BİR TATLI HUZUR ALMAYA GELDİK
Sıkı gevşek nice toplantılardan geçtik de geldik, çıktık huzura el etek öpmeden ve hazirunu dinledik bir köşeden. Gaziler gününe denk düşen bir atmosferde kent bilimi üzerine tam gaz gazlayanları görünce de çekinmeden çekince koyma, şerh hakkımız kendiliğinden doğdu. Velâkin meslek edinilmiş salamura alışkanlıklara takılmayacağız yine. Çünkü yılda bir seferlik de olsa huzurumuz bozulmasın istiyoruz. İleri internet demokrasisi gereği işimiz sadece siyasilerle, poli-tıkacılarla. Devlet adamı pozunda ve havasında ama vasfıyla muamma babamız olsa affedemeyiz. Atanmışlara sözümüz yok, onlara bu cenderede şimdilik sadece başarılar dileyebiliyoruz. Huzura konmuş bir kere zevat. Aynı yüzler, ayni şarkı ve ayni nakarat. Yorum muhasebesi negatif fazlalıklar ve aykırılıklar içerdikçe de huzur kaçıyor ister istemez. Maciskurlu laflarla gerçekler geçiştirilmeye çalışılınca da huzursuzluk kemiriyor beyni içten içe. Oysa gürül gürül akıyor hayat. Biz ise kala kalmışız kentin göbeğinde, aynı yere demirlemişiz topyekun ve rüzgar bekliyoruz. İktidara, hükümete nispet sökük kispetle güreş tutmak akıl karı değil belki ama başkaca da çare yok. Boy pos fos çıkınca işin aslı huzursuzluk gırla gider. Çünkü ‘kendisine çeki düzen veren çelebiler’ papatya falını açmaya başlarlar. Böylece huzur ve güvenin nereye kadar ve nasıl olduğunu da ahali görür ve dillendirmeye başlar. Kendilerini boy aynasında devasa hissedenler üç boyutlu gözlüğe rağmen göremezler ise adam olanlara 33 yerde çarpı dört mobese kamera ile gösterirler kentin öteki yüzünü. Yetmezse 67 yere daha dikilince bu kameralardan çorba akıtan siyaset çeşmesinin ayıpları göze batar bir bir. Maddi manevi hasarlı şehirliler de el sallar şehri demokrasi adına kuşatanlara. 120 kamera alıp yüz yirmisini de bu şehre apayrı yerlere taksan ne olacak sanki. Manzara mı değişecek, fırça fırça tılsımlı dokunuşlarla. Bir çırpıda bir el şaklatırız bir buçuk trilyonu buluruz demekle “ adı ve şanı ile ismi gibi esenlik şehri Esenler” olarak anılmak kolaylaşacak sanki. Kaç trilyon gitti eski tas eski hamam. Kimse aşırı kötümser alınganlık göstermesin ama bir kentin toplumsal hafızasıyla bu denli oynamak, alaylayıp, kalaylayıp yok saymak yakışmaz hiçbir sosyal varlığa. Yediği kaba kirletiyorlar lafazanlığı da kırmızı ışığa takılır düz yolda. Geçip gitmek için yeşilin yanmasını bekleyen esenlik dolu ağızların da bir bakarsınız huzuru kaçar. Prototip dayatmamacılığındakilerin ‘ihbarda isim verme zorunluluğu olmadığından’ yersiz-yurtsuz sağlaması da eninde sonunda ilçenin sayısı sadece iki olan trafik ekiplerine takılır. Algı yanlışlığı demek ki insanı bu bozuk davranış kalıplarına zorlarmış. Bir yılda dört bine yakın işe yaramaz sözde sanatsal sertifikalara bir trilyon yatırırsanız ve çay çorba, gündöndü çekirdek bahsiyle iddialaşırsanız huzur çıkmazına itersiniz hemşerilerinizi. Her mübalalı söylemi kendimize öncelikli mesele edinmek istemezdik ama maalesef şehir hakkı ve şehir hukuku bilincimiz böyle emrediyor. Masal bunalımı, beyin içi dağınıklığı ve seçim-geçim kaygısı meğer en muhteremleri bile asıl gerçekleri gizleme, sahici görüntüleri silme, triyonları hor görme çabasına sürükleyebilirmiş. Düşünce ötesi formatta asil sessizlik ve yerli yersiz eften püften sızlanmalar prim yaptığından meydan daima boş nasılsa. Ne belge ne bilgi var cenahlarda. Yani yeşil çuha bir kez daha yırtılıverdi. Çuha yırtılınca en değme ıstakanın bile ıskalaması çok normal. Böylesine huzurlu bir anormallikte ise “gülümseyin burası Esenler tabelasını dört bir yana asalım” cümlesi de, cümle alem bize gülecek olsa dahi gönlümüze tatlı bir huzur doldurur. Zaten sarmalına girilen çaresizlik yürek yakıyor, yaprak yaprak döküldükçe ömürler ciğerlerimiz kanıyor, vatan vatan diyerek oturup ağlaşıyoruz her gün sektirmeden “bir tatlı huzur almaya geldik” ve aldık payımıza düşeni. Bundan böyle ne dilin kemiği kaldı ne de öğüt dinleyecek kulak. Böyle biline ve ona göre söz sarfedile.. Bu huzur toplantısı huzuru aradığımızı gösterdiği gibi, huzurun var olması gerektiğini ancak olmadığını da ayan beyan belgeledi. Var olasın ilçe emniyeti iyi bilgilendik sayenizde. Nasılsa her şey emniyet kameralarınca kayıt altında. Evet, Esenler’de yaşıyoruz ve Esenlerin esenlik şehri huzur abidesi olduğuna inanmak istiyoruz gerçekten. Ya siz her mikrofon alanda hal ve gidişe not veren ama hal ve gidişi de yöneten poli-tıkacılar, siz nerede yaşıyorsunuz. Esenlik şehri Esenler sizlerin “bir tatlı huzur almanız için gelmenizi” yani burada ikametinizi bekliyor.. Ayrıca kara kaplı lugatta en zarif kelimedir ‘huzur’. Kimsenin ama kimsenin huzuru bozmaya da hakkı yoktur... |
21 Eylül 2012 Cuma
19 Eylül 2012 Çarşamba
Öylesine Giresiniz ki Düşlerime; Ey Kent Kalıntıları, Alt Kültür Parçacıkları...


Öylesine Giresiniz ki Düşlerime; Ey Kent Kalıntıları, Alt Kültür Parçacıkları...
Ben önce benim, sonra dört bin yıllık eski takvim uyarınca mayıs yedisinde kutlanan şenlik, peşinden İsa doğmadan sekiz yüzyıl önce Miletosluların kurduğu bir kentim.
İsa’yı Meryeme doğurtan ilahi güç adına o şehir benim işte. Şimdi kocaman bir yarımada olarak anılıyorsa bu cennet vatan, işte ben o ülkenin kuşkusuz küçük yarımada yavrusuyum. Yarımada ülkenin yarımadacık öz evladıyım.
Ben bu ülkenin bölünmez bir parçasıyım. Bu ülke de herkes kadar benim, benim kadar herkesin. Parsel parsel sahiplenilse de gözleri yaşlı koca vatan, inadımız inat ben yarımada o şehirim.
Hürriyetim elimde, tutsaklığım cebimde o şehir benim, ben o şehirim. Yârini lacivert-mavi şehla gözlerinden sımsıcak öpen gaziyim. Asla beni terk etmeyen, seven sevdiren kara sevda. İşte ben o tükenmez sevdayım, modern zamanlara inat.
Yüksek tepelere salınarak tırmanır, gül gibi biçimlenirim. Göğe doğru uzadıkça uzarım. Selvi boyum eski kale kalıntılarında son bulur, kör topal. Eski kent artığı çapkın ihtiyarla yasak aşkım o vakit başlar. Ve doğuya ve batıya yeşil yeşil yayılırım cömertçe.
Engebeli arazi yüzünden deniz kıyısına yalı boyu hapsedilsem de, yüz yirmi kilometre boyunca denizle kucaklaşarak avunurum. Hapisliğimin en güzel yanıdır bu. Ancak önemli köy ve kasabalarımın çoğunun kıyı boyunca kurulması bu yasak sevdanın ürünüdür. Yani aşka doymazlığa kesilen ödül-cezadır bire bir yalı boyu dağınıklığım. Acıklı bir kopuş yaşarım o yüzden denizden içeri köylerimle, kasabalarımla.
Onlar üvey evlatlarımdır. Mahpusluğumun meyveleridir ve benden utanırlar, uzaklaşır da uzaklaşırlar. Onlar kaçar ben kovalarım anlayacağınız. Küçük öbekleşmeler halinde, yalnızlığı ve yoksunluğu tadarlar her an. Atasız olmanın arkasız olmanın ezikliği içinde günden güne yoksullaşırlar.
Ve ben yavrularımı gereğince babaç-anaç kucaklayamam. Kanatlarımın altına alıp kollayamam, koruyamam, etrafımda toplayamam, içim ezilse de.
Güzel bir şehirim evet, iyi bir ana iyi bir baba mıyım bilemem. Sizi delicesine seviyorum demeye korkar, çekinirim. İşin aslı utanırım büyüklerden böyle gördüğümüzden. Kendimi onlara adamaktan ne hikmet ise sakınırım sanki. Büyüklüğümü gösteremem alenen, engin şefkatimi arada sırada göstersem de. Hep uzaktan severim onları, koklarım dokunamam, dokunurum kucaklayamam, çok arlanmaz uslanmazım.
Dar ve küçük körfezler yerine kıyı boyu göze çarpan kumsallarda denizle yarenlikten alıkoyamam kendimi. Geniş koylarda güneşlenir, denize açık yamaçlarda saçlarımı kuruturum. Tuzlu bedenimi sunarım sıkça karayelden esen rüzgârlara. Siyah denizin rengi hiddetinden ve kıskançlıktan bir kat daha koyulaşır bu nedenle. Aksular bile yumuşatamaz onun karalığını.
Ve bile isteye aldatırım onu, zevkle. Yaptıklarım ezelden beri töreye aykırı olsa da ettiklerim az bile derim ona. Çünkü bana kızdıkça kararır, kararır ve Karadeniz olur. Ve evlerimden, ocaklarımdan, obalarımdan, kızgın denizin derin lacivertimsi maviliği, deli dalgaları, korkunç fırtınaları seyredilir aylarca.
Karadeniz’in iyiden iyiye hırçınlığının artmasından, azdırılmasından korkularak gözler kaçırılır binlerce yıldır. Sadece gizliden gizliye kaçamak ve kuşkulu koyu lacivert bakışlar yeğlenir.
Deniz aşılması güç yalçın dağlarla birlikteliğime imrenerek, işin özü bozularak daha sinirli, kıskanç, hoyrat ve dayanılmaz ivmeyle vurur kıyılarıma. Un ufak olurum çılgın dalgalarla. Geçitsiz sıradağlar beni her dakika her an hırpalayan aşağılayan denize sitemler yağdırır. Birbirlerine husumet beslerler apaçık. Boğaz boğaza gelirler her fırsatta. Didişirler, yarışırlar, itişip kakışırlar. Ve inanılmaz güzellikte yeşil ile koyu mavi böylece harmanlanır. Böylece aradaki kinden habersizler denizle dağların kucaklaştığını sanır, aldanırlar, kanarlar.
O dağlar ki; var olduklarından bu güne yüz binlerce, milyonlarca yıldır hep bitki örtüsü kaplı ve nefti yeşildirler.
O deniz ki; su kürenin en koyu, en kara renklisidir. Ve dağlar denizin gözlerini yeşertir. Aradaki it dalaşı asla bitmez. Sürer gider, sürüp geldiği gibi ve itler susar…
İşte ben önce benim. Ya sonra? Sonra benden içeri başka bir ben. Sanki benlik bolluğunda, bensizlikle iç içeyim. Veya nice beni olan aktif bir yanardağ veya sönmüş volkanik bir dağım.
Her erken patlayışta başka bir yanım doğar-belirir, kızgın kor alevden lavlarımda. Sanki kızıl alev renginde arzın merkeziyim. Soğumaya yüz tutmuş yer tabakanın bilinmezliğinde acayip bir katmanım.
Yani bilinirliğim belirsizliğe tutsak, kabuk içinde en sert kabuğum. Kabuklarımı çatlatıp, tüllerini araladığım penceremden sesli sedalı, acımasız vahşi yaşamı izleyenim işin gerçeği.
Benim hepsi de hangi ben acaba. Bilmiyorum açıkçası benim işte. Meltemlerle şuh içinde uçuşan perdeler ardındaki ben. Ve demir mazgallı pencere sürgünü bende kayıtlı tüm sırlar.
Ey kent kalıntıları, alt kültür parçacıkları öylesine giresiniz ki düşlerime neyim, neydim? Kimim? Anlayıp öğrenelim…

17 Eylül 2012 Pazartesi
FINDIKSAL, SORUNSAL, YORUMSAL BAŞLANGIÇ


FINDIKSAL, SORUNSAL, YORUMSAL BAŞLANGIÇ
Orada bir köy var uzakta, adı memleket soyadı biz. Envai çeşit renkliliği ve doğa güzelliği insan şaşırtan, yol üstü-dere boyu tabiat kıpraşmaları göz kamaştıran, ak suları Karadeniz’e karışan bir coğrafya parçası. Ve başı dumanlı dağların, tozlu yolların tozutanı olduk canı gönülden. İşte orada rekoltesi aldatıcı rakam, tabansız piyasa fiyatı kilo maliyetinden düşük fındık topladık, harmanladık ve zarar ettik...
Güneşli bir avuç gökyüzünü özledik, kıskandık akşam ajanslarının hava raporlarını. İlkelliğin yeryüzüne indirilişinden beri süregeldiği üzere 'eşeğin gölgesinde kalkan yasaklara' öykündük. Güneş duasına çıkmadık ama güneş gölgesinde de kurutamadık çotanaklardan kurtulan taneleri yeterince. Sılayı rahim, vaziyete göre hicret, havaya göre hacet mantığıyla kabuk içini kıvamına getirmek için seferber olduk. Günün ham saatlerinde taşra aklıyla peçeli baykuş uğursuzluğunu ve atmaca arsızlığını yenmeye çabaladık. Toplu yaşamın ayrıksı konforunu aklımızın ucundan kapalı devre taarruzlarla defettik, savuşturduk. Varsa yoksa tüm arzumuz alnımızın akıyla çıkmak kavgasıydı bu cendereden. Yaranamadık yine de, velhasıl gurbetçi olduk baba ocağında…
Havasız akvaryumlarda bol kabarcık hesabıyla biraz ara verdik yazılarımıza da. Yaza yaza yabancılaşmaktan ise bir tatlı kaçamak ezgisi derledik kuzeyde bir yerlerde. Yaz sonu çatışmalarına mola verdik. Zaten rızık bilgiyle olsaydı tüm cahiller ebedi açlık çekerdi. Bir fındık tanesi içine hapsolmuş kavimler ötesi dayanışmadan esinlendik bir süreliğine.
Hava karmakarışık ve pusarıktı…
Toplu isyan vardı içimizde ya, imaj fukaralığında edebi ayrıcalığın lezzetini özledik sadece. Ama gündelik hayat meşgalesi tavlayınca aklımızı, harap yakarışlı cesaret pratiğini de uygulayamadık. Herşey teoride kaldı maalesef. Yazamadık yani, yazmak zor geldi biraz.
Karşıtlığın gelincik yüzünü molozlarla doldurulmuş yeni yetme sahil-yalı boyu kapatınca yazmak bedavaya çene çalmak oldu-gitti aklımızca. Oradan okur dilenmek gökkubbede kaç nida bırakırdı ki hesaplayamadık, topla çıkar uğraşmak istemedik aslında.
Ve saltanatın sarkacı vurdukça derinden, buhran finali, kader sapması, coşkulu çeneleşmeler yaşadık baba ocağında, bal ormanına gizlenmiş ata evinde. Yığınla karikatür yüz eridi bu sarmalda. Söze söz geçmeyince de mum dilek tutmaz hesabıyla, eski hesapları kara kalpaklı şiir kitaplarına bıraktık. Özveri pazarlığı da beşparaya gitti yani. Çünkü biz insan, emek, doğa ve doğal kaynak talanına tanıklık ettik bir kez daha, burada.
Tenkitçinin tezi ufacık bir noktadan doğar diye 'fındıksal sorunsalın' otoparkına çektik emeğimizi ve harcadık bolca. Sayaçlar delice çalıştı ve korozyona uğradı fındık üzere fikirlerimiz. Ama uğura kadem katarsa mürekkep, vakalar silinmez, zıtlıkları boyar gün boyu kelimeler. Zaten ihtişam atomlarına ayırıldığında yine sömürü döner çekirdeğinde. Bu yüzden dolambaçlı yorumlar tuzağına düşmemek için terledik ve bekledik haftalarca.
Sanrısal, rüyasal ve tanrısal güzellikler diyarında üç boyutlu görmek için, bol renk gözlemledik. Köylü kıstırma çakallığındaki tüccarların ritmik akıl kurcalamalarına aldanmadık ama elden ne gelir. Aldanmadık ama ala kargalar üşüştüğünde ürüne hassasiyet sır olur yitermiş, onu anladık. Kısacası rakımı yüksek sızlanmaların bilinci ve bilinçaltını yutan sonsuz yolculuğunda bu senede yüksek rekolteye takıldık.
Selamsız, duasız, iddiasız olmaz ama bu kaçıncı ümit kırılması, umut kargaşası ve gerçeğin kesişmesi sayamadık. Ayrıca bu kıyasıya sahiplenmeyi de, bu serkeş tapınmasını da anlamak mümkün değil. Mızıka çalıyor fakirlik, ebem kuşağının renklerine heyulalar çökmüş biz yabanıl öfkeli kelimeleri harmanlayamıyoruz. Çarka direnmeyenin çarkına diye başlıyor bencileyin fındık rençberleri, akıl ‘kaşife inanç gerek, keşfe kaşif’ diye emrediyor.
Oysa kuzeyde yenilgidir hayat baştan başa, baştan sona. Diklenişimizde son dönem iyimserliğimizden. Çünkü dört mevsim kırk yıl arandığımızdı yazı. Artık yazı yazdıkça varız. Gerisi tayın faslında müsamere havası…
10 Ağustos 2012 Cuma
SABIRLA ŞEVVALİN İLK ÜÇ GÜNÜNÜ BEKLERKEN ‘KULLUK VAZİFESİ’
SABIRLA ŞEVVALİN İLK ÜÇ GÜNÜNÜ BEKLERKEN ‘KULLUK VAZİFESİ’
“Allah’a ve ahret gününe inanan kimse ya hayır söylesin ya da sussun.” Bu düstur doğrultusunda acizane hayra ilişkin söylüyoruz söyleyeceklerimizi. Ama deniz kabuğundan deniz dinliyor gibi herkes ve sessizliği içiyorlar, alkışlayarak. Bu kez susuyoruz akilâne. Sustukça da bakır sahanlarda açlık çekiyor dünya. Ve ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranmak mümkün bu evrende. Yani boş boşuna nefes tüketiyoruz, beyhude kafa yoruyoruz özellikle kentin yoksulluğunu keskinleştiren ve iyice pekiştiren şu özel günlerde. Çünkü yaklaşık on yıldır her ramazan biraz daha ‘temaşa pınarına’ akıyor hüzne boyanmış gölgeler. Sinsice ilerleyen bir hastalık gibi gösteriş için iman, göstermelik dincilik modası, sınıf atlıyor yıldan yıla. Geçici bir tiryakilik oluşuyor oluşturuluyor elbirliğiyle din adına. Ve resmen İslam kapitalizmi ar duygusunu yitirmişlik tabanında cirit atıyor. Müneccim lafı üretmeye hiç gerek yok her şey çıplak gözler önünde cereyan ediyor. Şehirlerin en geniş ve şatafatlı meydanları, dar geniş kapatılmış caddeleri, ara ve arka sokaklar, parklar, hatta okul bahçeleri bile umursamazlığın kırık çizgisinde hantal ve tıkanmış şenliklerle Tanrıya ulaşma biçimleri harmanlıyor. O meydanlar ki; en kutsalın indirildiği ayda haraç mezat satış reyonlarına, ahkam kesme podyumlarına, yeniden din keşfetme sahnelerine, yarım ekmek arası tavuk dönerine, huşu içinde nargile çekme seanslarına devşirilmiş. Komik panayırlara ve konserve alaturkalıklara dönüştürülmüş bir anda ortalık. Yani yeri göğü inleten, yerden göğe üçüncü sınıf bir film vizyonda. Böylece dışa bağımlı ekonomi ve dışa bağımlı kutsallık versiyonu sürümde. Artık kaçıncı versiyonsa bu bileşke her şeyi olduğu gibi inançları da hoyratça hırpalıyor. Tabldot iftarlar, eşyanın tabiatına aykırı medcezirler, dinin özünü zedeleyen dayatma alışkanlıklar, lokma lokma bağışlanmanın esrik dağınıklığını depoluyor orucu sadece aç kalmak bilen ve gören gövdelere. Sanki meleklerin duası lazım birilerine köşe kapmaca oynuyor kelli felli mevkii tutmuşlar. Hiç kimse oralı buralı değil, gelsin tabldot iftarlar, yutulanın kimlere ait olduğunu düşünmeden çoluk çocuk, konu komşu, akraba talukat açılsın iftarlar. Ramazanı haşmetin hışmına uğramaktan korkmadan fosilsi yöntemlerle bir ‘eğlence ayına’ çevirenler kara çölde buzullarla yarıştıklarından bir haber. Oruç sonrasını sahura bağlayarak safiyane inananlardan bir “eğlence toplumu” oluşturma gayretliliği can damarını resmen çatlatmaktır bu neslin ve dinin. Gün olur nur söner Zuhal kararır, mahirane tarifler ve halisane fetvalar da işe yaramaz sonra. Bu tam tükenmişlik içinde eski ‘direklerarası’ ruhuna da el Fatiha dedirtir iftar şölenleri ve ardı arkası. Melekler altın tepsilerde son nefesleri sunduklarında ateşe keser yürekler ve böbürlenmeler başlar bu günlere ait. Ama nafile, işte o zaman siyaset bacasından tüttürülen dinsel motifli duman karartır havayı. O görkemli zafer alaylılarıyla, adamlık taslayan zafer şaşkınlarının soluğunu keser Hüda. Çünkü “Allah kibirlenen ve övünen kimseyi sevmez” ve “Allah büyüklük taslayan her zorbanın kalbini mühürler.” Bu kurmaca düzen en muteber ayda en hassas günlerde ötekileştirdikçe veya bizimkileştirdikçe düşsever ünlüleri veya ünsüzleri çekirdeğinden sahte kutsallık filizlenir arşa. Sonrasında akıllarda peçe, aradaki perde de kurtaramaz zevatı. Çağ zengini hanelere de uğrar ağıtlar. Ve sonra çağın renkli fotoğrafları da Çıfıt çarşısında satılır beş paraya. Elbette böyle sür-gitmez. İllallah dedirten bu adaptasyona, abesle iştigal bu dellenişe ve en derine gömülüşe bir son yazılır. Mezbeleliğin göbeğinde acayip feryatlar yükselir göğe. Ve demode öncüler, piyese son perde külliyatı ekleyenler emanetlere… kütüğüne çivi çivi çakılırlar. Ve “Onlar bir ümmetti, geldi geçti” olurlar ilahi makamda… Ve dahi “Helalin hesabı, haramın azabı vardır” orada… Eğer bundan kelli oruç aylarında meclis buysa, biz bu meclise girmeyeceğiz. Uymayacağız, saf tutmayacağız cemlerine. Dahil olmayacağız bu fır döndü manzaralara. Ramazanı sunulan lokmalarla gerçeklerin gizlenmesi ayına çevirenlerin bal-kaymak küplerini görmezden gelmeyeceğiz. Ortak olmayacağız ulu orta günahlarına. Dinolojik dengesizliğin müsekkin gibi abartılı ve kabartılı açılımlarına yelken açmayacağız. Politik ilahi sırlara, sosyolojik enkazlara ve mecazi düşlerdeki aksakallı dedelere prim vermeyeceğiz. Bundan böyle israf ve taşkınlık güncellemelerine, eksik gedik dayanışma püskürtülerine nüktedan şair birikimimizi katmayacağız. Sakın ola aldanmayın biz aldanmayacağız bu göndermelere. Gösteriş amaçlı ve siyasi çıkar beklentili başka keselerden hayır hasenatçıların, tabldot usulü sokak iftarcılarının, debdebeli depicilerin, bakanlı-bakmayanlı manşetik ev ziyaretçilerinin ve gelip geçici menfaatler peşinde koşanların peşinde koşturmayacağız. Lakin sıkı takipteyiz. Çünkü “hakka dönüş” kaç ciltler doldurur az çok biliyoruz. Öyle tenteler gölgesinde söz arası-sur içi gizli gücün sistem sınamasına kuru laf kalabalığı ile olmuyor “halka-hakka hizmet” onu da görüyoruz ve biliyoruz. Mülkün zerresine tapmadan oluyor hakka yürüyüş. Yürekler yeterse şöyle oluyor halka hizmet; “Allahım beni fakir olarak yaşat, fakir olarak ruhumu kabzet, ahrette fakirle zümresinde haşret”… |
7 Ağustos 2012 Salı
ŞİİR BİTER, ŞAİR USLANIR, İÇİM YANSA DA AKLIM ÖPER GÖKYÜZÜNÜ…
1 Ağustos 2012 Çarşamba
İbrahim Paşa'nın Şehri Ve Şehri-Ramazan! (DOSYASI)


İbrahim Paşa'nın Şehri Ve Şehri-Ramazan!
Ramazan ayı hayır hasenat ayıdır, israf ayı değil...
“ Bir ülkeyi helak etmek istediğimizde o ülkenin varlıklı ve şımarmış kişilerini çoğaltırız. Bu suretle onlar kötülük işlerler. O ülkenin zenginlik sebebiyle şımarmış ele başılarına iyilikleri emrederiz. Buna rağmen onlar kötülük işlerler. Böylece o ülke helaka müstehak olur. Biz de orayı darmadağın ederiz. “
Ramazan ayı'nda bir sure ailevi nedenlerle Romanya’dayım. Romanya’nın Braila kentindeyim. Bu şehir nüfus olarak Esenler’e denk. Şehir ve etrafını yol boyu irili ufakli köylerin çevrelediği bir yerleşim yapısına sahip bir kent Braila. Yaklaşık beşyüzbin nüfus şehre ve yanyana köylere dağılmış yaşam sürüyor. Köyleri bildik ve tanıdık, sanki Trakya köylerindeyiz. Şehir çok sakin tam bir emekli yaşam merkezi-istirahat yeri. Akşamları hareketlenen ve insanların kendini evden dışarı attıkları bir yaşam biçimini yeğleyen bir kültür egemen. Bunda mesainin sabah yedide başlayıp öğleden sonra saat dörtte bitmesi de bir etken.
Tuna nehrinin kıyısına kurulmuş bir şehir Braila. Kent adını İbrahim Paşa’dan almış. Hangi İbrahim Paşa’dan bilinmiyor soylenti boyle. Osmanlı imparatorluğu döneminden kalma İbrahim paşanın şehri anlamına geliyor ‘’ibrail’’ismi. Aşağı ve yukarı ‘’dobruca’’ denilen bu yerler Romanya’nın Türk yerleşim birimleri. Macaristan’dan Bulgaristan’a, Varna ve Burgaz'a uzayan Tuna nehri boyuna yayılan koskoca bir coğrafya sözünü ettiğimiz. İbrail kenti 'aşağı dobruca' bölgesinde. Kent merkezinde kiliseye çevrilmiş bir camii de var. Şehirde az sayıda 'Romen türkü' de yaşıyor.
Braila’nın önemli yatırımcıları arasında Türkler de var. Burada öncelikle tekstil-konfeksiyon sektörü gelişmiş. Sosyalist dönemde kooperatifler yoluyla konfeksiyon fabrikalaşması yaşamış şehir. Yetişmiş kalifiye personel varlığı ve sektörün eski ve yerleşik olması nedeniyle Türk yatırımcılar burayı seçmişler. Zamanla üç bin işçiye kadar ulaşan fabrikalarıyla tekstile bizzat yön vermişler. Kriz nedeniyle küçülme yaşasalar da en önemli tekstil yatırımcıları yine de Türkler. Ayrıca bir çok alanda ticaret yapan Türk vatandaşları da mevcut Braila'da.
Bu büyüklü küçüklü firmalara sahip Türkler Braila merkezli yirmi kilometre uzaklıktaki Galats şehrini de kapsayan Türk işadamları derneği kurmuşlar. Galats şehri de adını Türkçe 'kalas' dan alan eski bir Türk yerleşim çoğunluğu olan bir şehir. Burada da epeyce Türk yaşıyor.
Braila’da bir 'Türk şehitliği' de mevcut. Birinci dünya savaşından kalma bu şehitliğe Türkler ve birinci dereceden Türk yakınları defnediliyor. Korumasını ve bakımını Romen türkü bir aile yapıyor. Şehitlikte milli-dini günler ve bayramlarda Köstence müftülüğüne bağlı 'Maçin' beldesinde de görevli 'Romen türkü' hoca dini vecibelerin yerine getirilmesinde yardımcı oluyor. Ayrıca Braila da bir de ev camii var. Mülkiyeti burada kurulu bir vakfa ait binada (fetullahçı değil) Türk, Arap ve Romenlerin katılımıyla bir ibadet etme kitlesi oluşmuş.
Sosyalist sistemin yıkılışından sonra kurulu fabrikalar, kombinalar, seralar, küçük üretim çiftlikleri, kooperatifler tamamen satılmış veya içleri boşaltılmış. Hurda fiyatina gitmis her sey. Sadece dış karkasları duran hayaletimsi varlıklara dönüşmüş geçmişin istihdam ve istihsal alanları. AB ye girdikten sonra ise üretim hepten geri kalmıs- bıraktırılmış. Yirmi beş milyonluk tüketim toplumuna devşirilmiş kısacası Romanya bir anda. Bu pazar referandum var devlet baskanlıgı icin. Cavus sonrası bir çivi bile çakılmayan Romanya'da Sosyal demokratlar bu kez alacak gibi.
Anadolu da nasıl ki her köy her şehir sizi minareler ile karşılıyorsa burada da fabrika bacaları ile karşılıyor. Ancak tütmeyen fabrika bacalarıyla. Tarım toplumu olmaktan da gün güne uzaklaşılıyor. Geleceğin organik tarım alanları olacak denli bakir bu ovalar ya yabancilara satilmis ya da boş yeni sahiplerini bekliyor. Romanya’nın yarınlardaki tarımı da ne yazık ki pek de iç açıcı görünmüyor. En kötüsü de mevsim dışı yağmurların zamansiz sürmesi ve yağışların başta Tuna nehri ve diğer nehirleri taşırması. Özellikle mısır, buğday ve ayçiçeği ekili alanlar sular altında kalmış. Tarlalardaki ürün çürümeye yüz tutmuş. Evsiz barksız kalanlar Besbin aileden fazla. Bu günlerde ise günes yakip kavuruyor. Asiri sicaklar devam ediyor. Bu hikâye bize hiç de yabancı değil…
Avrupa'daki politik ve ekonomik kriz Romanya'yı da derinden etkileyecek gibi ilerideki günlerde..
Braila kenti bu kötü gidişten bu gunlerde en fazla nasiplenmiş durumda. Görüştüğümüz Türk dostlar gidişattan pek memnun değiller. Krizin 2013 de geçeceğini umarak günü kurtarma ve ayakta kalabilme çabasındalar. Bir kez daha gördük ki dünya çok küçük. Burada kaldığımız sürece izlenimlerimizi toplayacagiz. Esenler'i de yakindan takip ediyoruz. Orada olmadigimiz icin simdilik gorus paylaşmayacağız. Yerel basından izlediğimiz Esenlerle fırsat bulursak bazı ozel-röportajlarımızı da paylaşmak dileğindeyiz.
Her ne kadar İbrahim Paşa'nın şehrinde bulunsak da nedendir bilmiyoruz, Esenleri özlediğimiz de bir başka gerçek.
Ayrıca da Şehri-Ramazan; mübarek olsun...
Ey şehri Ramazan-ı kapitalizm hoş geldin...
Oysa ki; Şehri-Ramazan; 'Kutsal kitap'ta gizlidir...
“ Ramazan ayı insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’an’ın indirildiği aydır.”
“ Her ümmetin bir süresi vardır. Süreleri gelince onlar ne bir an geri kalırlar ne de öne geçerler. Tam vaktinde batıp giderler.”
“ Fakat Allah’ a verdikleri sözü ve yeminleri az bir paraya satanlar var ya işte onların ahirette bir payı yoktur. Allah kıyamet günü onlarla konuşmayacak. Onlara bakmayacak. Ve onları yüceltmeyecektir. Onlar için acı bir azap vardır. “
“ Nice ülkeler var ki zulmedip dururlarken onlara mühlet verdim. Sonra onları yakaladım. Dönüş banadır. “
“ Yetimin malına yaklaşmayın. Yalnız erginlik çağına erişinceye kadar onun malına en güzel biçimde yaklaşabilir onu uygun tarzda sarf edebilirsiniz. Ölçüyü ve tartıyı tam adaletle dengeli yapın. Biz kişiye gücünün yettiğinden fazlasını teklif etmeyiz. Söz söylediğiniz zamanda akrabalarınız da olsa adaletli ve Allah’a verdiğiniz sözü tutun. İşte Allah size iyice düşünesiniz diye bunları emretti. “
“ İnsanlardan öyleleri vardır ki dünya hakkında söyledikleri senin hoşuna gider. Hatta böylesi kalbinde olana samimi olduğuna Allah’ı şahit tutar. Halbuki o hasımların en yamanıdır. “
“ Zulüm ile öksüzlerin mallarını yiyenler karınlarına sadece ateş koymaktadırlar. Ve çılgın bir ateşe gireceklerdir. “
“ Kendilerinden geriye zayıf çocuklar bıraktıkları takdirde onların durumundan endişe edecek olanlar öksüzlerin hakkına dokunmaktan çekinsinler. Allah’tan korksunlar ve doğru söz söylesinler. “
“ Yetimlere mallarını verin. Temizi pis olanla değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katarak kendi malınızmış gibi yemeyin. Çünkü bu büyük bir günahtır. “
Son söz yerine 'Yüce Kitap'tan bir ayetle Hayırlı Ramazanlar...
“ Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma. Çünkü sen ağırlık ve azametinle ne yeri yarabilir ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin. “
AVRUPA' DA TÜRK ŞEHİTLİĞİ...
Ramazan günlerine denk bir kez daha "Braila kentindeki Türk Şehitliği"ni ziyaret etme imkani bulduk...
Türkiye’den900 km . uzakta denizci İzzet Mustafa’nın,yüzbaşı Ali Bey’in, asteğmen Salih Bey’in, yüzbaşı Mahmut Fuat’ın, asteğmen Edip Raşit’in ve diğerlerinin, tam 742 vatan evladının ebedi istirahat ettiği bir şehitlik var.
Romanya’nın Braila kentindeki Türk Şehitliği’ni ziyaret ettik. Atalarımızla bir kez daha övündük, hatıraları önünde saygıyla eğildik, dua ettik.
Ramazan günlerine denk bir kez daha "Braila kentindeki Türk Şehitliği"ni ziyaret etme imkani bulduk...
Türkiye’den
Romanya’nın Braila kentindeki Türk Şehitliği’ni ziyaret ettik. Atalarımızla bir kez daha övündük, hatıraları önünde saygıyla eğildik, dua ettik.
Braila Türk Şehitliği birinci dünya savaşında 1916-1917 muharebelerinde şehit düşen 742 kahraman Türk askeri için kurulmuş. 1936 yılında Ibrail vilayeti fırka komutanı Ciup Ercan başkanlığında T.C. Bükreş Büyükelçiliğinin yardımlarıyla bu günkü biçimini almış. Şimdi burada huzur içinde yatan şehitlerimiz eski türk mezarlığından buraya ayni yıl nakledilmişler. Bakımını ve korumasını Romen Türkü bir ailenin yaptığı şehitlik Braila’ya yolu düşen devlet erkanımızın da uğramadan geçemediği bir abide.
Burada yaşayan, iş yapan Türklerin ve Romen soydaşların önemli gün ve bayramlarda buluşma merkezi.
Örneğin her 18 mart şehitleri anma günü ve dini bayramlarda Braila Türk Şehitliğinde torenler düzenleniyor. Köstence başkonsolosluğunun himayesinde gerçekleşen bu günlere Köstence başkonsolosu ve konsolosluk çalışanlarının yanı sıra Braila belediye başkanı, Türk işadamları, Türkler ve soydaşlar katılıyorlar. Şehitlik anıtına çelenk koyulmasıyla başlayan törenler saygı duruşu ve iki ülke milli marşlarının okunmasıyla devam ediyor. Başkonsolosun günün anlamını ve önemini ifade eden konuşmanın ardından yapılan dualar ve kabir ziyaretleri ile törenler son buluyor.
Yaklaşık 450 yıl Osmanlı idaresinde ve daha önceleri türk kavimlerinin yerleşim merkezi olan 'Dobruca' bölgesinin bir şehri olan Braila’da yatan 742 şehidimize ve şehitlikte kabristanı olan soydaşlarımıza 'mubarek ramazan gunlerinde' Allah’tan rahmet diliyoruz...
FESTIVAL DUNARI-TUNA
Tuna nehri boyunca yaşayanlar, Tuna nehrinde yıkananlar, Tuna’nın suyundan içenler, folklor çeşitliliğinde özellikle, folklorik aşk şarkıları ile sanatsal duygularla ruha hitap eden bir festivalde Romanya’nın Braila kentinde bir araya geldiler.
Almanya, Avusturya, Slovakya, Macaristan, Hırvatistan, Sırbistan, Bulgaristan, Romanya, Moldova ve Ukrayna'dan 18 yaşından büyük amatör sanatçılar, şarkıcılar ve gruplar (en fazla 5 kişi), 20, 21, 22 Temmuz 2012 günlerinde yaristilar ve kazananlarin ödülleri 22 Temmuz gecesi düzenlenen Gala-konser sonrasi verildi. Yarışma Moldova Nicholas Botgros'un yönettiği müzisyenlerce canlı orkestra eşliğinde yapildi.
Küresel ekonominin çöküşünden bu yana her coğrafyada olduğu gibi böylesi festivallerle ülkeler geleneklerini tanıtma ve kaynaştırma çabasını öne çıkarıyorlar, . Romanya da Tuna nehrine kıyıdaş ülkelerle kalıcı ilişkiler kurmak ve bölgesel dayanışmayı sağlamak için 38 yıldır sürdürdüğü festivale ev sahipliğini yineledi.

Romanya icinden Tuna sınırındaki ilçelerden etnik gruplara ait Ukraynalı, Tatar, Türk, Rus, Yunan katılımcılar da festivale renk kattilar. 20, 21, 22 Temmuz 2012 tarihleri arasında üç gün boyunca bu folklorik senfoni şovu Braila kentinde devam etti.
Braila belediyesinin öncülüğünde, Braila koruma ve tanıtma konseyi ile Ulusal kültür tanıtma ve koruma merkezinin tertip komitesini oluşturduğu festivalde yarışmacılar yöresel şarkılarını seslendirip, ait oldukları ulke veya etnisite de giyinerek Performanslarıni sergilediler.
Kostümden müziğe, yerel giysi ve motiflere kadar komple bir değerlendirme sonucunda dereceye giren ekiplere 5000 eurodan başlayan ödüller verildi. Ayrıca belediye ve belediye meclisinin belirlediği miktarlarda, her katılana ve dereceye girenlere ayrı ayrı para ödülü ve sembolik armağanlar verildi.
Ayrıca bu üç gün boyunca çeşitli el sanatları sergisi stantlarında, ürünler halka satışa sunuldu.
Köstence, Deliorman ve Tulca bölgelerinden Türk ekipler de bu festival kapsamında gösteriler sundular ve yarıştilar.
El alemin belediyesi festival yapıyor. Ulusal kültürümüze, misafirperverlik geleneğimize, dayanışma göreneğimize, ayıp etmeden, umarız beddua almadan bizde de damakta tad birakan festivaller başlar…
Tuna nehri boyunca yaşayanlar, Tuna nehrinde yıkananlar, Tuna’nın suyundan içenler, folklor çeşitliliğinde özellikle, folklorik aşk şarkıları ile sanatsal duygularla ruha hitap eden bir festivalde Romanya’nın Braila kentinde bir araya geldiler.
Almanya, Avusturya, Slovakya, Macaristan, Hırvatistan, Sırbistan, Bulgaristan, Romanya, Moldova ve Ukrayna'dan 18 yaşından büyük amatör sanatçılar, şarkıcılar ve gruplar (en fazla 5 kişi), 20, 21, 22 Temmuz 2012 günlerinde yaristilar ve kazananlarin ödülleri 22 Temmuz gecesi düzenlenen Gala-konser sonrasi verildi. Yarışma Moldova Nicholas Botgros'un yönettiği müzisyenlerce canlı orkestra eşliğinde yapildi.
Küresel ekonominin çöküşünden bu yana her coğrafyada olduğu gibi böylesi festivallerle ülkeler geleneklerini tanıtma ve kaynaştırma çabasını öne çıkarıyorlar, . Romanya da Tuna nehrine kıyıdaş ülkelerle kalıcı ilişkiler kurmak ve bölgesel dayanışmayı sağlamak için 38 yıldır sürdürdüğü festivale ev sahipliğini yineledi.

Romanya icinden Tuna sınırındaki ilçelerden etnik gruplara ait Ukraynalı, Tatar, Türk, Rus, Yunan katılımcılar da festivale renk kattilar. 20, 21, 22 Temmuz 2012 tarihleri arasında üç gün boyunca bu folklorik senfoni şovu Braila kentinde devam etti.
Braila belediyesinin öncülüğünde, Braila koruma ve tanıtma konseyi ile Ulusal kültür tanıtma ve koruma merkezinin tertip komitesini oluşturduğu festivalde yarışmacılar yöresel şarkılarını seslendirip, ait oldukları ulke veya etnisite de giyinerek Performanslarıni sergilediler.
Kostümden müziğe, yerel giysi ve motiflere kadar komple bir değerlendirme sonucunda dereceye giren ekiplere 5000 eurodan başlayan ödüller verildi. Ayrıca belediye ve belediye meclisinin belirlediği miktarlarda, her katılana ve dereceye girenlere ayrı ayrı para ödülü ve sembolik armağanlar verildi.
Ayrıca bu üç gün boyunca çeşitli el sanatları sergisi stantlarında, ürünler halka satışa sunuldu.
Köstence, Deliorman ve Tulca bölgelerinden Türk ekipler de bu festival kapsamında gösteriler sundular ve yarıştilar.
El alemin belediyesi festival yapıyor. Ulusal kültürümüze, misafirperverlik geleneğimize, dayanışma göreneğimize, ayıp etmeden, umarız beddua almadan bizde de damakta tad birakan festivaller başlar…
KARPUZDA KABAK TADI...
Romanya’da karpuz ekili hektarlarca toprak birkaç ay evvel mevsim harici, bitmeyen yağışlar neticesinde sular altında kalıvermisti...
Güneşin kavurucu sıcaklar ile kendini göstermesiyle kuruyan toprak karpuzlara ayni cömertliği gösteremiyor. Hasatın beklenenin altında olacağı düşünülüyor. Karpuz üretiminde şimdiki korku ise karpuzların içinin dolmaması ve kabak kalması. İki sene önce de benzer bir durum yasanmış buralarda.
Burada ki deyimle çekirdek kabuğu dolduramayacak...

Devletten kiraladıkları topraklarda üretim yapan çiftçiler kira bedellerini şimdiden nasıl ödeyeceklerini kara kara düşünmekteler. Ayni sorun ayçiçeğinde, mısırda ve buğdayda da yaşanıyor.
Anlaşılan o ki bu yıl Romen köylüsü ve çiftçisi kışı zor atlatacak. Zaten büyük bir sosyo-ekonomik krizle boğuşan Romanya’da yağışların ve pesine güneşin kavurucu sıcaklarının getirdiği tarım krizi ülkeyi sarsacak boyutta.
Pek yakında Devlet baskanligini sosyal demokratlara veren referandumla halk umut ariyor. Hükümet ise iç ve dış borçlarını ödeme güçlüğü çekiyor. Hükümet, iki yil evvel ki gibi emeklilere ve devlet çalışanlarına, yılı zam yapmadan geçirmek niyetinde degil. Ama herseyi zaman gosterecek.
Bu denli bir ekonomik çıkmazın içinde olan Romanya’da çiftçilere hükümetten bir destek gelip gelmeyeceği şimdilik belli değil. AB’nin bu yönde bir yardım paketi tasarladığı konuşulmakla birlikte köylüye ve çiftçiye ne kadarının hangi biçimde yansıtılacağı da bir açmaz.
Yinede arazi sahipleri karpuz tarlalarına bekçiler tutuyorlar. Aylığı hektar başına elli euro ya gelen bu bekçilik sistemi geleneksel bir yöntemle zamanla gelişmiş bu günlere uzanmış. Hem insandan hem de tavşanlardan korunması gerekiyor karpuz tarlalarının. İşin önemli yanı tavşanlar öldürülmüyor. Belli aralıklarla kampanalar çalınarak ‘’aley aley’’ diye naralar atılarak.
Bu yolla tavşanların karpuzları kemirmesi önleniyor. Gözlemlerimize göre bu biçimdeki bekçilik gerçekten geleneksel motif, biraz da caydırıcı. İşsiz köy gençlerine ise hasata kadar bir cep harçlığı. Geceli gündüzlü birkaç ay boyunca sürdürülen iş ve eğlence. Tek sorun ise bizce sinek ve sivrisinek taarruzları. Karpuzlar kabak çıkmazsa iyide para ederse keyifle bitecek bir tarım yılı daha.
Çiftçi her yerde çiftçi, köylü her yerde köylü, dünyanın neresinde olursa olsun sorunları da benzer nitelikte.
Ama sadece bizde köylü milletin efendisi…
Dobruca Türk İşadamları Derneği-Braila TİAD
Bundan iki sene evvel, "Bugün Romanya ekonomisinin %14’ünde, Türk işadamlarının ağırlığı söz konusu. Hal böyle olunca Türk işadamlarının bir araya gelerek dernekleşmesi, ortak akıl üretmesi de kaçınılmaz bir sonuç olara ortaya çıkmış" diye devam eden bir saptama dile getirmiştik.…
Bugünlerde yine bu saptama yolunu takip ettik. Avrupa ekonomideki daralma-dalgalanma buraları da vurmuş. Yani Garp cephesinde degişen birşey yok...
1989 ve öncesinden başlayan yatırımlar gittikçe büyüyerek, her alana genişleyerek Türkiye ve Romanya arasındaki ticaret ağını da sağlamlaştırmış. İki ülke arasındaki ticaret hacmi de yıldan yıla gelişmiştir. Ancak Türk İşadamları her zamanki gibi bugünlerde zor durumda olduklarini dile getirmekten cekinmiyorlar.
Zaten: Dobruca Türk İşadamları Derneği de bu gereklilikten dolayı 25 0cak 1999 da Köstence merkezli olarak kurulmuş. Amaçları ana hatlarıyla şöyle sıralanabilir; ’’Romanya’nın Dobruca bölgesinde yerleşik Türk işadamlarının ekonomik faaliyetlerinin geliştirilmesi ve Sosyal ilişkilerin artırılması. Türkiye ile Romanya arasındaki ekonomik ve sosyal ilişkilerin geliştirilmesi. Üye Türk işadamları ile Romen kurumları arasında oluşmuş ve oluşması muhtemel sorunların ortadan kaldırılmasına katkıda bulunulması.’’
Dobruca TİAD zamanla şubeleşmiş Bükreş, Köstence ve Transilvanya bölgelerine ek olarak geçen yillarda bir şube de Braila-Galats bölgesi için açmış. Braila-Galats TİAD ismi ile.

Braila merkezli olarak 30 Nisan 2010 da resmileşerek açılışını yapan Braila-Galats TİAD Dernek kurucu başkanı, Solo Tekstil genel müdürü Ali Rıza Erdoğan ile bu çerçevede gecen sene bir söyleşi yapmistik...
Kurucu başkan o soyleside: iki şehirde 70 üye firma ve temsilcisi ile TİAD’ın şubesini kurduklarını belirterek sözlerine şöyle devam etmisti: ’’Yemekli bir açılışla Türk işadamlarını bir araya getirdik. Bu iki şehirde de sosyal kaynaşma ve iş alanında yerel ve genel yapıya karşı güçlü görünebilmek için böyle bir oluşuma gereksinim vardı. Eski konsolosun da bu yönde ciddi teşvikleri olmuştu. Dernek merkezini firmamızın bir binasına konuşlandırdık. İç donanımını çok kısa bir sürede tamamladık. Kuruluşumuzdan bu yana çok az bir süre geçmesine karşın bazı etkinliklerde yer aldık. Hollanda ve Moldovya’da ki Türk işadamları dernekleri ile ortak toplantılar yaptık. Bükreş büyükelçiliğindeki 19 mayıs kutlamalarına katıldık. Kadınlara yönelik toplantılar tertipledik. Galats şehri kütüphanesinde -Anadolu ve Kapadokya tolerans ve sevgi- konulu konferansta geniş bir sunum yaptık.’’
Bundan sonrası için de derneğin, gerçekleşmesini istedikleri projeleri olduğunu belirten kurucu başkan, işlerinin yoğunluğu nedeniyle başkanlığa devam edemeyeceğini belirterek sözlerini şöyle tamamlamısti;
‘’Şimdi Türk-Romen ortak geceleri yapmayı planlıyoruz. Braila belediye başkanı derneğimize müstakil bahçe içinde bir bina tahsisi sözü verdi. O sözün takipçisi olacağız. Hafta sonları buradaki Türklerin çocuklarına Türkçe dil eğitimi verme çalışması içindeyiz. Türk ve eşi Türk olanlara ise Romence dil eğitimi verdirmek için ilgili kurumlarla görüştük. Destek anlamında olumlu yanıtlar aldık. Yine hafta sonları Türk ailelere ve çocuklarına psikoterapi hizmeti için altyapı oluşturuyoruz…’’
Gercekten de kurucu baskan biraktiktan sonra dernek aktivitesini ciddi manada yitirmis. Hukuki varligi halen devam ediyor. Bu durum bile gelecek icin umut vaat ediyor.
Balkan ülkelerinde iş yapan işadamlarımızın, bu derneksel aktivitelerini bir çatı altında toplayacaklarına yeni pazarlar yaratacaklarına yakından tanık olduk. İpek yolunun Türklerin eliyle canlanacağı günler dileğiyle…
Bundan iki sene evvel, "Bugün Romanya ekonomisinin %14’ünde, Türk işadamlarının ağırlığı söz konusu. Hal böyle olunca Türk işadamlarının bir araya gelerek dernekleşmesi, ortak akıl üretmesi de kaçınılmaz bir sonuç olara ortaya çıkmış" diye devam eden bir saptama dile getirmiştik.…
Bugünlerde yine bu saptama yolunu takip ettik. Avrupa ekonomideki daralma-dalgalanma buraları da vurmuş. Yani Garp cephesinde degişen birşey yok...
1989 ve öncesinden başlayan yatırımlar gittikçe büyüyerek, her alana genişleyerek Türkiye ve Romanya arasındaki ticaret ağını da sağlamlaştırmış. İki ülke arasındaki ticaret hacmi de yıldan yıla gelişmiştir. Ancak Türk İşadamları her zamanki gibi bugünlerde zor durumda olduklarini dile getirmekten cekinmiyorlar.
Zaten: Dobruca Türk İşadamları Derneği de bu gereklilikten dolayı 25 0cak 1999 da Köstence merkezli olarak kurulmuş. Amaçları ana hatlarıyla şöyle sıralanabilir; ’’Romanya’nın Dobruca bölgesinde yerleşik Türk işadamlarının ekonomik faaliyetlerinin geliştirilmesi ve Sosyal ilişkilerin artırılması. Türkiye ile Romanya arasındaki ekonomik ve sosyal ilişkilerin geliştirilmesi. Üye Türk işadamları ile Romen kurumları arasında oluşmuş ve oluşması muhtemel sorunların ortadan kaldırılmasına katkıda bulunulması.’’
Dobruca TİAD zamanla şubeleşmiş Bükreş, Köstence ve Transilvanya bölgelerine ek olarak geçen yillarda bir şube de Braila-Galats bölgesi için açmış. Braila-Galats TİAD ismi ile.

Braila merkezli olarak 30 Nisan 2010 da resmileşerek açılışını yapan Braila-Galats TİAD Dernek kurucu başkanı, Solo Tekstil genel müdürü Ali Rıza Erdoğan ile bu çerçevede gecen sene bir söyleşi yapmistik...
Kurucu başkan o soyleside: iki şehirde 70 üye firma ve temsilcisi ile TİAD’ın şubesini kurduklarını belirterek sözlerine şöyle devam etmisti: ’’Yemekli bir açılışla Türk işadamlarını bir araya getirdik. Bu iki şehirde de sosyal kaynaşma ve iş alanında yerel ve genel yapıya karşı güçlü görünebilmek için böyle bir oluşuma gereksinim vardı. Eski konsolosun da bu yönde ciddi teşvikleri olmuştu. Dernek merkezini firmamızın bir binasına konuşlandırdık. İç donanımını çok kısa bir sürede tamamladık. Kuruluşumuzdan bu yana çok az bir süre geçmesine karşın bazı etkinliklerde yer aldık. Hollanda ve Moldovya’da ki Türk işadamları dernekleri ile ortak toplantılar yaptık. Bükreş büyükelçiliğindeki 19 mayıs kutlamalarına katıldık. Kadınlara yönelik toplantılar tertipledik. Galats şehri kütüphanesinde -Anadolu ve Kapadokya tolerans ve sevgi- konulu konferansta geniş bir sunum yaptık.’’
Bundan sonrası için de derneğin, gerçekleşmesini istedikleri projeleri olduğunu belirten kurucu başkan, işlerinin yoğunluğu nedeniyle başkanlığa devam edemeyeceğini belirterek sözlerini şöyle tamamlamısti;
‘’Şimdi Türk-Romen ortak geceleri yapmayı planlıyoruz. Braila belediye başkanı derneğimize müstakil bahçe içinde bir bina tahsisi sözü verdi. O sözün takipçisi olacağız. Hafta sonları buradaki Türklerin çocuklarına Türkçe dil eğitimi verme çalışması içindeyiz. Türk ve eşi Türk olanlara ise Romence dil eğitimi verdirmek için ilgili kurumlarla görüştük. Destek anlamında olumlu yanıtlar aldık. Yine hafta sonları Türk ailelere ve çocuklarına psikoterapi hizmeti için altyapı oluşturuyoruz…’’
Gercekten de kurucu baskan biraktiktan sonra dernek aktivitesini ciddi manada yitirmis. Hukuki varligi halen devam ediyor. Bu durum bile gelecek icin umut vaat ediyor.
Balkan ülkelerinde iş yapan işadamlarımızın, bu derneksel aktivitelerini bir çatı altında toplayacaklarına yeni pazarlar yaratacaklarına yakından tanık olduk. İpek yolunun Türklerin eliyle canlanacağı günler dileğiyle…
BELEDİYECİLİK VE SAHTE KALDIRIM MÜHENDİSLERİ
BELEDİYECİLİK VE SAHTE KALDIRIM MÜHENDİSLERİ
Ramazan'daki etkinlik alan ihalesiyle, talanlara-paylanmalara meydanlar da eklenince yeni ' sahte kaldırım mühendisleri' için eski şikâyet-namelere ihtiyac oldu aniden. Biz de rast geldi koyduk...
Ramazan'daki etkinlik alan ihalesiyle, talanlara-paylanmalara meydanlar da eklenince yeni ' sahte kaldırım mühendisleri' için eski şikâyet-namelere ihtiyac oldu aniden. Biz de rast geldi koyduk...
Belediyeyi, on senelik yeni belediyeciliği herkes biliyor. Kaldırım mühendisliği ise sözlüklere, meydanlara, laruslara girmiş en eski mesleklerden biridir. Üniversitesi, hayat üniversitesidir. Son yıllarda diğer üniversitelerden kaldırım mühendisliğine yatay geçiş yapmış nice meslek erbabı da vardır. Budalalar meclisinde susulur misali şimdilik susarlar, kaldırım mühendisleri. Demokrasi deyip batıya, ekonomi deyip doğuya yayılınca ülke, sıra dışı açılımlarla kaldırım mühendisliği de şekil değiştirdi. Ve müzmin bir kaldırım mühendisi olarak canımız sıkılmaya başladı.
Küresel finans sektörü yeniden yapılanma sürecine girince, öfke ile yoğrulup, azap ve gazap ateşiyle pişirilmiş sorunlarla boğuşur oldu dünyadaki yedi milyar insan. Yedi milyarın %80’i de geri kalmış-bıraktırılmış ülkelerde ve bölgelerde yaşayınca, gazap üzümleri bir bir dişlerini kırınca, egemenler kılık değiştirdi. Bizde de kaldırım mühendisliği sınıf atladı. Varımız yoğumuz avucumuzdaki delikanlılıktı o da elden uçtu gitti maalesef.
İki denizi birleştiren boğaz manzaralı yerleri hakkınca bilmeyiz ama iki İstanbul’u birleştiren orta yeri, nerdeyse doğduğumuzdan beri yaşadığımız Esenler’i iyi biliriz, severiz aşktan öte. Öğrenmeye engel olanların çeşit çeşit manevralarına rağmen araştırır ve öğreniriz gerçekleri. Aklı başında olanların bile gafilce avlandığı, pusulayı şaşırtan planların bir bir hayata geçirildiği şu günlerde tadımız kaçtı.
Çünkü kaldırım mühendisliğinin tadı kalmadı. Kaldırımları arşınlayan o dervişane bilgelik de paraya endekslendi. Mesleğiniz nedir sorusuna kaldırım mühendisi denilerek verilen en isyancı, en keskin, en alaycı ve en harbi cevap da anlamını yitirdi. İyi bir kaldırım mühendisi olmak için önce bir siyasi partiden belediye meclisi üyesi olmak gerekiyor artık. İktidar veya muhalefet fark etmez. Nasıl olsa prestij adına, iş görme-iş gördürme, paylaşma ve paslaşma adına, her yıl yenileniyor cadde ortası, sokak arası kaldırımlar. Böylece sahte kaldırım mühendisi kökenli meclis üyeleri, yerden bitme, yeni yetme müteahhitlere dönüşüyor tılsımlı sopa değince kaderlerine. Kederi halka kefareti bilmem kimlere kalıyor.
Yeni döşenmiş kaldırımlar şiddetli bir kışa veya ciddi bir sağanağa dayanamayacakmış kimin umurunda. Kısa sürede kaldırım kaldırımlıktan çıkacakmış ne problem. Sonra o kaldırımlar sökülür, yeniden döşenir nasılsa. Velhasılı kerem; Yeni kaldırımcı müteahhitler, eski sahte kaldırım mühendisleri, baştan savmacı kaldırım ihaleleri ile dört çarpı dörde binerler milletin parasıyla. Araba yükü para kaldırırlar.
Tüm döşemeler mevsimliktir, yani bir yaz köşesi bir de kış köşesi vardır. Biz yazarız; mevsimlik kaldırım mühendisliği, evladiyelik müteahhitlik mertebesine terfi eder. Ye ye tükenmez mirasa savrulur çakıl taşları. Taşların renkleri, desenleri ve şekli şemali uyduruldu mu tamam, geliversin çuval yükü hak edişler. Birazı mensubu bulunan partiye hibe-yardım, birazı kaldırım mühendisliğinden kurtulma bedeli olarak malumunuz. Birazı da ilerde rantsal dönüşüm uygulamaları ”deprem” bahanesiyle meşrulaştırılıp, yasallaşınca kullanılacak müteahhitlik sertifikası için ilgili mercilere. Kalanı ile ise sülaleyi talukat geçinir.
Bu kaldırım düzenleme bayramı etkinliklerinden kimse de şikâyetçi olmaz. Biz de şikâyetçi değiliz. Bir taş kırılması, bir taş sökülmesi ile başlayan her kaldırım sökülüşü bizim için yeni bir sıkıntı olmasına, ayrı bir külfet getirmesine rağmen. Alışmışız alıştırılmışız göbekten. Bu oynak taş pınarında yol iz bulmak başlı başına maceradır çünkü. Mazohistçesine macerayı severiz topumuz, toplumumuz. Kaldırımları söksünler taksınlar, başkaları gelse takmayacak mı sanki deriz sıkça. Ama asırlık kaldırım mühendisliğinin de mecrası değişiyorsa takarız bu meseleye. Her sokak arası kaldırım yenilemesi meclisli bir kaldırım mühendisinden, kaldırım müteahhitleri peydahlayacaksa işin suyu çıkar. Bu ışınlama yöntemiyle sokak zenginleri yaratmak işi bozar. O suyu da içmekten men ederiz kendimizi, Kerbela’daki gibi kavrulsak da.
Şu koca istanbul’da merkeze sıkışmış, sıkıştırılmış Esenler’de zavallı mahalleleri yeni rant merkezlerine dönüştürmek kimi kurtaracak belli. Nitelikli arazisi kalmayan şehrin orta yerinde deprem korkusu zerkedilerek araziler yaratılıp, bu arazilerin üzerine kondurulacak lüks sitelerde kimler oturacak acaba. Lüks site kentlerin kıyıcığına kondurulacak turistik tesislerde kimler ağırlanacak besbelli, aşikâr.
Kimsenin siyasi yelpazedeki yeri bizi ırgalamaz. Ama farklı görünüp ayni kaldırımdan nasipleniliyorsa, işgüzarlığın ucu ileride yaşama, doğaya, haklara ve örgütlülüğe müdahaleye varacaksa, bu kaldırım mühendisliğinin henüz yazılmamış kara kaplı kitabına sığmaz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
