1 Ekim 2019 Salı

TEMMUZ-1

HERŞEYE RAĞMEN, 15 TEMMUZ…


Üç yıl önce 15 Temmuz’da, dinci figüranlar –cuntacı dublörler bir kanlı darbe yeltenişi sahneye koydu. Her şeye rağmen oyunun sonunu getiremediler…
 
Sonunu getiremediler çünkü hala zihninde darbeleri ve her tip darbeci mantığın acımasızlığını yaşayanlar ve başlarına gelenleri sürekli canlı tutanlar, bu kindar darbeye geçit vermemek için halk direnişine can pahasına katkı verdi. Hem de darbe başarıldığında darbelere karşı koyanlara zerre acınmadığını bile bile. Hele ki bu dinci-cunta emeline ulaştığında nice acı şeyler yaşanabileceğini bile bile. Üstelik bölgesel düzeyde, dinsel manada benzeşen, ayni karakteri taşıyan, kanlı pratikleri bile bile. Dinci faşizmin sahici dindarlara bile hiç acımadığını, acımayacağını bile bile.
 
Her şeye rağmen inildi sokağa, çıkıldı meydanlara. Alanlar doldu taştı, dinci-cuntacı darbe yeltenmesi el birliği güç birliği olduğu yere çakıldı…
 
Çakmak ne kelime. Bu 15 Temmuz dinci-cuntacı darbe yeltenişine; on yıllardır bu yeltenici yeltekleri, bu bilim düşmanı dinci tutuculuğu siyasetin içine dışına konumlandıranlara, devletin her kademesine üst düzey sızmalarını sağlayanlara rağmen karşı çıkıldı. 
 
Onlarca yıl her alanda, tam can alıcı her makama bu katı, kindar ve radikal dincileri yerleştiren ve kırk yıldır oralarda saklanmalarını sağlayan, ince paralel sızıntıları görmezden gelen, malum zihniyete rağmen karşı çıkıldı.
 
On yıllarca bunların topu, “Sayıp sevmedikleri besbelli, ayrıyeten Cumhuriyet düşmanılar. Ebedi Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın ‘Hâkimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir’ sözünde ifadesini bulan, kuruluşunda dünyanın üçüncü laik cumhuriyeti olan Cumhuriyet’i yıkmaya şartlanmışlar, yeminliler…” eleştirilerini, her zaman ‘namazında niyazında, sessiz sakin, ılımlı çalımlı çocuklar…’ diyerek aklayanlara rağmen karşı duruldu.
 
Hatta o ‘namazında niyazında, sessiz sakin, ılımlı çalımlı çocukların’ zararlı dinci yapılanmanın, dini formatlanma ürünü olduklarını, daha çocukluktan bu dinci örgüte bedavaya satıldıklarını ve yıllardan sonra kofti adamcıklar, softie edepsizler, softa subaylar olarak köşeleri tuttuklarını, nihayet egemen güçlere-büyük sermayeye satılacaklarını, satıldıklarını, ahmaklık boyutunda dinci- cuntacı bir yeltenişe yeltenebileceklerini adı gibi bilip, bilmezden gelen ve gizleyenlere rağmen, vatan millet aşkına direnildi.
 
Direnildi ki ne; bu alenen demokrasi karşıtı, hurafe din ve biat kültürüyle banalleşen, şahsileşen, genelleşen, genişleyen ve güçlenen dinci fetbazlığı devlet eliyle besleyen, şeri iktidar heveslisi bu şer zihniyetin bir gün devlete ve millete karşı harekâta geçebileceğini unutturmaya çalışan zihniyete rağmen direnildi.
 
Hele de; ‘Bu dinci monarşist hükümranlık cereyanına kapılmış, hain istihbaratçı ve derin komplocu örgüt, sıkıştığında kansız korsan hesaplaşmalara, daha sıkıştığında kanlı darbe girişimlerine kadar gidebilir, eğer kolay kolay temizlenemiyorlarsa sıkı takip edilmeli, kontrol altına alınmalı ve çok uyanık olunmalı’ diyenlere anında ‘din düşmanı’ yaftası yapıştıranlara rağmen.
 
Öyle bir karşı çıkış ki; adam harcamak ve harcanmak ikileminde, uzun yıllardır planlanan bu dinci yapılanmada salgın hastalığa tutulmuşçasına, göz yumulan, kol kanat gerilen, yaşlarla baş edilen, devlette çöreklenmelerine ses çıkarılmayan bu dinci taşeron tiplere bu kadar tam hız ileri yol verenlere rağmen.
 
Ayrıca bunca şeye rağmen bu dinci-cuntacı yeltenmeyi tamamen dış güçlere bağlayıp, sadece emperyal istilacıların ayarladığı, pompaladığı kirli bir girişim gören kolaycılara rağmen.
 
Diğer yandan memleket siyaseti evrensellikten uzaklaşıp yerelleştikçe, bölgeselleştikçe, demokrasi yıllar yılı bir dizi reform ile güçlendirilmedikçe, sosyal siyasal yapı her şey bir yana akıl almaz şekilde dincileştikçe, karşıt devrim ideolojisi sosyal siyasal dengeleri alabildiğine bozdukça yerli işbirlikçiler, Amerikancı darbe öğretisini hatmetmişler ve gizli iş tutanların darbe deneyimlemeleri için oluşturulan meşru zemini on küsur yıldır çözemeyenlere rağmen.
 
 
Hatta ayni hatta memleketin doğru yönetilmediği doğrultusunda ikazları kaleye almayıp, açıkça darbeye yeltenmeyi meşrulaştıran tabanı yaratanlara rağmen...
 
Elbette uzun yıllardır dünyada; “ABD tarafından oluşturulup geliştirilen darbe sosyolojisi, darbe psikolojisi ve vahşi kapitalizm kuramlarının karışımıyla planlanan askeri darbeler, yerli işbirlikçileri sayesinde hayata geçirilir. Ve darbeler emperyalizme hizmet eder…” savına doğrudur deyip kılını kıpırdatmayanlara rağmen.
 
Her şeyi okyanus ötesi emir farz edip, bu arsız geleneğin yeryüzüne yayılmasına yardımcı olan, memleketleri yaşanılası olmaktan çıkaran, egemen sermayenin çıkarları uğruna özellikle kendi yağı ile kavrulan memleketleri cehenneme çeviren, düğmeye basılır basılmaz paslı mekanizmayı işleten ‘iyi çocuklar, bizim çocuklar…’ bağlamında iş tutan, her faturayı geniş halk yığınlarına çıkaran, yiğit yurtsever halk çocuklarına eziyet çektiren vatan hainlerini, halk düşmanlarını kollayanlara rağmen; 15 Temmuz dinci-cuntacı darbe yeltenişine karşı çıkıldı…
 
Karşı çıkıldı çünkü yakın tarihteki her darbe ve darbe girişimi göstermiştir ki, ertesinde daima faşizan uygulamalar ve kökten antidemokratik değişimler gündeme gelir…
 
15 Temmuz’daki, dinci figüranlar –cuntacı dublörler-ortodoks klişeciler kanlı darbe yeltenişi sonrası, üç yıl zarfında akla hayale gelmeyecekler gündeme gelmiş midir? Gelmiştir. Ve mevcut iktidar partileri bu işe soyundurulur. Soyunmuştur. Durum çok ciddi bir hal alır. Almıştır. Maddi manevi negatif gelişmelere karşı koyabilmek iyice zorlaşır. Zorlaşmıştır. Nice bedeller ödenir. Ödenmiştir. Kısa zamanda demokrasinin tüm kurum ve kuralları ile işlemesi veya işletilmesi rafa kaldırılır. Kaldırılmıştır.
 
Şimdi kalkıp ta hiç kimse son kertede militanlaşan, militarlaşan bu dinci kiliseci, klişe örgütlenmeyi ve cuntacı uzantısını zaman içinde palazlandırdığı halde, kanmışlık ve mağdur edebiyatı üzerinden bu adi yeltenmeyi hiç günahsızlara mal etmesin. Yaşananları resmi bayram filan hafifletmeye çalışmasın.

Hafifletmesin çünkü on yıllardır dinin özünden ve kutsal inançtan uzak olduğu halde savunulan ve övünülen bu dini algı ve uhrevi duygu dünyası, bu dinci cuntacı darbe yeltenmesine kalkışanları tohumlamıştır. Bir güzel mayalamıştır. Sonuç itibariyle suçlu ayağa kalksın günü gelip çattığında devekuşu uyanıklığı yetmez.
 
Ayrıca şu garip memlekette herkes herkesi bir güzel tanıyor. Herkes her şeyi çok iyi biliyor…
 
Son söz olarak; On yıllarca her şeye rağmen, her türlü şiddet ve baskıya rağmen doğru bildiği yoldan dönmeyen, her türlü tezgâh ve kumpaslara rağmen direndikçe direnen, ağır hakaretlere uğradığı halde, azar küfür işittiği halde üslubunu bozmayan, her çeşit ciddi ölüm tehditlerine rağmen tarzını değiştirmeyenlere helal olsun…
 
Ve 15 Temmuz gibi göz göre göre gelecek yelloz bir yeltenişin, eninde sonunda olabileceğini ve ortodoks dinci-cuntacı- kiliseci-klişe bir hazırlığın yıllar yılı yapıldığını, gözlemleyen, yazan, çizen, anlatan, söyleyen, eleştiren, saklamayan, yalanlamayan, gizlemeyen ve bu uğurda ötekileştirilen, dışlanan, hapsedilen, ölen, yiten, giden tüm çıplak uyarıcılara selam olsun…
 
Bir gün mutlaka her şey güzel olacak ise eğer, onların sayesinde. Saygıyla…

KARA HUMMA, KARA CUMA...

KARA HUMMA, KARA CUMA...
Bir kaç yıl evvel sıcak bir temmuz akşamı dünya aleme, el aleme, dosta düşmana rezil olundu. Yaşanmaz denilen ama muhtemel bir kara cuma yaşandı. Devlete hükmeden hükümet ile hükümete hükmedemeyen paralel devlet çatışmasında bir taraf darbe maksatlı köprüyü tuttu.
Hükümet ve paralel yapının devletin üst kademeleri ve kurumları için verdikleri örtülü kavga ve diğer sebepler, katmerlenen ayrışma, kirlenme ve kinlenme birikimini o gün kustu. Tam fırtına kopacakken araya millet girdi.
Devletin türlü kolluk gücü ve olanaklarına rağmen meydana sivillerin sürülmesi, çağ dışı feda kakışması tarihte şimdilik zafer olarak yerini aldı. Gelecekte nasıl vasıflandırılacağı ise muamma.
Ancak gittikçe geleceği kararan memlekete ve millete bu kara cuma çok geç kalınmış bir uyarı oldu...
Kısa bir süreliğine kararan tablo, zifiri karanlık çökmeden ışıdı. Asimetrik paralel jimnastikçilerin cuntacı girişimi devlet millet el ele geri püskürtüldü. Ancak kişi ve kurumlar acayip derecede itibar kaybetti. Devlet hiyerarşisi çöktü. Ve memleket demokrasisi çok derin yara aldı.
İşte bu demokrasi yarası, hemen kara cuma peşine siyasi tutumları etkiledi, milleti ortadan ikiye böldü...
Bölünmeyi sağlayan bu düşük ayarlı darbecik peşine çarçabuk rejimi değiştiren referandum öne çekildi. Kıl payı yeni model kazandı. Ardından partili cumhurbaşkanı ve düşük profilli parlamenter seçimi. Büyük oyuna gelen seçmen biricik oyunu verdi.
Ve sözde silah rejimi değiştiremedi ama sandık yüz yıllık rejimi dönüştürdü...
İşte karahumma gibi yayılan kara cuma sonrasında devletin temel taşlarıyla oynanan reel kronoloji kısaca bu...
Sıkışınca amokvari gösterimleri piyasaya sürülen darbe girişiminin panoramasına gelince...
Her cuntacı girişim vahşidir. Darbeler, muhtıralar ve girişimler karşıt vahşilikleri de tetikler. Açıktan gizliye onlar yaşandı.
Kendisine başkomutanım diyen başkomutana rağmen bazı kışlalardan çıkıldı. Telkinler ve nasihatler saatlerce dinlenilmedi. Devlet erkanı ve komuta kademesi kendi kolluk güçleriyle bitirmesi gereken bu iç meseleyi halka havale etti
En ağır silahlar darbe girişiminden habersiz en acemi ve en cesur unsur er ve eratın elindeydi. Ama onlar bu zor koşullarda bile ustaca davranıp tetiğe dokunmadılar. Ve kopacak büyük kıyameti önlediler…
Sabahın ilk saatlerinde iyice çaresizleşen paralelci kalkışmaya, ordusal düzeyde silahlı kuvvetler desteği, muhalefet kışkırtması ve hükümet karşıtlığı eklenmedi. Eğer eklenseydi olay çok başka yerlere giderdi.
Sonra tüm darbeler ve darbe girişimlerinde olduğu gibi resmi rakamlara göre çok insan mahvoldu. Kurunun yanında yaş da yandı. Cadı avı tez elden başladı.
Öyle ki tatbikata çıkarıldığına inandırılan veya öyle bilen suçsuz günahsızlara bile acımasızca cephe alındı. Minarelerden müezzinler mütemadiyen sala verirken, imamlar milleti resmen galeyana sevk etti. Yani her ciddi yalpalamada olduğu gibi şu yüce din yine politikaya alet edildi. Yalnızlık kapısı aralandı. Savruk emirler hiç sorgulanmadan uygulandı.
Sözde ileri demokrasi adına cihat ve benzer çağrılar güncellendi. İleri demokrasi adına katli vacip görülenler listelendi. Tüm yapılanların sevabı günahı, ayıbı kayıbı bir kenara itildi muhalifler temizlendi.
Uzun yılların tek merkezli işbirliğinden, paralelleşmeye uzanan köprüden kimler geçtiyse gözden çıkarıldı.
İşte sıcak bir temmuz akşamında gerçekleştirilmeye çalışılan bu kara cuma kalkışması ve kakışması, paralel öncesi ve paralel sonrasını hayata geçirdi.
Sayıp dökülecek daha bir çok ayrıntıya saplanılarak yeni rejime meşru zemin hazırlandı. Zihinler zihin aritmetiğine hiç sığmayacak şeylerle meşgul edildi. Akıllar öncelikle incelikli ve ağırdan kandırılma boyutuna hapsedildi. Ve bu günlere gelindi.
Bu günün panoraması ve kronolojisi ise uğruna nice şey feda edilen yeni rejimin yetersizliği tartışmaları ile başlayacak gibi...

DARBE ÜSTÜNE DARBE...

DARBE ÜSTÜNE DARBE...
Darbeler ve muhtıralar geçmişi epey zengin bir devlet şu devlet. Milleti ise asker, asker millet. Ve kurulduğundan beri hazmedilemeyen bir Cumhuriyet. Ve bir türlü toplumun belleğinde yok edilemeyen demokrasi aşkı. İşte fakirliğin ve zenginliğin nedenleri...
Çokuluslu bir üst bilinçle hep gericileştirilen hepten fakirleştirilen, özü oldukça zengin şu memlekette; hal ve gidişin tam bağımsızlığa evrildiği her dönem, Millet egemenliğinden korkan egemen sermaye, güdümlü ve piyon, omzu kalabalıkların eline daima atmosferi hazırlanmış senaryoyu verdi.
Onca kirli senaryo can, kan, mal, zaman kaybı önemsenmeden, Tanrı yarattı denmeden, tırnak içinde sam amca tabiriyle "bizim çocuklar" tarafından ivedilikle uygulandı.
Ve bir asırlık tarihe darbe üstüne darbe sıralandı..
Her darbe peşine anında sinsi tebessümlüler adamdan sayılıp duvarlara asıldı. Millet korkutuldu. Önce gençlerden başlandı. Dönen döndü. Bildiğinden şaşmayanlar ise asla kaçamadı. Gençler asıldı. Tırpanlandı. Söndü gençlik. Tabulaştırıldı özgürlük. Darbeciler totemleştirildi.
Sanki inceden gizliden bu günlere zemin hazırlandı...
Sözün özü ne adi darbeler gördü bu memleket…
Sonra ileri demokrasiye de geçildi, artık bu devirde darbe olmaz derken, adı resmiyette ‘kalkışma’ koyulan, alenen demokrasiye kasteden hoca, molla ve imam lakaplıların öncülüğünde bir askeri cunta darbe girişimi yaşandı.
Ancak bu kez gerçek vatansever asker, darbe karşıtı millet top yekun şahlandı ve senaryoya kanmadı. Kalkışmayı geri püskürttü…
Dost doğru saptaması bu ama işin aslı başka gibi...
Bir kere senaryo çok zayıftı. Sadece başı yazılmış, sonu yoktu. Boğazı bağlayan köprüde anında halledilebilecek küçük bir yığınak. Kaçak göçek kaldırılan bir kaç jet. O kadar. Karacı dört ordu, havacı ve denizciler ile jandarma üst kademe olarak yoktu işin içinde. Yani kısmen şuursuz bir katılım. Sanki pek istenmeyen ve ucuza getirilen bir yeltenmeydi.
Yinede büyük devlet olmaya yakışır devlet refleksi için, ciddi tepki için, tezelden önlenmesi için, düğmeye basılması için saatlerce beklendi. Hakiki darbe görmüşler ve vaktiyle darbelerin hışmına uğramışlar en başından bu yeltenişin kontrollü bir darbe olduğunu anladı. Yakın izlemeye geçti.
Anlamayanlar ve paralelci cuntacılar ve de hoca, imam, molla ve benzeri lakaplarla anılan egemen güçlerin maşaları, eksik senaryoyu filme çekemeyeceklerini bile bile figüranlaştılar.
Belki de bu kıçıkırık yeltenmeden beklenen böylesi bir fiyaskoydu. Ve fiyaskonun aşırı fiyatlandıracağı fiyakalı pozu yakalamaktı.
Zaten hiç gecikmeden rejim pahasına en fiyakalısını buldular...
Bu minyatür darbe yeltenmesi ileride divanı harp tutanaklarına da aynen böyle yansıyacak gibi. Yansıtılmazsa da tarih böyle kaydedecek...
Kayıtla devam; Önemli olan, bu rütbeli rütbesiz, cüppeli cüppesiz, sakallı traşlı, dinli, imanlı, kitaplı, mezhepli, abdestli, alnı secdeli taifenin, tarife beklemeden tarifi basit uçuşa geçme cesaretini kimden ve nereden bulduklarıdır. Üzücü olan on yıllarca iç beslemeler olarak beslenmeleridir. Ve evi içten içe vurma yeltenişidir acı olan. Sancı duyulan yıllar yılı bu açık firavunlaşmaya göz yumulmasıdır .
Filhakika bu hocaefendici, molla, hoca, imamcı girişim, bu güdük senaryolu yeltenme, bu emir komuta zincirsiz zevahir kalkışma; lafta devlete bağlı ama bir yerlere daha bağımlı çalışanların ve devlet kurumlarına yerleşen ve yerleştirilenlerin, oralarda on yıllarca sessiz sinsi politika yapma serkeşliğinin art niyetli sonucudur.
Belki de bu temmuz ortası zillet; molla, hoca ve imam takmalılar ve onların tasmaladığı omzu kalabalıklar için geç kalınmış veya sonuçlarına bakıldığında çok erken davranılmış bir intihar girişimiydi. Sonu başından belli bir sapkın yeltenme. Bu kısıtlı ve kısır, ucuz senaryolu cuntacı darbe yeltenmesi o yüzden çok iyi okunmalı ve geleceğe dair dersler çıkarılmalıdır.
Durum açıkça budur. Bu yeltek yeltenmenin öncesi sonrası, bu günü ve yarınlar için ileri sürülen ne varsa, komplo teorileri dahil resmen milleti berhava uyutmadır...
Değil mi ki; on yıllardır devletin en kilit mevkilerine, en üst mertebelerine yerleştirilen bunlar. Paralel devlet mantığını oluşturan bunlar. Son on yıllara hükmeden bunlar. Hükümcüsü hükeması bunlar. Hakimi hakemi bunlar. Topçusu popçusu bunlar. Topyekun siyasi ve rantsal çıkarlar çerçevesinde bir araya gelerek, birbirlerini kandıran bunlar. Devletin çöküşü ve paralel devletin kuvvetlenmesi için kışkışlanan bunlar. Devlette millette, metropoliste silahlı kuvvetlerde , her yerde her merkezde silahlı silahsız konuşlandırılan bunlar. Kesif edif silahlandırılarak bir paralel öncü güç havasına sokulan bunlar.
Sonra seni bunca bakan takan, adam yada şey yapan devlete lain saldırı. Ve hiç kıslamasız kısır bir kalkışmayla devletin çökeceğini farz etme...
Eğer gizdeş bir durum yoksa, bu yeltenme çelimsiz bir hamleyle çatkapı, devlette bir çatlak yaratma telaşından başka bir şey değil. Bu tablonun oluşmasında ve oluşturulmasında payı bulunanlar kimler ise devletteki asıl çatlak budur.
Ve biraz daha akıl ve biraz daha bilim ile çözülür bu mesele de.
Öyle sala, ezan, namaz niyaz, en büyük Allah naralarıyla ve modalaşan gece yürüyüşleri ile değil. Zaten onlar getirdi memleketin başına bu yelteniş belasını. Bu tavırda inat daha kamplaşmacı, yozlaşmacı ve kadersi yalnızlaşmayı getirir.
Yalnız karahummalı, derin sırlar ve keskin arzular sıcağında yetişen hoca, molla, imam üçlemesinde şekillenen ve silahla kuşandırılanlar, rütbeli cuntacılar ve diğerleri iki dünyalık bir suça bulaşmışlardır.
Aklanamaz ve temizlenemez bir suça...
Ve hiç bir şeyi umursamadan askeri askere, askeri millete, ahaliyi askere, askeri polise, polise hepsini kırdırmayı planlayan bu cunta girişimi çok ucuz atlatılmıştır.
Ancak devletin her bir kadrosuna yerleştirilen bu hoca, molla, imam ve müezzin lakaplılardan oluşan paralelci zihniyet ahtapotun kolları gibi. En ücralara dek yayılmışlar. Onlarca yıl bunları görüp, bilip susanlar ve göz yumanlar da suçlu. Bu gün demokrasi havarisi kesilmeyle bu kirli işlerden, tehlikeli ilişkilerden asla sıyrılamazlar. Sadece bir müddet daha sıyrıldıklarını zannederler.
Yine de yaşanması gereken bir kırılma noktasıydı yaşandı. Ve bu kırılma gerçek demokrasiye tutunmanın tam vaktinin geldiğini de apaçık gösterdi.
Söz üstüne söz; Darbe üstüne darbe yaşayan bu kadersiz millet, darbeleri de, bu kadar ucuz senaryolu yeltenmeler görmeyi de hiç hak etmedi. Etmiyor. Nokta…

11 Temmuz 2019 Perşembe

HİÇ BİR ŞEY BİLMEDEN...

HİÇ BİR ŞEY BİLMEDEN...

Birey hayat yolculuğuna hiç bir şey bilmeden başlar. Ve doğuştan iyidir sonradan değişir. Yaş ilerledikçe gözlemleyerek, rol denekler edinerek yaşamına yön çizer. Bilgilenir ve alışkanlıklar edinir...

Suça ve suça dair izlenimleri de yaşadıkça gelişir. Suça yönelme eğilimi ve dürtüleri elbette doğasında vardır. Mesele insanın toplumla bütünleşme veya bütünleşememe meselesidir. İşte bu aşamada dürtüler zirve yapar.

Bir anlamda bireyi   kötülüğe iten, suça yönelten kendisi olduğu kadar  toplumdur...

Başta toplum, sonra sosyokültürel yapı, ekonomik sistemler, yönetsel model, yanlış eğitim, eğitimsizlik temelinde total biçimleniş kendi suç karakterlerini ve suç vasıflarını oluşturur...

Özellikle toplumsal yapı, idari yapısal bozukluklar ile gelenek ve göreneklerin yanlış algılanması sonucu özel ve öznel kıyımlar başköşeye kurulur.

Toplumsal dayatmalar ve toplumun basiretsizliği bireylerin birbirlerine zarar verme dürtülerini devamlı tetikler. Anlaşılmaz biçimde suç işlemeyi zorunlu ve haklı kılar. Suç bireyselleşir.

Oysa gerçek anlamda suçlu, suçu işleyen ve suç işleten toplumun ta kendisidir...

Yine de suç tabuları yıkamayan, gereğince  direnemeyen ve kaostan kaçamayan bireyin üzerine yıkılır.

Yerelden genele illa bir eksiklik vardır ki suça meyil vardır. Zaten o yüzden gündem akla zarar örneklerle doludur.

Bir şey olmadan bardağın boş kısmına bakarak çözümlemeye gidilirse topluma ve toplum sağlığına verilen zarar önlenebilir...

Dolu kısmına bakmak ise dengeyi bozar. Birey ve toplum sağlığı ne denli bozulursa, sınırsız kirlenme artar. Bireyler kıyamet sur’unu bekleme ve üfleme arasına sıkışır. Ve bireysel çıkarlar toplumsal çıkarların önünde tutulur.

Ve suça ve suçluya dair aforizmalara 'Toplum suçu hazırlar, suçlu ise bir araçtır' eklenir...

Toplumun alt ve üst katmanları arasında maddi manevi farkın artması ve uçurumun çok derinleşmesi bireylerin sorgulama mekanizmasını da bozar. Sorgulamaz ve sorgulanmak da istemez.

Böylece hareketlenme, hiç bir şey bilmez ve hiç bir şey bilmeden modunda kolay yoldan para ve toplumsal statü elde etmeye gider. Ve her şey adına şiddete başvurma eylemliliği bireyin geleceğini belirler. Suç düzeyine erişse de şiddetten vazgeçilmez.

Böylece özel ve genel suç olduğu kabul gören temel suçlar her neyse, birey bu suçları toplumda yer edinme ve boşluk bulma, boşluk doldurma adına hiç çekinmeden işler...

Yani toplumsal yapı kendi muhalefetini kendisi yaratır. Hemde herkesi açıkça tehdit edecek biçimde. Sonra suçlar sıralanır: mala cana karşı işlenen suçlar, cinsel suçlar, trafik suçları, bilişim suçları, iletişim suçları, siyasi suçlar, bireye karşı işlenen suçlar, topluma karşı işlenen suçlar, devlete ve millete karşı işlenen suçlar, terör suçları, suçlar suçlar...

Neredeyse bir toplumda olmaması gereken her türlü eylemler. Tümünü de toplum ve toplumu yönetme erkini elinde bulunduranlar işlerine geldiğince belirler. Statükoyu oluşturur ve suç haline dönüştürür. Sonra cezayı keser.

Suçlara diğer bir etken ise din olgusudur. Çünkü din binlerce yıldır var olan ve toplumu tek bir kişi, tek bir zümre, tek bir toplum ardından sürükleyen kuvvetli bir düşünce ve inanç biçimidir.

Öyle ki dinler, diğer toplumları kendi saflarına çekmek, düşüncelerini karşı tarafa kabul ettirmek adına şiddet uygulamaktan kaçınmazlar. Hatta büyük çapta çıkan savaşların ana nedeninin din olduğunu kabullenmez bireyler ve farklı dine mensup toplumlar suç eylemlerini haklı görürler. Ağır suçlara bulaşırlar.

Son yıllara damgasını vuran bir diğer suç etkeni ise, toplumların sürekliliğini ve varlığını devam ettirmek için gerekli olan toprak, enerji ve su kazanımı için yapılan kanlı çatışmalardır.

Suça bakış ve eğilim bu olunca toplum mühendisleri birey, toplum, din ve enerji sarmalında varı yok, yoğu var etmek için bahanesi bol binlerce kavga nedeni planlarlar. Deyim yerindeyse bebekten katil, katillerden melek yaratırlar. Böylece bir toplumun rahatı diğer toplum ve toplumların köleleşmesini ve suça yönelmesini hazırlar.

Oysa suç ve suçlu en baştan bellidir. Ve ne yazık ki hiç bir şey bilmeden hayat yolculuğunu sürdürenler de büyük suçlara ortak edilir...

.

ÇOK OLAN ŞEYİN DEĞERİ AZDIR

ÇOK OLAN ŞEYİN DEĞERİ AZDIR

İlkel kominal toplumlardan klanlara, klanlardan uygar toplumlara kadar her gelişim evresinde, görece sosyal düzen varlığı söz konusudur. Yine bin yıllardır her toplumsal düzenekte düzeni bozan sıradan ve sıra dışı davranışların varlığı da yok sayılamaz. Hem de organize biçimde...

Yani suç olgusu toplumsal yaşamda kendiliğinden üreyen türeyen bir gerçekliktir değerlendirmesi yapılabilir. Ancak sosyal düzenin zedelenmemesi için çok suç barındıran ve kanıksatan bir toplumsal aşamaya geçişin de önünü kesmek gerekir. Çünkü çok olan şeyin değeri nasıl az olur ise çok suçun cezası da az olur. Yapanın yanına kar kalır.

Hangi nedenle olursa olsun sebepler çözülemediğinden, bataklık kurutulamadığından suç haddinden fazla yaygınlaşır ve bir şekilde de suçun karşılığı hafifletilmeye çalışılır...

Bu keskin süreçte suça meyillenme eğitimli kişilerce bilinç dahilinde veya toplumsal yaşam gereği sokaklarda, eğitimsiz kişiler tarafından kendiliğinden, önlenebilir yanlış hareket ve duygu aktarımıyla bilinç dışı olabilir.

Özellikle büyük kentlere yerli yabancı nüfus aktarımları, sosyal yapının suç potansiyelini denetimi zor hale getirir. Nerede çokluk orada yokluk hesabıyla suç artışı ve suça yatkınlık artar.

Kentlerde serseri mayın gibi dolaşan sahipsiz değerler suça eğilimli kişilikleri oluştururlar. Değersizleşirler. Sonra birleşirler, büyürler, yetişirler ve çürük bir toplumun nüvesini oluştururlar.

Ve bunların topu türlü nedenlerle homojen yapısı bozulan toplumlarda tüm suçlar için en cazip aday konumuna gelirler...

Muhakeme yeteneği gelişmemiş bir zümre, hele de kendini ait görmediği bir toplumda elbette yaptığının ettiğinin muhasebesine ve istatistiğine bakmaz. Daima kendini haklı sayar ve doğabilecek sonuçlarda sorumluluk almaz. Aslında kayıt içi veya kayıt dışı yaşam sürdüğü toplumda her tavrı ile sorumluluk taşıması gerekliliği ve esasları belirlenmelidir.

Böyle olmayınca veya olmadığı hissedildiği an suça yönelme  eğilimi ağır basar. Tahminlerin çok ötesinde suça açık, suça yatkın ve suça bağımlı bir profil oluşur. Hep birlikte önü alınmaz bir sona doğru sürüklenilir.

Üstelik eksik değerlendirmeler, yanlı ve mantık dışı verilerin toplumu güncellemesi ile duyguları körleme ve diyalogları tekleme bir katman kemikleşir. Bu vurdumduymaz katılık büyük ve yakıcı suçların oluşmasına da seyirci kalır. İşte suç kavramında toplumun oynadığı yadsınamaz rol bu şekilde kendini hissettirir. Böylelikle suç ve suçluluk kırıntıları paçaya bulaşır, herkesin hanesine tek tek yazılır.

Sonuç itibariyle sosyal düzenin gerilemesi, geriletilmesi bireysel psikolojlerin yanında toplumsal psikolojinin bozulmasını da getirir. Bu da suça, büyük suçlara temel oluşturur.

Suçun o sebep, bu sebep çoğalmaya yüz tuttuğu toplumda etik ve moral değerler de çöker. Bu çökme toplumu oluşturan her  bireyi çok yakından ve olumsuz etkileyebilir.

Önemli olan etki tepki bağlamında sosyal düzenin varlığına zarar verecek unsurlara ve işlenen veya işlenebilecek suçlara zemin hazırlamamaktır.

Ancak bin yılın deneyimi sosyal devlet olma ve alışıldık sosyal düzen anlayışı terk edilip yerine, ikame bir yıllık tecrübeye bakıldığında tekil çoğul fark etmeksizin değer kaybına uğranıldığı apaçık.

Dahaca hazırda ve hazırlanan ne var ise azı çoğu bir bir yaşanacağı ve görüleceği de kuşkusuz...

HADDİNİ AŞAN ŞEY ZIDDINA DÖNER...

HADDİNİ AŞAN ŞEY ZIDDINA DÖNER...

İnsanlık tarihinin hep ayni ayarda gitmemesinin nedeni hadsiz hesapsız popülasyon aktarımları, kişisel çıkarlar ve haddini aşan hırslardır. Sonucu daima savaşa veya savaşlara gebedir. Ne yazık ki barışçıl anlayış hiç bir dönemde tarihe yön verememiştir...

Yine de her devirde her toplum sözde birlikte yaşamayı kolaylaştırıcı kurallar zinciri kurmuş ve tatbik etmiştir. Böylece insanlar zincirlenmiş, prangalanmıştır, suçlanmıştır. Yani özenle süslenerek düzenlenen kurallar sus pus bireyler, kimliksiz kimlikler, duyarsız toplumlar yaratmıştır.

Ve bu eksi yoğunlukta her zaman suç hortlamıştır...

Çünkü farklı toplumlarda toplumun özüne dönük işleyen ve işletilen kurallar aynileşirse, üstüne demografik yapı dönüşürse her sorun suç teşkil edebilecek yöntemlerle çözülür.

Nedeni gayet basit, geleni gideniyle toplum bireylerinin eğitimsizliği...

Ezelden beri esas olan, düzenin sağlanması, korunması ve sürdürülmesidir. Bu nedenle uyması zorunlu çeşitli kurallar koyulur. Kuralların amacı toplu yaşam üretimi, esenlik ve rahatlıktır. Ancak hukuk, hukukun üstünlüğü ve  adalet işlemeyince göz ardı edilen suçlar reel yaşamı belirler. Ve giderek dinin, ahlaki normların, gelenek ve göreneklerin etkisi de azalır.

Bir anda zorluklarla kurulan sistem yok olma tehlikesi ile baş başa kalır...

İşte o aşamada fazladan katı kurallar koymak asla çare olmaz. Yasaklar çiğnemek için vardır yazısız, sözlü ilkesi hayata geçer. Mevcut kuralları bozma ve doğruluktan sapma eğilimi kendiliğinden gelişir. Aslında bu çelişkili süreç alt bilinçte yeri olan, bireyin doğa ve toplumla savaşının, çatışmasının bir alt ürünüdür.

Bu patentsiz ürün ise milyonlarca yıllık acı bir lokmayı yutturur; suç...

Pek çetrefilli görünse de literatüre giren şekliyle, yeryüzünde farklı toplum kesimlerinde, farklı değer yargılarında yaşayan insanlar istek ve arzularına ulaşırken bir yandan da toplum kuralları ile çatışırlar. Ve çatışmanın şiddetine göre de suç olgusu oluşur.

İşte bu suç olgusunu neden sonuç, insan mekân, suçun meydana çıktığı yer, bölge ve coğrafya temelinde ele alıp irdelemek gerekir. Ancak mevkisi makamı ne olursa olsun her edimine, her eylemine fesat karıştıran toplumbozarlar, topun ağzındaki suçlular hariç..

Hiç gereksiz, nedensiz ve yanlış politikalarla kısa zamanda  arapsaçına döndürülmüş toplumlarda, kördüğüm edilmiş kurallarla, mıntıka temizliği yapılamaz. Yapılamayınca da zaman içinde suç ve suçlu oranları zirve yapar. Çünkü kayıtsız ve denetimsiz güç tehlike arz eder. Ve bu gücün yerli yersiz kullanımı ise oran moran tanımaz. Suç üçlemesini patlatır.

Ayrıca asla unutulmamalı; Haddini aşan şey, zıddına döner. Ve suç teşkilatlaşır. Haliyle her şey suça endekslenir…

7 Temmuz 2019 Pazar

DESSAS DESSENSUS...

DESSAS DESSENSUS...
Sandık demokrasisi bazen öyle garip bir doğrultmaç görevi görür ki, hiç şaşmaz ve doğru adrese deliver gerçekleştirir. Ancak bazı durumlar vardır ki, demokrasi sadece seçim değildir gerçeğini tasdikler...
Peşpeşe iki İstanbul seçimi bu doğrultuda çok hassas bir tablo ortaya çıkardı. İki seçimi de iktidarın kaybettiği tablonun gösterdiği her şey çok güzel olacak savı tuttu. Ama daha önemlisi henüz bir yıl önce kabul edilen Partili Cumhurbaşkanlığı rejimini tartışmak tabu olmaktan çıktı. Tartışılır hale geldi. Eleştiriler başladı. Ve iktidar tepeden tırnağa revizyon telaşına düştü...
On yıllarca en hassas zamanları dahi deccalın aklına gelmeyecek dessaslıkla geçiştirenler, arabik formda siyasi aerobik yapanlar ise bu kez ne yapacaklarını şaşırdı. Sersemlediler. Çünkü Millet, gönülsüz verdiği yarım onaydan tam bir yıl sonra her fırsatta hukuku ve adaleti çiğneyenlerce, hileci, hurdacı, aldatıcı, desiseci, düzenci, entrikacı tuzağına düşürüldüğünü gördü. Yaptığı yanlışı anladı. Çark etti.
Ve resmen memleket laboratuvarı olan İstanbul'da beklenmeyen derin bir kırılma yaşandı. Seçmen uzun yıllardan sonra başka arayışlar içine girdi. Çeyrek asır sonra muhalefete şans verdi.
Belki genel manada mevcut iktidara olan rağbet azalmadı. Ancak Millet yeni rejimden hoşlanmadığını da yerelden genele anlaşılır karakterde ortaya koydu. Umursamaz sığ siyasilere, tarihte bir ilk olarak, aynı yıl içinde iki kez unutulmayacak bir ders verdi.
Böylece densiz dessasların topu için dessensus dönemi başladı...
On yıllardır devasa her hadiseye bir desise bağlayarak işi kendi çıkarına bağlamak veya rayında giden her işi kendi payına bozmak için girişilen tüm gizli çalışmalar, envai çeşit oyunlar, bin bir çeşit dolaplar bu kez ters tepti. Siyasi menfaat sağlamak için her kıymetli şeye değersiz bir şey katma alışkanlığı bu kez işi bitiremedi. Alavereler dalavereler bu kez işe yaramadı.
Sözün özü Millet, çağdaş demokratik normlar bakımından felaket olan bu rejime İstanbul seçimleri üzerinden dur dedi. Açıkça Partili Cumhurbaşkanlığı rejiminin ne başkanlık, ne de parlamenter rejimle pek de ilgisi yok, icabına bakın mesajını gönderdi. Yüz yılın alışkanlığı kuvvetler ayrılığı ilkesinin tekrardan hayata geçirilmesi yönünde aleni tavır koydu. Yani su destisini su yolunda kırdı.
Dessas tayfa ise birinci şoktan çıkamadıklarından, mazbata savaşı döneminde ve ikinci seçim sonrasında içine girilen girdabın, büyük meclisin işlevsizleştirilmesinin, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığının zedelenmesinin, tek adamlı demokrasinin değerlendirmesini yapmak yerine, bir şeyler oldu ama bizde anlayamadık saflığına yattı. Üst üste iki yenilgiyi dalga dümen geçiştirmeye çalıştı. Seçim arefesinde başlatılan yaygaraya hemen seçim ertesinde devam edildi.
Derdestliği çok kolay bu dessas öbek ne deseler ne demeseler bir türlü memleketi iyice karanlığa iten bu ne olduğu belirsiz, garip rejimi evrensel hukuk normları içine yerleştiremediler. Akla ve bilime uygun bir tarifini yapamadılar. Beceremediler. Topal ördek kaldılar.
Bu bir avuç dessas politröstler rejim değişikliğinin uzun süreli yönetim deneyimine dayanması gerekliliğini ve rejimin benimsenmesinin ancak köklü devrim veya sürdürülebilir devrimlerle olabileceğini hep es geçtiler. Kriz yönetmek, sorun çözmek, yetki göçermek ve koordinasyon için gereken organizasyonun bir yıldır sağlanamadığını kafalarına göre kapakladılar. Hiç bir şey sağlıklı sağlanamadığı halde bu deyyas dessaslar her ağız açtıklarında rejimin hassas dengeler üzerine kurgulandığından dem vurdular. Kuru laf kalabalığında kurullar kuruldu, yasama ve yürütme dengesi oluşturuldu falan feşmekan salladılar. Olmayan performans raporları ve faaliyet değerlendirmelerinden alıntılarla milleti aldattıklarını sandılar.
İşte bu dessas zümre bilhassa her fırsatta bilinçli, planlı ve programlı saptamadır süsü verdikleri lafazanlıkla ve sözü bir başkasına vermeden, eksikler gedikler var, giderilmesi de çok kolay hilesine baş vurdular. Gittikçe zorunlu hale gelen düzenlemeler için üzerinde çalışılıyor baştan savmacılığında bulundular.
Ancak bunca afra tafraya karşın rejimi ve milleti rahatlatacak radikal değişiklikler bir türlü gerçekleştirilmedi...
Lakin rejimsel desis, tesis bir yana, bu desak dessasların destelediği bu dolguları ve diğer yürek acıtan olguları rejimin destabilizesi bağlamında derleyenler ise 'desen suç, demesen sus, susmayan mapus' babında halledildi. Ta ki iktidar yenilince yinelenen ve tekrar kaybettiği İstanbul seçimine dek.
Mevcut iktidar artık bu içte ve dışta bağımlı, çarpık dessasların köstebek, dessas desteğinin de aslında köstek olduğunu görmeli. Görüp önlem almalı. Almadığı takdirde daha çok seçimde milletten kötek yer...
On yıllardan sonra mihrinevi yakalayan muhalefet için ise bundan sonrası sanki; "Söyler dilim ağlar gözüm, gariplere göynür özüm, Meğer ki gökte yıldızım, şöyle garip bencileyin..." olacak.
Yani 'söyle şu garip bencileyin, iki gözüm' dönemi...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder