. Fakir fukara garip gurebalara ait değildir. Geçimden acizler, harcını hurcunu denkleyemeyenler varıp gidip taşrada sakince bulgur bulamaç geçinsinler. Burayı bulandırmasınlar…” asilane saptaması.

Bunca asilane açılıma karşın Asitane’de bulup buluşturma üzerine maharetli idareciler emirin ve demirin kesildiğini görürler. Tarihle sabittir; dönem dönem talan ve vurgun iyice artınca, düzen bozulunca, dalkavuklar ve yandaş çulsuzlar türer. Bu lavantacılık her türlü müzmin hastalıklarla bulaşır. Marazalar mevcut gidişatı türlü maskaralıklarla överler. Verip veriştirirler. Bunlar her daim geçici tokluk yaşamak yolunda geçici körlüğü tercih ederler.

Öyle ki yıllar yıllar evvel dahi yerli milli bağlamında inatlaşıp, vatan millet edebiyatına resmen sırtlarını dönerler bu dönmeler. Manşetlerle sabittir; “Be hey gafiller, bir yığın çiftçi köylü çiftlerini çubuklarını dağıtıp gelmişler. Böyle ulvi bir kentte yaşamaya nail olup, zevki sefaya dalıp, muhalif ayaklarında bin bir çeşit düzen karşıtı ayaklara gelip, ortalığı karıştırırlar. Tez ola geldikleri yere dönsünler. Dönmüyorlarsa da baş eğsinler…”  İsmi lazım değil ama tırnak içinde aynen bunlar sallanmış yıllar yıllar önce.

Yani yazılı durum gösteriyor ki; geçim katar katar akan harçlıklara rağmen, harala gürele çelik duvarlara toslayınca bir başka zorlaşır İstanbul. Geçim zordur İstanbul’da. Ah vah içinde ahalinin zorlanacağı başından bellidir.  Ama başa çıkılamayan tersine arınmadır. Arsızlıktır.

Arsızlık arşa çıktığında memlekette en kuvvetlisinden ve dirayetli bir iktidar var sanılır. Ve kentleri yönetenlerden memleketi idare edenlere dek topuna miskince itaat edilir. Ve bayağılaşılır. Tebalaşılır. Bu boyun eğiş ne yaptın ettin de bunu buldun bekleyişidir. Avam sınıfının iklime uymasıdır. Uyumasıdır. Ve her fırsattan istifade fedakârlıkla mala azgınlaşmadır.

Bin yıldır memleketin temel direği İstanbul'un, temel direği geçim derdindekiler derde derdeste uydurulunca, uyutulunca saltanat özentisi iki arada bir derede devamlı yerleşir. Çoklukla arabileşir. Arada sırada Araf’ta, tarihte, tarifte zorlanılsa da ahali bu  zenginliğe kapılır. Ve dahi aldatılır. Sanki aldanmak üzerine kuruludur kubbeler ve gök kubbe.

Bu şehir sonun başlangıcını yaşar her vesile. Biri çıkar dünyanın gizemini yaşatır ve hayatları çıkmaza iter. Yeter yetmez biri çıkar açmaza götüren karanlık yolları aydınlatır. Böyle şekillenir koca şehrin kocamış tarihi. Aslında tasına tarağına, taşına toprağına sayıp sövüldükçe, kayıp döküldükçe viran apartman boşluklarına hapsolur tüm şehir.

Öyle şehirler vardır ki karanlık odalara dahi hapsedilmiştir. Ama hiçbirine benzemez İstanbul. İstanbul’un ahvali bir başkadır. Ahalisi de başkadır. İstanbul her türlü fenalığa ev sahipliği eder etmesine ama sonuçta umuttur.

Umuda yolculukta tırnak içine yazılanlar da gün gelir unutulur…

MAİYET

MAİYET

Sorgusuz sualsiz görkemli görülen maiyete siniş resmen sürü kaderciliğidir. Bu kaderci mantık asla masumiyet ile açıklanamaz. Ayrıca bu sığıntılık insan fıtratına da tamamen terstir. Ama her şey ters yüz edildiğinden maiyetine sığınılan makamı hâkim kılmak fakru zaruret görülür. Bir süreliğine de olsa. O sürede çağ ötesi görgüsüzlükle asla iç hesaplaşma ve sorgulama yapılmaz. Saraya, sıraya veya yağmaya akıl gözü kapatılır. Ekşi mayalanma başlar. Kalpler mühürlenir.

Maiyete takılıp her türlü tertipler, yaşamak ve yaşatmak için mutlak mutluluktan sayılır. Her türlü zam, zulüm, işkence, faşizm mecburiyetten sanılır. Bu sayımlı suyumlu malum durum ve malumatlar aslında hazin çöküşün emanetidir.  Geçmişin muhasebesinin yapılmamasının yapılsa da mizanlar ve bilançonun tutmayışının görmezden gelinmesidir. Ve bu acı son kader diye asla izah edilemez.

Eğer sicil kabarıklığı önemsenmez ve kötü gidişatla irtibatlandırılmaz ise zevatı boşa efelenmelerde kurtaramaz. Öyle ki zaman dolar, akıl donar sürü mantığı ile güdülenişte kendiliğinden  kabarır.  Ve tertiplenen yeni tip saltanat senaryolarına dikleşilir.

Siyasallaşmış taraftarlık dahi gün olur ulufelere güvenmez, hurafelere takılmaz. Kuruntular bilinçaltına sızar ve tek merkezli tatbikatlar zorlaşır. İktidarda kalmayı ve hükmetmeyi, süreyi uzatmayı kehanete kenetlemişlik de biter. Yönetmeyi becerememek baş gösterir. Ve yeni rejim belki de başlamadan biter.

O yüzden sorgusuz sualsiz maliyete sığınmalara fazla güvenmemek gerekir. Sürü kaderciliği ne kadar övülürse övülsün insan fıtratında yeri yoktur. Masumane mantık, üst akla ve alt metinlere nerede nasıl hiç belli olmaz karşı durduğunda her şey alabora olur. Her şey güncel haber olur.

Kulcu ve köleci zihniyetin idamesinin haberli habersiz takvime bağlanmayacak olduğu tarihsel gerçekliktir. Zaten tuzak kurallarla kuşakları uzun süre aynı çizgide tutmak çok zor bir uğraştır. Daima aynı modda belletilen modele tapınma beklentisi eninde sonunda ters teper. Evrensel ölçülerde bir modernleşmeye açlık maiyete girmişlerin de derinden duyumsadığı bir içgüdüdür. Nasılsa sorgusuz sualsizler diyerek aklına geldikçe siyasi atmosfer değiştirmek hiç umulmadık sonuçları da getirir.

Yani varoluşun keşfine yönelik incelikli duruş ansızın mitolojik yaklaşımları elinin tersiyle itebilir. Öyle ki kozmosun sınırları bile aşılabilir. İşte o andan itibaren militarist barikatlar kurmak, sellenişin önünü almaya yetmez.

Ve tarih kendi kendini paklayan bir pratiği yazar. Yazgı bir yana tinsel, dinsel ve bilimsel arınma ölçeğinde tüm bu tanrısal yükselişler sorgulanır hale gelir.

Maiyetin mahiyeti ve maliyeti fayda analizine tabi tutulur…

14 Mart 2018 Çarşamba


FELAKET DEVRİ KOALİSYONU

FELAKET DEVRİ KOALİSYONU 

Eveleme geveleme günleri geçtiğinde sevk ve idarenin zift karası örtüleri de çekilir. Bilakis memleketi felakete sürüklemekten çekinmeyenler olarak anımsanacaklar, tanımlanacaklar bu ittifak bahsine de konu olurlar. Yani bir zamanlar göklere çıkarılanlar yerle yeksan olur. Bunca heyecan ittifak kurmak için yarışsalar da…

Beraberinde manzarayı makyajlayanlar, maziye hayranlıkla bağlananlar, hatta hastalık derecesinde dilli düdük misali dekor cilalayanlar böylece iktidara tutunanlar da batar. Gökler çatladığında bu ittifak savunuculuğu ile aldanmak onlara da en alakasız teselli olacak gibi.

Çünkü ha bire aldanmak alakasız tesellidir. Arayı bozan hep kara kedidir. Jeneratördür. Lastik kaşedir. Eskide kalan fotoğraflar siliktir. Hal böyle olunca devamlı dışlanan koalisyonlar da her şey gibi yeniden güncellenir…

Güncellendi. Ve on yıldan fazladır koalisyonları uyumsuzluğu üzerinden tek başına iktidar savunuculuğu artık dibe vurdu. Vurmuştur.  Tek parti iktidarına şartlandırılan millet şimdi ittifak adında buluşmaya yönlendirilecektir.

Eveleme geveleme ve şiddete vardırılan gayret bu yönde geliştirilecektir. Meclisten yasası da geçirilmiştir. Memleketin havası yıllar öncesine evrilmiştir. Sevk ve idare bir yıl sonra ittifak temelinde filizlenecektir.  İlerleyecektir. Çünkü değişen idareler çatışması şeri beklentilerin ürünü ittifaka bağlanmıştır.

Nitekim memleketi felakete sürükleyen o çok kanatlı koalisyonlara yeniden kurtarıcı babında yüz dönülmüştür. Hükümet yansıması, iktidar erki ikili ikili üçlü beşli ortaklıklarla, yeni buluş ve metotlarla devam ettirilecektir. Tarihsel kökü ve organizasyonu itibariyle memlekete hiç de fayda sağlamadığı konusunda uzlaşılan bu koalisyonların adı değiştirilince nedendir bilinmez inceden tuhaf bir biçimde kabul ediliyor. Edilmiştir.

Bir gecede meclisten geçirilen ittifak yasasıyla kurulacak tuhaf dostluklar tuhaf seçim hasadı yeni koalisyonları patlatacaktır. Evelemeden gevelemeden söylemek lazım bu kısır döngüye, bol maceralı günlere geri dönülmüşlüğü. Memleket siyasetinin tersine döndürüldüğünü açıkça söylemek gerekiyor. Ak kara, Ankara derken anlaşılmaz biçimde milleti iliklerine dek sömüren o koalisyon dönemlerine neden yeşil ışık yakılıyor. Yeni evlenmeler ve nikâhlanmalar neden güncelleniyor, kafa patlatmak gerek.

Varsa yoksası bellidir. Mevcut manzarayı ittifak istemlerine bağlayarak yeni evlenmeler ve kısır genellemelere kapı açılmasının yegâne nedeni rakamsal üstünlük sağlamadır. Seçimlerden ne pahasına olursa olsun yırtmaktır. Dengesiz salvolar ve yakıştırmalarla hezeyan içinde iktidara yeniden kurulma arzusudur.

Bu yeni nizam belki de efendilerin tarihinde en ihtişamlı yenilgilerden biri olarak yer alacak. Toptan sınıfta kalışın anlı şanlı çıkış yoludur belki ittifak. Bu ittifak gayretinin mayası tutmayacak olsa da denenecek. O yüzden bir gecede tezelden Türk tipi başkanlığın elini rahatlatacak bu kollektör-anonim değişim onaylandı. Onaylandı diye aldanmamak lazım. Felaket devri koalisyonu zor kurulur. Köprünün altından daha çok sular akar.

Eveleme geveleme yerine civan laflara da hiç gerek yok. Durum bariz. Meclisten yapay ve yanlı bir modelin tarih sahnesine oturmasının planı geçirilmiştir sadece. Koalisyon eşittir ittifak devri açılmıştır. Siyasete lale devri.

Ancak gelen günler ne gösterecek belli değil…

İTTİFAKÇILAR


İTTİFAKÇILAR

Çok yakında ittifakçı zihniyetler bir gecede geçirilen ittifak kanunu çerçevesinde ittifaklarını bir güzel oluştururlar…

Kurucu ayarlar ile aşırı derecede oynandıkça kör ve itaat neslinin de gözü kamaşır. Kamaştı da ve işler karıştı. Çatışma politikası ile itibarlanan ve güncellenen mertebe, merkez ve makam sakinleri köşeye sıkıştı. Sözde farklı adaylarmışçasına eldelenen kazanımlar boyut değiştirdi. Yani seçim galibiyetlerine keskin kuralsızlıklar da yetmez hale geldi. Hal böyle olunca politika polimleri ve poliçe sahipleri hemen devreye girdi. Sarayın hücrelerine dek sinmiş saltanat kuralsızlığı yeni kuralları, kuralsızlıkları da yarattı. Hem de bir gecede.

Kanunlaştırılarak iktidarın emrine sunulan yeni format eskinin reddedilen mirası. Yani ittifak. Binbir türlü senaryo tarlası. Yine aynı hikaye aynı harese düzeneği. İttifak on küsur yıldır sürdürülen ihtiraslı politikanın darağacında sallandırdığı bir çöl dikeni. Olağanüstü hallere düşmenin tek gerekçesi. Kör kuyu siyaseti yapmanın tek nedeni.

Saltanat kayığına binenlerin topluca koalisyon veya ittifak dönemlerini hırpaladıkça hırpaladığı siyaset panayırında gelinen son nokta. Gaflet. Koalisyon iyidir. Bu politik miras devletin bekasına dönük tehlike gösterildiği günler daha unutulmadı. Zeka bulamacına yüreği tekleten, aklı şaşırtan politik hamlelerle kötülüğü kazındı. Evrenin en zalim yönetim tarzı olarak lanetlendi. Çağdaş aklın kuşatılması olarak sergilendi. Yeni kurucu ayarlarda tek adam, tek parti, tek başına iktidar kodlandı. Ama yetmedi. Şimdi tersine dönüldü.

Sonuçta sanaldır banaldır denilen, denilenlerin yutulduğu o ittifak ipine yapışıldı. Vitrin ve vizyon çöküşü bu geriye dönüşle resmen tescillendi. Hem de muhalif olunur da ittifak yapmanın önüne engeller çıkarılır diye kanun bir gecede inşa edildi. Son on küsur yılda iktidarlaşmanın ulusal boyutta tek başına hükmetmenin yolunu açan, açtığı için sözde karalanan, tahribatında tertibatın da sorumlusu gösterilen koalisyonlar dönemine ittifakla kapı aralandı.

Demek ki kurucu ayarlar ile kurum ve kuruluşlar ile ulusal ölçekli var edilmiş organizma ve çevresel dinamikler ile nedensiz sebepsiz ne denli oynanırsa oynansın etki ve yetki bir dönemliğine sürebiliyor. Sürdürülebiliyor. Sonra dolambaçlı yollardan sistemin aslına kesin dönüş. Paradoksal politik direnişte bir yere kadar, bir andan sonra para etmiyor. Orijinal aforizmalar eşliğinde kuşatılan düzenek, taht baht dalgalanması olunca tarihin tekrarını nüksettiriyor. Bunca yıl yaylım ateşine tutulan koalisyonlar yeni sürümleri ile hemen ittifak sağlanarak ortaya sürülüyor.

Biriken meseleler bir kalemde halledilecekmişçesine genetik inkârcılık, sulh ve sükûnet içinde baş tacı ediliyor. Belki saltanatı yeniden tesis etmek üzere makam ve itibar dağıtma gibi görülebilir. İşgüzarlığın dik alasıdır belki de. Ancak bu ittifakı el birliğiyle savunan ve getirenlerin kurulacak karşı ittifaklar karşısında kaybedebileceği ve kurucu ayarlara dönülebileceğini de gözden kaçırmamalıdır.

Bu ittifakçı zihniyet çetrefilli bir işe giriştiğini çok yakında anladığında olanlar olmuş olur…


AKIL VAZİYET TUTUŞMASI

AKIL VAZİYET TUTUŞMASI 

Günün birinde Nuh Nebi’den kalma akıl, durum vaziyeti planlayacak denilse kimse inanmazdı. İnanmayacaklar safında olanlar gün geldi bir çırpıda saf değiştirdi. Ve durum vaziyette bu oldu. Böylece bir fasıl kapandı. Günü kurtarma politikacıları da her alanda hürriyeti saklama yoluna gitti. Millet kaybetti. Mantalite eskiye kaldı. İttifak gündeme oturdu.

Bundan sonra hükümet düşecek, iktidar el değiştirecek belki. Akıl vaziyet tutulması faciasının arka perdesinde hatalı manevralar kurgulanacak. Manipüle edildikçe edilen, kafadan reddedilen o ikili üçlü kuvvet birleştirmesi şu son fasılda zorunlu hale geldi. Milli yerli cepheler yeniden kurulacak. Çünkü sikkenin ayarı bozuldukça maraza kabul edilen koalisyon sistemi mecburiyet kespetti. Kurguda kesip atılan o dönemlere geri dönüş yolu meclislerde kulislendi. Kimse kusura bakmasın ama zamanında krizlerin baş mimari sayılan ittifaklar küresel duyarlık çerçevesinde raflardan bir kez daha indirildi. Paralel karşıtlık bir gecede yeniden güncellendi.

On yıllarca akla kazınan durum vaziyetin sorumlusu koalisyonlar ismi değişip ittifak olunca birden yepyeni bir metot sanılıyor. Sanki o isimle aklanacak her şey, gidişat düzelecek. Hayret küresel siyaset küp kafalılara Nuh Nebi’den kalma ittifak süreçlerini yine yeniden dayattı. Kimse farkında değilmiş gibi yapıyor. Eskiler söyler, ‘eskiye rağbet olsa bitpazarına nur yağar’ resmiyette siyaseten eskiye nur yağdırılıyor.

Hükümet düşer, iktidar gider endişesi var sanki. Bu yeni fasıl bu yüzden başlıyor. O yüzden en cesur pozlar, takınılan tavır, kitlesel atıp tutmalar günün birinde Nuh Nebi’den kalma korku ile yoğruldu. Durum vaziyet değişikliği mecburi kılındı. Akıl vaziyet tutulu politikacılar selam salavatı kestiği, korkulası derecede kapıştığı kim varsa bu korku yokuna onlarla en uç noktalarda buluşmayı, ağır koşulsuz birleşmeyi kabullendi. Birliktelik kaçılmazlaştı.

Kaçınılmazlaşan bu süreçte kaçak göçek günlerin koalisyon kavramı geldi gündeme ağırlığını vurdu. Hayırlar eksik kalınca bir günde değişen rejim, bir gecede ittifak yasası adı ile memleketi kırk yıl öncesine taşıdı, taşıyor. Umurlarda değil. Adilane iyilik esenlik beklentisiyle başlansa da bu yıllarca her ağızdan horlanan koalisyonun ayni versiyonu. Açıkça koalisyon kurmayı kolaylaştırma yasası. Meclisten apar topar geçirildi. Yaslı günlere geçit açıldı, siyaset geri döndürüldü.

Bu fasıl on küsur yıldır yürütülen siyasetin de hüsrana uğramasının tescillidir. Kaçamak söylemlere, kallavi söylencelere hiç sığınılmasın. İşin aslı Nuh Nebi’den kalma akıl, durum vaziyeti şifrelemiş, kodlamış, aritmetiği ittifakta yakalamıştır. Akıl ermeyecek durum ise arkadan önden yığınla atıp tutmaların, yüzleri kızartmayışı ve dostane kucaklaşmalardır.

Bu öyle üçüncü taraflar suçlanarak, linçlenerek yenilir yutulur cinsten olmayan kapışmaların üstünün örtülmesi sağlanamaz. Demek oluyor ki yapılan edilen kimsenin yanına kar kalmıyor. Ayrıca bundan böyle ittifaklı seçimler on yıllar öncesinin geçim ittifaklarını da bu gündemin içine yerleştirecek.

Artık akıl vaziyeti, durum vaziyeti kim kime el verirse…