12 Ocak 2017 Perşembe

KASIM216-2

EN VAZGEÇİLMEZ KURUM; POLİTİKA VE SAVAŞ…

Politika, insanlık tarihinde bin yıllardır en vazgeçilmez kurumdur. Politikacılar da öyle. Savaşlar da…

En vazgeçilmez görülen politikacılar da an gelir unutulur. Politikacılar çoğunlukla bir kurum çatısı altında oy verilerek seçilirler, beli zaman için para karşılığı görevlendirilirler. Bu görevlendirme doğrultusundaki tüm politik etkinlikler toplumda ve politika ile uğraşanlarda bir meslekmiş gibi algılanır. Oysa politika ve politikacılık aile boyu süren veya sürdürülecek, babadan oğula, anadan kıza geçecek bir meslek değildir.

Kara kaplı lügatta politika; Memleket işlerini idare için tutulan ölçülü yol, devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatı, siyaset, siyasa, yöntem olarak geçer. Bir hedefe varmak için karşısındakilerin duygularını okşama, zayıf noktalarından veya aralarındaki uyuşmazlıklardan yararlanma ve benzer yollarla işini yürütme de tanım kapsamındadır.

Öyleyse politikacı da; Memleket için bu ölçülü yolda, devlet işlerini düzenlemek ve yürütmek, siyaset, siyasa ve yöntem geliştirmek için belli dönemler içinde para karşılığı tutulanlardır. Bir hedefe varmak için ise karşısındakilerin duygularını okşama, zayıf noktalarından veya aralarındaki uyuşmazlıklardan yararlanma ve benzeri yollarla işini yürütendir.

Politikacılık, Politika tanımlaması içine girenler dışında bir mirasyedi politikasıyla, tehdit ve şantaj politikası ve aksak kıvrak politik duruş ile yürütülmemelidir. Politikacıların çoğunluğu için, politika adaletsizliğin, vurgunculuğun, yolsuzluğun, eşitsizliğin mihmandarlığına soyunma, soyma ve soyulma üzerine kurumlanırsa sosyal, ekonomik ve siyasal çöküntü peş peşe dizilir.

Politika çerçevesi belli olan hareket serbestisidir. Politikacı da öyle görüldüğü gibi tam serbest değildir…

Yazılı ve sözlü gelenek uyarınca kesin kural denilemez ama politika diye bir meslek olmayınca, politikacılar da kendilerini tam serbest sanınca, tüm politik kurumlar ve politikacılar, karşılaşılan her sosyal, siyasal ve ekonomik çöküntüde meseleyi ya dünya ölçekli ekonomik krizlere veya sözde meslektaş politikacıların peydahladığı savaşlara bağlarlar.

Yani politikacıların yenilme ve yenilenme dönemlerinde izledikleri politika şudur; her fırsatta soğuk savaş rüzgârları estirmek ve imkân yaratıldığında sıcak savaşı körüklemek.

Aslında her türden savaş; rasyonel ekonomik çöküş ve nasyonal politik çöküşün asosyal çıkmaz ile birleştiğinde gelinen en son noktadır…

Bu temel çöküşler emperyal sömürünün devamı ve iktidar egemenliğinin sürekliliğinin sağlanması için hoyratça kullanılır. Sosyokültürel, sosyoekonomik ve sosyopolitik dengeler gözetilerek kitlesel ve bölgesel savaşlar ustaca planlanır. Planlama doğrultusunda politika kurumları ve kurumsal politikacılar, ulusal veya uluslararası her sıcak savaştan etrafı kaplayan her türlü negatif havanın dağıtılması, içine düşülen çöküntünün üzerinin kapatılması için yararlanır. Ve usta politikacılar birikmiş suçlardan ancak bu sayede kurtulur ve aradan bir güzel sıyrılır.

İşte politik açıdan yanlış burada başlar. Sonuçta nelerin kaybedileceği iyi hesaplanmadan bile bile teoride birlik,  pratikte dirlik bırakmayan politikalara bel bağlanır.Siyasal, sosyal ve ekonomik çöküntüden kurtulmak için övülen ve övünülen tüm değerler bir bir dışlanır, sistemler bir bir yıkılır. Olan daima garip halklara olur. Ve insanlık çöker, rejimler tarz değiştirir, kendi memleketinde mültecilik başlar.

Oysa politika kurumları ve seçilen görevlendirilen politikacılar sosyal, ekonomik ve siyasal çöküntünün girdabından halklarını kurtarmak için vardır. Varlıkları önce tüm kirli savaşlara karşı durmak ile şekillenir. Sonra savaş karşıtlığını yüreklice dile getirmeli, haksızlığa ve vurgunculuğa, savaş ganimetlerinden pay kapışa karşı tek ses tek yürek haykırabilmelidirler. Ama haykırmazlar.

Çünkü kurumsal politika ve mesleksel politikacılar nedense çöküş nedenlerini adaletsizliğin hüküm sürdüğü her alanda, her bölgede, her belgede adaletsizliğin karşısında gereğince karşı durmadıklarına hiç bağlamazlar. Resmen savaşlardan beslenirler.

Şu fakir memleketin ana gemi partisinin cin politikacıları da, sağında solunda seyreden yan gemilerin hin tavırlı politikacıları da iki elin parmaklarını geçmez. Cinleri, hinleri bir araya toplansa bir avuç insan. Ama yığınlar acı içinde. Böyle giderse bu sosyokültürel, sosyoekonomik ve sosyopolitik travmadan, bu kılcal kanamadan tabandan tavana nitelik ve nicelik gözetilmeden her profesyonelleşmiş politikacılar, yarı profesyonel politikacılar ve amatör politik rol modeller nasibini alır. Bu toptan deliriş ve devriliş sürecidir. Yangın ana gemi partiden başlar filikalara ve forsalara kadar da uzanır.  

Tarihte En vazgeçilmez kurum; politika ve savaş. Bu minval üzerine politik apolitik tipler, cinler, hinler, dilbazlar meydana çıkar ve minareler yıkılır. Yine de sosyal, ekonomik ve siyasal çöküntü emperyal istilacıların pompaladığı savaşlarla asla düzeltilemez.

Tarihle sabittir; Politika ve politikacılar için savaş; günlük gündelik, yapay güç, suni görüntü, eksik vizyon, boş vitrin ve haybeden geçici güçlenmedir, o kadar… 

29 Kasım 2016 Salı


İSTANBUL’UN VE MARMARA’NIN “EN” BELEDİYE BAŞKANI…

İSTANBUL’UN VE MARMARA’NIN “EN” BELEDİYE BAŞKANI…

Belde belediyesi,  ilçe belediyesi veya Büyükşehir Belediyesi olsun hiç fark etmez. Hatta Cumhureisi sayesinde köy veya mahalle muhtarlarına kadar genişledi mesele.  Memlekette genelde olduğu gibi yerel yönetimler açısından değerlendirildiğinde de bir afra tafra. Çalışmayıp da belediye çalışıyor gösteren şu belediye başkanlarını anlamak ise hiç mümkün değil.

Belediyelerden yetişkinlere yüksek bütçeli üç boyutlu filmler devam ediyor…

Çoğu makam yetkisi ve belediye parası kullanarak hacıya hocaya, umreye gider, kimi tatile Avrupa’ya. İktidara yakını büyükşehir havuzundan beslenir ve hafızası kayıpları besler. Kimileri de vardır ki kendini yılın “en” belediye başkanı seçtirecek filmler çevirir. Bazıları bu kadarla da yetinmez, durmaz ve durulmaz belki de bol sponsorluk anlaşmalarıyla kendilerini bir yerlere başkan seçtirir. Elinde hakkınca ve halkın yararına yürütemediği başkanlığın bu şekilde kıymetine kıymet katacakmış gibi enleşir. Enine boyuna yiyiciler safını genişletir.

Bunları herkes de bilir ve görür. Ama söyleyemez. Söylüyoruz hem de nüfus kütüğüne kayıtlı olduğumuz kentin belediye başkanına yakın akraba ve İstanbul’un, Marmara’nın tek kadın belediye başkanına siyasi akraba olarak söylüyoruz. Gocunulacak bir durumları yok ki. Koca ülkede kime sorsanız, hangi yerel gazeteyi açsanız “enlerin” en belediye başkanı. Ama halkın belediye başkanı olan yok. Kaldıysa eğer sınırlı sayıda kaldı ve ne mutlu onlara.

İşte onlardan biri de İstanbul’un ve Marmara’nın tek kadın belediye başkanı. Her türlü zorluklara karşın ‘en’ olmayı hak eden bir halk dostu…

Şimdi birilerine ağır ve acı gelecek ama “göğe direk, denize kapak olmaz”. Şu suya yazı çaldığımız kısacık sürede siyasi bağı ne olursa olsun çağırsalar da gitmesem, çağırmasalar da sitem etsem değil niyetimiz. Doğruları saptamak ve yansıtmak.

Biliriz çünkü beldede, ilçede ve kentte her yapılan veya yapılmayan ne varsa, ‘en’ belediye başkanının inisayitifinden, desteğinden ve kösteğinden geçer.  Akıl karı bir iş değil ama böyle gerçekten. Tıpkı istanbul’un ve Marmara’nın tek kadın belediye başkanının içten dıştan karşılaştıkları gibi. Bu en olmakla övünen başkanların dilden dile gezmek çabası da bir garip çelişki. Belediye başkanlığının siyasette en tepeye tırmanmanın basamağı, vekilliğe uzanan siyasi yolculuğun ilk durağı olarak görülüp yaşanması başkanlar açısından doğru olabilir. Ama halka yazık olur.

Körler ülkesinde şaşılar padişah olur demek bize yakışmaz ama halktan biri olarak beytül malın ve  belediyenin sunduğu bütün donanımın siyasi ikbal için kullanıldığını gördükçe başka söz bulmak zorlaşıyor.

İstanbul’un tek kadın belediye başkanı gibi çalışmak lazım oysa. Öyle çalışmadan reklamı bol, sade vatandaşa adı sanı bilinmeyen, biraz araştırıldığında çok önemli bir yapılanma olduğu hissi veren ama önemsiz, tepeden dayatılan kurumlara kendini en başkan seçtirmekle yürümez gemiler. Belediye çalışıyor reklamı yerine halk menfaatine çalışmak gerekir.

Birde çok uluslu hikâyeler yazılıyor. Nasıl yazıldı, kim kimi destekledi hiç belli olmayan bir döngüde memleketin en çapsız belediye başkanlarından biri, bir bakmışsın uluslar arası düzeyde, en oluyor oralarda da başkanlığı kapıyor. Kimselere bırakmıyor.

Küresel sorunlarla ulus devletlerin baş etmesinin zorlaştığı özellikle mevcut iktidarın her alanda olduğu gibi ekonomik açıdan da dip yaptığı bu günlerde halkın belediye başkanlarına çok iş düşüyor.  Genel iktidara muhalif yerel iktidarlar, zor da olsa mevcut iktidarın eteğine yapışanlarla proje ve yatırımlar yarıştırmalıdır. Böyle bir başkanlık dönemi sonrasında dünya alem değer bilir. Halik bilmezse Malik bilir..

Zaten “Abdal ata binince bey oldum sanır, şalgam aşa girince yağ oldum sanır’mış.”…

Yani “En” Belediye başkanları bizde. “En” Siyasi parti genel başkanları, il başkanları, ilçe başkanları, yöneticileri, “En” milletvekilleri, bakanları, başbakanları, cumhurbaşkanları, işadamları, sanayicileri, “En” gazetecileri bizde. Biziz. Enlemi boylamı derin ülkeyiz vesselam. Ama memleket batıyor.

Bir belediye başkanı var ki İstanbul'da bileğinin hakkıyla “En” oluyor.  Marmara’nın tek kadın belediye başkanı olarak erkek egemen bir toplumda, erkek egemen siyasi tabloda tüm yoz avcılara, mevcut iktidar kalıntılarına bir güzel direniyor… 

26 Kasım 2016 Cumartesi


İSTANBUL'UN TEK KADIN BELEDİYE BAŞKANI…

İSTANBUL'UN TEK KADIN BELEDİYE BAŞKANI…

İstanbul’un ve Marmara Bölgesi’nin seçimle gelen tek kadın Belediye Başkanı Avcılar Belediye Başkanıdır. Yaklaşık 42 kilometre üzerinde yaşayan 450 bin Avcılarlının oy çağındakilerden yarısının oyunu CHP’ye vermesi ile seçilmiştir Belediye Başkanı. CHP hanesine %44 oran ve 106.505 oy yazdırmış, seçilmiş ve en zor ilçelerden birinde görev yapmaktadır. İstanbul ve Marmara’da tek olmayla övünmeyerek; "Bugünkü tablo ile bir kadın olarak gurur duymam mümkün değildir. Bu tablo işin ne kadar vahametini gösterir…" diyebilme yürekliliğini de her fırsatta dile getirmiştir.

Avcılar, kişi başına en az bütçeye sahip ancak en fazla hizmetin verilmesi gereken belediyelerdendir. Avcılar halkı, memlekette kadın ve erkek eşitliğinin yok edilmeye çalışıldığı ve kıyasıya İBB için yarışıldığı bir dönemde, İstanbul ve Marmara’nın tek kadın Belediye Başkanını seçme cesaretini göstermiştir. Elbette oy veren vermeyen tüm Avcılar halkı Başkandan ve Belediyeden hizmet bekleyecektir. Bu en doğal haklarıdır.

Başkanın seçildiği günden bu yana içten ve dıştan yığınla dertle uğraştığı da bir gerçekliktir. Belli bölge, alan, park, ana arterler ve sahilde önceki başkanlar döneminde olduğu gibi hala Büyükşehir Belediyesi ile boğuşmaktadır. İBB, Avcılar’da CHP’nin Sosyal Demokrat belediyecilik anlayışını uygulanmasını engellemek ve kamuoyunda zayıf düşürmek için bir çivi dahi çakmadığı gibi yapılanlara da mani olmaktadır.

Marmara Bölgesi’nde ve İstanbul’da CHP bayrağını dalgalandıran tek kadın belediye başkanına Topbaş zabıtalarının yaptıkları yetmezmiş gibi kaleyi içeriden fethetmek isteyen partililer Başkanı kuşatmış, arzularına ulaşamayınca da zaman içinde zehir zemberek pozlar takınmışlardır. Başkan baştan beri parti dışından olmak, partiye emek vermediği, aday olarak tepeden geldiği gibi konularda partisinin ilçe yönetimince dahi suçlanmıştır.

Oysa Başkan; seçim dönemlerinde CHP Avcılar ilçe örgütüne gönüllü destek sunmanın yanı sıra, CHP Bahçeşehir Belde Yönetim Kurulu Üyeliği ve Belde sekreterliği, CHP Büyükçekmece İlçesi Yönetim Kurulu Üyeliği, CHP Esenyurt İlçesi Yönetim Kurulu Üyeliği ve seçim organizasyon ve koordinasyonundan sorumlu Başkan Yardımcılığı, CHP İstanbul İl Kadın Kolları Yönetim Kurulu Üyeliği, Sağlık’ tan sorumlu Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulunmuştur. Kayıtlı hayatına göre Üçüncü bölgede belde, ilçeler ve il düzeyinde aktif bir partili geçmişe sahiptir.

Ola ki partili geçmişi yoktur, Avcılar’a hizmet ise aranan, 1992 ila 2000 yılları arasında Avcılar ve Denizköşkler ‘deki sağlık ocaklarında sağlık ocağı hekimliği yapmışlığı kayıtlara geçmiştir. Yine mesleki açıdan 1999 ila 2013 yılları arası Özel Avcılar Hospital’da Başhekim yardımcılığı ve Avcılar Ambarlı Dolum Tesisleri’nde İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği danışmanlığı ve İşyeri Hekimliği yapmışlığı da vardır. Avcılar dahilinde tüm bu görevlerde bulunduysa eğer ve CHP’li olmayı da içselleştirdiyse mesele yoktur aslında.

Her şey bir yana, hoş buldukları yere, her boş arsaya, alanlara, meydanlara ve sahipsizleştirdikleri mekanlara kara bulut gibi çöken mevcut iktidar partisinin belediyecilik anlayışının tahakkümü Avcılar’da CHP’nin kazanmasıyla biraz olsun ötelenmiştir. Bu bile değeri gelecekte anlaşılacak bir kazanımdır. Yıllardır iktidar partisinin kazandığı civar belediyelere bakmak yeterlidir. Yoz yönetimler yüzünden yaşanamaz haldedir o garip ilçeler. Oraları yönetenler bile CHP’li belediyelerin bulunduğu ilçelerde belki de birçoğu Avcılar’da ikamet etmektedir. Birbiriyle ben merkezli kavgaya tutuşanların biraz Avcılar dışına çıkmaları gerekir, görsünler millet ne halde memleket nereye gidiyor. Siyaset yapmaları ve politikalar üretmeleri içinde malzeme olur ayrıca.

Avcılar’da olması ve yapılması gereken işte bu hâkim talancı anlayışa belediye başkanı, ilçe başkanı ve partililer dayanışmasıyla dik durulmasıdır. Ne yazık ki ilçe başkanı ve yönetimi de Avcılar’da iyi giden işleyişi bozan bir havaya bürünmüşlerdir. Partili olmayı sadece aday adaylığı ve adaylık çerçevesinde görenlerin, seçilmediklerinde kızan ve kıran rolü üstlenmeleri kısmen normaldir.  Ancak şık durmayan kendine yapılmasını istemeyecek dozda arayı açan ve bozan olmaktır. Ayrıca Başkanlık öylesine yaratılan demeçsel  araç maraç kriziyle asla zedelenmez. Makam yıpranır. CHP değer kaybeder. Bir akşamüzeri ikamet ettiği sitede Başkanın park halindeki makam aracının ön camına kurşun isabet etmesiyle de partidaşlar arasında esen soğuk hava bitmeli, buzlar erimelidir. Dostluk kazanmalıdır.

Zaten ilerisi düşünülmeden verilen beyanatlar yerelin dışında sadece yandaş besleme basına malzeme olur. Ayni besleme ve yanlı basında sekter kör kurşundan bahis olmaz. Yine de İstanbul’un ve Marmara Bölgesi’nin seçimle gelen tek kadın Belediye Başkanı, CHP’li Avcılar Belediye Başkanı yılmadan bildiğini okur.

24 Kasım 2016 Perşembe


EKONOMİ BATIK, SERVETLER ERİDİ, ERİYOR…

EKONOMİ BATIK, SERVETLER ERİDİ, ERİYOR…

ABD’de Trump kazandığından bu yana, Amerika piyasalarında ılımlı ve olumlu bir hava eserken, övünülen küresel sermaye neredeyse battı, dışa bağımlı kapitalizme hizmet piyasaları ise tam çakıldı. Ekonominin son yıllardaki kötü idaresine bu umulmadık ters esinti de eklenince kapitalist buhran şu garip memleketi de çarptı. Aslında dünya ölçeğinde gittikçe büyüyen bir ekonomik kriz vardı. İşte o kriz Trump’u başkan yaptı, başka diyarlarda kimleri ne yapar o yakında görülecek.

Küresel sermayeye endeksli bir ekonominin işlediği şu memlekette ceplerde ve yastık altındaki para yıllar içinde hissettirilmeden değer kaybetti. Bu günden sonrası itibariyle daha beter günler bekliyor yuttaşları. Ekonomistlere göre paranın gücü mevcut iktidar öncesi günlere geriledi. Her sıkışık dönem anımsatıldığında sol kesime mal edilen servet düşmanlığı açıkça yapılmadığı halde kişisel servetler mevcut iktidar döneminde yıllar içinde eridikçe eridi. Resmen servet kaybı yaşandı ve daha da yaşanacak gibi.

Özellikle son altı yıldır izlenen kredi tarzlı büyüme politikası, düşük büyüme oranları ile birleşince borç yükü de arttıkça arttı. Vaat edilen refah düzeyi alabildiğine düştü, istikrar da yerle bir oldu. Bu arada tarihi memleket kazanımları gibi özel kişisel servetler de toz oldu.

Bu günden yarına ekonomi rayında gidiyor demekle olmayacağı apaçık belli. Kısa veya uzun vadeli kredilere dayalı büyüme modeli tutmadı, borç tutarına da tavan yaptırdı. Bilhassa liranın dolar karşısındaki hezimeti borca borç ekledi. Günü kurtarmaya yönelik borç veren ülke olundu söylemine karşın, aşırı borçlanmaya kurlardaki bu oynaklık da eklenince memlekette yetişkin başına düşen borç yedi bin dolarlara çıktı. Bu borç mevcut iktidar öncesi bin beşyüz dolar civarındaydı. Bu gün itibariyle yetişkinlerin borcu neredeyse yediye katladı.

Her dönemde olduğu gibi, her dönemin adamları, zulasında üç beş bin civarında döviz bulunduranlar borcu bir kenara koyup, aklı sıra kur hesapları yaparak, kazandıklarını sanarak mevcut gidişatın iyi olduğundan dem vurabilirler.  Bol derin götürenler ekonomi profları da satın alabilir ve istediklerini söyletebilirler. Oysa ekonomik gerçekler hiç de öyle değil. Kapitalist düzenin can çekiştiği ve küresel ekonominin çöktüğü şu günlerde işler tam tersine döndü. Elbette memleketin yarısını oluşturan tek bir kişinin güdümünde ve her şeyi harfiyen eksiksiz bilen güruha bu ekonomik kaos anlatılamaz ve izah edilemez. Onlar inadına veya softa sevabına Amerikan dolarının mevcut iktidar öncesi 1,6 lira iken, kurun 3,5 lira seviyesine yanaştığını da bilmezden gelirler. Veya kur artışını kar sayarlar. Sadece döviz kurları üzerinden bir değerleme yapıldığında bile ekonomik durumun vahameti ortadayken krizi umursamazlar. Bu çok bilen tarikatının içinde kısa dönemde servet yapanlar da vardır mutlaka. İşte onların da nasıl edindikleri besbelli servetleri bu günlere yarı yarıya eridi. Bu malı götüren, can çıkar huy çıkmaz tayfasının haydan geldi huya gider diyeceği de aşikar.

Memlekette çalışan çabalayan ve didinen, geçim derdine düşmüş fakir fukaranın durumu ortada. Bu emekçi garip gurabayı düşünen yok. Bir de beslemeden beter aymazlar var. Çoğunluktalar. Onlar için ne gam var ne tasa. Tasa doldurulanla yetinerek, emek ve sermayeye uzak, sadakacısına sadakatle bağlı, kendi yurdunda mülteci gibi yaşıyorlar.  Bir yalancı mutluluk saçıyorlar etrafa. Ama memleket zenginleri, en zenginler bile mutsuz, bozulan ekonomi ile başları dertte. Çünkü günden güne onlar da yoksullaşıyorlar.

Öyle bir memleket ki bu memleket akıl melekelerini zorlayacak biçimde bir yerlere, tam dibe doğru sürükleniyor ayıkan yok. Millet açlık sınırında yaşamaya mahkûm edilmiş, zenginler bile bu iktidar döneminde dolar bazında yüzde altı civarında, servet bazında yüzde yediyi geçen oranlarda yoksullaşmış, denizlerde hala kâğıttan gemiler yüzdürülüyor.  Kimse söylentilere aldanmasın, abartılara kanmasın ne bilmem kaçıncı büyüyen ekonomi, ne de zengin mengin bir ülke işin gerçeği.

Kimseler servetine, malına mülküne de güvenmesin. Ekonomik verilere ve finansal göstergelere göre şu cennet memlekette yetişkin nüfusun yüzde yetmiş beşe yakın kısmı on bin doların altında bir servete sahip. Aslı astarı bu kadar, bir üflemelik zenginlik. Yüzde yirmi beşe yakın nüfusun ise on bin ila yüz bin dolarlık bir serveti var. Ve koskoca ülkede binde bir yetişkin nüfus ise bir milyon dolar ve üstü servet edinmiş gözüküyor. Bu yüzde yirmi beşler, binde birler ekonomik gidişattan mutsuz ve umutsuz, geride kalan sessiz çoğunluk ise mesut bahtiyar.

Zenginler, en zenginler mutsuzlar çünkü bu servet dağılımı tablosunda yer alan yetişkin nüfus dünyada zenginliğini en çok kaybeden ülkeler sıralamasında sekizinci sırada. Başka bir deyişle şu fakir memleket bu iktidar döneminde en çok zenginini yitirenler sıralamasında ilk onda. Son yıllarda haram helal ayırmadan yükünü tutan, bu sonradan görme can çıkar huy çıkmaz tayfasının oh iyi olmuş diyeceği aşikar.

Son yıllarda zenginlikler iktidar fırsatçıları ve hükümet yancıları doğrultusunda el değiştirmesine karşın zenginliğini koruyamıyor. Koruyamayacak. Sadece inşaat sektörünü motor alarak, emlak fiyatlarının fırlatılması patlatılması ve sıcak para parlatmaları ile ekonomi çarkı dönmüyor. Dönmez. Ekonomik açıdan ciddi bir darboğaz kapıda bekliyor. Ne işe yaradığı muamma Dünya Bankası bile,  Artan Kutuplaşma Ortamında Avrupa ve Orta Asya’da Ilımlı Büyüme Raporu’nda “ Petrol fiyatında düşüşler, yapısal sorunlar nedeniyle bu bölgelerde büyüme açısından zor döneme girildiğini” kaydediyor.

Nedense şu garip memlekette ekonomik belirsizliklerin artışı, ekonomik etkinlik hızının düştüğü kayıtsızca kamufle ediliyor. Özel yatırımların günden güne azalması ve ülke ekonomisine ihracat katkısının düşmesine bağlı ekonomik büyümenin yavaşlaması da bir şekilde gizleniyor. Son yıllarda memleketi de yakından etkileyen kapitalizmin her kriz döneminde baştan savmacılıkla ‘teğet geçer’ politikası izleniyor. Günlük ve fevri çıkışlarla ekonomiye vurulmuş darbeler sonradan mükâfatmışçasına sunuluyor. Bir dış politika zaafı turizmde yüzde seksen beşlere varan bir kayıp yaşattı şu fakir memlekete. Yirmi beş yıllık değer bir hamleyle sıfırlandı. Eski günlere dönmek için üç beş yıl geçeceği söyleniyor. Duyan işiten yok. Ekonomide bunca gerilemeye, kaybedişe karşın yine mevcut iktidar kazanıyor.

Ekonomi batık, servetler eridikçe eriyor, tüm ekonomik dengeler on beş yıl öncesine dönmüş mevcut iktidar hala prim yapıyor. Kırk bir kere maaşallah…

20 Kasım 2016 Pazar


KONUŞMA SANATI VE YAZGI...

KONUŞMA SANATI VE YAZGI...

Konuşma diline az biraz şiir dili karışınca gündelik hayatın gürültücülüğü durulur. O dirayetli şair duruşu gece gibi çöken sessizliği bozar. Suskunluğa isyana bozulanlar elbette çıkar ama fevri çıkışlar çıkarlar bozulduğunadır. Çünkü iyi konuşucular, diri koşucuları motive eder ve en kısa veya en uzun koşuların sonucunu belirler. Gün yitimi gibidir güzel konuşmak. Beklentilerin aksine becerilemeyince heyecan yitimi, hedef yitimi ve yön yitimi yaşanır. Kendisi ve eşyaları satışa çıkarılmış harap bir konağın değişen çağa direnişidir belki de susmamak. Konuşmak aklı çağa uydurmak, istilaya ayak diremektir sonsuza dek. Gözü dönmüşlüğün alarmı çaldığında artık beş paraya satın alınamaz hayatlar. Bol resimli cep romanlarından, seriyal filmlerden fışkırır tüm bireysel, evsel ve kentsel dönüşümler, kuşatır toplumları.

 “ Dönmeden, çark etmeden dimdirek güzel konuşurdum çok önceleri. Her gece ne şiirler dizerdim tesbihe. Teşbihte hata olmaz ama konuşmalarımın gölgesinde kalırdı hep dizeler. Ne sevinçler yaşardım beyaz örtüyle kaplanan. Ama her biri hayatın içinde örtülüverir, kirleniverirdi. Konuşma denizinde düşler de derin düşmeler de yaşardım şairane. Dizlerimde güç derman, aklımda ferman kalmayana dek izlerdim taşkın buluşmaları. Çift makas güzellemeleri gözlerimde fer kalmayıncaya dek gözlerdim. Sözlerdim. Göç çağrıştıran benzetmelerin içine dışına savrulurdum…”

Söze sağırlaşma konuşma sağaltımı ile düzeltilemez. Göç kuramı gereği ayni yel üst üste yıldızları vurmaz ve dökmez gül bahçesine. Güzel ve iyi, akıllı ve cesur olsa da tüm kürsü konuşmaları mukaddes eksiklikleri barındırır her tümcesinde. Eksiklerin tamlanması üzerine kurulur tüm metinler. Daima da imkânsızlık asasına dayanılır. Elden ele dolaştıkça sınanmalar, ayılır dil ve bezer. Ateşi sönen bir yangındır güzel konuşmak ve yıldızlara açık kara gecelerde ışır.

“ Hayli güzel konuşurdum çok önceleri. Bavullar toplandıkça yad ellere, en intizamlı şiirleri ardımda bıraktım. Konuşmaları da. Düştüm yollara memleket aşkıyla. Vaat edilen cennet çok yakınımdaydı. Veya çok uzaktı hep aradım. Gece yarılarından sonra ve şimdiye dek kısmet ve nispet çizgisinde çilerdim. Yıllardır bir ileri iki geri bir hayat. Hilafsız muhaliflik o günlerden kalma. Düalemi konuşarak öğrendim. Kal göründü kaldım, kürsü aşkıydı gitmek yok denildi geldim. Halifeden icazete gerek olmayan paylaşımlarda anladım, sadece konuşmakla da olmazmış. Veya nalına mıhına konuşarak…”

Saflık saf altın serip, ortalığı gerip laflamayla geçmez. Kalaylamadan saatlerce konuşmak ise bir başka sanat. Çürük çarık, çukur batak sözlerle porselenleşmek iyi satıcılık olabilir. Boyu posu yerindelik yetmeyince, konuşmak tek sayfalık resimli destanlara komik replikler hazırlamaktan öteye geçmez. Farkındalık formaliteyle başlar form devam ettikçe sürer. Ve formika masalarda kelime kelime işlenir sonat. Formülü içinde gizli konuşmaların kürsücüleri arada bir küserler. Ama umursamazlıkla her müzayedeye damgasını vurur kusursuz konuşucular.

“ Güzel konuşabilmek için kum fırtınalı çöllerde divaneliğin kavalını üfledim. Genizden akan ganimete odaklandım. Yalana dolana el sürmedim. Özgürlüğün bedeli kaç batman altın ise ödedim geçtim. Aklı paytak aslı yataklardan olmadım hiç. Ve hiç kollektif ortak aramadım kanmalara, yanılgılara. Çünkü hilafetin kalktığı gün doğdum, Denizin doğduğu gün öldüm. Cüppesine cüplediğim dünyada hakkınca konuşlandım. Konuştukça coşanlarda nece takiyeler gördüm, takunyalılarda düşen takkeleri hiç görmedim. İşte o yüzden susmadım hep konuştum…”

Sakınılmayan söz ağır ise eğer insan olan insanın ağrına gider. Olmayanın da acı gerçeği budur lakin farkına varmaz. Yalanlar çoğaldıkça, yığınla çağladıkça sükut durmak da yetmez. Derdestlenen değerlerden dersler çıkarıp dertlenmek, sözleri sarraf tartısıyla ölçüp tartmaktan başka işe yaramaz. Vicdani sorumluluklar yüzleri somurttukça umut ateşte kömürleşir. Ve kömür karası bulaşır tüm aykırı konuşmalara.

“ Ehline yakın derecede güzel konuşurdum önceleri. Zihniyet gelişi güzel değiştikçe asla gerilemedim. Lanet planet melanetini savurdukça, meliki maliki Allah kerim misali tenekeden plaketlere boğulmadım. Beyin fırtınalarında vahayı yaşadım. Açılsın tüm kara kaftan örtüler, hesaba çekilsin artık ölümlüler diye tarih babaya yazıldım…”

Ateşte açan çiçek damlasıdır söz. Ve konuşmak korkusuzca kor ateşe dalmaktır. Uzun lafın özüne yuvarlamaktır yaslı yaşlı dünyayı. Umut ise kömür gözlerdeki kızıl ateştir. Gözyaşlarına dudak değende ayrılıktan nasiplenmektir. Gözde konuşmacılık aykırı sözcüklerin sehpada sevişmesine veya haklı haykırışların darağacında ilk dansına yakılan ağıttır. Tüm kan çiçek bezeli konuşmalar ise tarihe atılan imzadır.

“ Şair gibi durur şiir gibi konuşurdum çok önceleri. Kürsüyü yar bilirdim nutku tutulmuşlara inat. Söylevlerim intizamlı, nazımlı ve hazmı zor türdendi. Eslerim olurdu susmaksızın. Sinkaflarım kaf dağının ardına  taşardı. Sur öttü sanki sabırla sustum. Yoksa sustuk mu susturulduk mu? Bilemedim…”

Bitti denilen izmler saftan görünüp safkan izli bütün kursal cüceleşmelere tur üstüne tur bindirir. Bilinçli konuşmak kalenderaneleri kahırlandıran kara çakıl taşlı kumsal uzadıkça, kara Denize sıfır yaşamaktır. Ve yüzmeyi, iş yüzdürmeyi bilmeden öğrenmeden, kendi ömründen çalmaktır. Uzun sözün kısası güzel konuşmak bir sanattır. İyi pazarlanırsa para eder belki ama oyalanıp boyansa da oya tahvil edilemez. Kara yazgı böyle. Yazıya, yazmaya bulaşınca bu değişmez gerçeği daha da iyi anladım.

Yazmak ise konuşma sanatını gereğince bilerek, daralan anlarda genişleyen anılardan, uzayıp kısalan kıssalardan, kasvetli hayat sahnesinden az çok demeden konuşmalık konu derlemektir…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder