14 Ekim 2014 Salı

O USTANIN KÖY EVİ…

O USTANIN  KÖY EVİ…

Her anlatılışta sonsuzluğu haykıran ve bitmeyen masalımızı yaratan o gözünü sevdiğim yapraklarla gizlenmiş köy evidir. O ustanın usturuplu desenlere kucak açmış, maziye kökten bağımlılık duygusu veren o gözünü sevdiğim bağ evidir. O ustanın köy evi…

O ustanın evi mısırı patlatan közünü sevdiğim yapraklara sinmiş ahşap bir evdir. Artık inşa edenleri tarih olan, toprak olan. Tahtalarına kazınmış yakın tarih cilveli cilasıdır. Kaç gelin almıştır, kaç kızı gelin vermiştir. Kaç göçü bir arada misafir etmiştir, kaç yasak savmıştır. İki oda, bir sofa ve bir aşenede titrer hala o hayatlar…

Aşenenin yalımlı ateşinde çorba kazanları kaynarken, kaç çocuk mide gurultuları eşliğinde sofraya selam durmuştur. Sofanın pencerelerinde asılı aksu’nun şırıldayan manzarasının ardında saklıdır tüm bu rakamlar. Ve umut daima bir ümit dolaşır tavan arası kayınlardan kestane dikmelerine kadar.

Acaba kaç zaman önceydi, hatıralara üşüşen eğreti sarsılmalar ve içten kasılmalar. Üzengisi boşanmış bir kısrak gibi gittikçe yakalanamayacak, taşınamayacak biçimde ağırlaşınca mazi üzülür insan. Çünkü korkudan topal eşeğin semerine yapışan cılız çocuk anılarında ağıtlaşır usta ve o ustanın evi. O evin silueti patlar her gece köy ortasına. Hayaleti sılaya vurur, yağmur damlaları sarhoşu çinkolu çatısıyla. Ve köhneleşen zaman çotanakların çatına tüneyince, kaşları çatılır o usta evinin.

O usta evinin çatmalarında altı cemekli motifler ve Arapça dualar serpilmiş. Besmelelerin ortasında Allah ve Muhammed hat levhaları. Kara kalemle çiziktirilmiş ve epeyce benzemiş ata portresi başköşede. Bir oda dolusu aşk manzumeleri, karındaşların denizlik imzaları ve özlü sözler. Bir değişmez ve kaybolmaz  mühür vurulmuş ki tahta sıcağına mürekkebi hala ıslak.

Köz düştükçe öze, gözlerden sakınılan o ustanın evi artık saklanmaz. Yüreklerde eksik kalmış kara sevdalar, akıllarda tam kıvamına gelmiş sözler. Sarfa nazar anında Çepni çekiği gözlü veletler öze, söze, göze gülümser.  Sahanlık rafında kutsal kitabın şifresi göğe asılı. Efendisiz efendilerden öte bir yiğit duruşu sergiliyor ağlaşan ve ağlaştıkça açılan ve ağırlaşan köysel senfoni. Ve o ustanın evinde ayni sazlar ve sonsuzluk senfonisi. Keskin bir aydınlanma bağlamında merhamet kıvılcımları kıvrılıyor ocak başına. Duvarda istem içi, sitem dışı kelime kelime veda hutbesi ve diğer yanda çözümlemeler ve çözülmeler. Her öğleden sonra kendiliğinden duran saatler geçmişe köprü ayağı. Geleceğe ise dal köprüler asılmış. Hangi mevsim, hangi an, hangi gün olursa olsun analar ve komutanlar güllerle bezeli ot döşeklerde uyur, o ustanın köy evinde.

Mısırı patlatan köz söndüğünde ise anılara serpilmiş ve dar patikalara yol vermiş tarzıyla o ustanın köy evinde mutluluğun son perdesi sahnelenir. Doğa doğal dekordur, gönüllerdeki masalsı yangın rekor seviyededir. Sabun ve lavanta kokulu tahtalarına kazınmış tüm bu satırlar.

Her şey tek tek karılmıştır ve yer yarılmıştır, özenle seçilince kelimeler tek tabanca varılır sahte cennete. Bal ormanından yolu geçenler bilir, okuyanı çok, anlayanı yok modundadır silik adres. Ve bir kayboluşu ve varoluşu resmeder ilham perisi tavanlara. Kaç gün ve kaç geceden sonra şelek yükü yorgunluk yağarken bedene akıl melekeleri meleklere bile sırtını çevirir. Ve bir yaşına tam bin yaşına ulaşılır o taşkınlıkta. Yazılar zırlayınca delik tahtalı duvarlarda çekim fiilleri çekilmez ve okunur sadece.

“ Bir fidan diktin bir yürğe, fidanlar diktin yüreklere. Ama meyvelerini hep başkaları yiyecek. Küçük kıyametler peşi sıra koparken evliya düzünde, paşa çimeninde ve değirmen çayırında yine çocuklar seyirtecek. İçteki çocuklar öldükçe onlar yaşayacak ve dışarıdaki bebekler kaşla göz arası büyüyecek. Ve üst üste başarılardan, kazanımlardan sonra kayıplar da yaşanacak ve o ustanın sakinleri ve sakineleri sabır taşı çatlatacaklar.  Bir fidan dikmeye yetmese de ömürler, gerektiğince güç olmasa da bileklerde bilenecek yine de girebi. fidanları kesmemek için ama odunlaşanlar için. Ve öyküsever gönüllerde bir avuç toprakta boy verecek yemişlerini daima başkasının yediği fidanlar…”

O ustanın köy evi sen başka bir yarsın başka bir diyarsın. Kurda kuşa yem olmadan düpedüz, gece ve gündüz ve güneş ve ay ile yıldızlarda yaşayacaksın denizcesine. Ve sözlerde var olacaksın sözleşmişçesine ve de gönüllerde.

Şu arı diliyle şekillenen şu dört günlük dünyada büyümek, büyülenmek her devrin değişmez modası olunca o ağaçların yetiştirilmesini sevecek geride kalanlar. Geleceğe umutları kalanlar yetişeni yetiştireninden ötürü sevecek ve yeni fideler, fidanlar dikecek akıp giden toprağa. Yaşı ilerleyenler önce doyamadıklarını, sonra ağaçları, ocakları ve ormanı sevecek nihayetinde. Ondan ötesi ölümsüz hasat zamanıdır, tüm faniler için.

İşler kesatlaşınca, zihinler hasetleşince aslında farkındalıklar da sonlanır. Safa sürülen aykırılıklar, aykırı düşmeler saflaşır ve insafsızlığın hükmüne son verir. Ancak o ustanın köy evinde sen bir ceviz ağacı, ben bir söğüt, siz bir orman, biz bir bal ormanıyızdır, onlar ise öğütlere tetikçi. Her akşam ufuk kızarınca üstü yeşile boyanan bir renk cümbüşüdür o ustanın köy evi. Aklı, haklı veya haksız anıların sıcağına çeken ve yol bölgesine kurulan sirk çadırları gibidir her zamansız çekip gitmeler. Hem gökte hem yerde yetkili olana ve tutmayan fidanlara ağlamakla iç içedir vekâlet yaşamlar. İşte o toprağa tutunan fidanlar yaşatır dünyayı. Yeşermeyen tohumlar ise meyvesini görmemişlikten yiyenleri değil ama Allah razı olsun, bereket versin demeyenler suçlar. Onlarında dünyalık görevleri odur.

Bu işin özü o ustanın evinde kayıtlıdır. Kıyamete kadar emek çiçeği ve söz ve şiir ve kitaplardır ustasının gözü kulağı. Şahit olunan dünyayı yaratan ve yaşatan ise gözünü sevdiğim yapraklara kazınmış gizliliğin gizidir, izidir. Ve yapraklar ardına saklanan o ustanın köy evi de yüce bir lisan ile o gözün gör dediğidir.

Dünyan bileğimdeki nabızda atar usta, kara dosyalar ise yedi kat çekmecelerdeki büyük bir zarfta saklıdır ve üzerinde nama nam katar cinsten adım yazılıdır. O ustanın köy evinin emanetçisi…

13 Ekim 2014 Pazartesi

ÇÖL FIRTINASI ŞAŞKINLIĞI…

ÇÖL FIRTINASI ŞAŞKINLIĞI…

Hayatta minnetlikler çoğaldıkça, akıl ve duygular minyatürleşir, özgürlükleri yel alır, kurtuluş sel olur, ihanetler yol olur gider ve peşi sıra fırtınalar vurur…

Her çılgın fırtına sonrası bir çöl durgunluğu ve suskunluğu yaşanır, ortalık kumlanır ve sonra yine eski ateşler harlanır. Bu ateş deryasında siyasetin sesinden zesine ateş yiyenler alev kusarlar çünkü her boğulacaklarında sarıldıkları can simitleri odur. Özdeyişi, bendeyişi bir yana, meselenin özü kesintisiz götürüş proje ve programlarında saklıdır aslında. Yalnızca öncelikler değişir, özellikleri benzeşir ve gizli formülü bile olmayan denklemler dizgeleşir. Bu şarki şekillenişin şematiği kayınca da din iman, kitap mezhep adına yapılanlardan Allah muhafaza…

Tanrı’nın seçilmişlerinden olduğu savları ile arenaya sürülenlerin fırtına öncesi ve sonrasındaki tavırları görüldükten sonra bir şeylerin projelendirildiği gibi yolunda yordamında gitmediği açıkça belirginleşiyor. Ömürlerini acemi neşterler gibi sadece kendilerine yol açma, kesip biçmeyle heba etmişlerin artık beni bizi anlayınız şansı kalmayacak biçimde azalmalıdır. Ama azmışlık vurmuş bir kere ardamarına, artıyor azalmıyor.

Bu artık değer kaçkınlarının arkalarında takip edilesi bir iz bırakmadan kayıp gidecekleri, ufacık bir tereddüde yol vermeyecek biçimde kaçıp gidecekleri günler iyice yakınlaştı deniliyor. Çok kısa zamanda belki kayda geçer bu gerçeklik ama ar damarı çatlamış bir kere süre ıraksıyor. Yanında en sevdikleri ile okyanusu izleyip, birlikte okyanus izleme vaadinde bulunanların birliklerinin bozulduğu, denizi geçip ak derelerde boğuldukları görüldü. Bu galiz görüntü şimdi yerel yaşama dönük mecburiyetlerin karşıtlığını ivmeliyor.

Hareketliliğin haraç mezat harcandığı bu çöl susuzluğunda, çal soysuzluğunda, çil huysuzluğunda ve kum fırtınasında çifte kavrulmuşluk bin yaz gününe değse de, milletin illetimsi yine ayni şeyler diyerek geçiştirme meraksızlığı akla zarardır ve en günahtır.

Bu gün birilerini besleyenler yarınlarda o beslemelerin açığı ve açlığı olur. Bu gün gözleri kapalı, bazı gözleri kapalıları besleyenler, yarınların açları, açgözlüleridir tarih sahnesinin. O halde her fırtına sonrası durulmayı beklemek yerine, çöl durgunluğunu vahaya çevirtme planlarını kaşımaktan bile uzaklaşıp evvelallah hesabını sorarız sarmalına girmek iktidar ayıbıdır, iktidar kaybıdır. Bu öyle büyülü ve örgülü bir canlanma ve canlandırma getirmez ama günü kurtarır. Her zamanki gibi söyle, saldır, suçla, suçlarından kurtul veya kurtulduğunu farzet. Yıllardır ertelenmiş, ötelenmiş, örselenmiş, hangi değer ve eğerler var ise onları incelemeden, irdelemeden engellemeci bir tavırla ince ayar çekmek bir sonraki fırtınalarda aşırı zarar görecek olmanın da açık emaresidir.

Artık bu görme engelli tavrını, görme engellilere görme engelli sayılan ama gönülden, gönül gözü ve akıl gözü ile görenleri görerek değiştirme vakti gelmiş de geçip gidiyor. Bu kara körlük daha nereye kadar. Bu manasız benmerkezci, baş teskereci mantık devlet adamı saygınlığını da zedeliyor. Her yapılan siyaset diplomasinin ince ruhuna aşırı zarar verecek boyuta indirgeniyor. Bu içerik gerçeği tüm yönleriyle algılayanları ve görenleri direnç ve direniş yoluna itiyor.

İlerleyiş, yenileniş, gelişim ve değişimde hiçbir gizli formüle ihtiyaç olmaksızın dikkatleri kendi üzerinde tutmak, dikteleri kendi nüvesine çekmek yetmez. Bu tanrısal bağlanışın seçkinliği artık kökten halledilmelidir, yoksa daha çok fırtınalara yakalanılır. Ayak izleri sürerek esenliğe kavuşulacağına inanmak ummanda kaybolmayı hızlandırılır. Dili sürçen, aklı sürtenlerin son yaşananlarla ilgili çınar edebiyatından dem vurmaları, komplo kulpuna sarılmalarıyla geçer gider sıcak günler. Hayatta var bunlar ama hassasiyetle kurullar toplamadan sözde yeni idealiyle herkesi topa tutmak ve acı ortası toylar kurmak hiçte yerel ve yaygın geleneğe uymaz.

İşin ağırı, her geçen ve gelecek fırtına sonrası kuru çölde, kum denizinde, kan ummanında hangi âmâna sarılacağını şaşırmaktır. Ve bu ağıra giden şaşkınlık asla gelenekten sayılmamalı…

10 Ekim 2014 Cuma

IŞİT İŞİTİLİNCE BAŞTA EN BAŞTAKİLER…

IŞİT İŞİTİLİNCE BAŞTA EN BAŞTAKİLER…

Aklıyla hareket etmeyenler her ciddi bunalımda ve akımda akın akın kötülüğü bağırırlar ve en kötüyü çağırırlar.

Başta Işiti gerektiğince işitmemekle başlayan süreç, ne kadar iyi yönetildiği iddia edilse de bu Ortadoğu karanlığı ve sarmalında ülkenin başına daha çok işler açar.

Işit işitilince iş işten geçer…

Akıl kaçkınlığı ilerledikçe akıl ne renk diye tahtaya vurdurur. Ruhlar asla satılık değildir diye devam eder ama ederini etmezini zikreder tinsizler. Oluşan ritim bozukluğu sen kaçasın diye sorgular bu meselede çoğalan itirazları. Her ritmik ilerleyiş her benzer makalede çeşit çeşit hünerlilik bulunsa da en okunması zor paragrafı kategoriler akıl kaçkınları. Bu stilize edilmişlik diyarında bir gece ve her gece akıl alaborasıdır yaşanan ve yaşatılan. Ve isyanın kara sularına girildiğinde ise sağa sola gazlamalar ve bombardımanlar başlar.

Işit işitilince başta başa başka işler açılır…

Yazgı bir yana yazı ilerlediğinde ve okunduğunda biraz daha kaçaklığı simgeler tüm kelimeler. Yüreğin buğusu toprağa düştüğünde ve haberci dumanların izi genizlere dolduğunda en akıllı usluluklar bile azar azar, azar. Dümene geçer dümenden de olsa en paylaşılamaz duygular. Mantığa inat erksel hüküm icraatlarına karşı duruş sokaklaşır ve caddelerde direnişin kıvılcımı çakılır yeniden.

Işit işitilince başta en baştakilerin keyfi kaçar…

Aslında tüm kargaşalar kimsin sen, ne zamandan beri varsın, neyi takiptesin, neyin peşindesin, peşindesiniz, peşin kaça olur sorularıyla bunalımlar artıklığına malzeme olmaktır. Gamzelerinden hüzün içilen hayat şehir ışıklarını paramparça edince karanlığa gömülür her şey. Ve kaçaklar ve kaçamaklara gün doğar. İşte o zaman gerçekten kederlenilmelidir.

Işit işitilince başta en baştakiler sözde sözden şaşar…

Ve hayat durmaksızın çark edince kuzeyden güneye, doğudan batıya kendi halindeyken kendi kendine tüm akıl depoları birden boşalır. Her konuda boşa geçen günlere, yıllara hayıflanmak ve huylanmak kaçaklığın kaça mal olacağını da iyice belirginleştirir. Orada bir yerlerde koca levhalarda bu şehir bize haram, makinelere yol ver kaptan ibaresi ibretlik bir armada olarak kazınınca akıl kaçkınlığı ve kaçaklık üzerine somut düşünceler artarak yoğunlaşır.

Işit işitilince başta en baştakiler özde sözde gözden düşer…

Bütün yepyenilikler ve en ilerilikler aslında hiçbir yenileniş olmadan yokluğa sürüklenmek ve sürüklemektir ahvali. Ahval ve şeraiti düşünmeden durumdan vazife çıkaranlar o sürek avında kim kaçak kim kaçağı tutacak anlamsızlığında akıl kaçkınlığına iyice yakalanırlar. O dakikadan sonra nedenselliği sorgulamak, yeni çareler aramak ve aranmak da nafiledir. İşin özü yenilenmek değil üç beş kuruş, üç beş yıl daha uğruna yenilmedir, yenilmelerdir. Başka çare kalmayınca da büsbütün şaha kalkan savaş atlarının nallarındaki mıhları saymaktır.

Işit işitilince başta en baştakiler ile en sondakilerin çatışması başlar…

Akıl akar durur bu şehirler ve bölgeler karmaşasında ve kaçar durur yasaklar ve yasaklanmalar, o haller. Bilinse ki kaç şehir, kaç ülke yanardöner ağlar bu hallere, ateş düştüğü yeri yakar misali. Düşünülse ki kaç şehre, kaç millete takılır akıllar ve nakaratlar ve nasıl sonlanır bu yanık ezgiler ve kaç insan bir gecede bir kalemde bulaşıverir bu yazgıya. İşte gereğince düşünüldüğünde tüm bu ahkâm kesmeler anında kesilir.

Işit işitilince başta en baştakiler, sonra en sondakiler ve kuyrukçularının kuru tutuşur…

Yaşandıkça yaşantının her evresi nasıl sayılmazlaştırılır ve en tenha yüreklere kaç şehir kaçkınlığı sığdırılır görüldü. Simsiyah dalgalar savruldukça sağa sola en temel değerler dahi anlamsızlaşır. Bu algı yalpalamasında, bu olgu karmaşasında notasız rotasız yarar göğü saçlardaki ak köpükler ve yüreklerdeki al kütükler. Birilerinin çıkar savaşında köpük köpük imkânsızlıktır aslında her yeni doğanı mekânsızlaştıran ve vatansızlaştıran. Ayrıca akıl küpünü kapaklamamışlara da akıl bocalaması hissettiren. Tüm sonuçsuz terkipler, takipler ve taktikler ilmek ilmek beyinciklerin ince kıvrımlarında dolaştırılınca beyinsizler nöbet tutar büyük sermeyenin küçük kapılarında. Nöbet nöbet yaşanan kavgalara alkış tutmalar o en içten sarsılışla altından kumlara gömülür.  O tüm tutuk, yatık tutkular gömülüverince de umutlar deniz renkli doğar.

Işit işitilince tüm gerçekler başta en baştakiler, sonra en sondakiler ve kuyrukçularının kuruna batar…

Ve son tümceler tümlenir yazıta. Gözyaşlarında orta doğu mehtabı, kirpiklerinde yasak şehirler, gözbebeklerinde memleket serabı ve ardı sıra kaçaklık savmalar. Bu günden yarına savlananlar her ne olur ise olsun avlananlar, acı gerçek budur ve yaşanmışlıklarla sabittir, kadınlar ve çocuklar olur. Bu ve benzer sorgulamaları yapmadan akıllıyım diye dolaşmalar ise sadece kordon boyu salınması ve aile boyu kodamanlaşmasıdır. Tüm bu kıyımlar kimin ak kimin kara olduğunu da çok yakında gösterir. Kimin ak kimin kara olduğunu anlatmak için akla karayı seçenler, bu akıl kaçkınlığı ve kaçaklığına açık davetiyelere kapılarını kapatanlardır. Kılı kırk yararak anlatmaya ne havet.

Ve Işit işitilince başta en baştakiler, sonra en sondakiler ve kuyrukçularının kuru, kurnası delinir…

O BİLİNDİK DÜRÜSTLÜKLER…

O BİLİNDİK DÜRÜSTLÜKLER…

O bilindik dürüstlükler de kalmayınca atlatılan ve atlatılacak olan veya atlatılamayacak badireler resmen itibar kaybını körükler veya körükleyecektir…

Tarihe kayıt düşen karakterlerin çok azı insanlık namına insanlığa hizmetleri geçenlerdir. Elbette tarihsel karakterler disipline edilemezler. Ancak onlar o bilindik dürüstlükler yumağını kaybettiklerinde bu gün veya yarın sadece o bilindik dürüstlükler doğrultusunda yüksek lisans veya doktora tezi konusu olurlar, o kadar. Ancak olan yine ve daima toplumlara olur.

Pencereleri rengârenk boyalı camları olan binalardan sızan kesin görüşler keskin gerçeklerle uyuşmayınca ortalık mahvolur, mahvolduğu gibi. Zamanla kendini içtenlikle veya körü körüne adayışın timsali yüzde elli de siner, sinerleşir, sır olur, hiç olur. O hiçlikte beynin içinde gizli odalara yerleşmiş yerleştirilmiş ne güdüleme ve şartlandırma varsa ters teper. Bir benlik zedelenmesi yaşar muhteviyat ve zevat, beylik ise sekterlenir, sendeler ve üç nokta.

Yeknesak ve sade ve daha anlaşılır bir dille izahı yoktur bu yıkılışın. Yıkım başlayınca kurgulanabilir her ne varsa kurgulansa da her kurgu yaşanan ve yaşatılanın gölgesinde kalır, korku dağları bekler. Karşı karşıya kalınan trajedinin tirajı her ne basarsa bassın kara bir son bekler renkli boyalı camları olan pencerelerde tül perdeler arasından ellerini ovuşturarak izleyenleri. O emperyal izlence de karşı yakalılık ağır basar ve o bilindik dürüstlükler çerçevesinde çetinleşmiş o bilindik yiğitlikler diretir…

Zaten o bilindik yiğitlikler öğütüldüğünden bu çıkmaza çıkıldığı ve yere çakıldığı besbellidir. Göç dalgası alabildiğine genişledikçe bölgelerden her zerresine memleket daralır. Daralır genleşir daralır maazallah patlar. Yeşil yapraklar arasında kırmızımsı bir noktacık kadar görünen ve kaleye alınmayan şehirlere dek yayılır patlamanın atlaması. Akıl çelmeler, çelmelemeler ise akıl çelenlerin en görünen en dürüst yanı olarak kalır.

Acı gelişmeleri çok uzakta gerçekleşmiş gibi göstermek ile kaosu dibimize ateş düşürecek denli yakınlaştırmanın birbirinden hiç farkı yok. İki ucu boyalı değnek. Gerileyişi ısrarla sıradanlaştırma gayretinden başka bir şey değildir bu yaklaşımları dürtmek ve kaşımak. O bilindik hüzünleri o bilindik dürüstlüklerle hissetmeyince işin realitesi başka mecralara kayar. Mesele daha geniş bir mecrada ele alındığında tehlikeli laflar etmek, sınır ötesi planlara piyon olmak ve tehlikeyi severim tarzı yeşilçamvari horozlanmak aktörleri belli olmayan bir sahada macera filmi çekmektir. Ayrıca kuşku götürmez gerçeklerin üzeri böyle kapatılamaz.

Tarihsel bilinç odur ki sonradan çöken ve yıkılan tüm imparatorluklar sömürgelerinde şahsen ve bizzat yaşarlar. O yaşantının tarihsel kodlarında o bilindik dürüstlükler silinince yerine çıkar, rant ve kan eklenince o bölgeler ve dünya parça püskül edilir ve kimseye de kalmaz. Yapanın da, edenin de yanına kar kalmaz. İyiyi pas geçip kötülükleri körükleyerek bir yere kadar sürer istila ve işgal. Bir taraf pür neşe diğer taraflar çılgınlık düzeyinde bir mecburiyete mahkûm edilerek zehir zıkkım olası projelendirme sürdürüldüğünde üçüncü dünya veya kaçıncısı olduğu hesaplanamaz bölge harbinin kapıları aralanır.

Tıpkısı ayniyle vaki bu günlerde. Bu aldırmazlığın, bu görüntüdeki görünmezliğin beklenen ve bilinen sonucu ise boyunun ölçüsünü almaktan öte bir çıkarsama değildir. Öyle ki kendi kendine ve kendi içinde gerilen bir ülkede, el birliği ile yaratılan bu atmosferde tüm akçeli oyunlar, çalmalar ve çalkantılar unutulur. Vatan millet Sakarya edebiyatına sarılma sürecinin yaşanmasını hiçbir akıllı istemez ama çakma akıllar toplumu o noktaya sürüklüyor. Ancak hal böyleyken hezimete hizmet devamının rasyonel hiçbir yanı yoktur.

Hezimet mi, hizmet mi olduğu pek yakında anlaşılacak bu sürecin bırakacağı izleri kolay kolay silinemeyecek bir dönemdir halkları bekleyen. Ulemayı bekleyen ise yine ve daima olduğu gibi ah vahlar içinde dövünmedir.

Bu optik yanılgı simsarlığının masaya sürdüğü piyonlaşma modeline modül olanlar karşıtlığın yüz aklarını ekranlarda karartarak despotluğu deste deste depolamaktalar. Bu optik yanılmadan gün olur kurtulunduğunda bu ucuz kahramanlığın elden çok şeyleri alıp götürdüğü de görülecektir. Durumun vahameti zarar ziyan tespit komisyonlarına havale edilerek işin içinden çıkılamaz günlerin yakınlaştığı aşikârken eşikten içeri sızan bu emperyal politika durdurulmalıdır.

Durdurulamaz ise ve o bilindik dürüstlükler de azalınca tüm gerçeküstü ve gerçekdışı hayallerin mantıklı bir açıklaması da kalmaz ve sonuçta ağır bir bedeli vardır ve ödenir. Bu tahakkuk ve tahsilât ötede beride karşılaşılan bed dualarla sınırlı da kalmaz. Biçimi, boyutu ve dozu akla hayale gelmeyecek sınırsızlığa kayar. Bu körüklenme eğer körü körüne değil de doğru ve dürüst davranmaya ayarlı ise o bilindik dürüstlükler herkese lazım olur.

Bu orta doğu cehenneminde itibarsızlaşma ve itibarsızlaştırmanın başlıca etkenleri hasıl olmuştur. Artık konuşarak, söyleşerek çözülemez noktaya vardırılmıştır bu bölgesel kakafoni. Şu rotası iyice kaymış dünya gemisinde sufleler ters köşe yapıldığından ne söylenirse söylensin boştur artık. Zaten boşluk duygusu en başta ve en uçta ve en içte kabarınca nadir görülen tarihi gerçeklerin altında ezilmeler de başlar. O eziklik düzeneğinde toplum mühendislerine rağmen toplumu hizaya getirmek zorlaşır. Ve koridordan neo-müslim faşizmi devreye girer.

O neo-müslim faşizmi ki hiza miza gözetmeden örgütsel ve devletsel manada uzak yakın Asya’da, Orta doğu’da, Kuzey Afrika’da ve tüm dünyada örnek teşkil eden benzer icraatlerini bu coğrafyada da icralar. Masum isyanların esintisinde mükemmel ve sıra dışı bir yenilenmeye zemin hazırlayacak her alaşımı hemen alıkoyar ve tırpanlar. Temiz ve özgür duygular o bilindik dürüstler ve dürüstlükler sayesinde değerlenir ve konuşlanır. Bu nedenle o neo-müslim faşizmi de büyük sermeyenin güdümünde o bilindik dürüstlükler ve özgürlükler kapsamında temiz kalmış her ne kim varsa hiçleştirir, temizler.

O bilindik dürüstlükler temel vasıflandırma niteliği olmaktan çıkarılınca ve boş verilince bu bölgesel neo-müslim faşizm platformunda alçak sesle anmalar bile zül olur.

O bilindik dürüstlükler doğrultusunda dürüstlüğünü devam ettirenler ise baştan belli sonuca şimdiden en çok üzülürler…

8 Ekim 2014 Çarşamba

BİR ÖMÜRLÜK NATIKALIK KÖRELDİ …



Söz söyleme konuşma, düşünme ve anlama, düşündüklerini çekinmeden ifade etme, işaret etme, gösterme, bildirme, uyarma ve hakkıyla anlatabilme natıkası Tanrının insanda dile gelmiş halidir. Güzel sözlerle, söz söyleyebilme ve düşünebilme özelliğini ve yetisini kullananlar, natıkası kuvvetliler en müstakimlerdir ayrıca.

Ancak, canan gelip çattı kaşlarını ve daha ihtiyarlık yeni müjdelenmişken cana bir ömür natıka sevdası köreldi…

Dünya halidir ve dili yaratan da kara topraktır. “Benim sadık yarım kara topraktır” deyişinde gizlidir koskoca dünya. Yani kelimelerin dünyasıdır gerçek dünya. Önemine ve fonetiğine fanatikçe bakmadan yazılar yazmakla gelişir kısa hayat. Ninniler söyleyerek ve ağıtlar yakarak ilerlemiş ‘halk yaşama sanatına’ dilin öznel mimarisi içinde kalarak katkı sunmaktır meselenin özü.

Yerden kalkmaya, kalkınmaya yeter zenginlikte ve incelikte olmasa da âlemin gül bahçelerinden günümüz ikilemlerine bir şekilde eklemlenmektir hayat. Layık olunan yaşamdan mahrum kalınmışlık ise sahte denklikleri karalar yüreklere.

İnsan dediğin bir kez perdeyi yırtmaya görsün, en ufak bir zarif dokunuş, bir tatlı sarılış, bir yürekli öpüş ve sıcak bir ötüş en sarsıcı sevdaların kucağına, ocağına iter çiçek gibi solan zamanı. Kısırlaştırır resmen ansızın beliren o yok oluş girdabı ve ışık ışık boşanır duygular, seller gibi, sular gibi akar gecikmiş hevesler.

‘Natıka öldüğünden, taştın yine deli gönül sular gibi çağlar mısın?’…

Derinde en derinde donmuş hisler kıprayınca sızlar yürek. Ve yürek kaç bahar sonra aniden sızıldayınca tüm eksik gedik karşılaşmalar solmuş çiçeklerin sağa sola saçılmışlığını bütünler kabristanlarda. Ve buz tutmuş bedenlerde tersine eriyiş hızlanır ve hayata sırayla cemreler düşer. Beklenen ilkbaharları ise yapmacık tavırların, yapma çiçeklerin, plastik yaprakların yüreksizliği bozar ve engeller.

Nice acılar çekmişlikle harmanlanınca hayat, ne akıl, ne mide ne de kalp kaldıramaz ama yine de dayanır can. Yürek iki kez titrediğinde kendince sabredilmiş ne var ise sokulur inceden ve sinsice tutsak eder tüm benliği. Saf dilli ve güzel yaşamaya dair tüm sözler ve konuşmalar makinelere bağlandığında ise kesilir hesap ve Yaratana muhtaçlık başlar.

İşte o vakit dil güzel güzel söyleyince dinlemeyenler dinler, anlamayanlar anlar, natık dinlenir, dinlemeye çekilir zevat ama iş işten geçmiştir artık. Oysa her mahsus dil bir gönül perdesidir. Perde açıldığında sırlar açılır ve kapandığında sırlara, kırklara karışılır. Güzelliği bahşeden de alıp topraklaştırıp hakkında bahis ettirende ilahi düzen gereği tabiat olunca incir çekirdeklerinde gizlenir taze hayatlar.

Öğrenmek lazımdır güzel dilin ilmini, acı hayatın bilimini natıklar göçmeden, natıklardan…

Hırs insanı kör eder ve fakat ölümü de hiç mi hiç uzaklaştıramaz. Hırslanmak yerine gönül sadakası verebilmektir marifet. Diline, gözüne, kulağına sahiplik arenasında her bir yıldız kaydığında arefeden natıkaya sarılır kalemler. Çünkü gerçeğin yolu iyi dilden, sevgi dolu sözlerden geçer sadece. Yolcu iyilerinden ise yolculuğun bu sözlerin tamamına yakınını duyabilir. Ve en ateşli kasırgaların rotası değişir bu sayede. İstiskallere uğramışlık ve yersiz suçlanmışlıklarla geçen bir ömür sonrası, yenisi tesirli sözlerle sohbet meclislerinde dirilir. 

Dil dirilişin en günahsız yavrusudur ve natıkalığın ilk hali ise ölümsüzlüğün tezahürüdür. Tezahüratlarla mertebelenenlerin talebeliği sona erdiğinde, ustalığı sobelendiğinde zarar ziyan hesabını tutmak epey zaman alır. Musibet ve çirkinliğin soğuk yüzü doğan güzellikleri asla gizleyemez.

‘Natıka öldüğünde taştan topraktan yeni deli gönül uslanmaları çağlar mı?’…

Acılar hep deniz renkli. Dantel dantel vurur vurgun beynin kıyılarına, kıvrımlarına. Altın kumlara gömülen gözyaşlarından sızar kadim sevdalar. Ve selam durur ardı sıra ağlayan şehirlere kara kirpikler. Yakındır herkes birbirine, en yakın ama evren kadar uzak. Ve gurbet ve hasret şarkıları martıları vurduğunda en fırtınalı isyanlar durulur.

O durulukta kapalı kapılar er geç çalınacağından, kimselere aldırmadan natıkane deniz püskülü göğe yalvarmak gerekir, göçebe bulutlara hissettirmeden yakarmak ve doyasıya ağlamak…