27 Mart 2018 Salı

kasım-17

SİYASETİN ALFABESİNİ BİLENLER…

Bu kongre umuyoruz ve dileriz ki, 80 faşist darbesinden sonrakilere benzemez.  Benzemeyecek de. Çünkü gelinen aşamada bu kongre doğru yapılanmayı, donanımlı, birikimli ve deneyimli kadro ve niteliğe göre planlamayı gerektiriyor…

Doğru yönetemeyen ve yönetemeyecek olanların, yerli yersiz yönetimlere taşınanların yıllar içinde yaptıkları ortada. Zaten bu kez herkes kendi payına hak ettiği yanıtı alacak ve bulacak. O yüzden partinin toparlanması için katılımcılık, dayanışma, paylaşımcılık, barış ve kardeşlik için bu kongre bir fırsat. Ele geçen bu son fırsatı da hakkıyla değerlendirmek şart.

Yılların alışkanlığı kısır yöntemler geri plana itilmedikçe düze çıkılamadığı ve benzer yönetimlerle çıkılamayacağı da açık. Değişim öngörüsü ile parti, kendi özgün kadrolarını yaratmadıkça bu kara düzen devam eder. Statükocu siyasilerce yarın unutuldukça halk unutmaz ve ilk seçimde yine keser cezayı.

Elbette iktidara gelen yönetimlerin her an altında kalacağı veya günden güne ağır yük taşıyacağı bir öyküsü vardır. Bu kez dillenen bu öykülere göre davranmak lazım. Yük ağır ama işleri kolay eylemek gerekiyor.

Bilinmeli ki, yönetimler yöneticilik oynama yerleri değildir. Arada bir yarınların güvencesi ve laik demokratik cumhuriyetin emanetçisi ve de bekçisi olunduğunu vurgulamak yetmez. Ayrıca İdeolojik eksiklik ve yetersizlik nedeniyle ilkelere uygun işleyen bir örgütsel ağ da kurulamaz. Mevcut anlayışlar dinamiğin ivmelendirilmesini ve partinin umut olabilmesini de gerçekleştiremez. Sadece taşra siyaseti mantığıyla çalışan ama tekleyen bildik mekanizma kurulur.

O nedenle belde, ilçe, il ve genel yapılanma düzeyinde yeni siyaset yapma biçimleri aramak gerekir. Geçerli öyküsü olanlardan yana tavır almak gerekir. Bu kongreye işte bu pencereden bakılması şarttır…

Yani bu gün yönetme isteğini makul düzeyde bile tutamayanların değil, yönetimleri kollektifleştirmekten korkmayan devrimci bir anlayışın egemenliği şarttır. Bu kongrede büyüme sürecine direnç katabilecek, aktif direniş gerçekleştirecek kadroların en önde yer aldığı bir yönetsel yapı kurgulanması gerekiyor. Ve parti içi seçimde birincil gaye sadece her şey pahasına seçilmek olmamalıdır. Seçilmeyi siyaset yapmaya temel neden görmeyen, üretkenliği esas alan ve siyasetin alfabesini bilenlerle yola çıkılmalıdır.

Özellikle son yıllarda piramidin tepesinden tabanına sirayet eden siyaset yapma türevlerine dur denilmelidir. Bu durum durdurulamadıkça olağan veya olağanüstü daha çok kongreler beklenir. Parti iktidarı daha çok beklenir. Beklentiler daha çok ertelenir.

İşte bu nedenlerden dolayı bu kez kadroların tepeden tırnağa gözden geçirilmeden listelendiği bir kongre olmamalı diyerek yola çıkıldı. Bu zorlu yolculuğa çıkanlara fazla geç kalmadan omuz verilmesi zamanıdır.

Duyanlara duymayanlara duyurudur; sınır çoktan geçildi…

4 Kasım 2017 Cumartesi


HEP AYNİ Mİ OLACAK? HAYIR…

HEP AYNİ Mİ OLACAK? HAYIR…

Gittikçe daha da ağırlaşan memleket koşullarında şu tek boyutluluk belasından kurtulma süreci başladı. Bu kongre ile artık siyasette yerel, il ve genel ölçekte ezber bozacak biçimde üç boyutlu bir yapının belirlenmesi gerekiyor…

Açıkçası kısa zaman sonra memleket boyutunda yapılacak kongreler ve büyük kurultay bir kabuk değiştirme gerçekliğine hizmet etmelidir. Etmezse yani parti aşağıdan yukarı, piramidin en altından en üstüne doğru, yine doğru bir yapılanma süreci yaşayamaz ise en güvenilen dağlar da yıkılır. Ve en alttan yukarı dağınıklık baş gösterir.

O nedenle şu garip ilçenin siyaset kılavuzları nice yanlış ve eksik icraattan sonra tavrını hala mevcuttan yana pekiştirmek, hala ona buna siyasi pay üleştirmeyi seçmek gibi tipik, eski, nahoş ve yoz alışkanlıklardan kendini kurtarmalıdır. Bu şekil siyaset üslubu bu saatten sonra kimseye siyasi ikbal getirmez. Daha da küçülmeyi getirir. Artık görmek lazım.

Aslında iki yılda bir tek parça halinde bu parti içi yarışa gömülenler, sonra dışa dönük hiç bir eylemlilikte görünmeyenler, yıllar boyunca elden uçup giden her şeylerin sorumlusudurlar. Suçu her zaman başkalarına yıkan, hiç günah üstlenmeyen ve yeniden yeniden sahne alan bu tek boyutlu tek kutuplulara bir kez olsun hep birlikte hep böyle mi olacak, hayır olmamalı çıkışı yapılmalıdır.

Yoksa yine geç kalınacak. Yarın öbür gün aday olanlar olur, olamayanlar mevcut iki adaydan birini destekler, kongre de gelip çatar. Zaman şu garip ilçede kadrosal yenilenme, yönetsel değişim ve içten dışa dönüşüm gereksinimine koşut, yeri geldiğinde solun da solu ilkeleri hayata geçirmeyi iddia eden adaylığın düşünülme zamanıdır. Yani artık daha muhalif ama daha yapıcı eleştirileri olan ve yerel genel iktidarın ensesinde birilerinin olduğunu hissettirecek adayların önü açılmalıdır.

Parti örgütünün beklentileri de bu doğrultudadır. Çıkıp da süreci tıkama siyaseti güdenlere, partiyi alışılagelmişin, mevcudun dışına taşıyacakların varlığını da kendini de alenen inkâr edenlere hep ayni mi olacak? Sorusu yöneltilmelidir. Yanıtı elbette Hayırdır.

Siyasi hayatlarında küçük bir ekip-grupla sözde iktidarı paylaşalım, küçük olsun benim olsun fikrinden öte hiçbir fikre, aldırış etmeyenler üçüncü boyutu zaten anlayamazlar. Anlasalar da işlerine gelmez. En basit şekliyle anlatılsa da beyinlerinin tek lobuna yüklenirler ve sadece zamanlı zamansız adanmışlıkları öne çıkarırlar. Kısa zamanda hiçe sayıldıklarında ise düzene şaşarlar.  Siyaseti algılayışları bellidir. Tarzları ise, erkten pay kapma istenci adına aday peşinde koşmaktır. Oysa maharet saydıkları adaylaşma, adaylaştırma bir siyasi buhrandır.

Yıllardan beri izlenen yol, yordam ve yöntemler hep aynı kaldıkça aynı tip isimler üzerinde son bir kez babında tekrardan anlaşılır. Kapalı kapılar ardında anlaşmalar ile istenen düzeye ulaşılamadığı her defasında anlaşılsa da taban ile gereksiz zıtlaşmalar delege bazında anında güncellenir. Yani zıtların birliği ortaya sürülür. Bu kez böyle olmamalıdır.

Yani bu düz mantık yerine bu süreci üç boyutlu değerlendirmek gerekir. Bütün herkes kendini yenilemeli, parti yenilenmeli, yenilenişe açık olmalı ve değişim başlamalıdır. İyi niyet gösterilmelidir. Çünkü her siyasi platformda düşünce genişlemesini öteleyen, sığ yarışı önceleyip tabana aykırı adaylaştırmalarla günün kurtarılamadığı apaçıktır. Bu anlayışla sadece gelecek iki yıla daha yazık edilir. O kadar.

O halde Partiyi daha ileriye taşıyabilecek, deneyimli birikimli, partinin ideolojisi ve programını ve de projelerini halka iyi anlatabilecek, yeterli ve düzeyli kadroların, kenarda tutulmuş değerlerin bir an önce partide egemenleştirilmesi gerekir. Şu garip ilçede özellikle en olması gereken ise yeri geldiğinde masaya yumruğunu vuran, yanlışları korkmadan haykıran, her ortamda saygınlık uyandıran bir başkan ve kadroyla yola çıkılması gerekliliğidir. İşte süreç, kongreler ve büyük kurultay süreci o süreçtir.

Siyaset, boşluk ve başıbozuklukta şunlar kazandı biz kaybettik veya nasıl kazandılar bilemedik çemberi içerisine hapsolmak ve yersiz iddialaşmak tek boyutluluğu ile iki yıl bedavadan zaman harcamak değildir…

Siyaset bazen; Yeter artık, Hep ayni mi olacak? Hayır diyebilmektir…

1 Kasım 2017 Çarşamba


YARATICI BELLEĞİ ENGELLEMEK…


YARATICI BELLEĞİ ENGELLEMEK…

En bölük pörçük bilinen gerçekliktir varoluş. Biçimden etkileşimle yazgı ortaklığına bağlanan bir düzen, düzenleme, düzenlenmedir varoluş. Veya bir tür sorunudur…

Varoluş derinden izlenmeye başladığında belleğe takılan kültürel yapıya ve siyasal ideolojiye göre şekillenen bir iç dinamiği de vardır. Dinler felsefesi ile de yakından ilgilidir. Dinbilimsel tahlillerde tamamen apaçık geçmesine karşın tam anlayabilme üst düzey bir yetkiliye ve birikime sahip olma ile gerçekleşir zaafına yakalanılır. Akıl almaz deyip geçilemeyecek denli aykırılıkları da içerir bu dinsel bildirimler. Özünde hep tür yaklaşımı yer alır. Canlı cansız türlerin çevresinde döner her şey.

Döngü tüm türlerin ayrılıkları, birliktelikleri ve buluşmaları ile resmedilir. Resim iyi izlendiğin de evrimleşmeler göze çarpar. Daima geleceğe dönük uyartılar var gibi görünür. Ancak daima geçmişi betimler ve anımsatır örneklemeler. Demek ki varoluşu özgül nitelikleriyle var eden bir gücün varlığı söz konusudur. Yani türler evrimle geleceğe taşınırken birliği ve düzeni sağlayacak ortak bir akla da ihtiyaç vardır. En önemlisi milyonlarca yıllara denk varoluşu izleyen ve evrimsel rotayı sürekli kılan bir gözlemciye de yok denilemez.

İşte en bölük pörçük bilinen veya bilinmeyen budur. Olgunun özü yaratıcı bellektir. En bilinmez olan en ulaşılmaz olan odur. Düşünce ile başlar varoluş. Var olma ile de gelişir Dünya…

Gelişen dünyada varoluş hikâyesi asla analitik çözümlemeler içermeyen bireyselleşmelerdir. Küreselleşme mantığı içinde halledilemez. Yani neye inanırsan odur tüm kâinat. Biri olmadan diğeri olmaz ama olmak yanlışlığına düşmek işte bu inançla başlar. Biri ötekine zorunludur oysa. Öteki de değerine.

Ancak yaratıcı belleğin batıla havalesiyle mantık dışı düşler buyruklaşır. Güçler doruklaşır. Korku güçlendikçe de akılcı ve özgür anlayışlar pusar ve susar. Ruhlar karanlığa gark olur. ve mecazi, ilahisel dürtüler etkisinde aboneleşilir. Ve varoluş değerleri kehanetsi yorumlarla alçaltılır.

Aslında estetik ve çok boyutlu bir gerçekliktir varoluş. Korkularla korkusuzca yüzleşilmedikçe kaçınılmaz kötü sonuçlara evrilir her varoluş. Ondan sonrası varoluş ve yok oluş sürecidir…

Sürüncemede kalmadan biraz olsun yaratıcı belleğin huzurunda sona gelindiğini irdelemek, tanık ve kanıt arayışı varoluşu kutsama öyküsüdür. Bunlar sana yetiyor mu yetmiyor mu ayıracıdır. Muğlak mutlakiyete bedelli teslimiyete karşı duruştur.

Durup bakıldığında özellikle yaratıcı bellek kitabı başta iyiydi sonra bozuldu kıyasları, eleştirileri ve özeleştirileri ile yüklüdür. O yüzden tarihi doğru yazmak ve yazdırmak için en bölük pörçük bilinen gerçekliği birlemek gerekir.

Aksine belleğin yaratıcılığını engellemek ve öldürmek başta yaratıcı belleğe ihanettir. Öncesi de sonrası da yoktur…

31 Ekim 2017 Salı


ADAYLAŞMA VE RESTLEŞME…

ADAYLAŞMA VE RESTLEŞME…

Siyasi gerçekliktir; her kongre süreci aday, adaylaşma, adaylaştırma ve restleşme manevralarıdır…

Özellikle tabandan gelmeyen ama tabanın onayına sunulmuş her adaylaşma her şeyi istisnasız, koşulsuz kabullenmeyi de şartlar. Bu şartlanış başta iyi ve makul görülebilir, ağır gelmeyebilir. Ancak zamanla iş tersine döner. Ağırlaşır ve aşama aşama demokratlıktan uzaklaşılır. Bu tip adaylaşmalar ben merkezli dayatmacılık ile arada demokrasi havarisi kesilmeyi çağrıştırsa da kongreci uzmanlık ruh değişimine asla izin vermez. Mevcutta ısrar eder.

Gözleyen ve gözlemleyenler iyi bilir, kongre ve kurultay dönemleri en sağlam duruşlu siyasilere bile travmalar yaşatır. Bu kılcal kanamadan tabandan tavana her siyasi rol model de nasibini alır.

Yerelden genele var olma üzerine planlanan ve azami siyasi pay çıkarma temelinde inşa edilen her medeni cesaret gösterenin takdiri zor bela gerçekleşir. Aday ve adaylaşma furyasında nice olumsuzlukların yaşanması muhtemel olduğu bilinse de ahde vefa olmayınca yığınla manevra işleme koyulur.

Bu çalkantılı atmosferde örgütsel değerler hiç manasına getirilir. Tüm adaylaşma, adaylaştırma yöntem ve yönlendirmeleri yeni kırgınlıkların da başlangıcı olur. Yıpratma ve yıpranmalarla sil baştan yenilenme ve kadrosal değişimin de önü kesilir.

On yıllardan beri yöntemler aynı kaldığından adaylaşma ve adaylaştırma olgusu da hep aynı kalır. Aynı isimler üzerinde ila nihaiye anlaşılır. Herkes yenilenmeli, yenilenişe açık olmalı ve değişim başlamalı iyi niyetliliği daima ertelenir. Adaylaştırmada adam kayırmak tescillenir. Akılcı, yapıcı, inatçı ve yürekli kadroların önü açılmasın diye üstün çaba harcanır.

Taban tavan çelişmeleriyle biçimlendirilmiş aday, adaylaşma ve adaylaştırma metotları hiç irdelenmeden yollara düşülür. Yani kolaycılık ve kalaycılık tercih edilir.

Oysa direnmek esastır. Bir reddediş ve red ediliş keskinliği yaşamadan tabana inisiyatif verici bir çıkış şarttır. İcazet almayan üreten beynin ortaya çıkması çıkarılması vazgeçilmez gerçekliktir.

Delegasyon özgür ve rahat bırakılsa aday, adaylaşma, adaylaştırma sürecini  hiçbir telkine yüz vermeden örgüt gerekliliğine en uygun değerlendirmeyi yapar. Pratikte birliği dirliği hayata geçirecek manevrayı da geçekleştirir.

O yüzden bu süreç eski alışkanlıklarından geri durmak, ilerisini gerisini, elden uçup giden her şeyi düşünerek karar verme sürecidir. Adanmışlık düzeninde aday peşinde koşma süreci değildir. Bu süreç aday, adaylaşma, adaylaştırma manevralarıyla süslenen ve örgüte dayatılan siyasi işçilik süreci de değildir. Gelinen süreç artık siyasi patronluğa soyunma sürecidir. Kabuk değiştirme sanatını icra sürecidir.

Aday, adaylaşma, adaylaştırma ve restleşme manevralarını izleyen örgüt umut ve cesaretle gereğini yapmak mecburiyetindedir. Bu kez gereğini de yapacaktır.

Gelinen son aşama şimdilik budur…

30 Ekim 2017 Pazartesi


ÖZGÜR DÜŞÜNCE ÖZGÜN TAVIR

ÖZGÜR DÜŞÜNCE ÖZGÜN TAVIR 

Eğer bir ülkede tüm dengeler bir kez altüst edilmişse gerçekten özgürlük yok demektir. Yok, ne kelime söylemek bile, yazmak bile suç olur. Suç sayılır…

Çünkü katıksız emre girenler ve otoriteyi rahat kandıranlar devamlı itibar tazelerler. Kenarda tutulan suçsuz günahsız kıvamlı sessizlik ise hiçbir başkaldırıyı öz kaydırışı tetiklemez. Ve korku imparatorluğu para zoru metazori yerleştikçe yerleşir. Hal bu.

Hâlbuki böyle giderse ne özgürlük kalır ne de demokrasi. Ne de Cumhuriyet. Parlamento bile parlayamaz. Az biraz parladığında söndürürler forsunu. Adalet mekanizması da çeker gider denizin kara derinliğine. Memleket zifiri karanlıkta bulur kendini. Durum ya tam susacaksın, susmaz isen veya az susarsan resmen kan kusacaksın durumu. Özgürlük donanımı da bu kadar.

Yani yasaklar öldürecek adam olanı. Baskılar aklı da, düzeni de, direnci de bitirecek. Bir garip demokrasi rüyası ile baş başa kalırsa memleket çalıntı dünyaların özgürlüğüne tutunmak ta yetmeyecek. Bu heves yarınları da yok edecek haliyle. Hadise ne olursa olsun aynı çöküntüdür akla işlenen, zihne perçinlenen.

Özgürlük ekseni kesildi mi elbette eksilir cesaret. El kol sallayarak dolaşmalar dayılanır. Israrcı eylemlerde buluşmalar, sloganlaşmalar ağır suçlamalarla karşılanır. Kaybolur yiğitlik. Eksilir. Ve kaçıp göçmeler yaygınlaşır. Kaçak göçmen erbaşlar martavalında gök mavisi özgürlük aşısı da tutmayınca iş iyice zorlaşır. Denizden sığınaklara açılmalar ertelenir. Çadır kurulur çamlı bellere. Özgür düşünce ve özgün tavır harcanması günleri de işte o günlerdir.

On yıllara çakılan hediye özgür düşünceden kopuş, çarpılan ise en başta özgün tavırlı meçhule gidenlerdir. İşin özeti özgürlük herkesin hakkı değilmiş gibi herkes yeryüzü cezaevine tutsak yerleştirilir.

Oysa özgürlük yaşayarak öğrenilir. Öğrenmenin suçu günahı yoktur ama cezası bir kalemde kesilir. Ülkenin yazısından geri kalanı, yarısı ise eş zamanlı potansiyeldir. Kalemler kırılır. Bir dönem eşkıyalığıdır eşiklerden süzülen. Resmi elden özgürlüğü tek başınalaştıran teknoloji alışkanlığıdır kurumlanan. Gve gittikçe tiranlaşılır. Yabancılaşılır. Bir oranda başkaldıran her kimse onlar da tabansızlaştırılır.

Duvarlar yıkılıp teller çekilirken anlaşılır asıl gerçek. Özgürlük gerektiği. Özgün tavır ihtiyacı…

Memleket on yılların en çalkantılı döneminden geçiyorsa eğer peş peşe trajedileri resmeder. Tarih yazan memleket, dedikleri üzere demokratik ve laik Cumhuriyet dalgaların kıyıya attığı ölü balığa evrilsin diye uğraşılır. Yavaş yavaş o noktaya yaklaşılır.

Hayaller ne olursa olsun bir maskaralık aklın ucuna yelken açar. En felsefi elekten geçirilirse geçirilsin değer bulan evre evre beklenen büyük ve kutsal isyandır. Kabına sığmayan özgürlük talebidir. Dirilen özgün tavırdır. Gün İşte o gündür.

Özgürleşme gündelik hayat içinde yaşanan zorlukları dile getiremeyiş ve konuşamayış temelinde tırpanlanıyorsa eğer son gün de gelmiş demektir.

Özgür ve üzgün tavırlı özgürleşme seli, önüne kurulan barikatları o zaman deler geçer.  Özgür kimlikler en akılcı dirilişi de örgütler.

Ve alt üst edilmiş tüm dengeler en Özgür ve En özgün tavırla yeniden kurulur…

28 Ekim 2017 Cumartesi


“EFENDİLER YARIN CUMHURİYETİ İLAN EDECEĞİZ…”

“EFENDİLER YARIN CUMHURİYETİ İLAN EDECEĞİZ…”

‘Aydınlanma Devrimi’ tam 94 yıl önce “ Efendiler yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz…”  Ata sözüyle, bir İslam ülkesinde ilk kez gerçekleşti. Aradan geçen yüz yıl içinde koca İslam coğrafyasında bir başka örneği kurulamadı. Hala ilk ve tek, ama…

Aması var çünkü son yıllarda içeriden dışarıdan iyice kuşatılan Cumhuriyetin zamanında emperyalizme karşı göğüs göğüse çarpışılan uzun savaşlar sonrasında ilan edildiği unutuldu. Unutturuldu...

Oysa Cumhuriyet hiç te kolay kurulmamıştı. Emperyalizmin ağır istilasında koca imparatorluk parçalanmış, çok kan dökülmüş, çok ağır bedeller ödenmişti. O yüzden Cumhuriyet ile birlikte medeniyeti yakalamak için; devrimci, ilerici, çağdaş, laik, akılcı ve bilimsel temellere dayanan demokratik bir yönetim anlayışı geliştirilmeliydi.

Ayrıca küllerinden doğan bu yeni devlet, yokluk, yoksulluk ve cahillik batağından kurtulmak için sürekli yenileşmeyi öngören bir yönetim anlayışını benimsemişti. Devrimci bir yol izlemeliydi. İzledi de. Ancak on yıllar sonra yok sayıldı...

Yani Cumhuriyet’in kuruluşu ile uygarlığın özüne uygun değişim ve dönüşümler kısa zamanda bir bir hayata geçirildi. Şimdi ise bir bir kaybediliyor…

Kuruluş dönemi koşulları dikkate alındığında Cumhuriyet elbette bir aydınlanma hareketi aydınlanma sürecidir. Ancak bilimsel açıdan değerlendirildiğinde aydınlanmaya zemin oluşturacak sermaye birikiminin yani milli sermayenin olmayışı Cumhuriyet kurgusunun topraklara nüfuzunu zorlaştırmıştır.

Aydınlanma toplumsal isteğe bağlı bir düşünce akımı olarak gelişmeyip cumhuriyetle yukarıdan aşağıya getirilişi ise güce tapınmayı ve kindarlığı körükledi. Toprağa dayalı bir ekonomiden sanayiye geçiş de devletin sırtına yüklendi. Sanayi devrimini gerçekleştirememiş olmak ise zamanla sosyal ve siyasal parçalanmayı tetikledi.

Bu gün büyük sermaye tarafından tetik çekilerek kurmaca din sarmalına giren ve çıkamayan cumhuriyet bir gerileme süreci yaşıyor. Emperyalizmin çoğunluk tarafından görülemeyen veya görülmek istenmeyen sinsi amacı ise Cumhuriyetin tamamen yıkılmasıdır.

Uygar dünyada ayakta kalabilmek için ‘On senede on milyon genç yaratan’ Cumhuriyet son on yıllarda ise kendisini sevmeyen ama nimetlerinden yararlanmayı farz kabul eden, eninde sonunda ise yıkmayı mubah sayan milyonları yarattı…   

On yıllardır saltanatın ve halifeliğin kaldırılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması ve diğer inkılâplar lâiklik ilkesi ile ilişkilendirilerek cumhuriyete karşıtlık körüklendi. Memleket ikiye bölünerek uzlaşı ve barış yok edilmeye çalışılıyor. Hatta ‘yurtta sulh cihanda sulh’ ilkesinden resmen vazgeçildi.

Öyle ki, ‘ya istiklal ya ölüm’ düsturuyla uçurumdan kurtulan ve kurulan memleketin misak-ı millî içinde ulusal bütünlüğü zedelenmekte.

Yüz yıllık Cumhuriyet Atatürk’ten, Atatürk'ü de Cumhuriyet'ten ayrıştırmak suretiyle Atatürk, devrim ve ilkelerinden gittikçe uzaklaşılıyor. "Cumhuriyet'in temeli kültür, yol göstericisi de bilimdir" diyalektiği hırpalandıkça hırpalanıyor.

Atatürk'ün "en büyük eserim" diye nitelediği ve gençliğe emanet ettiği Cumhuriyet, bu gün zihni 1071, 1453, 1940, 2023, 2071’lere takılmış siyasi anlayışa emanet. Ve bu kaçıncı cumhuriyetçi, kaçıncı saltanatçı oldukları bilinmez emanetçiler bir dizi yasa ve etkinliklerle cumhuriyetin geçmişten geleceğe yürüyüşünün önünü kesiyor.

Bilinmeli ki bu memleket bir daha Cumhuriyet öncesine dönmemeli. Bu millet bir daha kurtuluş savaşı verecek konuma düşmemeli. Cumhuriyet aydınlanması tersine işletilmemeli. Büyük sermayenin uşağı olmamalı. Konu komşudaki paylaşım gelişmelerini, içsel dinamik öğesi haline getirmemeli.

Çünkü bu gidişle “Efendiler yarın Cumhuriyeti yok edeceğiz…”  veya “Efendiler yarın cumhuriyeti çok arayacağız…”

27 Ekim 2017 Cuma


HİN VE CİN POLİTİKACILAR CENNETİ…

HİN VE CİN POLİTİKACILAR CENNETİ…

Şu garip memleket cin politikacılar ve hin politikacılar için bir cennet. Saltanat diyarı. Yerel ve genel ölçekte sayıları onları geçmez ama yüzlere, binlere ve milyonlara hükmederler. Her seçimli süreç de anında birleşirler ve yüzlerce parmağa her yol mubah hükmederler. Memleket severlere cehennemi yaşatırlar…

Orada burada, onda bunda hemen her yerde vardır bu hin ve cin politikacılardan. Şu fakir memleketin hin ve cin politikacılarına açık duyuru yapmak ise siyasi ikbal uğruna hep ertelenir. 

Oysa uzun yıllardır kongreler ve büyük kurultayı sabırsızlıkla bekleyen, özleyen, gözleyen ve gözlemleyenler onlardır. Yıllardan beri kimlerin ne için ve neler uğruna hangi noktalara taşıdığı aşikârdır. Kimlerle uzlaştıkları da besbellidir. Uzlaşıldığında kimlerin hangi mertebelere en kolayca ulaştırıldığı da açıkça bilinen gerçektir. Ama bu hin ve cin politikacılara kimse çıkıp da haddini bildiremez.

Haddini bildiremeyiş nedeni ise şudur; Onlarca yıldır kökten değişmeyen hep ayni isimler ve hep aynı delegeler ile kongrelere ve büyük kurultaya gidiliyor. Baştan kurulu ve kusurlu işleyen bir hiyerarşi hâkim. Sanki seçim değil atanmalar üzerine işleyen bir düzenek var. Ama bireysel beklentilerin hacmi yüksek.

Bir diğer neden; bağımsız duruşlu siyasiler bile her adaylaşma, adaylaştırma aşamasında umulmadık tavırlar sergiliyor. Resmen travmalar yaşatıyorlar. Alttan yukarı şekillenmede nitelikli her siyasi kadro da bu travmadan nasibini alıyor. Kılcal kanama artarak devam ediyor. 

Ve her kongreler ve büyük kurultay dönemlerinde hinler, cinler ve suskun dilbazlar meydana çıkıyor. Ve yapay güç, suni imaj, yanlı vizyon, cilalı vitrin ve haybeye güçlendirme için zaman harcıyorlar. Ve hiç temsil etme ve temsil edebilme yeterliliği veya yetersizliği üzerine kafa yorulmuyor.

Bir başka neden; Lafta bu örgüt planlayıcısı hin ve cin politikacılar, örgütsel değerleri hiç manasına getiriyor. Tüm aday, adaylaşma, adaylaştırma yöntem ve yönlendirme tekniklerini tekellerinde topluyorlar. Etraftan ve eşraftan üye kitlesi ile demokratik ölçümlemeleri kilitliyorlar. Yenilenmenin ve kadrosal değişimin daima önünü kesiyorlar.

Bunlar pozitif ve rasyonel hiçbir telkine kulak asmadan, örgüt gerekliliğini önemsemeden, her türlü değerlendirmeyi yapabiliyorlar. Yaparken de vicdanının sesini hiç dinlemiyorlar. Böylece delegasyon üzerinde baskı kuran bu hin ve cin politikacılar gelecek iki yılları peş peşe heba ediyor. 

Oysa iki yıl adına onaylama ve onama merciindekiler hin ve cin politikacılara karşı durarak kimin niye kazandırıldığını, sonuçta nelerin kaybedileceğini hesaplamaları gerekir. Hesap sormalıdırlar. Pratikte birlik ve dirlik kalmayınca, iş işten geçince bin kez düşünülse de nafile olduğu artık görülmelidir. Hatırlatılmalıdır.

Yani bu garip memlekette hin ve cin politikacı öngörüsüzlüğü ile emektar seslere ve yalnızlaştırılmış yüzlere siyaset kulvarının daraltılması ve kapatılması önlenmelidir. İleride karşılaşılacak mağduriyet ve kopacak kızılca kıyamet bu kez baştan önlenmelidir.

Şu garip memleketin cin politikacılar ve hin politikacılar için bir cehenneme dönüşebileceği de bir kez olsun hissettirilmelidir…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder