24 Ocak 2015 Cumartesi

KALPAKLI ŞİİR...


KALPAKLI ŞİİR…

KARAKALPAKLILARDANIM

İstanbul’da doğdum…
Anamdan yirmi yıl sonra,
Anam kırkdörtlü
Babamdan otuz.
İyi okullarda okudum.
Oruçgazi Pertevniyal Marmara
İşletme onca yoksulluğa rağmen.
Oniki eylülden önce de sonra da
Belki ondan hayata dilediğimce atılamadım sanki
Dikbaşlılıktan veya tecrübesizlik denilebilir
Şiirler yazdım
Öyküler ve roman aklımın girdabında hazır
Kitapsızım Allah’ına kurban
Öyle işye yoruldum
Kızıl kalpaklılardanın
Dert etmiyorsam namerdim bitmiş seyahatlerimi
Epey geciktim
Ne yazık ki mavi vapur o limana uğramıyormuş
Karşıyaka ya
Tren raylarında kararlaştırılmış renk sarı sırlı
O sırra erişemedim hanidir,
Gün olur belki.
İstanbul’da yaşadım…
Doğduktan bu güne
Bu saate, bu cümlelere, buncacık dizelere
Arada birkaç yıllık mola sayılmaz ise
Şehirli romantiklerden olamadım hiçbir zaman
Koca bir köyde tek başımayım yani.
Solumda ince hasar
Kara kalpaklılardanım.
Mutsuzum demeli miyim bilemiyorum ama umutluyum yine de
Ağırbaşlı sarışınları severim
Hem yeşil göz hem de bir çift can veren söz
Başka dert istemez gönlümün kapıcısı
Yeşiline uzandığım cennet vatandayım daraldığımda
Ata evinde bal ormanda yapayalnız
Ödüllere boğulmuş yüreğimde anılara sürgün
Çavuş oğluyum delirmiş aksu da yaz kış yüzen
Güneş dahi doğmadan er vakit paklanan
Gün olur belki,
Giresun’da ölebilirim.
İbrahim Paşa’nın şehrinde ölürsem eğer
Türk şehitliği’ne
Kara kızıl kalpaklılardanım…

ATEŞ DANSI


Anadolu’dan başladı ise ateş
İstanbul’u da yalar yutar
Kollarımda ölmüşse de vatan
Küllerinden doğar
İnan inan bu mesaiye
İşgale uğramış limanda bir çift mavi yürek
Kuklalar yüklenmiş gümüş gemilere
Martıların şaşkınlığı kanatlarında gizli
Kıyıya vuran dalgalar rüya rüya
Kara örnekler istemiyorum artık
Baştan çıkaran eğreti tabirleri de
Devrilmişim öz evladımın kucağına
Şakağıma dayalı öpüşler kupkuru
Kuru sıkı ateşle dans
Anadolu’ ya başladı ise yolculuk
İstanbul’dan akan sular,
Yollar izler bırakır
Kollarımda ölmüşse de sevdan
Karadeniz’den çağlar topal topal.
Anadolu’yu da İstanbul’u da yalar yutar…

AKILÇELEN İSYANLAR

Ne itirafım olur ki, isyana selam durmaktan başka
İtiraflarımı yazıyorum çocukça
Duvarlara dağlara ovalara
Mülteci’ yi çalsın orkestralar ay ışığında
Bol yankılı öyle bir şarkı bestelenmiş olsun ki
Gayrı meşru çocuğum tek notadan doğmuşçasına
Kaderinden kaçan bir sıkışmanın eseri gibi
Korkuyu uyandıran terk edilmişlik
kendi yoluna selensin kime ne
o yol ve yolculuktur ki akıl çelen isyanlara gebe
Ardında yeni yetme hevesiyle sürüklendim
Sorularda pembemsi suçluluklar provası
Değişmeyecek bir yaşamı yanıtlıyorum şimdi
Bir sandık dolusu ajandaya yazılmış umursamazlıkla
Kitlenmiş mekanlarda beğenisi arızalı yanışla
Akıl çelen isyanlar taşıyorum kucağımda
Israrla kızıl saçlı sürgün kızı anıyorum hep
Arayışlarım estetik kaygılı tatlı sert,
Mahirce ve denize ulaştığımca mavi
Can çekişin iğrenç soluğu yüzüme yapışmış
Ölümü reddedişimin üzerinden kaç aşk geçti
Kaç yıl kaç ömür kaç yoldaş artık kömür
Ömür boyu İstanbul fonunda keşif günlüğünde yolcuydum
Ağlama modundan kaçarken büyünürmüş
a çocuk içimde ağlıyorsun hala
Mutluluk delisi çocuğa ağlıyorum mülteciyle
Ve itiraflarımı destekliyorum akıl çelen isyanlarıma selam duruldukça…

ÇALIŞMA MASASI

Bütün mutluluklar çalışma masamda,
Karmakarışık tüm kavramlar
Nur seli inmiş cesaretime
Pranga gibi anılar
Bağımsızlığıma açılan köprüler kapalı
Ben sana kavuşmaya tutkun
Merasimler asılmış gerdanına pırlanta gibi
Gırtlak gırtlağayım kavga şehriyle aç gözlüce
Balıkçıl kuşlar ölür
ben kör kalırım
Suni solunumlarda solak şehirli
Büyük gürültülerle yaklaşıyor korku Salı
Zehri dilimin ucunda şeker gibi,
horoz şekerinin nevri dönmüş
Didişmekten yorgunum ve
Harbiden çok uzaktayım
Rüzgâra hasret yel değirmeni modunda
Puslu dumanlı diyarlarda
Oksijen ve temiz hava garibiyim
Ve çok soğuk
Bütün umutlarım çalışma masamda
Uluorta masalla ve ucuz kahramanlar
Çiçek toplamayı ve resmetmeyi öğrenicem
Çarçabuk yolcuyum
Bu salak şehir kavgaya yenildi çünkü
Kapıvermişsin beni görgüsüzce, incindim biraz
Dost seçerken dikkatliyim de
Ah dostum düşmanımı seçemem ki
Bir gece boyu tuza yatırılmış mumum sanki
Islak bir sabun dolaşır vücut dokumu
Şimdiden ölüyüm misali
Bilsen nelere gebeyim üçten dokuza
Nerde o asil kavganın şehlası, şehir alacası
Dokun da bin ah işit ey çalışma masam.
Bütün mutluluklarla köşe kapmaca
Karmakarışığım tüm kavgalarda


VAZİYET VASİYET…

Ordular kesse de yolu
Kolluk kuvvetleriyle kesişse de patikalar
Orda kesede bir ev var
Ahalisini fikirler yönetir kitaplar
Sevimsiz geceler intikam kusar
ve kopar kızılca kıyamet
Üzerine harfler kazılı ağaçlar devrilir
Yazılı duvarlar badanayla delirir
Bedava sayılan yıldızlar küser sırayla
El ayak çekilir karagözlü dünyadan
Kasten biçilir kırmızı incili kaftan
Bütün kaybım birkaç kitaptan ibarete sevinilir
Hayatım hayatına inan
Sevdana güven ve dayan
Çünki deniz derya kazanılmış vizesiz
Yine de İstanbul bize haram
Vasiyet vasiyettir kıvamında
Orda kesede bir ev var ya
Ahalisini fikirlerin yönettiği kitapların
İşte o kesedeki evin yamacına gömün
Eğer kesik kesik yağan mermilere değerse başım
Vurulduğum yer neresi olursa olsun
Oraya bal ormanınını kıyısına…


22 Ocak 2015 Perşembe

DÜŞMEK, DÜŞKÜNLÜK VE İLAN…

DÜŞMEK, DÜŞKÜNLÜK VE İLAN…

Tarihte örnekleriyle sabittir düşmek, düşkünlük ve düşkün ilan edilmek zor paklanır akıllardan, zor kazınır yüreklerden. Öyle bir itibar kaybıdır ki yüzleşilen, unutulmaya yüz tutmuş yıllardan sonra bile iadesiyle eskisi gibi olmaz hiçbir şey…

Makam ve mevkiden düşmek o denli incitmez belki yüreği asıl milletin gözünden düşmektir insanı yakıp, yıkıp, kahreden. Düşmek demek tel tel dökülmektir pespayeleşerek. Yerli yersiz korkular da düşünce akla nice değerler eğerlerin peşinde berhava olur. Ve keşkeler dolar yüreklere. Ancak nafiledir tüm çırpınış ve çabalar.O saatten sonra insanın kendini temize çıkarması da bir o kadar güçleşir. Fireler verilir alınır ama tüm manzara düşmek, düşkünlük ve düşkün ilan edilmek üzeredir. Elimi sallasam ellisi beğenisiyle dolaşmak, tavırlanmak ve edalanmak elinin tersi görmekle biter.

Oynanan tüm oyunlar, başoyuncuların kendi başına bela olduğu gibi bazen hiç suçsuzları da katar kervana. Ağır oyuncuların en başında başlarken belirlenmiş tutumları zamanla değişince fezlekeler meşru ellerde, püsküllü fezler gayri meşru ellerde fesleğenleştirilir. Pis tüten ama mubahlaştırılan kokular festleşince bitkileşsin diye el yakan gayrimenkullerde, yürek yakan kasalarda, can sıkan karton kutusu dairelerde film gibi izlenir.

Aykırı sorular soruldukça peşpeşe örgütlülüğün ağa babasına da sırnaşır telaş ve yargıçlara da sirayet eder yarış. Dibi başı oynayan bu saf sıkılaşmasında edep yahu serzenişleri suçların şahına desturu şakır. Ama şimdi ve sonrasında konuşmak sanattır ama konuşmamak daha sanattır şeklinde tayin edilir şartlanmalar. Ancak her halukarda sabır eninde sonunda ahvaline döner kırına kıvamına kımıldar.

Hantallaşmaktan kurtulamayan bir yönetimde ısrarın suçudur başa gelen bu düşmeler. Bu düşkünlükte hesaba çekilmek ise en makul sonuçlamadır. Gerginlik çoğaldıkça şikâyetler azalacak sanmak, her paydosun yepyeni işbaşlarına başlangıç olabileceğini unutmaktır.

Zaten gereksiz efsaneleşince dilden dile düşer fesane masalları, fes düşünce ise akla kara belirir. Zılgıtlar dünyaya ulaşınca ve sonra zelzele ayakların her bastığı yere değince biter macera. Aynaya akseden tarihsel hayaller gibidir düşmek, düşkünlük, ilanı ve kalkmak. Kalkınca düşmek, düşünce kalkamamak ise gerçekliğin adı sanı hiçe saymasıdır. Nihayetinde zalimin eline geçen mevkiden ikbalden servetten demlenen deyişlerle isyan çiçeği açar.

Beytülpınardan pay ve hisse kapmak için dokunulmazlıklar kaldırılmadığından saçlara ak düşer uykusuz gecelerde. Sanki zaman yetmemiştir uzaktan yakından beslenmişlere ve tüm seslemelere kulaklar tıkanır. Cihaz mihaz kar etmez bu sağırlığa. İnsafsızlık gönül sesi değildir ama düşene lakap takılmasına bile gönül eğlemez. İsmi cismi bir yana ordan buradan düşenlere gönülden gönüle uçmak değil gözden ve gönüllerden düşmek düşer.

Düşülür bir hayale zevkte alınır bir süreliğine ama ‘düştükçe semadan yere mehtap’ düşmenin ne demek olduğu behemal anlaşılır lakin geç kalınmıştır. Elimi sallasam ellisi kendini beğenmişliği ellisinin de elinin tersini görünce film kopar. Kopmasa da pek yakında kopabileceğinin yakın çekim gösterimi olarak tarih sayfalarındaki yerini alır…

‘Yüksekten düşmek kadar korkucudur, göçükler altında kalmak. Boğulmak kadar ürkütücüdür ateş içinde yanmak.’ İşte hiçbir makam ve mevki bu hal ve biçimlere düşmekten asla kurtaramaz düşkünleri. En ihtişamlı zenginliğini haklı haksız düşünmeden edinip coğrafyasına borçlu kalanlar şu memlekette her yeni günü senelerce ağırlığında yaşar sonra. Zehir zıkkım bir dil ile lebinden goncalar dermek de gün güne zorlaşır, kurtulmak ise hayal olur iki cihanda.

Çünkü her şeyin bir haddi hududu vardır ve hadler aşılıp hudutlar geçildiğinde öğretirler kendini adamdan sayanlara veya saymayanlara. Bir kötü alışveriştir hayatı siyasetle yoğurmak politika kazanında. Acayip kötü bir alışkanlıktır siyaset hapını gözü kapalı yutmak. Yuttururlar adama haddi hudutsuzluğuve midelerde yangı başlar, dut yemiş bülbüle dönülür anında. Ondan sonrası ihtişamlı makamlar mevkiler den düşmektir. Makam ve mevki kudurmuşluğu da öyle bir hastalıktır ki yapışır aklın duvarına her düşkünlükte, sorarım ben onlara babında. O aymazlıkta baş siyasi aktörler baş edemeyince sendeleyerek yürütür can kuzularını. ve çıplak beton ve tuzlu zeminler de asla kar etmez. Sonra morlaşmış ayaklar, yüzler, bedenler fotoğraflanır ama bu kez korku imparatorluğunda korku dağları beklemez. Sadece milletin gözden düşürme süreci yansır horozlu aynalara ve delikanlılığın pimi çekilir. Param parçalanma başlar o sürecin metni de tezelden hazırlanmaktadır, yakında tahtaya kazınır.

O düşmeler ki kara deliklerden girip çıkılsa da ak çıkmak zorluğudur. Zordur yakar insanı baştankara, yüreklerini karartır düşenlerin. Türbinlere oynamak ta kurtarmaz o vakit ezberden buyrukçuları ve zevatı. Çünkü her şey elekten geçirilip, elektronikleştirildikçe seyircisi de azalmıştır oyunların. Düşmek mozaik taşlara çarpmaktır en tatminsiz dalgaların eğilmezliğiyle. O arsız düzen günü gelip yıkıldığında üç otuz paraya satılır bütün düşkünlerin küçük hatıraları. Köy kent pazarlarındaki tezgâhlarda bile alıcı bulması zorlaşır. Ve kafaları güdük uydurmalarla, uyduruklarla uydulaştırılanlar bile günü gelir uyanır. Piyasaya zamanla düşkünleşebilecek arzuların ve zayıflıkların sürüldüğü netleşince beyinlerde ki balon patlar. O patlamanın topluma yansımaları da suya yazı yazanların huyunu suyunu anında değiştirir.

Çünkü yüksekten düşmek yüksekten bakanların arınmasıdır, ferman altında kayıp insanların aranmasıdır. O zaman öceği böceği kara gözlük takmışlarca açık düşürmeler açıkça kapanır. Ve gün olur tersine tersine işler deliren kasırgalar ve deniz yutar tüm düşmeleri ve düşkünleri. Düşkün ilanı ise yeterlik sağlanamadığından şimdilik aklansa da karalansa da elimi sallasam ellisi dışındakilerin insafına kalır…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder