6 Mart 2016 Pazar

ŞUBAT/12/06

TATLI SU KAPİTALİSTLERİ VE DİN…

TATLI SU KAPİTALİSTLERİ VE DİN…

Dünyanın bir olup baş edemediği küresel krizler dönemlerinde olduğu gibi neo liberal siyasetin tipik uzantıları eski kıtada yeni iktidarlar yaratarak bıçak sırtı ilerliyor. İlerlerken de hegemonyasına din, mezhep ve etnik karıştırıcılar ekliyor. Son yıllarda bu dinsel ulamayla Ortadoğu’da ortalık iyice karıştı ve sular durulmaz oldu. Ateşi dört bir yana sıçradı.

Ateş sıçrar sıçramaz, demokrasi bölgesel çapta ve dünya ölçeğinde diğerlerine nazaran en demokratik görünen ülkelerde dahi hiç hissettirilmeden askıya alındı. Sözde ileri demokrasi varyasyonları vizyona sokuldu. Bu temaşaya tepkili duranlara ise büyük sermayenin temsilcisi egemen güçler topu tüfeğiyle girdi. Girmediğinde ise işbirlikçi tatlı su kapitalistlerini kış uykularından uyandırdı. Ancak emperyal istila, bu kez uşaklarını dünya nimetlerine aç dinsel ve mezhepsel bazda en bağnazlardan seçti. O yobazlar daima vardı aslında büyük sermaye şeytanlarınca hortlatıldılar. Demek o beğenilmeyen işlemez denilen sistemler iyi işliyordu ki, şarlatanlar seslerini bir türlü çıkaramıyorlardı. Şimdi o tatlı su din ve mezhep kaçıkları fırsatı yakalayıp ortalığı bir anda kan gölüne çevirdiler. İç yüzleri dini algılayışlarındaki vahşilik ortaya serildi. Din, iman, mezhep yapbozcusu yobazların toprak ve devlet savları ve  sağa sola saldırmaları ile hesaplar bir nebze şaştı. Ancak emperyal istilacılar başka yandaşlar devreye sokarak,  pentagonvari bin bir oyunla işlerini kısa zamanda yoluna koyar.

Bu goygoyculukta olan parçalanmaya ve bölünmeye müsait ülkelere olur ve ezeli ebedi sayılan kardeşlikler  de sona erer. Bu küskün ve kızgın iç hesaplaşmalarda nice canlar nedensiz yere heba edilir. Üç beş milyonluk din kardeşimiz bahaneli yeni kardeşler peydahlamak da göz boyamaca dan öteye gitmez. Bu yama pek tutmaz. Ve bu yamama kardeşlik yakın vadede başa fazladan sorunlar açar. Onca Din iman mezhep kargaşasında çıkıp ta ayıptır günahtır diyen yok, varsa yoksa gelsin gitsin dolarlar, dolsun dolmalıklar. İş işten geçtiğinde bütün ağıtlar Tanrı’nın son dini, en mükemmel dini bu pespayeler yüzünden yerlerde süründürüldü diye bağıtlanır. Başa musallat bölünmüşlük ise çok başlar ağrıtır. Hesabı zor verilir bu aymazlığın.

Asya’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan Afrika’ya Avrupa’ya dek uzanan geçmişin meşhur ipek yolları, kervan yolları ve savaş yolları hala güncelliğini koruyor. Yol ayni güzergâh aynı. Tarih boyunca sınırlı iletişim ağları ile sağlanan bölgesel kontrol bu gün üst düzeyde iletişim kanalları ve yerli iş birlikçileri ile bu gün de sağlanıyor. Günün deniz, kara ve hava yollarının, yer altı ve yerüstü zenginlik kaynaklarının, hammadde ve tatlı su mecralarının kontrolü emperyal istilacıların işbirlikçisi bu yeni tatlı su dini kaçıkları sayesinde sağlanıyor. Ortalık bulandıkça bunalıyor. Bu büyük sağlamada büyük proje heveslileri de sahte delikanlılık hamleleri mazur görülerek devamlı kontrol altında tutuluyor. Sözün özü yaşlı dünya emperyal istilacılar öncülüğünde Ortadoğu’dan dağılan yangınla, yakarak, yıkarak, yanarak yenilenme peşinde.

Bu günden yarına bölgede sadece ülkeler boyutunda değil dini, mezhepsel ve etnik kapsamda küçük ölçeklerde, hemen herkes tarihsel bir kavşakta. Dinine yanılan bir yanılgılar dönemecinde tüm İslam. Bu tarihsel süreçte kavrayışı geri toplumların iç dünyalarında ciddi gedikler açılır. Açılır ve kolayca da kapanmaz. Emperyal istilacılarca taş gediğine koyulur ve kapitalizm at koşturur milli ve dini değerler üzerinde. Ve büyük sermaye bu ümmetleşen cetvel üzerinde cirit oynar.

Tatlı su kapitalistleri kapitalizmin yasal sistemi içinde mülkiyet yapısı, mülkiyet yapısı ilişkilerinde serbestlik ve yapılar ile tüm ilişkilerin korunması üzerine kurulduğu büyük yalanını atıp dururlar. Buna karşın işin içine başka değerler bulaşınca kurgu bu tanımla işlemez. Bu kurgu herkes için ayni yasa ve uygulamaların olduğu ve uygulandığını vurgulasa da öyle olmadığı kısa zamanda anlaşılır. Ve kapitalizmin bir kez daha kudurmaya açık toplumlar yaratmaktan öteye geçemediği anlaşılır. Ama atı alan dereyi geçer.

On yıllardır her buhrandan her bölgesel kargaşadan sonra kapitalizm ve işbirlikçisi tatlı su kapitalistleri sorgulansa da emperyalizm hiç sekterlenmez. Çünkü özellikle finansal küresellik tek merkezli olduğundan yaşanan büyük ekonomik krizler öncesinde ve sonrasında emperyalizm kapsama alanı dışında kalmış yolunda giden sistemleri değiştirir. Sistem bozuk algısı yaratarak değişime zorlar ve değişimi para pul, silah mermi destekler. Veya kendi yağıyla kavrulan rejimleri yıkmaya yönelir. Yıkar.

Bu emperyal istilacılar kendilerine en karlı yatırım başkalarına yıkım doğrultusunda tüm yamuk, yavşamaya yatkın enstrümanları yüksek dozda bir bir kullanır. Kullandı da. Ancak özellikle son on, onbeş yıldır emperyal istilacılar tarafından için için kaynayan din iman mezhep açmazında yeni küresel hikâyeler yazılıyor. Ve en can yakacak, çok canlar alacak, sınırları yıkacak ve sözde yeniden çizecek bir ufuksuzluk yıllardır yavaştan yavaştan yozlaştırılan ve yobazlaştırılan toplumlara kurtuluş olarak dayatılıyor. Bu dayatmanın nice dağılmalar getireceği ve getirdiği daha şimdiden görünmesine karşın gözler kapanmış ağızlar tıkanmış. Sonuçta dünyanın dört bir tarafına emperyal egemenlik olarak yayılacak bu demokrasi yerleştirme, ekonomi büyütme ve istikrar yalanlarını savuran uydulaşmış milletler, liderler ve din iman mezhep bezirganlarına bu dünya da, cehennemler de yetmez.

Ulusal sınırları aşan ve bölgesel ve kıtasal düzeye ulaşan krizler adı ne koyulursa koyulsun, neyin krizi olursa olsun, hovardaca savaşılarak hiçbir devletin yeniden kurtuluşunu sağlamaz. Batırdıkça batırır. Çünkü küreselleşen sermaye girdiği her yerde ölçüleri aşkın biçimde sosyo ekonomik koşulları ağırlaştırır. Koşullar ağırlaştıkça inanç değiştikçe eşitsizlik ayyuka çıkar. Yetmez yeni eşitsizlikler de yaratılır. İşte o en hassas dönemde tatlı su kapitalistleri dinsel ve mezhepsel referansla kimden ilham aldıklarını hiç saklamadan emperyalizmin tam emrine girerler. Kara paranın buyruğu altında toplanırlar. Uyruksuzlaşırlar. Bu uyuşukluktan faydalanan emperyal istila da onların evine girer.

O durumda din iman mezhep de elden gitmese de ki gider, tatlı su dinciliği de beş para etmez…

7 Şubat 2016 Pazar

ŞEHRİYAR…

ŞEHRİYAR…

Şehir eskiydi
yesyeniydi şehriyar
yardan geçemediğimden sellere şerbetlendim.
Selvilendim
dudaklarım kurudu
gençliğim yandı.
Paslı bir akşamüstüydü bastıran
boğazıma çöktü
sonbahar.
Çarpıldım cereyana
yaşanan
garip bir yolcunun hazin yol öyküsüydü
çetin geçen.
Tozlandım
kirlendim tepeden tırnağa.
İçimde üç kişilik yalnızlık çarkı
iyice yalnızlaştım
çarketmedim.
Toparlandım.
Ve bu çirkin şehirle senin için seviştim
çarpuk çurpuk
mahşere kadar sadece senin kalarak.
Nice sevişmelerden sonra
arsız bir çocukçasına ağladım
gözyaşlarında arındım.
Küfür küfür estirdim
geleceğe hayıflanarak.
İsyanımı sağır sultan duyar
sitemlerimi
şiranda şehriyar.
Şehrin akciğerinde binlerce habis tümör.
Hapislik eskiydi
ve şehrin eskimiş viyolasını öptüm
ikinci el aşk borsasında.
Senden çaldım seni
sahte ışıkların gölgesinde.
Her şey eskidendi
Aşkların da en hakikisi.
Var yok diyarında kördüm
güler yüzlü eski âşıklarımla öpüştüm
gördüm.
Bir günüm yandı
geçti günler
yıllar binnar.
Provokatör bir kimlik yaktı ampulleri
şehri patlattı.
Yaslı bir yıldönümüydü
eskiydi şehir.
Eskidim.
Beynime sarktı yalanlar
aklım çelindi
küllendim.
Şehrin eskimiş ışıklarıyla yıkandım
ve şehirlerarası yolculuğum başladı.
Koyu kıvamlı bir akşamüstüydü
ıslak havlulara sarıldım yetmedi
alev alev tutuştum
yandım.
Hayatıma çöktün
çöktü hayatım.
Şehrin esrimiş ışıklarıyla öpüşmeden
Güneşle ay
yıldızlar
bir yumruk yemiş gibi yolculandım.
Uğurlayanım su dökenim olmadı
hazlı bir akşam üstüydü.
Varlığım eski bir şehirdi
Vardığım da.
Ve şehrin yenilenmiş ışıklarıyla daha öpüşmeden
yenilendim.
Duysun şehriyar
Yenilmedim…

6 Şubat 2016 Cumartesi

YAĞMUR…

YAĞMUR…

İri taneli bir üzüm salkımı yağmurluyor, türkuaza dönüşmüş gök kubbeyi. Altın kubbeli asil bir şehri dövüyor iri kıyım salkımlar. Akımlar cereyanına kapılmış yorgun kent ve denizin orta yerinde üşümüş titremiş ve şaşkın. İnce telinden bir baskı bir sızı ada çalınan, çalımlanan. Bekliyor. Bekliyor sudan sebep zabitlerini…

Zabıt kâtiplerine inat, bir ok, oklar çizmek gerek ucu en sivrisinden kör duvarlara. Kurşun desenli. Sonra oklar canlanmalı ve topunun alınlarına zamklanmalı çiçek çiçek. Açmalı kırmızı karanfiller. Gölgeleri vurmak gerek mavi derinliğe hapsolunca umutlar. Ve deniz bulanmalı Mar mara ya, egeye kara denize. Arlanmalı yer yarılınca. Ve sokaklarda çember çeviren çocuklar biz eksenli memleketin başını döndürmeli. Çemberlerin çeperinde çocukluk yapan gençlerin yaslı dünyaları. Saklı hevesleri;

Özgürlük özgürlüktür…

Bir kara yağmurla vurdu yazar sahipsiz limana. Valizleri bir bir ıslanmış. Kırmızı hırkası da. Bir deli salkım yağmurla topladı kara denizi iskeleden. Deniz hırpalanmış, yorgun ve yağmalanmış. Mavimtırak yağmurluklu, ıslanmış. Gökyüzü nemini boşalttı tepelerine. Bir nem kaldı geriye.

Yağmur çinko çatıya kusunca hıncını, salkım söğüt vurunca hasretler başa, sitemler kalkar şaha. Dinler arsız armoniyi çamur deryası yollar. Bulaşık dünyaya er geç uyananlar dinlerler azgın hitabı. Sanki Tanrı kullarına küsmüştür bu kez. Şer şerbeti yağar kızıl toprağa. Ve analar dualara başlar çılgınca. Duayenler dinlenir boşu boşuna. Dilenirler fenomen dünyasından fend. Yağmur çinkoya küstüğünde sanki bir kez olsun Tanrı kullarına acır. Ve zaman çatılarda binbir renkli donar. Güneş girişik bezeme aralığından akar inceden inceye. Ve ısınır yürekler son kez. Yağmur salkım saçak çinkolara dirilişi boca eder, inceden inceden ışıtır, ayaklanmayı yağdırır.

Ve yazar, yazar; ‘ Sarıp sarmaladım kanayan yaralarımı. Çok uzaklarda bir garip ana ağladığında sahteleşir her şey. Kara fatih susar. Ve kuru bir selamla uğurlarım kaçamak güneşi. Saklarım yağmur tanelerini parıl parıl alnımda. Damlasında kıyamamazlık saklı. Bizden sayarım. Ve garipçe uzandıkça uzanırım gökyüzüne. Bulutlar esas duruştaydılar bir nabız atımlığı yakın, rahatlarım. Ne köhne şans varmış bende hayıflanırım. Hayıflandıkça harflenirim. Kime ulaşabilirim ki hakkınca. Olsun diplomatik yanıtlarla tüm yanılgıları ve yangınları def ettim hayatımdan defnettim sulu ıslak çöle. Yazarım…’

Eli kolu bağlı bir öfkeyle dökülüyor nar çiçeği damlalar. Kantaşları çatlıyor alaca karanlıkta göbeğinden. Gözyaşı kutuları hazineleşiyor limana uzayan kaldırımlarda. Asanın tılsımına masanın masmavi örtüsüne yayılıyor hüzün. Milyarlarca ton kara kuru hayat süzülüyor hüzme deliklerinden. Ansızın bastırınca ay yüzlü geceler yine yeniden bir hapislik başlıyor her sulu sepkende. Seken kelepçeler kimin bileğinde belirsiz ve de anlamsız. Sekme davası. Sarayı kimler istila etmiş, hangi derde derman yağmur karışmış tarihi bozan sarı yapraklara sekterlenmiş. Doğrusu katışıksız idelere savrulunca sahipsizlik esirliğe dönüşür özgürlük. Ve bir yağmur damlasına bir su zerresine hapisliktir alınlara yazılmış olan yazgı. Kimin yazdığına bakmadan yazar isyanını onlara da yazar. Ve yazar yazar;

‘Çam ağaçları gölgesinde yılanbaşlı küskünlükler kozalaklaşır. Gün aşırı  küskülemeler metodlaşır. Mozolelerinde karabaş yozluk aşırılaşır. Kara denizin dibinde sedeften bir sanduka maytaplaşır. Kapağında esrik mavi yolculuklar arması mottolaşır. Kara kediler sarınca dört bir yanı ıslak sokaklarda gettolaşır. Her keş suçludur ama aklaşır. Kireç gibi suratlara vurur salkım söğüt mor yağmur. Boş sokaklarda ak sulaşır özgürlük, kor yüreklere... ‘

Özgürlük özgürlüktür. Benzemez hiçbir şeye…

Ve yazar hiç sakınmaz sözlerini, gezler gözler söyler;

‘Bir arı yağmurla, iri taneli üzüm salkımı bir yağmurla arındım. Salkım söğüt umutlandım. Arındım, hücre hücre yandım ve uylandım, uyandım. Serbest kalışımın bir anlamı olmalıydı, bulmalıydım nazım rıhtımını. Yok oluşa tam sürüklenecek iken duruluşun ilk adımıydı sanki milyon zerre ıslanmak. Islandıkça tabandan tavana ayılmak. Ayıktım. Dilekçeler çekilmiş korkudan, verilen sözden dönmeler sıklaşmış. Bendeniz  sıkıca tutundum hayata. Kırklar devrilmiş kapılar kırık. Değilim sanki yarı yoldan ilerleyen. Her kere sulayacak öğlen uykuları arayan salak yağmurlara yıllarca direndim. Sulu sepken cepken delenlere de. Tek parça kaldım tek başına. Dalgalar adam boyu adam çalan. Onlarla kucaklaştım tuzlu sıcak. Meğer boyuna sadece adam olmayı özlermişim. Şahsıma yıldıran yalnızlıklar düşse de adamlığı özlermişim…’

Kıvamına geldiğinde adamlık zamanlı zamansız yağan, iri taneli mor salkımlı yağmurda ıslanmamak pek kolaymış. Geç de olsa anlaşılır mesele. Çok zormuş ama o denli de kolaymış meğer adımlamak. Yazar sözüdür papirüslere üflenen, üslenen;

‘Bir tiz ıslıkla, boz bulanık bir ıslaklıkla vurdum kendimi sahipli limanlara, özgürlüğümü özgürlüğe. İlime ilhanıma yağmalanma bulaşmış. Frahlayamadım fehlendim. Aman diledim ummandan. Umulmadık bir yanıt geldi. Yağış sırasında mur sırtında…’

Sanki şanslı yağmurlarla yağan bebek yüzlü bir aldatıydı. Düşen damlalarla düştüğü damlara suretlenen ise hayatın cilvesi. Çil çil dalgınlık. Çer çöp dargınlık. Bozuşmak ve ödeşmek üzerine kafaya sokulanlar ve değme dağınıklık egemenleşince yazdı yazar.

Yazar azar azar yazar, ama asla azmaz; ‘Daha çok işimiz var. Sırada çok girişim. Ve eşsiz titreşim. O sayede kazandım kendimi. Kendime kendimi. Tüm kazanımlardan ala alayım, alacalı canlı. Kızıl çalı. Direncim kulağıma fısıldananlar da fasılalı. Arap baskılı, Latin basılı. Kebire kayıtlı. Islağım ve üşüyorum. Yüreğim emir demiri kırar bazlı tetikte. Aklım namluya sürülmüş. Dokundukça vicdanıma say say bitmeyecek anılarımı ve anları karalıyorum. Kabaran isyanımı denize salarım. Ve ardı sıra koşar giderim damla damla. Yüreğime kan damlar. Yolculuk işte o yolculuktur. Diz boyu suda yüzülecek ve üzülecek ne kalır ki geride. Dönüp de bakmam gerisingeri. Ne kaldı ki her şey yaşandı gitti. Ama bitmedi. Bir mor salkımlı yağmura savruldum dalga damla ve denizi gördüm. Özgürlük denizini. Denizde izini, izmi…’

Özgürlük özgürlüktür, Benzemez hiçbir şeye, hiçbir…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder