1 Ekim 2019 Salı

MAYIS-3

OKYANUSUMUN DENİZİ

Bir Deniz vardı. Hala hasreti çekilen. En hasından ve gözüpek. Gözünü budaktan esirgemeyen. Korktular. Denizi kurutalım dediler. Okyanusa dönüştü. Düştü iki gözüm.  Aktı özüm. Doğan da Okyanusumun Denizi…

Ok yaydan çıktı günlerinin evladı; ‘Kızım Deniz, senin Tanrı’ya, bize ve ailene ve de binnetice vatana hayırlı bir evlat, nesil olarak yetişmeni ve adın gibi yapacaklarının da, başarılarının da Deniz olmasını dilerim…’

Unutma, unutma sakın ve unutturma…

İnsanlar yeryüzünün en korkunç yaratıklarıdır. Adeta canavar. En vahşi. Çiğ süt emmişlerdir. En alasının bile sağı solu belli olmaz. Geleceğini onların mutlu geleceği uğruna feda edersen et. Tamam. Ancak iyi düşün. Doğru bildiğin yolundan asla dönme. Ama bil. Zora düştüğünde ilk fırsatta zehirli bir hançer gibi saplanırlar yüreğine. Ana kuzusu demezler. Azap çektirirler. İşkence ederler. Utanmadan vururlar boynunu. Nankörce. Murdarca. Murderce.

Sonra ateş soğudu, Kızıldeniz yarıldı, gemi tufanı aştı sananlar kader derler. Lafta kederlenirler.  Bunlar sonsuza dek yaşamanı sağlarlar belki ama ömürden çalarlar. Ömürlerden çalarlar...

Deniz ömrün kısa veya uzun. İşte hep o karşılıklı ince hesaplaşma denizinde geçecek. Denizde karada ölüm var veya yok. Efsanelerden güç alarak at kulaçlarını. Etraflıca boğmak isterler, diren. Yılmadan savaş. Kurulu kurgu tezgâhlarında sakın boğulma. Kızılırmaklara tutun. An gelir kıran geçer, boran durur. Bir gün mutlaka hesaplar sorulur.

Fırtınalar durduğunda kötülüklerin sonlandığı bir dünya elbet kurulur. İnan. Değişime gebedir çünkü doğa. İnsanlarda gün olur değişir. Yine de fazla kanma.

Kızım Deniz, kendine kardan siperler kur. Kartoplarıyla dağılan, çığa evrimleşen, ölümsüz çağ maceralardan beslen. Seni eriten güç sadece güneş, Güneş olsun. Ve diz çökme, doğrul, daima dostdoğru ol. Yarınlarda her dem bağımsızlığa çelik bilek. Zehir akıl. Tek yumruk tek yürek ol. Yıldızlaş…

Ve sev her şeyi, herkesi. Her kesimin sevgiyi hak edenini. Düşkünleri kim olursa olsun ayrımsız. Ayrıcalıksız kol kanat ger ezilen dünyaya. Esaret altındakileri en radikal sayılsan da hiç çekinmeden say. Say ve sayıl. Asla evrensellikten ayrılma.

Hayat tatsız tuzsuz berbat ve çekilmez olsa da gülümse objektife. Hala umut var. Daima objektif ol. Daha çocukluğunda eliyle altı ok işareti yapan, zafere endeksli politik tavrın solmaz gülü. Karanfili gibi. Karanfil kokulum mavi bulutların arasından gülümser sana adaşın. Gülümse sen de yeryüzüne. Yüzünde zulme başkaldırış filizlensin. En özgürlükçü. En isyankâr. İsyanın dışa vursun yakın çekim. Endişe etme görülsün. Gök gürültüsü gibi çağla.

Kızım Deniz çağ değişir, bu memleket ne zaman ki gökyüzü ile buluşmaya hazır hale gelir hep kontrol altında tutulur. Kimseyi yaklaştırmazlar özgürlük ateşine. Sözde yanmaktan kurtarırlar. Yalan. Kuyruklu yalan.

Onlar ki; o kuyrukçular asıl kendileri yakarlar. Asarlar. Unutma ipten almazlar. Kelamı kadim’e el basarlar, kalem kırarlar. Kalemi önce hediye ederler sonra. Gözlerini kırpmadan sehpaya gönderirler.

İşte günün birinde böylesi mahlûklardan biriyle karşılaşırsan veya topuyla asla yakarmalarına aldanma. Yak köprüleri. Geç karşılarına öfkeni belli ederek uzaktan tekme salla. Bir tekmede kıytırık sehpaya…


Kızım Deniz öyle acımasız ki hayat daha çok şey öğreneceksin. Dileğim fazla bedel ödemeden öğrenmen. Hayatının her dakikasında bilgiye deryalan, bilgece davran. Bilime Deniz ol.

Önünde yaşanacak daha çok yıllar var; “Seni önce Tanrı’ya, bizden ailenden çıktığında ise binnetice Vatana, Yetişmiş hayırlı bir evlat olarak emanet etmek isterim. Adın gibi yapacaklarının Deniz, başarılarının Okyanus olması dileğiyle…”

Gözüpek, gözünü budaktan esirgemeyen, kurusun denildikçe Okyanuslaşan Okyanusumun Denizi, iki gözüm. İki gözüm, gözlerinizden öpüyorum. Gözlerim kapanana dek seninim. Sizin.

Cankızım, ardımdan “Deniz’in bir babası vardı…” diyeler bana yeter…

25 Mayıs 2019 Cumartesi

YUNUS DAVASI

YUNUS DAVASI
 
Öyle zaman gelir ki zamanlı zamansız tövbeler de para etmez. Pişmanlıklar da. Son pişmanlıklar da. Kırgınlık inceden inceye artar. Dualar da kızgınlığı serinletmez. Kırgınlığı çoğaltır. Öyle ki kimi vakit Tanrı’ya bile boyun eğilmez.  Çünkü kızaran gözlere ‘Yunus’ karası vurur. Tende Yunus davası durulur. Gözü karalık işte budur. 
 
İşte o mitolojik günlerden kalmadır kutsal isyan. Özgürleşmeye en makul kaçıştır. Diriliştir…

Tanrıça Nin’in kentidir Ninova. Dicle nehrinin doğusuna doğru yayılır. Balık şehridir. Halklar beşiği’dir, Tanrı’nın kapısıdır. 

 
Mezopotamya civarındaki Ninovalılar milattan önce sekizinci yüzyılda tam otuz üç yıl, On ikilerin beşincisi Yunus'a sövdüler. Asur çıkardılar. Süründürdüler. Güvercinin kanatlarını yoldular. Gönderilişine isyan ettiler. Ve göndereni de inkâr ettiler. Top yekûn direndiler. Davete icap etmediler. İnanmadılar.
 
“Biz hangi memlekete bir uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın varlıklı ve şımarık kişileri, 'Biz, size gönderilmiş olan şeyi hemen inkâr ediyoruz, derler.”
 
Yunus çaresizliğinden işi Allah'a bıraktı. Kavminden usandı. Tebaasına ah etti. Çıktı kentten dışarı, dağa çıktı. Kendisini ibadete adadı. Günlerce Tanrıya yalvardı yakardı. Toplumun cezalandırılmasını talep etti. Dağdan indi kırk gün daha halkına yalvardı yakardı. Gece gündüz uğraştı ama nafile. Dönüş gerçekleşmedi.

Yine de Yunus uyarıldı. O da son kez uyardı. Emekler yine boşa gitti. Hırsından hepsini terk etti. Terkle beraber önce derilerin rengi değişti. Kırkıncı gecenin sabahında göğü kapkara bulutlar kuşattı. Azap ve gazap yakındı. Ninovalılar başa gelecekleri çok geç anladılar. Aradılar. Taradılar. Yunus yoktu çekip gitmişti. Bulamadılar. 

 
O meçhule giden bir gemiye binmişti çoktan…

Yunus emri ilahiye uyup Ninovalılara gitmedi. Tanrı buyruğuna da karşı çıktı. Rest çekti. Onlara bir kez daha son kez çağrıda bulunmadı. Denize açıldı. 

 
  ‘O öfkeli bir hâlde geçip gitmişti…’
 
Tanrı yeri göğe, göğü yere yığdı. Tanrı’nın eli,  Mikaelin yeli Yunus’u denizin tam ortasında buldu. Bulduğunda uyuyordu. Mürettebat panik içinde uyandırdı Yunus’u. Kur'a ona çıkmıştı.
 
“Gemide olanlarla karşılıklı kur’a çektiler de Yunus kaybedenlerden oldu.”

Denizi ve karayı yaratan göklerin Tanrısı Rab’tan kaçtığı ortaya çıktı. Kaçış yoktu aslında. Yunus ‘beni denize atın’ dedi. Kıyamadılar. Fırtınadan da kaçamadılar. Fırtına daha da şiddetlendiğinde Yunus'un suçunun ceremesini çekmemek için onu denize salladılar. Ve büyük balık küçük balığı yuttu.

Yunus kırk gün kırk gece ölüler diyarının bağrında hapis kaldı. Tekrar Ninovalılara mesaj iletmek karşılığında koca balık Yunus'u karaya kustu. Üç gün yol yürüdü. Vardığında kenti bir araya topladı. Onlara şehrin kırk günlük ömrü kaldığını iletti.

Yüz yirmi bin insan, binlerce, yüz binlerce, milyonlarca canlı bu kez ilahi çağrıya direnmedi. Gerçeği kabullendi. Mesajı aldı. Zenginliğe sırt döndü. Çala çula büründü. Kral krallığından vazgeçti. Tahtı bıraktı. Küle oturdu. Herkes kötülükten ve zorbalıktan vazgeçti. 

 
Bu seferberlik sayesinde yok olmaktan yırttılar. Kırk günlük süre dolduğunda Tanrı sözünde durdu.
 
“Sonunda O’na îmân ettiler. Bunun üzerine Biz de onları bir süreye kadar yaşattık.”

Yunus bir kez daha gücendi. Tanrısına öfkelendi. Boşa geçen on yıllarına yandı. Ölmek yaşamaktan evlâdır ‘Al Canımı’ diye niyaz etti. gelmeyen azap öfkeyi doğurdu. Ninovalılardan bir kez daha ayrıldı. Koptu. Tepelerden birinde, bir yere çardak kurdu. Kenti kuşbakışı gözledi. Ölümüne öfkesi sönmedi. Ölüm dilemek aşkı da tükenmedi. Kızgın güneş ve alev büklümlü yellerle boğuştu. 

 
“Rabbim! Yeryüzünde hiçbir inkârcı bırakma. Doğrusu Sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar; sadece ahlâksız ve çok inkâr edenlerden başkasını doğurmazlar.”
 
Öfkesinin kurbanı olmaya yakın Tanrı aklıyla buluştu. Ve kendisi ile yüzleşti. 
 
Emeksiz hiçbir şeyin değerinin olmayacağını, değerlenmeyeceğini geç de olsa anladı. Tanrısına da hak verdi. Tanrıya yanaştı. Hakka ulaştı.

Çünkü koskoca âlemin, çekilmez görülen hayatın özü ‘asma kabağı ile kurtçuğun’ hikâyesiydi. Asma kabağını kurutan kurtçuğun çabası. Zamanı gelince gerçeği ve hayatın inceliğini anlamıştı.

Yunus kendini böyle kurtardı. Davası sürüyor…

YEREL GAZETECİLER...

En zorudur yerelde gazetecilik. En kolayıdır yerel gazetecileri yermek. Yetmez tehdit ve köstek. Neden? Çünkü amiral gemideki en baba gazetecilere, köşe başlarını tutup cevval görünenlere basılır devasa paralar, satın alınır programları susturulur. Yağlı kapılar aralanır yandaş edilir. Ayni gemiye bindirilir. Ama yerel gazeteciler mala mülke, paraya pula yolundan dönmez. Ayni gemide değiliz derler. Keskin muhaliftirler. Dostdoğrudurlar. Bildiğini okur. Duyduğunu belgeler. Gördüğünü yazarlar...
Yazarlar çünkü 'yaz gazeteci yaz' nakaratında gizlidir memleket halleri. Devletin milletin hali. Bilgiç siyasetçi pozları. Asmalar kesmeler. Afralar tafralar. Mübarek günlerin ruhuna ters politik hitaplar. Her şeyi çok iyi bilirler...
Hele siyasette ivme kaybedilince, seviye hepten düşer. Laf, gaf, zaaf üçgeninde daralanlar tabana gaz vereyim derken pot üstüne pot kırarlar, duvara toslarlar. Yerel gazeteciler iyi bilir o halları da. Sabırla bekler.
Yerelden genele bu muktedir zihniyet öyle bir zihniyettir ki; hiç değişmez. Ketum ve kati. Sıkılmadan keşke yunan kazanaydı diyene sıradan el öpmeye gidilir. Cenazesinde safa durulur. Cumhuriyet düşmanı bayrağa sarılır. Ve ağlanarak gömülür. Sonra vay yunan gazeteleri sizi şöyle yazdı böyle yazdı hikayesi. Topu siyasi rant apartma havaları.
İşte yerel gazeteciler o sebepsiz havalanmalara da kanmaz. Sözde hocaefendi tayfasına da aldanmaz. Sebepsiz kızmalara da hiç aldırmaz...
Kader yan basınca, gecenin bir yarısı hiç gereksiz açığa düşülünce hemen yerel gazetecilere veryansın. Karakolda biteceği bilinerek; ince eleyip sık dokuyan,
dozunda politik format döşeli, şeffaf edebi bir dille yazılmış haberi yapanlara hemen göz dağı.
Yersiz, yöresiz, özensiz söylenenler bir yana anında görevini hakkıyla ifa eden yerel gazetecilere husumet besleme...
Bu gizli hesap ve hesaplaşma mantığı bu günleri getirmemişçesine hep başkalarını suçlama. Azar. Atar. Ayar verme...
Kime ne? Ekonomi batmış. Döviz kanatlanmış. Övünülen, halledildi denilen ne varsa dibe vurmuş. Lafta beka istikrar için peşi peşine seçimler yapılmış. Bir yenisi kapıya dayandırılmış. Nefes alamıyor millet. Yerelde suçlu iki üç yerel gazeteci. Ulusal boyutta muhalif gazeteciler. Genelde Cehape zihniyeti. Ne kolaymış meğer siyaset. Suçla kurtul.
Gören yok. Hükmedenler sınıfının dini imanı para. Yüksek hâkim tayfası yüzünden milli irade tarumar. Üst makamlar ve maiyetinin milleti gördüğü filan yok. Düşündüğü de yok.
Bu düşük profilli gerçeklikte iki üç yerel gazeteci nafakalarını kazanacağı işlerinden özveride bulunarak milletin eli gözü kulağı oluyorlar. Peş dolaşmasalar da yakın takipteler. Yapmasalar da olur ama meslek etiği gereği yerel yöneticilerin haftada en az iki üç haberini milletle buluşturuyorlar. Ama daima suçlular.
Bu arada 31 Mart yerel seçimleriyle rejim zaafiyeti doğdu. Kurulan korku imparatorluğu da yetersizleşti. Sanki millette bıçak kemiğe dayandı. Her zamanki duyarsızlık ve körü körüne tapmışlık kabuk değiştirir halde. Millet kahroluyor, memleket yok oluyor.
Bu karanlık atmosferden zerre suçsuz, zerre taviz vermeden memleketin kurtuluşuna, milletin birliğine tarihsel bir görev olarak bakan yerel gazeteciler istisnasız suçlu...
Suçlu çünkü böl parçala yönet idealine direniyorlar. Düne kadar yerelden genele tüm yöneticilere ocu, şucu, bucu bakmadan oturulan makamlardan ötürü saygıda kusur etmediler.
Yerel bazda ne oldu da on küsur yıldan sonra bu dialog monoloğa dönüştü. Seçilmek uğruna her türlü bizansvari oyunu mubah gören bir söyleme dönüşen o karalamayı, karalayıp tarihe not düştükleri için mi hesaplaşma hissiyatı belirdi.
Yoksa size ulusalda dokunanları bir kenara bırakıp, yerel gazetecilere dava açıp hesaplaşmak daha mı kolay geldi...
Yerel gazetecilerle mahkeme yollu uğraşmak size farz ise, yerel gazetecilere de mahkemede bitecek haberler ve yazılar vacip olur...
Çünkü gazetecilikte doğruları millete aktarmak cesaret ister. Memleket ve millet hayrına Allah dışında kimseden korkmamak gerekir.
Her şeye hazır olmaktır bütün mesele. Olmak veya olmamaktır tüm mesele. Gazetecilik budur.
Yerel gazeteciler her şeye hazır. Haziran sonrası her şey çok güzel olacak. Ve bu laf, gaf, zaaf üçgeninde etrafa zarf atanlarla bildiği dilden usulünce konuşulacak.
Oralıyız ve Yerel Gazeteciyiz...

ÇARÇUR...

Yılbaşından bu yana memleket sorunlarına hiç odaklanılmadı. Sadece yerel seçimler. Sonrasında da İstanbul'da koltuğa hangi taraf oturacak meselesi. Haliyle çok oyalanıldı. Ekonomi patladı. Yine bir sürü kaynak çarçur edildi. Hele İstanbullunun parası hepten çarçur...
İmamoğlu 31 Mart'ta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildikten hemen sonra karton projelerle İstanbul'un iliğine kadar nasıl emildiğini, karton belgelerle gözler önüne serdi. Yirmi beş yıldır keyfekeder yönetenlerde ise anında isyan.
İsyana neden; "İstanbul'un israf düzeni, bütün kaynakları bir küçücük azınlığa paylaştırmaya dayanıyor. O kaynakları paylaşanlar arsızlaşıyorlar; ülkede bir gerilim havası hakim olsun ve kendi menfaatleri sürsün diye uğraşıyorlar..." saptaması.
Belgelerin hepsi Sayıştay raporlarından. Belediye sitesinden. Son beş yılda belediye borcu tam 4,5 kat artarak 6 milyar liradan 27,5 milyara çıkmış. Yıllık faiz yükü 8 kat artarak, 149 milyon liradan 1 milyar 155 milyona çıkmış.
Bütçe açığı 5 yılda 20 kat artmış, 216 milyondan 4 milyara çıkmış...
Sınırsız israf düzeninin faturasını ise 16 milyon İstanbullu ödüyor.
İstanbul'un seçilmiş Başkanı İmamoğlu; "Sizin hakkınızı çarçur ediyorlar. Cumhurbaşkanı ise cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar, belediye başkanları hakkınızı çarçur ediyorlar..."
Çarçurun devamı için kıyasıya çalışılıyor; can yakacak raporlara erişim engeli. Önemli dosyalara ulaşım ertelensin diye meclis üyelerinin açtığı davalar. Gereksiz harcamalar yüzünden yıllık 750 milyon TL civarındaki zararın üstünü örtmeler. Hiç uygulanmayan fikir projelerine 226 milyon aktarmaları aklamalar...
Hiç zorlanmadan resmi kanallardan belgelendirilebilecek bir çarçur düzeneği kurulmuş. Elde kalsın derdiyle çırpınmalar.
Çal kanunum çal;“Fikrimi çalmaları mühim değil. Asıl mühim olan kendi fikirlerinin olmaması”. İşte bütün mesele bu.
Şimdi tüm bu kayıtlı belgeli çarçur düzenini değiştirebilecek bir seçim var Haziran'da.
Büyük olasılıkla İmamoğlu yeniden kazanacak ve Hazirandan sonra her şey çok çok güzell olacak...

DENİZ KARADENİZ'DİR...

DENİZ KARADENİZ’DİR
 
Karadeniz kıyılarını yurt eylemişiz
sahil boyu boylanmışız
binlerce yıldır.
Kararmış uygarlıklar sahnesinde
uçuklaşmış griyi
yeşil tonlaını
ve mavi atlasta güneş kırmızıyı
ve de dalga dalga mavilerde adacığı
ölümüne sahiplenmişiz.
Durduk yerde Tanrı armağanı
birbirimize benzemişiz sonra
Çekik gözlü, çevik bedenli, çelik yürekli.
Hırçın dalgalı düzlüklerle şakalaşan çelişkide
çekmişiz yükünü yarım adanın.
Vazgeçmeye gör yalı boyunu
çıban acısından beterdir hasreti
deyip yayılmışız engine.
Paraşütle inercesine yaylalarına in de gör vatanı
Vatan karadeniz sahil boyu kıyıdan içeri.
Kara kanatlı kartalı gör sonra
zıpkın gibi çavuşu oğlunu
sonsuza delinen yeşilin ortasında memleketi
memleket Karadeniz
tırnak içinde Pontus.
Yurt eylemişiz Karadeniz kıyılarını
Deniz ben varolmaz isem yarınlara
Karadenize sor
Birkaç çavuşla başlar anılar demeti, öğren
sürer gider ustayla, çırakla, muhtarla
Mısır ekmeği, hamsi, karalahanayla
Dostdoğru tartan kantarla.
İşte sen önce benim sonra onlarınsın unutma
enternasyonal bir ailen var yani inan
Merkez İstanbol bin kilometre doğusuna
bin kilometre batı yekpare Karadenizdir.
Sen merkez otağda bendeniz.
Kader artık nerde doğarsan Deniz,
Karadeniz’e doğacaksın
Doğacaksın yeşillenmiş medeniyet sahnesine
kırmızı ışıkların şelalesinde
uçuklaşmış pembe.
Bir uçtan bir uca Karadeniz
parıldayan uygarlıklar sahnesi.
Ve dalga dalga mavilerle,
Kumsala adamca vuracaksın ismini Deniz
Deniz Karadenizdir.
Durduk yerde birbirimize benzemişiz
Tanrı mucizesi doğa harikası kime ne?
Deniz karadenizdir, Karadeniz Deniz,
hepsi sen doğuştan sonsuza.
Sonsuza kadar yurt eylemişiz
Karadeniz kıyılarını  kime ne…

23 Mayıs 2019 Perşembe

BİR SEÇİM ÇALINMIŞ...

Mart seçiminin iptali, hakkedilmiş mazbatanın  geri alınması ve seçim yenilemesini kanunen haklı çıkaracak Gerekçeli Karar; bir akşam üzeri ajanslara düştü. Tıpkı yediye dört iptal kararı gibi. Hemen hemen aynı saatlerde. Ve az buçuk irdelendiğinde beklendiği yönde olduğu görüldü. Yani dağ fare doğurdu...

Bavullara sığmayan klasörler dolusu itiraza atıfta bulunularak bağıtlanan Gerekçeli Karara göre; öyle denildiği gibi oyların çalınmadığı da netleşti. Ancak gayrı kanuni bir emirle mazbata, kanunlar üstü bir talimatla resmen 'Bir Seçim Çalınmış' olduğu hukuken tescillendi. Yani bir kez daha mızrak çuvala sığmadı...

Açıkça Bir seçim çalınmış çünkü ikiyüzelli sayfalık aklı ve mantığı zorlayan bir hikaye yazılmış. Milli irade gaspını ifşa eden basit bir kurgudan ibaret topu. Yani gelecek nesillere ibretlik bir hukuk garabeti. Gerekçeli karar adıyla açıklamakta zorlanılan bir hilkat garibesi.

İptal kararı; kanunen seçme hakkının özüne müdahaleydi. Gerekçeli karar ise hukuki dayanaklardan yoksun olası bir müdahaleye daha teşvik...

Külliyen hukuksuzluk kokuyor her satırı. Sanki yine bir şeyler olmuş, fark yaratmayan bir şeyler var. Ve farkına varılamamış. Şeyler de gerekçe babında hukuki terimlerin sıralandığı fos bir manzumede karar kılmışlar. Yaptık ettiğe, yaparız ederize hizmetçilik yarışı akıyor her kelimesinden. Yani tam ikiyüzelli sayfa ama numunelik tek bir satır dahi gerekçe yok içinde.

Yarınlara sarkacak bu utanç sayfalarında, şer şerbetçilerinden etik dışı kıvırtmalar var. Öyle ki şerhler bile şeyhten haber bekler gibisinden marazi yapıda..

Sözde iptal kararına nazire yaparcasına yanaşmacı yağmacı izahatlar yığını. Ana hatları tırnak içinde; "Kamu çalışanı olmadığı halde sandık başkanı olarak görev yapan 754 kişinin görev yaptığı sandıkların 750 tanesinde AKP'li üye görev yapmış ve bu sandıklarda AKP 1.104 üye ile temsil edilmiştir..." Hakimlerin bir kısmında bu kanaat hakim.

Yüksek hakimler bu gerekçeli kararla birlikte seçimde hile hurda olmadığı, seçim sonucunu etkileyecek oranda bir kaçak göçek oy bulunamadığını da açık açık deklare etmiş oldular.

Elde kalan ise iptal ettik ama bilin bakalım neden iptal ettik fermanı gibi sıfır gerekçesiz bir karar kitapçığı...

Öyle ki gerekçeli kararda itirazcıların bütün iddiaları hiç gereksiz  yer almış. Sayfalar bu yüzden ikiyüzelliye dayanmış. Öyle elle tutulur, kanıtla sabit gerekçe bolluğundan değil. Yani hukuğa dayandırılmaya çalışılan bolca safsata. Kavram kargaşası. Bu arada eski karar da güme gider.

Peki sonuç, göz göre göre 'Bir Seçim Çalınmış' oldu...

İkinci mazbata savaşı ise Haziran sonrası. Ve yine bu Yeseka ile.

Çalar mısın, dalar mısın?

LAF, GAF, ZAAF…

Komşunun birkaç haber sitesinde ve gazetesinde 29 Mart yerel seçimleri sonrası İstanbul’u kimin kazandığı ile ilgili haddini aşan haberler çıkıyor. Bunlar Ethnos, Zougla, CNN Greek ve Proto Thema. Çok merak edenler haberleri bakar bulur. Topu Türk karşıtlığından beslenen sağcı gazeteler. Haberleri de İstanbul üzerinden açıkça faşist tabana gaz vermek…

Haberler; ‘Pontuslu olma, Yunanca konuşma, Konstantinapol’un fethi, Ayasofya’nın intikamı, pontian dansı’ manşetleriyle Yunan faşizmi göndermesi. İçerikler ise bomboş. Aklı sıra Pontus yunanca Deniz demek, deniz de Karadeniz ve bu temelde kazanan bizden iması. Ucuz medya şaklabanlığı. O kadar. Tıpkı dünyada bilmem nerenin yerel vekili, hatta Londra’nın belediye başkanı Ottoman ve Türk haberlerinin yapılışı gibi. Ancak yunan medyası o denli masum değil. Hinlik peşinde. Ayrıca bu gazetelerden birinin, en rahatsızlık verici haberi koyan gazetenin sahibi olan zırdelinin maalesef mevcut iktidara yakın bir çizgide olduğu da ortada.

Dolayısıyla bu haberler üzerinden memleketliliği yaralayan değerlendirmeler yapmak ve eleştiri yapıyor kisvesiyle politik istismara kalkışmak çok yakışıksız. Zımni sataşmalar çok çok çirkin. Ve bu memlekette tutmayacak bir siyasi hareket. Öyle veya böyle savunulamayacak denli ve asla kabul edilebilir bir durum değil.

Neden ise yerel seçimlerden bu yana iktidara mensup birileri yemiyor içmiyor, kaybedişi kendi lehlerine çevirmek için devamlı mazeret üretiyorlar, ne malzeme varsa didikliyor. Sanki bir yerden öyle bir zılgıt yemişler ki hepsinde, topunda bir göze girme telaşı var. Bu uğurda en aykırı ve hoş karşılanmayacak ne varsa dillendirmekten hiç çekinmiyorlar.

İşte onlardan biri, Esenler Belediye Başkanı, bir sahur programında laftır, gaftır, zaaftır bilinmez bir şekilde Yunan medyasının yukarıda değinilen haberleri üzerinden, Büyükşehir’i kazananına ve koca bir şehre yersiz göndermede bulunuyor. Üstelik boşa düşmeyecek kadar iyi bir hatip olduğu halde. Üstelik o şehirden birinci dereceden akrabalığı bulunduğu söylentisi varken. Bölgeden yakın akraba bağları bulunuyorken.

Laf ola beri gele, aynıyla beyan; “…Ne dedi Yunan Medyası? İstanbul’u Yunan kazandı. Bir dakika ya. Bu arkadaş nereli? CHP’nin adayı nereli? (Dinleyenler: Oralı…) Nasıl oldu Yunan medyası İstanbul’u Yunan kazandı. Bir ses çıkmadı. Olay büyük kardeşim, hesap büyük. Bu hesabı Esenler görecek…”

İstanbul’un seçilmiş Büyükşehir Belediye Başkanı’nın bizzat etnik kökenini sorgulayıcı politika ve medya dili tamamen ırkçı bir dildir.  Elbette bu dile isyanı gerektirir. Öfkelenmeyi de haklı kılar. Fakat yine pek istenen olmadı. Fazla üzerine gidilmediği sürece kaleye alınmaz bir durum olarak geçiştirildi.

Söz ola beri gele, aynıyla beyan; “ Bu bir kurgu, bir oyun. Zihinlerinde neler dönüyormuş bu insanların. Aklım ermiyor. Bir kente Yunanlı yakıştırmaları. Nasıl hitap edeceklerini, seçilmiş Başkanı nasıl karalayacaklarını şaşırmış durumdalar. Güneş balçıkla sıvanmaz…”

Buraya kadarı maalesef memleket siyasetinin geldiği nokta. Resmen seviyenin düşürülmeye çalışılması. Veya sivrilmesi durdurulamayanı açık düşürme davası. Ve üslup savaşları.

Ancak Esenler’de yerel gazetecilerle sık sık bir araya gelmese de on küsur yıldır saygı sevgi çerçevesinde dialog geliştiren Belediye Başkanı birden haberini yapan gazetecilerle hesaplaşacağım havasına büründü. Kendisi gibi onların da, herkesin işini doğru bildiğince yaptığını unuttu. Neden ise aynıyla beyan, video aktarımlı haberleri mahkemece okunmaz hale getirtti.

Büyük olasılıkla makalede değinilen konuya ilişkin haberi yapan gazetecileri, belki de bu makale ve benzerlerini kaleme alanları mahkeme koridorlarında süründürecek. Kendisinden on küsur yıldır Allah selamı dışında hiçbir şey istemezlerle ve asla ikram kabul etmezlerle hesaplaşacak. Bu neyin hesabı, hesaplaşması acaba? Ortada açık veya kapatılacak bir hesap yok ki. Herkes kendi derdinde.

Bu laf, gaf, zaaf ortamında, yerel gazetecilerin yirmi beş yıldan beri ilk kez kazanan safında oldukları için mi, sorun oluştu? Kaybettiklerinde kaybetmeyi de medeni ölçülerde kabullendikleri için mi, hatalılar?

Yoksa sadece Oralı ve Cehape’li olmaları mı tek suçları? Oralıyız ve Cehape'liyiz...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder