1 Ekim 2019 Salı

MAYIS-2

HİLAFSIZ, İLAHİ KOMEDYA!

Giriş; Alt başlık, Sonun başlangıcı...

Böyledir kör siyaset. Taraflı tarafsız görmek isteyen herkes her şeyi görür ama politik polimciler işine geleni. Asla gerçeği değil. Sadece görmek istediğini. Sıklıkla görmezden gelirler. Bilmezden de. Yani bir İlahi Komedya'dır politik arenada oynanan. Tamamen tragedyadır siyasa kulvarında her kurgucu ve kuşkucu adım. Ve hesapsız adımlar sona yakınlaştırır.

Hele sözel ve görsel medyacılık. Medyacılar. Mandacılar. Yağcılar. Yağmacılar. Yalandan hava pompalayıp durup, durum kollayıp sağ gösterip sol vuranlar. Sol gösterip sağ vuranlar. Köşeye sıkışınca da çarçabuk kaçışanlar.  Topu komedya ötesi. İlahi komedyacılar. Sanki ilahi emir gereği has dur. Sus pus. Peşine yakın çekim sıvışma.

Yetersiz yeteneksiz girişmeler; Esti gürledi. Adam yerine koydu, koymadı. Falan filan...

Peki niye şu es vermeler, bu sebepsiz gerilmeler? Yüksek gerilim neden? Şundan;

Daha düne kadar pek de tanınmayan biri çıkıp yerel ve genel siyasi atmosferi dağıtınca siyasetin tarafları ve sözde medyanın tarafsızları apıştı. Çare kalmadığından veya on yılların alışkanlığından metezori bir birine yapıştılar. Artık niyet neyi kurtarmak ise. Ancak akışkanlık kayıp. Ondan herşey.

Üstelik kısa zamanda dünya alem tanınan bu kişi yaşatılan anaforu, çözülemez görülen siyasal muammaları Karadenize özgü analitik zekâ ile çözümleyince işin rengi hepten değişti. Açık deha örneği tüm saklı gizliler, ayıplar günahlar karton belgelerle ortaya dökülünce rakiplerinin yüz rengi de morardı. Kazanırız babında yenilenen seçim de kapıda. Ya tekrar yenilgiyle biterse beyinleri kurcalamaya başladı. Kısır saldırılar da bundan.

Gelişme; Sözde tarafsız bölge adamakıllı kuşatılınca, Hakan çekildi. Çektiler. Aldılar gerisin geri...

Yani on küsur yıllık programa,  programın ekran yüzüne hiç bir şey olmasa da bir şeyler oldu. Olduğu kesin. Bitime yarım saat kala  sahibin  emriyle ses nefes kısıldı. Ak ekran karardı.

Anlaşma on ikiye kadarmış ama konuk her attığını on ikiden vurunca ev sahibi huzursuzlandı. Oligarşik dayatmacılık tutulan tarafı belli etti. Program gözü tarafsız bölgeyi iğneli telle çevirdi. Rütbesi çoktan sökülmüş amiral gemisi de böylece battı. Meraklanılan misyon yarım kaldı.

Sonuç; Bu bal gibi taraflı, tarafsızın da çok yakında, Haziran sonrası ipi çekilir...

Ana fikir; Görünen o ki, bu İmam çakma defans, hoppa ofans tanımaz. Topunu ezer geçer...

FUTBOL DA GÜZEL OLACAK MI?

Güzel olacak gibi...

Milletin kurtuluşunun mihenk noktası 19 Mayıs’ın yüzüncü yılında, ordinaryus Lefter Küçükandonyadis sezonunda, futbolu da orta çağ karanlığına çekecek proje teoride tuttu belki ama pratikte tutmadı. Olan milletin parasına oldu. Memleket futbolu da gelecek sezona dek kurtuldu...

Tümden kurguya direniş neticesinde, Haziran sonrası futbolda da bir şeyler yaşanabileceği memleket gündemine girdi. Bir nebze de olsa altüst edilen moraller düzeldi. Sahada ve tirübünde memleket değerlerine  bağlılık ve sahip çıkış, korakor mücadeleyle pozisyon pozisyon  gerçekleşti.

Yani Gassaray, Başşaksarayı Arena da devirince, ileride futbolun çehresi de değişecek, futbolda da her şey çok güzel olacak sinyali çakıldı...

Futbolun fıtratında bu var; bir kez daha futbol tanrısından siyasal iktidara ve muktedirin toplama takımına izin çıkmadı. Can siperane mücadele eden ultra aslanlar da gerçekten geçit vermeyince boşa heves çimlere gömüldü.

On yıllardır söylenip durulan top yuvarlaktır ve maç sahada kazanılır resmen tescillendi. Futbolda hayata geçirilmeye çalışılan projeye, projenin sahibine, takımına ve mihmandarlarına karşı, geç de olsa maratonu göğüslemeye en yakın aday Gassaray da çarşı pazar buluşuldu.

Böylece futbol on küsur yıldır içten içe, bir bir ele geçirilen kalelere bu sezonda da eklenmedi.  Kale içten fethedilemedi. Kale düşmedi.

Fener yakıldı, kartal gözler gördü, yerden göğe haklı isyan yarım adaya yayıldı. Denizler, Karası Akı Egesi birbirine karıştı. Ve Aslan kral tezgahı bozdu. Futbol camiası kazandı. Milletin cebinden apartılanlarla kurgulanan zihniyet kaybetti. Masa başı oyunlar bertaraf edildi. Olası bir skandal, var yok arası bir şaibe ortadan kalktı.

Tam her şey projeciler lehine hallolacakken, bir şeyler oldu, bir tılsım değdi. Futbol dünyası da kendine geldi.

Helal Gassaray...

Bu gidişle futbolda da her şey çok güzel olacak gibi. Olacak çünkü başta mevcut iktidar, federasyon, hakem komitesi, war ile beraber her düşünceden her inançtan taraftarı istemeksizin ortak bir hedefe kanalize etti. Kilitledi. Millet hakkının gaspıyla palazlandırılan Başaksaray projesi futbolun dizaynına soyunmuşken karşıtlık cephesini genişletti. Ve Başşaksaray şam oldu, pi oldu. Mart 31 itibariyle sanki pimi koptu. Milletin milyarlarca lirasının bol kepçe israfına rağmen şampiyon olamadı.

Hak yerini buldu. Başakşehir hariç Galatabahçe, Fenersaray, Beşiktrab, Trabtaş ve diğerleri, hepsi şampiyon oldu...

Böylece tek parti iktidarının öncelikle amatör spor dallarında ve diğerlerinde kurduğu hegamonya futbolda profesyonelce ve sportmence reddedildi.

Yani futbola siyasi darbe işlemedi. Bundan sonrası sanki Futbolda da her şey çok güzel olacak gibi...

19 MAYIS; ANTİEMPERYALİST RUH...

19 Mayıs 1919; çağın dönemin tüm olumsuzluklarına, ruhsuzlarına ve ruhsuzluklarına inat, tarihi ışıtan, tarihin karanlık yüzünü aydınlatan her millet evladının taşıması gereken antiemperyalist ruhtur…

İşte o ruhla bu gün dahi Karadeniz’e açılır yurtsever yürekler. Kalpler “Ya İstiklal Ya Ölüm” çarparak. Tam 100 yıl sonra bile işgal İstanbul’una yaşlı gözlerle bakıp tanrısal bir inançla tam bağımsız Türkiye'yi kuran en zor koşullarda “Geldikleri Gibi Giderler” diyebilen ölümsüz vatanseverlere öykünerek…

Öykü değil tarihsel gerçekliktir; 15 Mayıs 1919 günü Yunan İzmir’i istila eder. Ertesi gün 16 Mayısta Mustafa Kemal ‘Silik Mühürlü’ bir yetkilendirme elinde harab bir vapur ‘Bandırma’ ile İstanbul’dan Karadeniz’e açılır. On beş subayı, iki şifre memuru da yedeğindedir. Kırık dökük  Bandırma Karadeniz’in çılgın dalgalarına ve fırtınalarına zar zor dayanır. Sahil boyu, yalı boyu ağır aksak üç gün ilerlerler. 19 Mayıs 1919’da Samsun’a varılır.

Viran vapur, dört bir yanı işgal altındaki memlekete Samsun ahşap iskelesinin açıklarında “Kurtuluşu” demirler.

19 Mayıs 1919, Mustafa Kemal’in liderliğinde ulusal direnişin, ayni çatıda toplanışın, Ulusal Kurtuluşun ve devamında devrimci bir yola ilerleyişin yedi düvele tescil ve ilan günüdür.

Mustafa Kemal ve emrindeki karargâhı anında işe koyulur. Böylece 19 Mayıs itibariyle üç yıl sürecek “Kurtuluş Savaşı” resmen başlatılır. Başlamıştır; memleket ve dünya tarihini, Tarihin emperyalist akışını kökten değiştirecek “Kutsal İsyan”...

Kara döngüden çıkışın resmidir “Kutsal Direniş”; 15 Mayıs 1919’da İzmir Karşıyaka’da Gazeteci Hasan Tahsin’in çaktığı ilk kurşunla sembolleşir. 16 Mayıs’ta Samsun’a demir alan Bandırma Vapuru ile netlik kazanır. 19 Mayıs’tan sonra artık kutsal isyandan milim sapma, geri adım yoktur. Yani Vatan sayılmış toprakların düşmanlardan arındırılmasını sağlayacak ‘Çılgın Türkler’in ‘Kutsal İsyan’ı o gün fiilen başlamıştır.

Sonuna kadar, o “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz”e kadar süren inanç ve kazanılan zafer antiemperyalist ruhta gizlidir. Anılarda belleklerde yer eden ise dillerde dualar ve mendil ıslatan sessizlikte iki sözcükten ibarettir; “Ya İstiklal ya Ölüm”…

Başka söz gerekmez. Cepheden cepheye ölümlere meydan okuyan, antiemperyalist ruh taşıyan tek ve ebedi Başkomutan'ın aynıyla beyanıdır;

“3. Ordu müfettişliği ki; müfettişi bendim. Karargâhımla Samsun’a çıkmış bulunuyordum. Doğrudan doğruya emrim altında olmak üzere iki kolordu vardı. Bu geniş yetkinin beni İstanbul’dan sürmek ve uzaklaştırmak gayesiyle Anadolu’ya gönderenler tarafından bana nasıl verilmiş olduğu garibinize gidebilir. Hemen ifade etmeliyim ki, onlar bu yetkiyi bana bilerek ve anlayarak vermediler.

Ben bu görevin yerine getirilmesinin bir makam ve yetki sahibi olmaya bağlı bulunduğunu ileri sürdüm. Bunda hiçbir sakınca görmediler.

O tarihte genelkurmayda bulunan ve benim amacımı bir dereceye kadar sezmiş olan kimselerle görüştüm. Müfettişlik görevini buldular. Yetki konusuyla ilgili talimatı da ben yazdırdım.

Hatta Harbiye Nazırı bu talimatı okuduktan sonra, imzalamaya çekinmiş anlaşılır anlaşılmaz bir biçimde mühürlemiştir…”

İşte o 19 Mayıs 1919 ruhu tarihe ışık tutan ve ilelebet tutacak olan antiemperyalist ruh son yıllarda çok uluslu paralı gurkalar, safi kukla kuşaklar ve emperyalizme hizmet eden uşaklar tarafından çok hırpalandı. son dönemlerde ‘19 Mayıs’ın antiemperyalist ruhundan nasiplenmemiş, fesat gerici bir anlayış egemen kılındı. Kılsalar da yıkım uzun vadede tutmaz. Emperyalizm uşaklığı, büyük sermayeye kulluk zamanı gelince 19 Mayıs’ın antiemperyalist ruhuna teslim olur. Her türlü emperyal ayak oyunları ile koca memleketi çağdaş aydınlanma yolundan saptırmaya çalışanlar, vakit tamam olunca inceden inceye sellenir giderler. Sel gider kum kalır.

Bu arada hadleri zorlar biçimde havalandırılan, taçlandırılan, kulelendirilen, saraylandırılanların resmi bayramlar  başta diğer kleptomanlıkları tavan yapsa da, sahte tarih ve kutsal kitaplar üzerinden şahsi hırslar öne çıkarılsa da hiç bir zaman o yüzyıl öncesinin öncesine gerileyiş gerçekleşmez.

Asla gerçekleşmez ve olmaz. Çünkü millet yersiz, yurtsuz, yuvasız ve zor günlere yuvarlandığında Ata’dan emanet  ‘19 Mayısın antiemperyalist ruhu’ ile direnir.

Ve bu asil millet 100 yıl sonra bir 100 yıl daha  tarih sahnesinde tek yumruk var olmak için, yüz yıl önceki antiemperyalist ruhtan beslenerek  direnişe uyanır.

Gün doğdu hep uyandık...

TEK TABANCA REJİMİ DE GÜZELLEŞECEK Mİ?

Bir yıldır daha adı net koyulamayan Partili Cumhurbaşkanı Rejimi, Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi... ile yönetilen bir memleket olundu. Bu öyle bir idare biçimi ki, mekanizması kurullar, başkanlıklar, ofisler, danışmanlardan kurulu. Hepsi de bir başkana hizmet ediyor. Yani her daim başkanın dediği oluyor. Resmen tek tabanca rejimi...

Bu rejimde ne işe yaradığı muamma Meclis var ama baypas edilmiş durumda. Yetki tek tabanca Cumhurbaşkanı'nda. Sarayda.

Rejimi sağlamlaştırmak için her gün yeni bir kurul kuruluyor. Danışmanların haddi hesabı belli değil. Her akla geldiğinde bakanlıklara bağlı bir başkanlık saraya bağlanıyor. Her yeni gün bir başka ofis açılıyor. Ve hepsine de iktidar partili yerleştirmeler. Partidaşlardan kurumlaşma. Sanki devlette devamlılık tarih oluyor. Yani rejim giden gelen kaosuna gebe.

Partili Cumhurbaşkanı bir yıl içinde yayımlanan otuz yedi  Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile kendine bağlanmış sayısız kurul oluşturdu. Bazıları; Ekonomi Politikaları Kurulu, Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu, Bilim, Teknoloji ve Yenilik Politikaları Kurulu, Eğitim ve Öğretim Politikaları Kurulu, Sosyal Politikalar Kurulu, Yerel Yönetim Politikaları Kurulu, Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu, Sağlık ve Gıda Kurulu, Hukuk Politikaları Kurulu ve en son Yüksek İstişare Kurulu.

Bir de belki bağlı değil ama bağımlı Yüksek Seçim Kurulu var..

Ayrıca Bakanlık yetkisindeki birçok başkanlık da geceden sabaha başkana bağlandı. Bazı yeni başkanlıklar da kuruldu. Göbekten Saray’a bağlanmış başkanlıklar; Devlet Denetleme Kurulu Başkanlığı, Devlet Arşivleri Başkanlığı,  Diyanet İşleri Başkanlığı, Genelkurmay Başkanlığı, İletişim Başkanlığı, Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanlığı, Milli Saraylar İdaresi Başkanlığı, Savunma Sanayi Başkanlığı, Strateji ve Bütçe Başkanlığı...

Diğer yandan bir yılda bir çok ofisler oluşturuldu. Başkanın en yakınında çalışan bu ofislere de parti kadroları yerleştirildi. Topu iktidar partili. Parti öncelikleri doğrultusunda memleket projeleri yöneten bir işlevsellik. Bu ofisler; Yatırım Ofisi, Finans Ofisi, Dijital Dönüşüm Ofisi, İnsan Kaynakları Ofisi...

Bu arada tüm kuvvet komutanlıkları da Partili Cumhurbaşkanı’na bağlandı. Terfilerde tek yetkili Başkan. İstediğini istediği üst rütbeye. Jandarma  ve Sahil Güvenlik dahil.

Yani bu tek tabanca rejiminde tetiği daima Partili Cumhurbaşkanı çekecek. Kurumsallaştırılan kurullar, başkanlıklar, ofisler ve danışmanlar ise resmi sivil her alanda hedefi kolaylaştıracak. Büyütecek veya küçültecek.

İşte adı sanı belirsiz böyle bir memleket idaresinin var edilmeye çalışıldığı memlekette Haziran ayı sonunda bir yerel seçim yenilemesi var. Yerel seçimden öte bir seçim. Muhalefet kazandığı takdirde her şey çok güzel olacak sözü veriyor. İktidar kazansa da kaybetse de daha güzel olacak diyor.

Peki, seçim sonu Tek tabanca rejimi de güzelleşecek mi?

EKONOMİ GÜZEL OLACAK MI?


Memleket ekonomisi böylesine dip yaparak giderse lafta övünç kaynağı Partili Cumhurbaşkanlığı rejimi sanki pek yakında hukuken tartışılır hale gelecek...

Aslında bu kadar kısa zamanda zemine çakılma beklenen bir durum değil gibi görünse de acı gerçek bu. Memleketin yönetim şekli kurum, kurullar ve kurallar çerçevesinde değişeli tam bir yıl oldu. Bir yılda  bu sonuç.

Yani 24 Haziran 2018 seçimlerinden bu yana tablo daha da ağırlaştı.  Verilen tüm sözler ve vaatlere rağmen kendi yönetimleri yüzünden oluşan, sözde geçmişten gelen ve bu süre zarfındaki büyük kusurlar doları 3.60 liradan 6. küsurlara fırlattı. Lira döviz karşısında resmen eridi.

Şimdi 23 Haziran'da inadına bir seçim yenilemesi var. Ekonomistler tarafından, seçim mevcut genel iktidar lehine sonuçlanırsa hemen seçim sonrası doların daha da artarak yıl sonuna dek onbir lirayı göreceğine vurgu yapılıyor. Bir değişim yaşanırsa memleket biraz olsun nefes alacak deniliyor.

Yok bu kadar da olmaz diyenler ise sadece körleme ve besleme rejim yanlıları. Yangını hissedenler ise çıkış peşinde...

Diğer yandan mevcut iktidar hazırladığı ekonomik program da bu yılın bütçe açığını 81 milyar lira olarak öngörmüştü. Daha ilk dört ayda bütçe açığı 36 milyardan fazla. Hem de Merkez Bankası'ndan Hazine'ye 40 milyar avansa rağmen açık bu.  Yani yıl sonunda hedeflenenin iki katına ulaşan bir bütçe açığı söz konusu.

Ekonomi çevrelerinde seçim öncesi Merkez Bankası'nın ihtiyaç akçası olarak kasasında tuttuğu kırk milyarın da hazineye aktarılacağı söyleniyor. Seçimde de o meblağ biter. Demek ki dört aylık dönemler itibariyle bütçe açığını 30-40 milyar seviyesinde tutmak için en az iki adet kırk milyara daha ihtiyaç var.

Hemen seçim sonrası elde ne kalır sorusuna; karşılıksız para basımı, liranın dövize değer kaybetmesi, hiper enflasyon, ekonomik kara delik, derinleşen kriz ve yeni rejimden dönüş vebenzeri yanıtları veriliyor...

Durum bu kadar vahim olunca  mevcut iktidar her şeye rağmen iktidarda kalabilmek için gözünü epeyce karartmış halde. Ve millet gelişmelerin yeni yeni farkında olmaya başladı. Öyle ki Partili Cumhurbaşkanlığı rejiminde millete ait kaynakların kurutulduğu, meclisin, hukukun, temel kuralların, kurumsal yapının, ortak değerlerin ve cumhuriyet tarihinin yok sayıldığı açıkça görüldü.

O yüzden 23 Haziran seçimi bir yerel seçimden çok memleket geleceğine yön verecek bir seçim konumunda.

Eğer ekonomi böyle giderse ki böyle gidecek görünüyor, daha güzel olacak karşıt sloganı tutmayacak ve seçimde Partili Cumhurbaşkanlığı rejimi hiç ummadığı bir kayıp daha yaşayacak. Kapanmaz bir yara alacak.

Ve görülecek ekonomi başta her şey çok daha güzel olacak mı, olmayacak mı?...

14 Mayıs 2019 Salı

İLK KURŞUN

İLK KURŞUN...

Onlar bunlar gelmeden önce revaçta meslekti gazetecilik...

Bu gün kim ne palavra sıkarsa sıksın gerçek gazeteci vatanseverdir. Çünkü yüzü gölgeli gazetecilik yapılmaz. Ve tam yüz yıl önceden gelir önemi. Özü sıkılan İlk Kurşun'dan. 15 Mayıs 1919'dan. Gazeteci Hasan Tahsin'den.

Onlar bunlar pek beğenmez ama gazeteci yılmaz bir direnişçidir. Tam yüz yıl öncesinden başlar kutlu direniş.

Kutsal kurtuluş mücadelesinde ilk kurşunu sıkan ve mücadelenin sembolü olan bir gazetecidir. Osman Nevres. Yunanın İzmir'i işgalinde çaktığı o ilk kurşun büyük direnişin simgesidir.

Onlar bunlar hiç istemez ama gazeteci isyankardır. Tam yüz yıldan beri. İlk kurşun ise kutsal isyana atılan damgadır.

Tarihle sabittir. Kordonboyu’nda asla korkmaksızın ilk kurşunu tetikleyen, kutsal isyanı başlatan, zabitler değil gazeteci yazar Hasan Tahsin'dir.

Hiç durmaz emperyalist işgale karşı isyanı körükler. Meydanlara hitap eder. Diğer yandan başyazarı olduğu
Hukuk-u Beşer'de halkı direnmeye çağırır.

Sözde Paris Barış Konferansı kararlarını sertçe eleştirir, gazetesinde yazar; “Burayı Yunan’a vermeyeceğiz. Vermek isteyen kuvvetle paylaşacak kozumuz var..." Yazgıyı kabullenmez.

Daha dün onlar bunlar, keşke yunan kazansaydı diyen tarih hokkabazının cenazesinde arzı endam ettiler. Hokkanın altına giden yine yurtsever gazeteciler. Yüz yıldır böyle.

Yüz yıl önce yurdun dört bir yandan işgalini İzmir’li rumlar 13 Mayıs 1919 salı günü Aya Fotini Kilisesi’nde öğrenirler. Öğle sonrası Yunan albay Mavrudis, Kral Venizelos’un beyannamesini okuyunca. Ve sabırsızlıkla beklerler o günü.

Tarihi gün gelir,15 Mayıs 1919. Yunan İzmir’e çıkartma yapar.

Yunanlıların Patris ve Atronitos isimli gemileri pasaport’a yanaşır ve Efzon Alayı saat 08:55 sıralarında izmir'e ayak basar.

Bir başka kuvvet olarak 5. Piyade Alayı Punta iskelesine çıkar. Punta’dan ileri Kadifekale işgali başlar. Yerli rumlar ellerinde Yunan bayrakları ve çiçekler Kordonboyu’na dizilirler. İşgalci Yunan askerlerine alkış tutarlar. İşgalcileri İzmir Metropoliti Hristostomos takdis eder.

Onlar bunlar ve yedi ceddi işgale selam dururken, gazeteci Hasan Tahsin,15 Mayıs 1919 sabahı saat yedibuçuktan itibaren Konak Meydanı Kordonboyu’nda koyu renkli takım elbisesini giyer nöbete durur.

Yunan alayı Hükümet konağı, Kışla, Kokaryalı istikameti ile Karantina’ya doğru yürüyüşe geçer. İlk işgalci adımlar tam Kışla hizasındayken kaşla göz arasında Hasan Tahsin kalabalığın arasından sıyrılır ve haykırır; “Olamaz, olamaz, böyle ellerini sallaya sallaya giremezler...”

Çeker revolverini basar tetiğe. Patlatır. İlk kurşun. Kurtuluş ateşi daha sonra tüm Anadolu'ya yayılacaktır...

Hasan Tahsin, hiç çekinmeden silahındaki tüm fişekleri sıralar. İlk kurşunlarla iki Efzon askeri ölür. Sonra yaylım ateşte kendisi. Kordonboyu’nda. Henüz 31 yaşındadır. Şehit Gazeteci Hasan Tahsin. Tam yüz yıl önce.

O yüzden onlar bunlar gelmeden önce de, geldikten sonrada en revaçta meslektir gazetecilik. İlk kurşun'dan bu yana yüz yıllık yürüyüşün de hakiki tanıklığıdır.

Onlar bunlar, yedi sülale ne yaparlarsa yapsınlar bu ilk kurşunun izini tarihten silemezler...

ANtiKa KÖPRÜ...

ANTİKA KÖPRÜ...

Son yıllarda seçim  geçim krizi ile boğuşan bir memleket olduk. Gittikçe daha antidemokratik, daha baskıcı, totaliter bir rejime geldik dayandık. Dahası açıkça açık faşizme yeni tanımlar eklenerek ılımlı durum açıklamaları gırla. Böylece görülmezlik hapı yutulduğu sanılıyor. Bana dokunmayan yılan misali sin saklan tamam. Dokunmasın size ama yüz yıllık devletin kurumsal yapısı ciddi tehdit altında. Artı kimlikler. Demografik yapı darmadağınık. Bariz biçimde işleniyoruz. Fişleniyoruz. Hal böyleyken bu ne antika zihin girdabıdır anlamak zor...

Kim ne derse desin böyle giderse çıkış yok. Haziran'da bu antika anlayışın önü kesilmezse faşizmle omuz omuza saf tutulur cümle aleme karşı. Ve faşizme karşı omuz omuza mücadele de yalan olur. Bırakın mücadeleyi, söyleyenin bileti  kesilir anında.

Yani mevcut zihniyetin ve uygulanırlığı hayal bu antika ekonomik modelin lehine bir memleket tavrı çıkarsa, havanda su döven bir politika güncellenir. O yüzden nokta seçim deyip geçmemek lazım.

Haksızlığın hukuksuzluğun dikalası ama belki de iyi oldu bu iptal kararı. Şimdi resmen memleketin geleceği oylanacak. Bir açıdan memleketin nefes alması gerçekleşecek. Ya da ertelendikçe ertelenen illaki acil çözüm gerektiren problemlerle millet biraz daha oyalanacak.

Umut kırıcı bir söylem olarak tarihe kaydı düşülmesin ama mevcut atmosfer reel kriterler doğrultusunda değerlendirildiğinde memleketin işinin gerçekten çok zor olduğu aşikar. Bu haliyle milletin de. Yani sadece her şey çok güzel olacak vurgusu yaparak düzelmeyecek kadar vahim bir tablo var ortada.

Yine de tabanda yayılmacı ve yağmacı antika metodlarla bir şekilde dövizdeki yükselişi durdurmak, faizleri makul seviyede tutmak seçime kadar mümkün olabilir. Bir mim koymanın hangi yüksek bedeller karşılığında olduğu da belirsizliğini korur. Ama kısmi rahatlama sağlanır. Nereye kadar seçime kadar.

Zaten bu seçim ekonomisinin  derde kesin çare olmadığı biliniyor. İleride zararı açıkça görülür. Ama iş işten geçmiş olur. Yani Haziran sonrasında değişim gerçekleşmez ise bu ekonomi politik daha çok canlar  yakar.

Yakar çünkü memleket ekonomisi inceden korozyona uğramış halde.  Ekonomi şimdilik içinde bulunduğu kaosu atlatmak yerine seçim var diye es geçiliyor. Bu biçimde de kalabilir. Yerinde sayabilir. Stabil görüntü verebilir. Ancak bu bile ekonominin yavaştan çürümekte olduğu gerçeğini asla değiştirmez.

Endişeye mahal yok diyerek antika göstergelerle savunuya geçmek ve kamuoyunda kazananı besbelli bir seçimin hiç gereksiz yenilenmesinin daralan ekonomiye hiç menfi etkisi olmaz demek aymazlıktır. Politik cambazlıktır.

Seçim üstüne seçim memleketi tam ortadan iki yaptı. Yarıya bölünmüş milletin de yarısı işsiz aslında. Geçim sıkıntısı hat safhada. Anında yok canım denilebilir ama memleketin iş gücüne katılım oranı yüzde elli seviyesinde. İşsizlik yüzde on beşi vurduğunda ki rakamlar öyle ekonomist penceresinden bakıldığında yüzde elli küsur çalışmayan söz konusu. Yani milletin çalışacak konumdaki yarısı iş gücüne katılamıyor.

İşte neredeyse dokunulmazlık zırhına büründürülmüş antika zihniyet böylesine ağır memleket ortamında hep seçimlerden besleniyor. Şartlar ağırlaştıkça da toplumda umutsuzluk, karamsarlık, şiddete yatkınlık gibi psikolojik sorunlar yaygınlaşıyor. Ve küresel kapitalizmin güdümündeki zihniyet antika normlarla gelir ve servet dağıtımı yoluyla ciddileşebilecek tepkilerin önüne geçiyor. Kendi özel tabanını rahatlatıyor. Yani bir anlamda iktidarın sürdürülmesi için istenen de böylesi bir antika ekonomi.

O halde mevcut zihniyete ve antika ekonomi politikasına Haziran’da ilk uyarı verilmelidir...

Eğer ince ayar çekilmez ise sonraki dönemler hepten zehir zıkkım olur. Top yekun borç denizinde yüzülür. Ekonomi durgunlaşır. Kapasite düşer. Kredi kıtlığı baş gösterir. Enflasyon canavarı durdurulamaz. Hayattan fazla bir şey beklenmesi tarihe karışır.  İşler arap saçı olur. Maalesef memleket hiç istenmeyen bir sona doğru sürüklenir.

Haziran ise antika köprüden önceki son çıkış...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder