17 Mayıs 2018 Perşembe

MAYIS18

İBRAHİM DİNİ 

Bin yıllar evvel Nemrud adında acımasız bir kral etrafına ateşe tapmayı buyruklar. O buyruk sonrası en bereketli topraklara sahip bir coğrafyada kızıl alev kazanları kaynar. Kamplaşmalar başlar. Tarihsel süreç Nemrutvari ve can yakıcı olumsuz işlemeye misillenir . Mislilenir…

Öyle söylenir ki, kıyım kıyım, kıyımlar doğaüstünü gören sözde kâhinler aklıyla gebe kadınlara yönelir. Doğan erkek bebekler sağ konulmaz. Yüklü kadınlara eza ceza edilir. Nemrut’un ağır zulmünden analar sayesinde bir tek İbrahim ve İbrahimler kurtulur. Ve İbrahim Rabbini arayan bir Hanif olarak yüzünü göğe ve yeri ve de yerin altını yaratan Tanrıya döner. Rab kimdir sorusuna en doğru yanıtı ‘Rab hâkimdir âlimdir’ merkezli bulur. Ve mükâfatlandırılır.

Anası Nuh’a dayanan Harranlı İbrahim'e Kenan ilinde on sahifelik bir tebliğ iner. Tebliğin Tanrıya teslimiyeti öngören ve sevgi ile barış öğütleyen bir içeriği vardır. Yani indirilen İslam’dır…

İbrahim kendini ve yolunu bu uğurda bizzat süsleyendir, sünnetleyendir. Sünnetlidir. İnananlara babadır. Cumhura ebdir. Rehama baba. Ebreham ilktir.

Tanrı'ya hiç ortak koşmaz. Hak yoldan asla ayrılmaz. Tüm iyi huyları kendinde toplar. Hak yolunda Hakka yürür. Uyulması vahyedilen İbrahim dini on sayfalık bir tanrısal tebliğdir. Tebliğ onunla, tebliğ dini onunla başlar…

Yani dinler tarihinde İslam dini ilk onunla yeryüzüne iner. Ve yayılır. O dinsel ilkeler hala bugüne ışık tutar. Ateşe atılması pahasına Tanrı'dan ve buyruklarından hiç kopmaz. Kurtuluşu hicrette bulur. Hicret eden İlk Müslümandır.

Bin yıllar evvel İbrahim Nemrud dünyasında ilk ilahi tebliğin doğrultusunda iki yüz yıl yaşar, yaşatır…

Geçmişte yaptıklarından ve gelecekte yapabileceği şeylerden dolayı daima kendini sorgular, rabbine sığınır. Tanrı'ya her zaman samimi duygularla dualar eder ve yalvarır. Haramdan kaçınır. Helalinden yiyip içer. Geçimini doğru dürüst yollardan sağlar. İşlerini doğru dürüst bir zemine oturtur. Ve düzene intizama koyar. Hep aklını kullanır…

Güzel Sanatlar üretilmesine öncülük yapar. Metni ve itibarı milyarlarca insanı ilgilendiren ve ziyaretle derecesiz hislenilen ilk büyük dinin evini kurar. Kâbe’yi inşa eder. Hac eder. Hala hacca etrafında dönülür.

Diline her zaman sahip olur ve topluma asla nifak sokmaz. Nifak sokulmaması yönünde yoğun emek harcar. Basiretli olup ibret alınan bir rol karakterine bürünür. Son dine binlerce yıl öncesinden hayat verir.

Akıl dini onunla başlar. Tek Tanrı'nın yaratıcılığı onun sayesinde teslimiyet ile kutsanır.

Ve ‘kötü işlerden uzak durup, Hakka yanaşır hizmetlerde bulunarak İbrahim Dinine bağlı olan Hanif kimseden, hak din için daha üstün kim vardır? Sorusu onun şahsında hayat bulur.

Bin yıllar sonra bu gün itibariyle gerçek İbrahim dininde çok kimse var mı? Sorusuna cevap geniş İslam coğrafyasında kaynayan kızıl alev kazanlarına bakılırsa; yok gibi…

15 Mayıs 2018 Salı

KATİL UŞAK ISRAEL VE AMARİKA…

KATİL UŞAK ISRAEL VE AMARİKA…
 
Nedir bu, emperyalist, kapitalist ve siyonist oyun. Nedir bu egemen güçlerin her ramazan her şevval, her kandil her bayram, arifesinde veya içinde İslam coğrafyasında tezgâhladığı zulüm. Bu ramazan da acı pupa yelken. Bu kez resmen katliam, resmen soykırım. Her ahval ve şeraitte bu Ramazan’ı bu kez iyi okumak gerek. Ama o ilk emri yerine getiren kim, hiç…
 
Okumak lazım çünkü ilahi öğüt, tavsiye, ihtar, anımsatma, uyarılar ve elçilerle biçimlendirilen ve yenilenen dinlerle eski dünyadan, kara cahiliyeden çıkılmaya sembol kutsal Kudüs kana boyandı. Hem de yine bir ramazan öncesi ve bir yeni dünya elçilik meselesi, elçilik taşıma bahanesiyle.İleride doğrusu ortaya çıkar nasılsa ama yüzlerce Filistinli dünyanın gözü önünde yok edildi, binlercesi yaralı ve sakat kaldı. Katil uşak Israil ve Amerika…
 
Ucu bucağı belirsiz ama tarihe düşecek hikâyesi belli; ‘Bir Kudüs vardı orada bir yerlerde her din tarafından kutsal sayılan. İşte orada bu ramazan öncesi Filistinli çocuklar bayram şekeri yerine ölümüne ateşi yaladı. İnsansız hava katliam araçlarına çakıl taşları fırlatan o çocuklar artık bayramlarda büyüklerinin ellerini öpüp bayram harçlığı alamayacak. Kudüs sokaklarında bayram gezmesi yapamayacak. Çünkü hunharca katledildiler. Katil uşak Israil ve Amerika…
 
Bir Kudüs vardı oralarda bir yerde Filistinli çocuklar olmayan bayramlıklarını giyemeden kefenlendiler. Artık yalnızca rüyalarda var olabilecekler. Oysa o Kudüs, Filistinli çocukların minik ellerini göğe açarak bu nedensiz savaş bitsin, bu tutsaklık sona ersin diye Allah’a yalvardığı bir yerdi. O kutsal Kudüs artık Filistinli çocukların her bayramda babalarını gelmeyeceğini bile bile bekleyeceği bir yer oldu. Katil ise uşak Israil ve Amerika…”
 
İslam âlemi için en kutsal ay olan Ramazan öncesinde İslam coğrafyasının en kutsal gördüğü şehir Kudüs’te acı pupa yelken. Kara vicdanlılar yine işbaşında. Egemenlerce sürdürülen sömürgeciliğe, sömürge sonrası yaşanan acılara, açlığa kıtlığa, katliam ve soykırımlara, kapitalist ve emperyalist dünya karşısında ezilmişliğe, ağır yenilgilere ve Müslümanların peşini yüzyıllardır bırakmayan kara ve derin cehalete bir de bu jenosit eklendi.
 
Bu ramazan da İslam coğrafyasına her fırsatta bin bir bahaneyle fitne sokan bir avuç uşağın ve efendisinin karşısına dikilecek İslam`ın o özgürleştirici, birleştirici, çağdaş ve çağsal özgürlükler dini olduğunu kanıtlayacak başkaldırı eylemliliği boşu boşuna beklenecek. Daima beklenildiği gibi...  
 
Yalandan büyük meydanlarda ağlanılacak, sızlanılacak bu acıdan da siyasal menfaat çıkarılacak. Göstermelik meydan namazları kılınacak meydan duaları edilecek. Gösteriş Müslümanlığı zirve yapacak yine. Sonra küllenmiş geçmiş zaman yalnızlıklarına dönülecek. Yazgı denilecek. Lanetli kavim masalına sığınılacak. Dinleri tekelinde sananların karşılıklı atışmasıyla bitecek yaşanan her şey. Bu acıya ve sudan sebep dökülen kana açık ve net görüşler beyan edenler ise haddi olmadığından dem vurularak sırasıyla İslam dışı farz edilecek.
 
İşte bir Ramazan öncesi kanla yazılan bu yazı, sinkaf dağında süs tepesi var diyenlere açık uyarıdır: Yazının başı sonu, başlığından bellidir; egemen güce tapınan tüm uşaklık edenlere gider, özellikle ‘Katil uşak Israil ve Amerika’ya ve işbirlikçilerine giderdir…
 
Sözde büyük İslam coğrafyasına gelince; ‘Katil uşak Israil ve Amerika’ya gereğince direnemeyişin ve elde olan tüm yeraltı yerüstü zenginliklerine rağmen onlara nedensiz köleleşmenin ürünüdür başa gelen. Akıllara kakılan.
 
Oysa “Özgürlük yoksa İslam da yoktur, açlık varsa özgürlük de yoktur. Ve İslam, tam anlamıyla bir özgürlük dinidir. İlahi çağrının-Kutsal Mesajın özü de budur. Özgürlüğü içselleştirdikçe özgürlüğe gölge düşürecek ne kadar hurafe varsa tüm benlik ile karşı durmaktır dindarlık. Özgürlüğü asla unutmadan, hürriyeti unutturanlara, zulmedenlere cephe açmaktır masumane dincilik. Çünkü İslam’da korkunun yeri yoktur…”
 
Zenginliği kaybederim korkusu orman kullanım kanunlarının yeniden yazılmasına hatta yazılmadan direkt orman kanunları uygulanmasına sessiz kalmayı perçinlememeli. Yoksa sonu pişmanlığa varan teslimiyet oluşur. Ve getiriş budur işte. Linç politikaları gelir kapıya dayanır. Kutsal şehir Kudüs kana boyanır. İslam coğrafyası ezilenin, sömürülenin, yakılanın, yıkılanın, mağdurun yanında yer alarak asıl din damarına dönmesi gerekirken ‘Katil uşak Israil ve Amerika’ya ve yaptıklarına seyirci kalır…
 
Ey İslam âlemi; “Namaz kılanı kılmayanı, oruç tutanı tutmayanı, teravih kılanı kılmayanı, hatta teravih yok diyeni var diyerek itiraz edeni, camiye gideni gitmeyeni, cem evinde cem tutanı tutmayanı, zorla güzellik olmaz zorla ibadet olmaz diyeni, öyle diyenlere de vay zındık diyeni ayni yola yolculandığında, yolları yolcuları birleştiğinde, ibadetleri hafife alıp ağırdan takılanla, cennetin tapusu için terleyenin, günde beşe beş katıp secdeye varanla alnı secdeye bir kere değmemişin, sağın solun, faşistin komünistin, liberalin, sosyalistin, yolları bir olduğunda memleket memleket olur. Böyle memleketler çoğaldıkça İslam coğrafyası kurtulur. Yalandan feverana gerek yok, Din de elden gitmez…” Ve her ramazan öncesi acı pupa yelken yaşanmaz.

Ayrıca her şey bir yana, her şeyden önce zamanında vakti gereğince, Filistin’e gidip gerilla eğitimi yapanlar gibi hiç korkmadan çekinmeden; Kahrolsun ‘Katil uşak Israil ve katil Amerika’ diyebilmek gerekir…

14 Mayıs 2018 Pazartesi

KARA MİZAH SİYASETİ

KARA MİZAH SİYASETİ
 
Zaten bu memlekette siyaseten doğru görünen ne varsa kara mizahın asli konusudur. Siyasi açıdan doğru olmayanları ise mizahın. Millet eğrisine doğrusuna bakmadan topuna şaka der. Moda alışkanlıkla kamera şakası der geçer. Sonra her şey unutulur. Unutur gider…
 
Ve mizahla başlayıp yol alan paragraflarda, kara mizah konusu ne varsa inceden teğet geçeceği söylense de, geçmese de, ezip geçse de muhakemesi yapılmaz. Muhalefet içeriklilerin tamamı mahkemeye verilecek yazılara dönüşür. Sözde vatanperverin biri gelişigüzel sokma akılla bu vatan düşmanlığıdır, yazanı da vatan düşmanıdır diye şikâyet eder. Yani eskilerin deyimiyle jurnaller. İspiyonlar. Gammazlar. Sanki gamalı haç serpilmiştir yaslı gönüllere. Zerre acıma hissi kalmaz. Bu şaşkın kalabalıkta kimin düdük çaldığı da anlaşılmaz. Tez elden toplama kampları kurulur.
 
Düdüğü yanlış çalanlar veya yanlış çalıp doğrulatan ve doğrulayanlar mahkemede bitecek yazılara elbette müdahil olurlar. Sonra da konuk manken olurlar. Kara takımlı, karanlık gözlüklü bu âdemler, üç paraya resmen makineleşenler daha kederlenme fırsatı bile bulamayanlara kaynarlar. Kaypakça kötü kader işler. Gün batımından gün doğumuna kadar kaşla göz arası ne kadar mizah ustası ve millet yiğidi varsa toplanırlar. Sürülürler. Süründürülürler.
 
Asap bozan bu başıbozuklukta mizah ötesi kara mizah berisi otuzaltı kırkiki kuzey paralel ve yirmialtı kırkbeş doğu meridyenine kaç milyon adem, badem, arab, eklenir o hiç önemsenmez. Oysa bilhassa bu konuda bile sürgüne gönderilen ve boğaza takılan öyle laflar vardır ki bir türlü söylenemez. Evlat acısı gibi koyan olaylar, kıssadan hisseler olsa bile.
 
Hisseli harikalar kampanyasının mizah yüklenmiş hali günlük faaliyetleri yeniden yönlendirir.  En yaşanmayacak olanların her daim yaşanması ise kara mizah. Öyle ki her dem acıtır yürekleri…
 
Kara mizah siyasetçilerinin düzenlediği biz yoksak yansın dünya karnavalıdır. Bu yüzden etliye sütlüye karışanlar işi bozacağından önce onlar toplanır. Hizaya çekilir. Her bağbozumunda melankoli derecesinde ve kara mizah içeren davetlerle devam ettirilmeye çalışılan iktidar erki de bocalar. Aldırmazlık kutsal değerler sorgulandıkça artar. Artsa da azalsa da yaşama tutunabilmek zorlaşır. Kutular açılır içinden taş plaklar çıkar. Pikabın iğnesi değince uzunçalarlar dönmeye başlar. Ve çalarlar. Al sana mizah, kara mizah. Kara mizah siyaseti.
 
Bu bozuk düzende bu ne klan bu ne yalan kimse aldırmaz, üzerine alınmaz. Yürür kervan, büyür mizah, güldürür kara mizah. Siyasetçileri ise güncele ve gündeme denk, kısa ve uzun vadeli ana stratejilerle hedeflere ulaşmanın komik yollarını arar. Yorumların ve forumların mizah dozu arttıkça kara mizah siyasetçileri de sözde politik birikim ve bilinçli tavırlılıklarını sıralarlar. Ve geleceğe ilişkin projelerin havada kalmasına kimse aldırmaz. En gülünç yan da budur işte.
 
Sonuçta kara mizah yüklü danışma programlarına dönüşür ortam. Halkı üzdükçe üzen bu kara mizahçı siyaset anlayışı sınırlı sınırsız bilgilerle gölgesinde ne varsa karartır. Eğrisi doğrusu, yanlışı yalanı usta ellerde kara mizaha malzeme olur. Hayatta olmaz denilenler ise mizaha. Komik derecedeki hassaslık ise gülme duygusunu depolar. En uyanmazları uyandıran da odur.
 
Zamanı gelince de asla izahı olmayan mizahla başlayıp mizahla biten büyük karanlık kendi siyasetçilerini komikleştirir.
 
Söz millette; Millet kara mizah siyaseti ve siyasetçilerini oylayacak…

13 Mayıs 2018 Pazar

ANA VE ‘VALDE MEKTEBİ’ ÇOCUĞU ‘PERTEV’…

ANA VE ‘VALDE MEKTEBİ’ ÇOCUĞU ‘PERTEV’…
 
Onca yoksulluğa rağmen babamın ileri görüşlülüğü sayesinde ben ‘Valde Mektebi’ çocuğu ‘Pertev’ oldum. Sonra ‘Yüksek’lere savruldum. Nedeni belirsiz doğduğumdan bu güne anama rağmen, anamdan çok babamı sevdim. O en sevdiğim vakti tamama erince göçtü gitti. Anama kaldım. Zamanı gelince o da gidecek. Asla kurtuluş yok, ben de gideceğim bir gün. Anam tüm günler senin olsun, son yolculuğumuza dek seninim...
 
Zaten o son gün gelince ustam boğazda bir menfezde bekleyecek. Hararetle küreklerine asılacağım dibi delik sandalın. Karşılayacak beni çelik zırhlı geminin güvertesinde. İpek saçlarında tan yeli, Deniz mavisi gözlerinde birkaç damla yaş. Birlikte açılacağız engine. Yolculuk sonsuzluğa…
 
O yüzden ebediyete göçmeden itiraf etmem lazım her şeyi. Lazım ama meğer ne zormuş anaya methiyeler dermek. Ne zor ezelden ebede, ince ve asla incitmeyen varlığıyla kuşatılmışlığın ıssızlığı veya zenginliği yazmak. Ayrıca ne çok anı saklamışız, birlikte büyürken. Evladiyelik, arkadaşça, dostça. Her şeyin bir ilki olmalı, anam ilk ve tek. Yazgı böyle.
 
Kaygı da vardı, saygı da. Doğan da anam göğe beledi beni. Yıldızlarla örttü. Sahipsiz çayırlara bağladı. Beşiğimi çok sallamadı. Dünyaya bak dedi hayat gördüğün gibi. Görmek istediğin gibisi ise boş hayal. Kimin gördüğü önemsiz düşlerden uyandığımda nice söz birikti avuçlarımda. Baktım tek kelime; ana. Tek cümle; Bir melek tuttu elimden, anamdı…
 
Tarihe kaydı ise doğaüstü varlık ve takdir güzellemesi. Analık dünyanın merkezi meselesi. İzahı naçizane; Bir kadın tuttu elimden, koca dünyada. Şehirlerin şahında birkaç göz odaya kilitli dünyada büyüttü. Çoğu kez anamla birlikte göğe savrulduk. Onun için assalar da ölmezliğe mahkûmdur bedenim.  Anımsarım her yerdeki halini. Köyde kentte. Fındık bahçalarındaki fersizliğini. Su yoluna, ekmek uğruna yorgunluğunu. Anam hep yorgun ama umutluydu. Başörtüsü başında, eşarbı omzuna atılı. Gülen gözlerinde gül buğusu. Bir melekti, tuttu elimden…
 
Yıllar yılı dünya başımı döndürdü. Dünya döndü durdu, durdu döndü tek göz odaya savruldum. İçimde kaleler yıkıldı, kuleler çöktü. Yaşlandım düşlerde hayallerde. Bir yaslı anam anladı gönlümde kopan fırtınaları. Dakikasında gerçeğe boğulmak, dolu dizgin yaşamak ile ayakta ölmek ne güzelmiş öğretti. Bana öğrettiğin bu yıkılış yeniden doğmak, ömürlük armağan. Anam gözleri ateş ateş beni doğurduğu yerde beklerken, doğurduğu saatte, gözümü kırpmadan dünyayı arkamda bırakırım hiç gecikmem. Çünkü bir çiçek tuttu elimden, bir çiçek tuttum elimde; anam...
 
Zamanı geldi, Denizin bittiği kıyıya ulaştığında mahirlik, tüm inançlar sarsıldı. Ulaşılan seviye yerle bir edildi. Can siperane boğuşulan Karadeniz dalgaları kurudu. Kurumayan eksilmeyen yalnızca gözyaşlarıydı. Bu yaşımda anamın ödenemez emeği dolaşır kanımda. Onca yoksulluğun ortasında babamın ileri görüşlü olduğunu bilirdim. Meğer anam devrimciymiş. Çocuktum. Anam çok ağlamıştı; Vah çocuklarım vah yazık oldu diyerek. Kıydılar gariplere, ah çekerek. Günah. Oysa ben en büyük evladıydım. Demek başka çocukları da varmış. Olsun dedim, içten içe inceden inceye kırılsam da. Epey sonraları o çocukları epeyce tanıdım. Ayni yola yolculandım. Tanıdıkça iyiden iyiye anladım. Dinledim, dillendim, piştim. Anam gibi ben da yandım. Ve hiç unutmadım. Zaten unutulası değildiler hiç biri. Anam ne çok ağlamıştı onu da unutmadım, unutamadım.

On yıllar sonra baktım da hay anasına şaşırdım. Meğer o çocuklar anamdan üç beş yaş küçüklermiş. Benim canım anam, demek ki sadece üç beş yaş farkla tüm analar gibi memleket çocuklarına çok ağlamış. Analık buydu işte. İşte bu ana benim anamdı. Duygulandım ve gururlandım. Hala öyle aramızdaki diyalog. Derdi yaşayan ve ölen çocukları hala. Anam, yaşa çok yaşa…
 
O nedenle sona yakın, analar yavrum bak devrim simli, devrimciler isimli diyebilesin. Her çocuk nihayetinde değil mi ki  ‘Valde Mektebi’ mezunu ‘Pertev’. Gözlerinin ışığı sönmesin…
 
Anam sen doğurdun beni, bir daha sen doğurasın. Başka ana istemem. Doğan da ilk nefesimde, yeniden bebekliğimi veresin elime. Anacım veresin muzipçe çiğ sütünü. En baba, helalinden helal, tükürüğünle ıslanmış yumuşatılmış ilk minik lokmamı. Bereketinden siyah buğday ekmeğini ve alın terinden dökülen sapsarı mısır unu bulamacını. Bebek peksimeti, pirinç nişastasını. Veresin baş kabak, kısa pantolonlu günlerimi. Kanayan yaralı dizlerimi. Çipil gözlerimi. Sokak çocukluğumu. Kara önlüklü öğrenciliği. Orta sonrası beynelmilel isyankârlığımı. Hayat üniversitesindeki ölümsüzlüğü. Kolay olmayan kazanımları, tüm kaybedişleri. Adına adımı. Canıma canını. İstemem onu, tüm canlar seni yaşatsın.
         
Canım anam serilmişim ayağına. İlkem, secdem, kıblem anam. Sevmişim seni devlerin tepegözü ile. En çocuksu, en delikanlı, en babacı. Gel gör ki böyle aşk görülmeyesi. Kıskanılası. Vakit tamama erince, zamanı gelince ben indireyim seni ebedi istiratgahına. Çekme o en korktuğun korkuyu evlat acısını. Ana görme devrilişimi.
 
Anam, ayağının altı cennet köşesi. Boynum devrilmeden Cennetinden öpeyim…

AZİZ MİLLETE TAVSİYE…

AZİZ MİLLETE TAVSİYE…

Son zamanlarda iyice yoldan çıkılmış, yolsuzlukla iç içe yönetsel yapılar oluşmuş, inceden inceye millete baskı kuran bir mekanizma oluşturulmuş şu garip memlekette civatalar yerinden oynamaya başladı. Oynar oynamaz da iktidar zamanında yapılacak yerel seçimleri kurtarmak, kaybetmemek adına erken baskın seçim kararı verdi. Şimdilik takvim kazasız belasız işliyor. Ama civatalar yerinden bir oynar ise veya iktidarı muhalefeti beklenen seçim sonuçlarına ulaşamaz ise mazallah...

Zaten ne yapsa utanmayanları, hiç yüzü kızarmayanları, her türlü kirli fiiliyatın içinde bocalayanları açıktan açığa gördükçe ve inceden inceye süzdükçe tepki bir yana hayretini dahi esirgeyen bir acayip aziz millet oluverdi bu necip millet.
 
Sanki bu duruma özgü Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk millete tavsiye olarak bakınız ne söylemiş vakti zamanında; “ Aziz milletime şunu tavsiye ederim ki; bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki vicdanındaki öz cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalmasın...”

Ama geri kalındığı bariz. Hele son on yıllarda ne kadar fenalık varsa ulu orta yapıldığı halde kamu vicdanında affı kolaylaştıran, Allah’a bile havale etme gereği hissetmeyen bir millete dönüştü aziz millet. Maalesef.
 
Elbette farklı bakışlar da olacak. Hatta en keskin görüşler bile kişiden kişiye, fertten zümreye değişecek. Ancak ‘biz’ duygusuna yoğunlaşmaktan asla kaçınılmayacak. Sevgi, saygı, güven ve hoşgörü kaybedilmeyecek. Hele de aşırı ilgiye mazhar olmak, tapmak ve tapınmak bir yere kadar makul karşılanacak. Yoktan gelip aşırı zenginleşme formülünü bu memlekete dayatanlara da zamanı gelince ince ince hesap sorulabilecek. İşte aziz millet bu realiteye uymalı.
 
Bu uyarlama içinde her fırsatta çetrefilli, afili metotlarla ve çetesel marifetlerle yönetimlerde etkinlik artıranlar, memleket ekonomisini batıranlar ile milletten gidişatın en gerçekçi ve hissedilebilecek yanlarını daima gizleyenlerin ödüllendirilmesine bu kez son verilmeli.  Asıl önemli nokta ise  içte ve dışarıda çökmüş tersyüz edilmiş moral değerlerle ilerlemenin mümkün olmayacağının bilinmesi. Hele de insanı insan, adamı adam yapan değerlerden uzaklaşıldıkça, lisanı harbi bozuldukça adam olmayanı sultan eyleme aczinden bu aziz millet kurtulmalı. Kurtarılmalı.
 
Yaklaşan erken baskın veya zamanında seçimlerde neticede, aziz millet tüm delilikleri ve delilleri görmezden gelmeyi vazifeyi asliyeden saymamalı. Sıkışınca da işi Allah’a havale etmemeli.
 
Zaten hal böyle olunca din iman bir yana kâinatla ve kainat ötesiyle olan tüm münasebetler yabancı paraların çapraz kurlarına takılır. Siyasal denge  bozulur. Hele hele çıkmazın ortasında böylesi bir siyasi erke güven azalacağı halde devamlı artıyorsa ve her iyilik veya şer semaya bağlanıyorsa sevap az, günah ve haram zirvede demektir maalesef…
 
O yüzden sormak ve sorgulamak lazım. Ve şirk, şüphe, kötü ahlak, alabildiğine manasız münakaşa adeti ve temaşa adaletsizliği neden kalpleri kabarttıkça kabartır sorularına yanıt bulmak lazım.
 
Ayrıca aziz millet milli önder uyarısının yanısıra dini önder tavsiyesine de dikkat kesilmeli; “Allah katında en sevgiliniz, ahlakı güzel olan, halkla iyi geçinenler ve kendisiyle geçinilen yumuşak, iyi huylu olanlardır...”
 
Zamanı gelince söylenen doğru söze ne denir; söz aziz millette…

BATAN GEMİNİN MALLARI…

BATAN GEMİNİN MALLARI…

Tek başına iktidar ve yürüttüğü ekonomi zar zor on beş yıl dayanabildi.  Yani yeni dünya düzenine entegrasyon da fos çıktı. Küreselleşme denilen ekonomik ucube ve dünyadaki nice siyasi çalkantılar kendini inşaat sektörüne yaslamış memleketi de ince ince yuttu. Şimdi dünya ateş topu, coğrafya büyük bir savaşın kıyıcığında geziniyor. Ve koca memleket açmazda, çıkmazda. Seçim ekonomisi de vurunca sektör çöktü. Koca koca lüks daireler, siteler, vadiler elde kaldı. Batan geminin malları şimdilik bu.  Alanı yok satanı çok…
 
Yok, çünkü ‘İnşaat tanrıları önce betonu yarattı. Beton ise siyaset tanrılarını. Bu arada insanlar da betonlaştı. Yani yürekler beton, beyinler betonumsu. Bedenler kum çimento yığını. Kuru, kapkara, kupkuru ve dilsiz bir dünyanın temelleri atıldı. Ama inşa edilmeye çalışılan memleket de çöktü…”

Pervasızca yıkıcı, yok edici ve çirkef umursamazlık geleceğe taşınmak istendi. Öyle ki ‘Eskiye öykünen mimari ile inşa edilmiş, dışı sade içi bade betondan mekânlar dizayn edildi. Dört bir yanda içindeki her şeyi betonlaştıran az katlı, çok katlı beton yığınlar hortlatıldı. Beton kentlerde, beton ucubeler salkım saçak hale getirildi. Betondan cumbalar, betondan haremlik ve selamlıklar…’ Sonra bir anda korku tüneline girildi. Deniz bitti.
 
Ve doğanın hâkim rengi intikamını alacak şekilde betondan doğdu. Tünelin çıkışı da kapalı gibiyken seçimler aşamasına geçildi. Şimdi yaklaşık on beş yıl sonra ‘Betonlar çiçeği yarattı yaratacak gibi…’

Sanki kapitalizme hala methiye düzen yorumcu-yancılar ile korku imparatorluğu yaratanlar memleketin bedavaya kurtarılamayacağını anladılar. Birkaç ülkenin dünya coğrafyasından silinmesiyle ancak başa baş noktasına gelinebildiğini gördüler. Toplumlara, halklara, ülkelere uyduruk yenilikçi-devrimci baharlar ihraç edilirken alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste hesabına toslanıldığı hissedilmeye başladı.  Çünkü metal fırtına değil ama tersten vuran bir ekonomik fırtına memleketi teslim aldı.
 
Kasırga sarsıcı boyutta. Bu şiddete memleket kolay kolay dayanmaz.  Yani yıllardır beceriksizce yönetilen memleketin altı üstüne gelecek, içi dışına çıkacak gibi. Sonra topla tüfekle de çözülemez haddeye varır mesele. Korkulası gerçek yarın Batan geminin malları da kalmayacak.

Seçimler sonrası; borsalar, bankalar, batan dev firmalar, düşürülen kredi notu derken kriz iyice derinleşecek ve genişleyecek. Genleşme en ücrada köyündeki garibin iğne ipliğine dahi sirayet edecek. Bu ekonomik buhran aslında uygulanan sistemin yere batmasının ayak sesleri, belki de kapitalizmin yükselişinin en üst sınırı ve son aşaması.
 
Hiç kuşku duyulmasın ki gelecek günler kapitalizmin yerine uygulanacak alternatif modellerin konuşulacağı ve konuşulması gereken günler olarak tarihe geçecek…

On küsur yıldır acımasız vahşi kapitalizmi hiçbir ideolojiye, ekola, okula gereksinmeden uygularsan kaçınılmaz son işte bu olur. Hiç umulmadık bir anda diz çökersin, çünkü para çökertir adamı. Paspas olursun ekonomin felç olur, insanların bir çırpıda evsiz sokak insanları olur. İşte böyledir kapitalizm, böyledir kapitalist-yancılık. Kim olursan ol izin verildiği sürece hükümdarsın, bir bakmışsın dara düşmüşsün, dardasın, hükümlüsün.

Kıssadan hisse, şu batan geminin malları aşamasında akılları başa devşirme zamanı…

9 Mayıs 2018 Çarşamba

GÜNEŞE YOLCULUK…

Ne sorudur o soru. Memleketin her insanı o soruya hayatında bir kere de olsa mutlaka muhatap olmuştur; Yolculuk nereye hemşerim?
 
Evet, gerçekten yolculuk nereye? Güzel soru. Her alanda her platformda değişim ve hızlı gelişim çağı yaşıyor memleket. Özel veya tüzel her türlü yönetsel yapı daha da komplike bir hal almış durumda. Almak zorunda. Ancak hangi nedenle olursa olsun bağışlanamaz, çağdaşlaşmayı bir türlü sağlayamayan bir memlekete döndürüldü şu garip memleket. Yolculuk nereye hemşerim? Sorusunun önemi oradan geliyor…
 
Yanıtı kısa ve öz; Bu kısır döngüde doktrini çok iyi bilenler ve sık aralıklarla inceleyenlerin dışında kalanlar bile, artık Denizin bittiğini söylüyor. Artık tamam diyor. Bile bile suyun dibinde batık hazine arayanlar ise iğneleyici sözlerden kaçınmayarak hala incili define çıkarma peşinde. Vurgun yeme pahasına sünger avcılığı.
 
Bir değişmez gerçeklik var aslında onlar da çok iyi biliyorlar; Bu kafayla yolculuk meçhule…
 
Hala kaşla göz arası fikir yerine zikir, zihin yerine patak, gündem yerine güncelleme. Eğer bu kez de fırsatlar kaçırılırsa, esenlik uzun süre yakalanamaz bir daha. Yarınlara geleceğe dönük tüm ilişkilendirilmeler, tüm sınıflandırmalar tutmaz. Hem de hiçe sayılan tüm saptamalar, hazırlıksız yakalanılan taşkın başıbozukluklar işi daha da zorlaştırır. Her açmaz hepten başa bela olur. Bu ‘pararealite’ sınıfta kalmayı da beraberinde getirir. İflası da.
 
Yolculuk nereye bir güzel anlaşılır ama iş işten geçmiş olur. Yalandan geçmiş olsun diyenler de sıraya girer…
 
Resmi özel işlerlik ve işlevsellik bütünlemesi dövize endeksli potada eritilince anında her şey ile yüzleşilir. Yüzsüzce katmerlenen sıkıntı geniş katmanları boğmacasına kucaklar. Kapkaranlık bir kısır döngüye hapsolur tüm ideler, idealler. İşte böylesi bir mahkûmiyete ve kararsızlaşmaya acilen son verilmeli. Verilmedikçe hep ayni zihniyet yine belirleyici olma özelliğini tekrardan kazanır.
 
Öyle bir tablo ortaya çıkar ki; Yolculuk nereye hemşerim sorusu bile sorulamaz, sorulursa da suç sayılır…
 
Şimdilik yarışa kalkanlarca izlenen ve yürütülen siyasi süreç yandaşlarını inceden keskinleştiriyor. Ama karşıtlarını da teskinleştiriyor. Yatıştırıyor. Millet böylece en azından çift taraflı baskıların inceden inceye ve en derine kendini hissettirmesinden biraz kurtulmuş durumda.  Gerçi yerinden yurdundan, köyünden toprağından koparılmışların yolculuğunun da kesiştiği bir coğrafyada her tökezleyiş herkesi ezer. Asıl ve nakil yurttaş durumunda salınmak ve barındırılmak yakın uzak her çalkantıda serseri mayın gibi siyasete de etkir. Bu zararlı etkileşim bir nebze de olsa Milletin kanına dokunur. Sanki bunlar bilindiğinden ince siyaset güdülüyor.
 
Bir şeyin daha incelikle üzerine gidiliyor; Yeni yerleşim haritaları çizerek kurtarıcı rolüne soyunanların işi değildir yeni yol haritalarını kurumsallaştırmak. Niyetleri sadece dinamizmi siyasallaştırmak olduğundan nerede ne zaman patlayacağı belirsiz bir siyasi izlenimciliktir ortaya koyulan. O nedenle daha çok zaman kaybedilmeden bir arpa boyu ilerleme kaydedilemediği apaçıkken o meşhur soru soruluyor.
 
Elbette sorulmalıdır; Hemşerim, Yolculuk nereye?
 
Zaten ideolojisizlik ideoloji olmuş, ilkesizlik moda. Bu yaygın hastalık her platformda yaygınlaşmış. Bu salgın aymazlık siyasete de, siyasi partilere, siyasetçilere de bulaşmış. En kötüsü de bu bulaşıklık. Siyaset kurum ve kavramları da itibar ve zaman kaybetmiş. İşte havalı açılımların, davalık çalımların memleketi getirdiği nokta bu belirsizlik.
 
Bu belirsizlik ortamında açıktan açığa gerçekleri kapatanlar da var, karartanlar da, yalanlayanlar da. Sözde inanmayanlar da var, inananlarda. Durumu değersizleştirerek boş bakanlar da var, baş bakanlar olduğu halde bakmayanlar da. O halde nicel değerlemelere aldırmadan taban kitlelerin sahipsizliğini giderecek yarışın çakmağı çakılmalı. Zamanı gelince ki gelmiştir, en ideal yönetsel yapıyı inşa etme çabasındakilere yol verilmeli. Çünkü sorumluluğunu bilen nitelikli kadroların milletle buluşması şart. Soru belli; Yolculuk nereye hemşerim?
 
Yanıtı da bir o kadar belli, kısa ve öz; Güneşe yolculuk…

EŞEK ARISI SİYASETİ

Camdan kuşlar diyarında canı gönülden arzulanan kurtuluş öncesi ‘Asyarap’ yani Asyatik artı Arabik eşek arısı siyasetçileri için havaya önce bir daire çizilir. Sonra akı karası, otu topu o dairenin içine hapsolur. Zehirleyici iğneleri anca o vakit hiçbir işe yaramaz. Zar zor kanatlanmalar ve zer zır çırpıntılarla boşa geçer zaman. Zamanı gelince de keskin uğultuları hiç duyulmaz. Eşek arısı siyaseti balonları bile kendi zehir zakkum iğneciklerince patlatılır. Hal böyle olunca, vakit tamama erince de realist siyaset nameleri çemberlerin içinde dertoplanmışlara inceden inceye fısfıslanır. Kasvetli hava değişir…

Camdan kalpler diyarında eşek arısı siyaseti her telden nemalanışın makbul ve mubah sayıldığı, ibretlik bir masaldır. Masalcı bindirme kıta eşek arısı siyasetçileri in, hin, din merkezli milyonlarca kristalize insanın izniyle resimli tarihi masallar kitabına madden ve manen kirlenişi resmeder. Elbette bu resmedilişin arka fonunda muazzam bir teorik birikim aranmaz. Gün ışığında kandille aransa da bulunmaz. Zaten olmayan teorik birikimin yalandan soyut işlere bezenmiş, çok özel programları hayata geçirilir. Proje en azından kullanılan dil ve muhtemel arzulananlar itibariyle son on yılların moda siyasetini ve siyasetçilerini tesciller; Asyarap eşek arısı siyaseti ve siyasetçilerini.

İşte o yüzden hani bir deyiş vardır ya, ‘dilini eşek arıları soksun’ yerlerde sürünür…

Sürümlenen şekliyle din ile Asyarap eşek arısı siyaseti kol kola giriverince önlerinde hiçbir engel kalmayacak, kalmadı zannedilir. Larvalar bile arı sütüyle beslenir. Asyarap eşek arısı siyasetçileri din iman kuvvetiyle dere tepe dümdüz giderler. Oysa bu körleme gidişatın sonu uçurumdur. Ve o uçurum çok geç fark edilir. Aklı başa devşirmenin zamanı geçince da hazin son kaçınılmazlaşır. Çünkü gece karanlığında karabasan gibi çöken eşek arısı siyasetinin deniz ortasında uzak şehirler yaratan aymazlığı geç de olsa anlaşılır. Ta ki deniz bitince anlaşılmış olsa da anlaşılır.

Bu bitiş on yıllardır anlaşılmasın diye kurgu siyaset bilim klasiklerine taş çıkartacak denli densizliklere bulaşan eşek arısı siyasetçilerinin, sırlı gökler diyarından görüldüğü cam gibi barizken, camdan biblolar diyarında tüm camlar buzlanır. Buzlama yetmeyince beyaz camlar filmlenir. O tecrit edilmişlikle sürdürülür kovansı yaşam. Yani fillerin tepişmediğini sanmak ile başlar Asyarap eşek arısı siyasetçilerle baş başa kalakalmak. Çimenleri hiç düşünmemekle de başkalaşılır…

Bu arada hepten ortada kalmışlığın payı ve paydasına korku düşünce de pembe düşler biter. Zamanı gelince uyanılır. Ve bu sıra dışı düşkünlük kalakalanların bir kısmında tipik tematik değişimleri tetikler. Modern toplum bilinci tam kentlerin tozunu attırmak üzereyken, aniden saflaşılır. Çünkü eşek arısı siyasetin, cevval Asyarap siyasetçileri en küçük fırsatını yakaladığında putlaştıran zehirli iğnelerini batırırlar. Hayat felç olur. Neredeyse eşek arısı siyasetçileri havaya çizilen dairelerden dışarı taşarak can havliyle önüne çıkanı sokmaya başlar.

Camdan saraylar diyarında aklın almadığının yaşandığı, dilin sustuğu, kulakların duymadığı ve gözlerin donuklaştığı an, aklın sınırlarını zorlayarak memleketin en ücrasından sokarlar. Zehirli iğnenin batmasıyla sağda solda ‘Sokma akıl bir adımlık’ denilse de her şey yolunda babında kullaşılır. Uyusallaşılır. Bir kullanımlık periyotta eşek arısı siyaseti ve siyasetçileri yine adım ve adem şaşırtır. Ama genel etkisi bu kez geçicidir. Lokal uyuşukluk verir.

Çünkü camdan kubbeler ve minareler diyarında kısmen uyanma gerçekleşmiştir. Ve Asyavari eşek arısı siyasetin Arabik siyasetçileri anca uyku sırasında defalarca sokarak işlerini görürler. Ayrıca eşek arısı siyasetin uyurgezer mantıkla memleketi getirdiği uç nokta ve bir tık ilerisindeki ucubeliğin keskin kokusu Kıta Avrupası'na yakın bölgeleri ve sahil kesimleri kendine getirmiştir. Buraları ne yaparlarsa yapsınlar Asyatik artı Arabik eşek arısı siyasetçilerinin çabasıyla etki altına alınamayacağı besbellidir.

Bu belirginliğin kızdırdığı Asyarap eşek arısı siyasetçiler tüm suçu kendinden başkalarına mal edilerek ve edipleri ait olmadıkları yere tıkarak, şok sokmalarla kısmen beyin ölümüne yol açarak, bedenleri felç ederek yine yeni eşek şakalarına meyil ederler. Ama bu kez sanki tutmaz, tutmayacak gibi görünüyor. Çünkü bu denli aşağılanmak Asyarap eşek arısı siyasetçilerinin sokmasından beter acı verir olmuş millete. Bu hissediliyor. Memlekete bulaşan zehir ölümden beter yasakçı kafaların ürünü Asyarap eşek arısı siyasetiyle yaşamaktır. Bu da reddediliyor.

Camdan sandıklar diyarında Asyarap eşek arısı siyasetiyle yaşamak veya yaşamamak kararı Milletin…

CHE KARDEŞ…

CHE KARDEŞ…

‘Biz seni sevmeyi, Tarihin yükseklerinden öğrendik.  Cesaretinin güneşi, Ölümü kuşattığında…’

Gelmiş geçmiş tüm devrimcilerin en bilindik yüzü, bütün devrimlerin özellikle sosyalist devrimlerin sembolüdür Ernesto Che Guevara. Kızıl yıldızlı Bask şapkalı devrimci adamdır. Ernesto Guevara; Kardeştir…

O ‘Hasta la Victoria siempre’; zafere kadar her zaman, daima yaşayacak. Son yıllarda her ne kadar her yerde grafik baskılı resimler, posterler türlü çeşit tüketici ürünler materyaller biçiminde siyasi bir obje olarak kullanılsa da Che Guevara başka bir mirastır.

Bir devrim şehididir. Tıp doktorudur. Babadır. Satranç oynar, birçok dil bilir, spor yapar. Bağımsızlık mücadelesi verilen her alanda efsanevi bir kimlik olarak idolleşir. Guevara, Arjantin'li  İspanyol ve İrlanda kökenli aristokrat bir ailenin evladıdır. Gençliğinde Latin Amerika'yı dolaşır. Dolaşıp gördükçe savaşçı ruhu pekişir. Devrim gönüllüsü olma olgunluğuna erişir. 1955 yılda Meksika'da Castro Kardeşler ile tanışınca Fidel ile birlikte Batista rejimine isyanın fişeğini yakarlar.

Gerilla yeteneği ve liderlik vasfı Guevara’ya Che olma yolunu açtı. Küba’ya da faşist rejimden kurtuluşun. Beş yıllık mücadele sonunda zafer geldi. Tüm özel mülkler kamulaştırıldı. Che ekonomik reformlar düzenledi. Durulmadı. Gerilla savaşlı Marksist devrimin dünyada yaygınlaşması için Afrika'ya uzandı. Kongo’da çarpıştı. Bolivya’nın dağlarında dolaştı. Tutsak alındı infaz edildi.

Ama ölmedi öldürülemedi. Eserleriyle de yaşıyor. Vietnam’la Dayanışmada. Bolivya Günlüğü, Savaş Anıları, Motosiklet Günlükleri, Sosyalist Planlama ve Latin Amerika Gençliğine’nin sayfalarında… 

Che muhalefet olmanın, muhalif fikirlerin demir zırhı, adalet arayışının ve sosyalist devrimin yılmaz gönüllüsüdür. Devrimcinin çelik görüntüsüdür. Reformist bir liderdir. Gerilla savaşının modern tanrısıdır. Irksal önyargıları yıkan devrimcidir. Kurgusunu yaptığı temel sağlık ve eğitim sistemi yıkılamaz bir gerçekliktir. Ekonomi de öyle. Koyduğu temel ilkeler hala geçerlidir.

‘Halk kuvveti, orduya karşı savaş kazanabilir. Devrimi gerçekleştirmek için şartların olgunlaşmasını beklemek gerekmez. Başkaldırı şartları yaratabilir. Latin Amerika'da silahlı mücadele kırsaldan başlatılmalıdır…”

Bugün yeni dünya idealleri hala varsa ve diktacı rejimlerin yerine neyin koyulacağı açıkça biliniyorsa bu dünyadan Che gelip geçtiği içindir. Hala maestronun manifestosu revaçta ise ve güveniliyorsa en büyük pay Che Guevara’nındır. Onun içindir saygı.

Dağlarda yanan ateşin düze inmesi ovalara yayılması da onun eseridir…

Che asla tüketim malzemesi değildir.  Yoz emperyal kültürün dayattığı klişe değil tarihin en yalın ve en çarpıcı devrimci kişiliğidir.  Halk tabanlı Devrim mücadelesinin başlangıç ismidir. Devrimin ve devrimlerin resmi adıdır. "Yepyeni bir dünya kuracağız... Ve dört bir yana yazacağız; Gerçekçi ol, imkânsızı iste." sözleri ise devrimcilerin baş sloganıdır.

Yalan yanlış her türlü iddiaları yaşarken yanıtlamış en mükemmel yolcudur. Başlı başına tek kişilik bir ordudur. Siyasal reform tüccarıdır. Devrim toptancısıdır. Tek bir kelimede gizlidir herşey; Ernesto kardeştir.

‘Ben Ernesto’ydum sadece Ernesto, sizde sadece bir şey olarak var olursunuz. Che olmayı kendim istedim, sizde inanırsanız olursunuz, inanırsanız…’

O Che Guevara’dır…

8 Mayıs 2018 Salı


YAZ GAZETECİ…


YAZ GAZETECİ…

İçinde politik bir format gizlenmiş, ağır edebi bir dille ince eleyip sık dokuyan, zamanı gelince karakolda bitecek yazılara devam…

Devam çünkü iyiye giden hiçbir şey yok. Aradan geçen on altı yılda tavan ile taban arasındaki uçurum yıldan yıla gittikçe derinleşti. Memleket saymakla bitmeyecek sorunlar yumağına dönüştürüldü. Millet deyim yerindeyse can çekişir hale geldi. Gerçekten gazeteci isen gel de bunları yazma…

Başta eğitim, sağlık, insanca yaşam her haliyle karmakarışık. Her yıl değişik uygulama, her yıl çelişik yaptırım. Yediden yetmişe millet isyanda. Ekonomi batmış. Döviz kanatlanmış yakalanamıyor. Övünülen, halledildi denilen ne varsa dibe vurmuş. İçinden kolayca çıkılamayacak bir durum söz konusu. Sözde istikrar yüzünden peşi peşine seçimler yapılmış. Bir yenisi kapıya dayandırılmış. Ama görülen o ki kısa aralıklı seçimler de çözüm değil. Nefes alamıyor millet. Hükmedenler sınıfının dini imanı para olmuş. Hâkim gözün milleti gördüğü filan yok. Düşündüğü de yok, hep yalandan.

Memlekette insani ve toplumsal değerler yok sayılıyor. Her şeyin planlaması önce kime ne kadar para ölçeğinde yapılıyor. Sonrası para yığma. Bu paragözlük Trakya ve denizlere kıyı kentlerde pek işlemiyorsa da kırsal kesimde ve şehir gettolarında geçerli. Ayrıca çare bekler durumda yaşayanlar hızla ümmetleştiriliyor. Gizli plan hala yürürlükte. Bu sinsi planın bu kez bu baskın erken seçimle önü alınacak gibi görünüyor. Alınmalı veya.

Çünkü geçmiş seçimlerde alınan tam desteğe bağlı güçle ve yapay gündemlerle yeni rejime geçildi. Rejimi yerleştirme zafiyet göstermeye başladı. Ve kurulan korku imparatorluğu da yetersizleşti. Sanki bıçak kemiğe dayandı. Zor durumda olunduğu apaçık. İşleyen fabrikalar iflas ettiriliyor kapanıyor. Geniş ve bakir arazileri yağmalanıyor. Kar edenleri de stratejik değeri hiç düşünülmeden kelepir fiyata devlet kredileriyle satılıyor. Gün geçtikçe kötüleyen durum süsleniyor, püsleniyor, cilalanıyor. Memleketin temel değerleri çokuluslu şirketler aracılığıyla tapu, kimlik ve din değiştiriyor. Kimse tepki vermiyor. Her zamanki duyarsızlık ve körü körüne tapmışlık. Yeter artık.

Gel de yazma, Memlekette haksızlık, hukuksuzluk, saygısızlık,  işsizlik, açlık, ıssızlık, uğursuzluk, ahde vefasızlık, tarihi kaypaklık ayyuka çıkmış. Eğer bu kez yaklaşan erken baskın seçim bir ulusal kurtuluş mücadelesine dönüştürülemez ise bu menfi tablo herkesi yıpratır. Zamanı gelince de yok eder. Millet kahrolur, memleket yok olur. O yüzden zerre taviz vermeden memleketin kurtuluşuna, birlik tavrına tarihsel bir görev olarak bakılmalı. Ocu, şucu, bucu bakılmadan bütünleşilip umacılara karşı çıkılmalı. Eğer bakılmaz ve birlik olunmaz ise bu trend rayına zamansız çıkılan tren gibi milleti ve memleketi ortadan ikiye biçer.

Eğer haziran biterken yapılacak bu seçimlerde memleketi on altı yıl tek başına yönetip, on altı yılda tek başına aldıkları karar ve yaptıklarıyla memleketin üçte ikisini karşısına alanlar seçilirse vay milletin haline. Seçilmek uğruna her türlü alicengizleri mubah sayanlar yine yeniden iktidara taşınırsa vay ki vay memleketin hallerine. Ne trajikomik sonuçlar doğar. İşte o vakit, zamanı gelince peşi sıra harnameler dizmek de şart olur. Karakolda mahkemede bitecek yazılar düzmek de vacip olur. Realist gazeteci isen gel de halleri şimdiden yazma…

Erken baskın seçimler sürecinde o hallere, bu hallere aldırmadan dost doğru karakolda bitecek yazılarla olaylara parmak basabilmek baskın yazarlıktır. Doğruları millete aktarmak cesaret ister. Bu harala gürele arasında eşek arıları misali iğnelerini bileyleyip hazır tutanlar da olacaktır. Memleket hayrına onlardan korkmamak gerekir. Her şeye hazır olmaktır bütün mesele. Olmak veya olmamaktır tüm mesele. Bu keskin duruş mangal gibi yürek gerektirir. Zaten yasakçı zihniyetin yasaklı listelerine girmedikçe, karanlıkta beliren korku inceden hissedilmedikçe al beyaz bayrak açmalar da boşa gider.

Korku dağları beklerken korkaklık millette karşılık da bulmaz. Memlekette kutuplaşmaların yıldızlaştırdığı, ayrışmaların aynılaştırdığı ve oynaşmaların çeteleştiği bu dönemeçte olan bitenin çetelesini tutmak en doğrusudur. Ve o tavır doğrudur. Doğru da tektir…

Zaten o eşik kazasız belasız atlandığında kusursuzluk doğar. Kara kaplı kitaplar hep doğruları yazar. Politik veya edebi içerikli formatta tüm gizlenmişler bir bir ortaya dökülür. Zamanı gelince de ince eleyip sık dokuyan ve ağır bir dille yazılmış karakolluk yazılara değer verilir. Kimin yazdığına da pek bakılmaz anında kitaplaşır.

Şimdi gel de yazma. Yaz gazeteci yaz nakaratında gizlidir memleket halleri. Devam. Son söz ve kesin karar Milletin…

7 Mayıs 2018 Pazartesi


AKASYALAR AÇAR…

AKASYALAR AÇAR…

Suç ortağı komplimanlar sarmalında koca memleket
allı yeşilli coğrafya sus pus
kompradorlaşmışların tekelinde asri millet.
Dört bir yan doğal afet...
Zurnada peşrev olmaz ama
tek arzu var zulada
asalet ve adalet…
Zeka küpleri tek renk.
Zeytin dalı daniskalı sırımlı gri tonlu.
Yaslı gözler atlas patiskadan
hüzünle dolmuş göz bebekleri.
Elbette biraz takıntılı ve hiç sebepsiz kusurlu.
Aksırıklı tıksırıklı siyasetçiler suçbaz kıvamlı
ak asalara yaslanıyorlar politikadan
emri vakiyle hırslanıyorlar.
Vaktinden önce.
Öncede sonra da...
Acı hayat korusunda yağma.
Vakti gelince
Yurttan sesler korosunda evladiyelik tını.
İnceden ince bir eser.
Ak sarıklı saraylarda hayalet korkusu.
Mezarlıklarda küçük kara kız telaşı.
Kırmızı başlıklı rüyalarda
tel tel dökülüyor kamp ateşi.
Yığmaca dolu gibi ıslak ve sert
kristal şeker kıvamında damlalar
şeffaf pembemsi şemsiyeleri deliyor.
Desteciler balyalamış yaşlı dünyayı kilitli kasalara
yoksul besteciler sıkışmış keman telinde.
Mızraplanan yaylanan şarkı hep o bilinen şarkı
aslı arabesk makamlı olmayanı.
Köy, bucak nahiye, kent memleket
yakın ve sıcak markajda.
İmaj kırık sabanlı
hem de sarı sıcak tarlalarda
yakut güneş altında
tam da yakın temasta bulunmak anı.
Anılar, geç anlamalar, kandırmacalar zorla anlaşılmış dozda
kompartımanlara yüklenmiş giriş faslı.
Giriş taksimi nefesli sazdan.
Toptan raydan çıkmak anı…
Kumpas kurulmuş çok önceden sanki
gizlice ayarlanmış makas
ak asalar haliyle cilalanmış
pencerelerde haziran mücevheratı
akasya yapraklı sevdalar yirmi dört ayar.
Makastar boş durmamış sır perdesini aralamış.
İnceden metruk kentler sallantısı
salalar haram kılınmış ayda peş peşe
kerbela sonrası aşura çorbası.
Şunun şurasında ne kalmış ki isimsizler bileşkesini çözmeye
Şura kurulur kurulmaz
engellenemez dinletiler ocağında kıyımsızlık.
Kısır döngüde erken dökülmeler
hesaplı kıyas veciz sözlerle başlar.
Burun direğini sızlatıyor notaların ahengi
sözlerin sıralı listeli anlamı
şarklı olmayan şarkının usturupluca uyumladığı
tutanaklar ıslak imzalı.
Nergis nergis kokuyor suç ortağı çiseler
çisenti kilise çanlarında çınlıyor
ak kuleden minarelerde muhtemel çağrı avazlanıyor.
Ayaz vurmuş şamarını şamdan içeri
şamdanlarda tütüyor alev rengi
avuçlanan mahsül sokul yamacıma birleşelim meramı.
Merkezi daralış uçak motoru gibi alev fışkırtıyor
Aklı karalı kurumlu tuşlar kendiliğinden vuruyor.
Dahi piyanist sıkışmış ecel diline
ellerinde inceden memleket havası
işaret parmağı tam da bam teline.
Hazirun haziranı beklerken melodiyi çılgınca alkışlıyor.
Melankoli ayıracında ayrıcalıklı naralar yutuluyor.
Komplimanlar limanında suç ortakları
koca memleket meçhule giden gemiye mendil sallıyor.
Bir mendil ki allı yeşilli ipekle işlenmiş
İnce hastalığın alameti bir küçük noktada birlenmiş.
Arkada fon müziği nota nota kan tüküren bestekarına ağlarmış
Ay yüzlü ak sütlü melekler diyarında.
Asalet ve adalet ak asalara dayanmış...
Vakti gelince ince bir sızı
yürekleri tekleten incelikte
ince sazlar eşliğinde
On yıllardır beklenen o meşhur şarkı.
'Kanı kaynar kanıma, Akasyalar açarken…'

AYDIN ÇIKMAZI VE SEÇİM…

AYDIN ÇIKMAZI VE SEÇİM…

Sanayi Devriminin getirdiği kentleşme kendi kentli aydın sınıfını da yaratmıştır. Bu doğuşun bu memlekete yansıması ise ciddiyetle araştırılması gereken bir durumdur. Çünkü bu sınıf daima hâkim düşüncenin dışında, iktidar erkinin tersine değişimi öngörmüş ve savunmuştur. Topluma yansıyan ve yansımayan şekliyle farklı fikir ve düşüncelerin de takipçisi olmuştur. Yani aydın kesimi tarihsel kökenleri çok derinde iktidar muhalifi gruplaşmadır.  Veya kabulü zor bir denetleme mekanizmasıdır. Şu garip memlekette ise tam zıttı…

Memlekete özgü aydın tarihini ve tahlilini sosyal bilimciler ile siyaset bilimciler geç de olsa en iyi biçimde yapmalıdır. Yapacaktır. Ancak görünen o ki son on yıllarda memleketin sözde aydın sınıfı maddi kaygılar ve ihtiraslar yüzünden isyan dizginleyici bir role büründüler. Yetmez ama evetçileştiler. Arzuları kışkırtıldıkça, küpler dolduruldukça iktidarcı oldular. İktidara yanaştılar ve tapındılar. Dinle pek tutarlı bağları olmamasına karşın bir anda dincileştiler. Paranın arkasında saflaştılar. Demokratik dönüşümlerin önünde duvar haline geldiler. İşbirlikçi burjuvazinin ve din taifesinin her dönem belirleyiciliğine rıza gösterdiler.

Yani gelişmeyi destekler, değişimi ve dönüşümü önemser görüntü vermekten süratle kaçındılar. Süren kutsal davada dirençli birikimleri desteklemeyip onlara retçi noktasında iyice tavırsızlaştılar.

Siyasi kurumlara bağımlı, sosyal statü açısından bağımsız ucube bir esneklik içinde keskin çatışmalarda hep iktidar lehine taraf oldular. Fundamentalizmin bezden bebeklerine, kartondan kuklalarına dönüştüler. Hâkim güçle baş etme yatkınlığı ve ağırlıkları varken göz göre göre, memleketi yok edecek tersine değişime uyarlandılar. Uydulaştılar.

Bu uydu aydın kesiminin etkili olduğu toplumsal yapılarda da bir anda dengeler bozuldu. Bu sayede iktidar hiç de hak etmediği düzeyde halktan destek aldı. Ve toplumda yalan dolana sapılarak demokrasiye inanç kaybı yerleştirildi. Bu seçkinci irade gerçek aydın mukaddes ordu işbirliğini de bozdu. Olanlar oldu içinden darbe kalkışması geçen kliplerle klinik vakalık durumlara geçildi. Acemilik dolu tertiplerle klikleşmiş uzlaşılar bozuldu. Yerine başka uzlaşmalar oluştu.

Sonuç memleketin aydın sınıfı sınıfta kaldı ve ortaya demokrasiden vazgeçiş sürüldü. Saray ve salon aydınlığının yeniden dizaynı ile de mali güçlenme ve gelecek endişesi memleketin aydınlanma tarihine kilit vurdu. Dikili taşlar köşeleri tuttu. Yani yaygınlaşan sahte din adamlarından devşirme aydınlarla tabaka iyice zehirlendi. Güvence bitti. Deniz bitti. Aydın olmak ucuzladı. Kolay hale yola gelir getirilir bir kesim yaratıldı. Sözde aydınlar cehennemi kuruldu. Aydın çıkmazında tezgâhlanan nice seçimlerden hep önde çıkıldı. İktidar tahtını iyice sağlamlaştırdı.

Ancak umulmadık biçimde dibe vuruş gerçekleşince ve dip algısı gündemleşince aniden çark edildi. Ve ümitler erken baskın seçimlere bağlandı. Sanki bu kez ince hesaplar tutmayacak gibi. Ayrıca hiç hesapta yokken hesap kesim tarihi sonucu gereğince düşünülmeden öne çekilmiş bir görüntü oluştu. Yakında hesaplar kesildi kesilecek. Kesin hesap zamanı kapıda.

Şimdi sözde memleket aydınları bunca nitelik kaybı yaşıyorken kim iktidarın elinden tutacak acaba. Ekonomik açıdan her sınıf gerilerken gerilemeyi öven ve güven telkin eden, iyi durum edebiyatını yapacak yine bu yapay aydın kesimi mi olacak? Yoksa öldü ölüyor kıvamındaki seçkinci dincileşenler mi? Peki bu toptancı jakobenci aydınlar zümresine kim inanacak. Kim kanacak. Bunlara halka rağmen halk için de halk adına ahkam kestirmeye devam edildikçe, ettirildikçe varılan nokta hep kapkara değil mi? İşte millet inceden bunun bilincine vardı. Kısmen uyandı.

Bu pragmatik ve taklitçi aydın tavrıyla megolamanlaşmak belki şu fakir memlekette bir nebze tutar. Zaten millet memleket masallarıyla hep tersine işleyen bu mekanizmaya inceden inceye bir uzaklaşma başladı sanki. Ayrıca bu kampana çağdaş demokrasilerde asla tutmaz. Tutsa da katmanlara yol göstermez. Gösterse de geçici olur geleceğe aktarılamaz. Çünkü insanlık bugüne geldiyse ölümsüzleşen aydınlar sayesinde gelmiştir.

Öyleyse bu sahte yapay aydın çıkmazına bulanmış seçimlerden her defasında çıkan umacılar memlekete umut olamazlar. Zamanı gelmiş, işlerin sözde aydınlarca gösterildiği gibi olmadığı ve kötüye gidiş inceden görülmüştür.

Yetki Milet’te…

4 Mayıs 2018 Cuma


BABAM, DENİZ, BEN VE İNCE…

BABAM, DENİZ, BEN VE İNCE…

Her dört ila altı mayıs arasında saklı kentin, içinden çıkılmaz sapağına saklanır nar gözlü hüzün. Yetmez inceden inceye kanayan yürek vuruşlarına siner harlı hasret. Bu kez başka sanki. Sanki yaslı yüreğimde Tanrı ışığı yandı. Ayrıca kim söyleyebilir ki; en can alıcı, en çarpıcı manifestolar kaleme almış olsalar bile, Duyguların Efendileri sayılanlar babasına ağlamazmış diye. Hem Babam bende, Deniz Denizkızımda sürgünüz. Karanfil kokulu mayıs akşamlarında içinde al yeşil hareler barındıran memlekette yolcuyuz. Yürüyoruz zıpkın gibi ve gereğince. İnce bir sızı yankılanıyor yüreğimde; Ey ölüm, ela gözlü sevgili korkmuyoruz senden ve inceldiği yerden kopsun…

Bir kere bitmeyen kavga Tanrısal nimet. Devrimcilik biraz da babası öldüğünde ağlamak. Dahası kalenderliği babasından geçmişçesine yudum yudum yutkunmak. Yoldaşı göçtüğünde ise al benekli hayallere dalmadan gerçek hayatı hiç çarpıtmadan dirençle yaşamak. Tüm unutuşları bir bir anmak. Hariçten gazel devri geçince sona yakın inceden inceye güzellemeler dermek.

Demem o ki; Karşı yakada dost bağına gömülü üç kırmızı karanfil ve babaların şahı çavuşolu yeşil çotanağın bağrına bir güzel yakışır. Her dört ila altı mayısın akşamlarında ölümsüzlüğe bir kez daha uğurlanırlar…

Ölümsüzlüktür darağacına kurulan veya cellâdın tırpanından doğan. Zamanı gelince hiç kimseyi onlardan başka sevmemek, inceden yaşlanmak olduğuna göre hoş gelir sefa gelir nar gözlü ölüm. Sarı sıcakta harlanan hatıralar. Güneşlere akın. Gelincik tarlası dağlara pupa yelken. Denizler ise başka bir âlem. İnceden inceye delice savrulan gün güneşin zaptına yakın.

Zaman gelince yani her mayısın ilk haftası, onların seneyi devriyesi. Her dört ila altı mayıs gelip çattığında aklım yanar.  İnce ince yüreğim tutuşur.  Babam bende, Deniz Denizkızımda doğar. Kara ölüm yakışmaz onlara, hiç birine. O yüzden onlar ölümsüzlüğe gömülüdürler. Onlar darağacında sehpaya, babaların şahı uzun ince yollardan mermer musallaya yürümekten asla çekinmediler. Onların cesaretleri ve umutları vardı. Yığınlara yoldaş oldular. Yıldızlarla arkadaş. Şimdi mavi gökyüzünü turlayan doğanlar tutar ince ince atan nabızlarını…
                                                                                                                                                   
Her mayısın ilk haftası gonca gülün dikeni yüreğimizi kanattıkça bir güzel sinkaflarız. Ak kara sisler arasından babaların şahının beynelmilelliğine rastlarım önce. Sonra hayatın gerçekliğine. Maaile ağlarız…

Beynelmilel babam atlas maviye kanatlandığı, o sınırsız boyuta uçtuğu gün Denizlerle buluştu. Denizi karartan imanla, fındıklıkları yeşerten inançla sonsuzda kucaklaştılar. Baba ve oğulları misali. En içten en candan. Beynelmilelce.  Şimdi o silinmez ayak izlerini ince ince takip etmek de bize düşer. İşte o yolculuğa dayanır bizim yoldaşlığımız. Bizden sonrası da denizkızıma…
  
Bıçak sırtı güneş iç karartan mayıs akşamlarında kızaran damlara vurduğunda ayılmalar başlar. En baba gülümü “Gülünün Solduğu Akşam” toprağa verdiğimdendir bu inceden vuran yas. Gonca gülün dikeni yüreğimizi çentiklediğindendir bu ince eleyip sık dokuyan başkalaşım. Alnımızdaki zindan karası. O yüzden her mayısın ilk haftası arzdan arşa sonsuzluğu içeriz hep birlikte. Kaderin bir cilvesi, onlarla birlikte babamı da anarım. Babamla birlikte onları.

Anarım çünkü onların başı dikti ve hayal ettikleri güzelim dünya için kendilerini hiç çekinmeden feda ettiler. Ülkeleri için, memleket için, sıla için, anaları babaları için, kardeşleri için, kurtuluşu dileyen tüm insanlar için, insanlık için hayatlarını hiçe saydılar. Öyle kutlu isyanları vardı ki inceden her kavgaya vurur şavkı. Dimdik durdular ve gittiler. Onların asla ince gelecek hesapları, asla kişisel kaygıları yoktu. O yüzden topluma maloldular.

Her mayısın ilk haftası iskele, sahil, meydan, koca memleket en devrimci yolların yolcusu olarak inceden adımlarlar hayatın içinden dışından. İnceden inceye bilirim. Onlara ben ve denizkızım eklenirim. Mayıs akşamları güneşi renklendirdikçe, yeşilden kırmızıya yarım kalmış sevdalar anımsanır. İşte o zaman, tam zamanı gelince aklımı inceden onlar kuşatır.

Kuşkusuz babam bende, Deniz Denizkızımda sürgün verir. Sürgünlük sararan yapraklara ve lacivert taş üzerine kazınacak ölümsüzlüğe inceden ruh üfler.

Ve bundan sonra her dört ila altı mayıs arası “inceldiği yerden kopsun” faslını açarım…

“İNCELDİĞİ YERDEN KOPSUN”

“İNCELDİĞİ YERDEN KOPSUN” 

Erkendi baskındı atışmaları arasında yaklaşan seçimlerde, bu kez de memlekete ince ayar çekilemez ise koca memleket karanlık izbeliğe doğru inceden inceye akacak. Ve memleket egemen sermaye tarafından itelenecek, ötelenecek ve üzerinde akla gelmez oyunlar oynanacak. Realite bu…

O yüzden eğer bu kez kümelenme yoluyla da önü alınamazsa aynı modelde ısrarcılık tavan yaparsa yine fakirlerin başına ince ince kar yağacak. Yağar elbet, sertifikalı, belgeli ve dar bölgeli, diplomalı veya diplomasızlıkla, artan lütufkarlıklarla gelinmiş olan nokta ortada. Demek ki bu seçimler nostalji travmasıyla hataların ve yanlışların bağışlanacağı bir seçim değil. Köprüden önceki son çıkış.

Genel durum bu denli kötüleşmiş ve eksiklik bu denli barizken durumdan vazife çıkarmak alışkanlığı milleti de memleketi de kurtarmaz. On küsur yılda memleketi bu hale getirenler hala kurtarıcı olarak dayatılıyorsa artık yüksek sesle itiraz da şart. Sünnetten ileri vacip, neredeyse farz. Öyle kurmaca din, iman, mezhep kıskacında iradeyi her defasında mükerrere bağlamak ile olmaz. Olmadı da. Her seçim süresince ortaya istikrar yalanlarıyla hedefe kilitlenme ile çıkış yolu bulunamadığı da açık. Artık yok öyle yağma. Bu kez yapılan yapanın yanına kar kalmayacak demenin tam da zamanı. Hangi kısır ekolün gömüleceğinin de ayırdına varmanın tam zamanı.

O halde yüreklice  ‘İnceldiği yerden kopsun’ demek gerekiyor…

Kopsun çünkü on yıllardır hep güven tazelendi görülmesine karşın kısa sürede güven kaybı yaşandı. Memlekette güvence kaynakları bir bir yok edildi. Tek tip gelenekçi ve karakteristik dil horalandı.  Tuhaf bir şekilde politik doğruluk sarpa sardı. Memlekette her türlü güvence inceden inceye yok oldu. Belki de uzun yıllardan sonra siyasette şans kapıyı son kez çaldı. Şimdi bu kez akıl vaziyet tutulması çözülecek gibi görünüyor. Ne kadar manipula edilse de, kesip atılan neler neler varsa da bir kalemde gerçeklik kabul edildi. Her şey koca bir yalana döndü. Kazananlar ganimeti paylaşmayınca da bu hale gelindi. Şimdi Kurtuluş Meclislerinin kurulmasının tam zamanı.

Nedir o hal; Memleket batakta. İktidar bitik. Ulus devlet tehlikede. Cumhuriyet baskı altında. Rejim değiştirildi. Millet ilahi sayılan dinler çerçevesinde iyice hırpalandı. Uygarlığın aksine ne varsa kökleştirildi.  Millet köleleştirildi. Dövize kur dayanmıyor. Hal böyle olunca yaşam koşulları kademeli biçimde iyice ağırlaştı. Kara kâhin aklıyla kıyımlar meşrulaştırıldı. Eza, ceza, baskı, zulüm vefanın yerine ikame edildi. Demokrasi ileri yalanlarıyla iç edildi, hiçleştirildi. Haramdan kaçmak, helalden yemek itibarsızlaştırıldı. Ve daha neler neler bozularak, milli servetler satılarak pervasızca iktidarlaşıldı. Ama bir yere kadar. Deniz bitti. Günahları ince ayarlı terazi ile tartmanın tam zamanı. Zamanı gelince denildi o zaman geldi..

O hal bu hal hiç farketmez şimdi cesaretle  ‘İnceldiği yerden kopsun’ demek gerekiyor…

Bu kez basiretli bir rol karakterle işin yüzü inceden inceye değişebilir. Memleketi yeniden doğal yörüngesine oturacak ince ayar çekilebilir. Memleketin kurucu değerlerine inceden bir giriş yapılabilir.  Eyalet rivayet keskinliğinin ve kamplaşmanın, hazır kıta bekleyen gizli darbecilerin üstü ince ince çizilebilir. Ortodoks yaklaşımlarla kurulan hiyerarşi inceden inceye çökertilebilir. Ve uygar dünyayı kucaklayacak millet bütünleşmesi formatlanabilir. Önce inanmak lazım. Sonrası sonsuzluk..

Bu kez olabilir elbette. Neden olmasın. Çünkü kemikleşmiş kör yapı daha şimdiden inceden inceye hafifçe esnedi. Nefesi daraldı. Şimdi havadan sudan, din iman zaafıyla kutsal sayılanların da reddedilmesinin tam sırası. Babamın öldüğü gün doğar güneş, gel zaman git zaman. Zamanı geldi. Güneşe akının tam zamanı.

Yani hiç çekinmeden, korkmadan yüksek sesle “İnceldiği yerden kopsun” diye haykırmanın sırası geldi.

Korkma sönmez, bu…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder