17 Temmuz 2013 Çarşamba

KIRKBİR ARTI KIRKBİR ZOR

ÖNCÜ GİDİŞİ
Öncesi ve sonrası yok ki
Zindan karası yüzüme sürülen
Varsın olsun ayrılık şarkıları
Şimdilik şiir kıyılarında dolaşırım yalnız başıma
Mücevherat kutularına saklarım aklımı ben
Başkalaşım başladığında sus
Düş ardıma pusulan şaşınca
Sıradanlığın bıçak sırtı kanatır düşlerimi
Dolunay ayılma seansına düşer dip notunu
Uyku haraca kesmiş düşüncelerimin ipini
Öncesi sonrası yok ki ve mim
Görgüsüz akşamüstü pazarlarının karı azdır
Donuk mayına bastı yüreğim
Adam sende neresi orası söyleyim
Sıcak kırmızı ve sigara sıcağı bir kent
Her şey bahane dahası çok sert
Cankız zamane çırağı
Öyle ya kaçmaca vakti çattığında
Hayatın sillesi yüzüme vurulan kelam
Yıllanmış şarap gibi ayrılık şarkıları
Kırkbir büklümden sonra kekemeliğe son
Griye çalıyor özlemin kitabı
Göz zevki akıl yaşıyla değişirken inceden
Gerisin geri bakar kör gibi bir hayat
Akordiyonun dili başkalaşım perdesi
Öncesi sonrası yok ki notaların
Çıplak yeşil bir zaman ve kış evi ikindisi
Öyle ya zindan sevdası çekilen
Ana ben gidebilir miyim

EKSİ ONSEKİZ
Eksi onsekizdi dün
Yaşını başını almış kar ağlıyor
Alyüzlüm buralar buzdan cehennem
Damarlarımdaki kan donuyor
Dikkatim dağınık bulutumsu
Çirkin köpekleri havlıyor şehrin
Eksi onsekizdi dün
Kocakarı soğukluğunda bir gün
Koskoca aşklar bir solukluk
Yaşını başını almış adam çuvallıyor
Bal gözlüm buralar nardan cennet
Damarlarımdaki kan yanıyor
Takatim yok
Çirkin köpekleri saklanıyor şehrin
Eksi onsekizdi dün
Eski defterleri karıştırıyor karakış
Hiç değilse iki onsekiz olmak vardı şimdi
Çal suratıma nefretini arsız mevsim
Ben kırklara eriştiğim gün doğdum
Bit pazarına nur yağıyor
Eksi onsekizdi dün

İNSÜLÜN
Yaklaşmakta kötü son
Köpek bakışlı
Siyah beyaz ve boyutsuz
Bu nasıl köhnemiş bir rüya
Açlıkla bezeli sevi
Yanıp tutuşturan acı koltuğumda
Tanrı bağışlar mı acaba beni
Hem cam hem çeliktenim sanki
Kırılıp sağlamlaşan sertleştikçe kırılan
Yaşamsal bir melankoli bu
Yaklaştıkça ölümcül rüya
Köpek bakışlı
Siyah beyaz ve komutsuz
Ben sana uyanırım ister istemez
Çipil gözlü ürkek bakışlı
Erkek nakışlı
Alkışlarla da uğurlanmak isterim
Dualarla da
Kötü son yaklaşmakta…
DÜŞ YAKASI
Karla kaplı tepeleri
Düştüyse aklıma
Memleketin
Rüzgardan sertleşmiş
Ve de kararmış tenini de
Özlemişimdir doymayasıya delice
Düş ülkemin biriciği
Seni
Yalın ayak dans ettiğin kumsalları
Ve denizlerin en mavisini en
En çılgın ve hırçın haliyle
Dalga kıranda kırılanı
Küstüysen bil ki ölmüşümdür
Karla kaplı tepelere gömün
Beni
Ben yoksam hatıralarımı
Sal akan yele
Adına namına yazdıklarımı
Düştüysem toprağa
Özlemin dudak büküşüdür
Nedeni
Memleketin her günü
Gürül gürül içime erimekte
Karla kaplı tepelere
Düştüyse aklım

BABA YAREN
Bir kızım olacak
Renkli gözlü
Çipil sarı
Kar beyazı
Gel de inanma
Böyle imiş yazı
Bunca yıldan sonra
Belki de oğlum
O da renkli gözlü
Çipil sarı
Çam sarısı
Gel de kıy cana
Vay kahpe dünya
Bunca yıldan sonra
Be kızım şimdi sırasımıydı
Kara gözlükleri takmanın
Gülüm eştiğin mezar
İkimizin dünyası
Çipil sarı yapraklı ağacın gölgesinde
Kucağımda sen
Nar kırmızı
Renkli gözlü
Yemyeşil.

İSTİNAT DUVARI
Ornella muti
Güneşe açılmış tüm kapılar
O sereserpe
Sarıdan bir anahtar
Dere tepe yüzyıl
Güz başı
Açmadık çiçek kalmadı
Akasyalar yollarda sürünüyor
Gece treni süslüyor rayları
Döndü başım
Armut rakısı ince bellide bekliyor
Ornella muti
Tuti mucizei guyem ne desem
Güneşe açılmış tüm kapılar
O anadan üryan
Pirinçten bir pencerede
Dere tepe yüzyıl
Güz başı
Yenmedik nane kalmadı
Laf değil… Günah… Yeşil…
Orada elli mil elli yıl
Zati muhteremle tut ki hiç
Sarıdan bir yaprak
Adın kazılı
Ornella muti

GÜLLAÇ
Kırmızı güller açmış gökyüzünde
Bir tuhaf günler
Geldiğin gün öldüm
Baktıkça berraklaşan düşlere
Yaşamadığımı anımsadım
Zaten anlayacağın gibi hengame
Güldüğün gün öldüm
Bir tuhaf ölüler
Kırmızı güller açmış gökyüzü
Hep aynı evrensel güçten besleniyorum
Kısır baskılar zihnimde sır
Gücendikçe güceniyorum sor
Geleceğe tutsağım ben
Kalp atışlarım yavaşladıkça
Kırmızı güller açıyor gökyüzü
Bir tuhaf güller
Kokladıkça ölüyor insan
Her bakışta sıradanlık göz kırparken
Sıra dışı bir trajediye aşığım
Yaşayamadığıma hayıflanırım hep
Tadabildiğim gün doğarım
Bir tuhaf önsezi…
Geleceğin gün bugün
Yıllar yılı bekledim
Daha da beklerim . Yeter ki
Kırmızı güller açsın gökyüzü

CANANI ANDIKÇA SONBAHAR
Canan haydadıkça arabayı
Uyudum gözüm açık
Bindim rüyaların liftine
Efil efil sonbahar
Yaktıkça canan sigarasını
Kelebek camı buharlı kazan
Aynada ısrarcı yüzün
Bu kaçıncı yolculuk sonsuza
Asla anlatamam
Uyudum gözlerim açık
İndim düşlerle merdivenleri
Elimde bir demet kırmızı gül
Efil efil sonbahar
Sapsarı döküldün yoluma
Yaprak kımıldamıyordu aslında
Canan haydadıkça arabayı
Hayallere aktı yüreğim
Göğsümde bir yangı
Asla anlatamam
Öldüm gittim gözlerim açık
İndim rıyaların liftinden
Liflerime efil efil sonbahar
Kaçtıkça canan peşini
Sonbaharla toplarım
Yaprak yaprak sarı

GÜNEŞE EŞ
En yalınsın
Ve en pahallı
Güneşle yıkanmış
Geceyle örtünmüş
Ve çıplaksın
Çıplaksın ey
Ne giyse yakıştıran tutkusuna
Doğum tarihimi unuttum
Ve en dahası
En yalansın
Güneşle ıslanmış
Geceyle ısınmış
Ve çıplaksın
Çıplaksın ey sevgili
Ne giyse çıkaran ısrarla
Doğum günümü unuttum
Ve en dahası
Hatırlatanım yok
Hiç mi hatrımız kalmadı
Güneş tutulmasını izlerken alem
Doğduğum günü öptüm
En yalımlısından
Ve en mucizevi ateşle
Yalanım varsa öleyim
En yakınımsın
Ve en sevdalı
Güneşe tapınmış…

ÇELTİK TARLASI
Celloz cadaloz
Kaleşnikof gibi bir çene
Pırasa gibi döküldüm
Of ulan kavanoz dipli dünya
Dibimde patladın
Bulaşıcı hastalık gibisin
Fısıltılarıma dolan
Bu düello asla başlamaz
Celloz cadaloz
Oz büyücüsü ölmeyince
Kuş gribi iki köy uzağımda koz
Garibi iki kaşının ortasından
En yakını mıhlar
Armut dibine düşer
Celloz cadaloz
Ceddime söven adam olsa
Yedi kat yerin dibinde olmaz naz
Of ulan kavanoz dipli dünya
Nicelerini adam ettin yoz mu yoz
Mantar gibi çürüme de
Celloz cadoloz…

ÖZLEMEK VAKİTLİ VAKİTSİZ
Boşa vakit
Tutkuları kovalamak
Kaygılarımı seviyorum oysa
Takıntılarımı
Ve çok az uyuyorum nedenli nedensiz
Sessiz bir odada
Ve güneşim merkezine yolculuk
Boşa çaba
Üzerinden geçtiğim yollar asfaltlanmış mavi
Uzun seyahatleri seviyorum evet
Yanımda canan
Hepsi bu işte gerisi yalan
Çılgınlığa varan hızla yaşlanıyorum sanki
Ne densiz bu zaman
Tutuklanmış kovuşturulmuşum sıkça
Odayı ısıtmamak böyle işte
Boşa rüya
Sıcaklığını gecelerce aramak lakin
Soğuğu seviyorum oysa
Buzdan yalanları
Ve çok az konuşuyorum nedensiz
Penceresiz bir odada
Ve güneşin merkezini özlüyorum
Yansam da yanmasam da
Boşa vaad

AŞKA ERİŞİM
Vay bey diyen dillerine kurban
Kaç yaşını çiviledin duvara
Krema pasta ve güzeller güzeli
Ve en taptığın arkadaşın ben
Bin kilometrelerce uzakta
Bir öpücük gönderdim sana
Bir dal mentollü cigara içimi mesafe
Ve gözyaşı sıcağı kadar yakın
Sakın ağlama oğul gül
Ben sana en yakınından yakın
Geleceğine talibim ısrarla
Hem bir ana ve en baba
Bıktım şu telefon muhabbetinden
Vay bey diyen dillerini yediğim melek
Kaç yaş çiviledim duvara bilsen
Baba yaşını çoktan ıskaladım
Birlikte izlediğimiz filmleri özledim
Sumo güreşlerini araba yarışlarını
Sessizce çıktığın merdivenleri
Benden akıllısın kurban diren
Sevgin benden derin
Bu kuyu ikimize de yeter
Gül yüzlü bal sözlü annen inan
Vallahi ikimize de ana
Vay arkadaşım dilmisin diyen çillim
Diline kurban olduğum yaren
Aşkı çiviledin alnıma

TUNÇ HEYKEL
Tunca
Tunca yazdırdın adını
Ve batasıca dünyanın üstüne
Altına kör olası tarih
Genç yaşında turna
Göç eyledin zamansız mı zamansız
Bunca
Bunca emekten sonra niye niye ki
Ve hak etmedin hiç mi hiç
Dünyanın kanunu akortsuz dinlemeyi
Çalsa ne olur siren
Kulağımı tıkadım adamım
Sancı yazdırdın yüreğime
Ve kısacası bu dünya boş
Tunca kazdırdın adını
Tunca
Kardeşimin can arkadaşı
Sen zoru başardın bravo
Ben boşuna yaşıyorum
Kaçtım kolayına anla
Kanca
Kanca attın ciğerime
Tunca…
ADAM OLMAK
İşte o adam benim
Naptığını bilmez bir adam
Cumhur yolumu kesti
Pul pul dökülüyor karakış
Mart ortası
Uykuluydu sesin
Doğrusu güneşim tutuldu
Naptığımı bilmez dolaştım
Köpek sürüsü arkamda
Onlar havladı ben ağladım
Mart ortası
Gül gül süzülüyor beyaz perde
Zangoç yolumu kesti
Bir acayip şehir
Uykuluydu sessizliği
Doğrusu bir sen bir ben ayık
Naptığımı bilmez arandım
Dert topu kafam
Dertler bitmez ben bittim
Mart ortası
Hangi güldür bu yüreciğimi yırtan
Dikeni kadifemsi
Bu acayip şehirde
Sensizlikten usandım
Doğrusu yıldım desem yeridir
Naptığını bilmez bir adam
İşte o adam benim
Cumhur yolumu kesme…

DAMARDAN
Dan dan dandan
Nepoto desoto dev gibi cüsseli
Titanik grisi metalik
Ceryanlara kapılmış yüreği
Hangi anahtar açar gökyüzündeki kapıyı
Hangi bulut çakar ışık ışık ismini
Şimşek hızı yürüyen garibi hangi düşman
Dandan dan dan
Ne bu böyle desoto inlemesi gibi narin
Metalik gri titanik
Çelikten tabuta selam
Kız jandarmalar kesti yolumu
Tetik basan parmak boyalı
Nepoto desoto dev gibi cüce
Metalik titanik grimsi
Dudaklar ruj
Jilet gibi jilet gibi yıllar

ÇIKSALIN DURAĞI
Çikolata kızım
Fıstıklı beyaz çikolata
Niçin koydun lafları ağzıma
Leydi di yumuşaklığıyla
Kızım çikolata
Fasılasız cadı kahkahası
Gözler al rengi çalı süpürgeli
Neyleyeydim yumuşaklığını
Çikolatam kızım
Fistanı fırfırlı al boyalı
Göbek güzeli
Niçin kaldın madem laflamayacaktın
Aman da cezalar ödeyesice
Kutu kutu çikolata kızım
Neydi de bakalım o caka
Süperim ben sana
Kızım çikolata
Çikolata çitlembik
Birdik iki olduk üçlendir

ISLAK GÜNEŞ MASALI
Serçe lisanıyla bi masal
Şey gibi uzunca bi destan
Babamın yadigarıdır
Aralık kapıdan girip ocak başına
Unutturan dünü bugünü yarını kimdir
Yazmak zor
Mek mak ekleri cahilleşince
Yangı soğutur yüreğimi lavlarıyla
Yazgı al yazmalımdır
Düz açılı bir açılım sunağı
Oksijen kaynağı ile kaynaklı sonsuza
Tünelin tülü aymazlığa salınır
Ayak üstü sohbetlerin gülü
Serçe lisanıyla anlatılan o masal var ya
Yaş geçkinleşince anlaşılır
Yolun sonundaki taşlıkta açar gül
Tutukluluk sürerken mavi tapınakta
Gölgelikte güneş ıslanır
Ve biter
Babamın yadigarıdır
Şey gibi uzunca bir destan
Serçe lisanıyla bi masal…
Martıların dilinde açar nisan
Özlenen eski bir mayıslardır
Yalan yok…
Bir lisan bir insan

KAYA DENİZ
Karadeniz Karadeniz
Uğruna ölen
Biziz
İz
İz sürer dalgalar
Ağırıma giden
Hamsi kıvraklığı
Omurgasız vapur
Karadeniz Karadeniz
Uğruna ölen
Bizük
Mısır ekmeği sarılığında
Güz süzer yaylalar
Ağırıma giden
Deniz aşırı karavanda
Karavana atış
Karadeniz Karadeniz
Ölümüne özleyen
Biziz
İz
İz sürer mısralar
Ağırıma giden
Özlem.

ARŞTAN MARŞA
Korkma
Kızmaz bu şafaksız arkadaşın
Ancak düzen
Beni üzen seni de üzen
Bilincimi sızlatan kokun
Korkma
Bitmez diye bu şafaksız geceler
Ancak diren
Beni süzen seni de süzen
Gökteki yüce sevgili
Alnımıza dostluğu çakan
Bilmez sanma bu şafaksız düşleri
Ancak dilen
Beni gören seni de gören
Korkma
Bitmez bu yürek yangısı

PUL VE ZARF
Başı göğsümde mışıldayan
Saçları yüzümde kırık çizgiler
Çizgilerle öpüşen
En sıcak
Benden sonrası da var
Plak dönerken ayrılık hicazını
Gözyaşlarında mazi
Denizle öpüşen
En soğuk
Benden sonrası da var
Daha sonrası ben
Başı göğsümde mışıldayanla bir beden
En ılık
İlki sonrası ortası
Hamam tası
Gümüş olanı da var
En buğuşuk kısık
Tenden başkası nar
Pul ve zarfı
Adreslerle öpüşen
En yakın
Benden sonrası da var

SIRAN GELDİKÇE DOĞACAKSIN
Damla damla damladığında akşam
Bir içim su güzelliğinde
Düşerim yollara
Yayan
Tunanın suyundan içmişim
Başım duman
İnceldiği yerden kopsun
Damla damla damladığında hazan
Bir yudum zehir acılığında
Düşerim anılara
Yavan
Turnanın peşinden uçmuşum
Başım duman
Dağ başını almış yalan
Doğruya taparım
Yakan
Tunanın suyundan tatmışım
Başım duman

SUSPUS OLMUŞ GECELER
Aniden sarsılınca belleğim
Mısır püskülü gecelerde
Kırmızıya yanarım
Aramayasın boşuna
Geçmeyesin
Sus
Sokağımdan
Süs
Süslenmeyesin
Boyamayasın boşuna
Kırmızıya dayanamam
Kısır pasak gecelerde
Aniden uyanır belleğim
Annemin beşiğe belediği bebeğim
Kıçımda sıcak toprak
Görmeyesin
Pus
Paslanmayasın
Pırlanta gibi ışıldamak varken
Durmadan
Söz gümüş ise
Sus
Şakağımdan
Sen

YARILDI YÜREĞİM GECELERE
Yine o geceyarısı
Geçenkinin aynısı
Birleşemez elmanın iki yarısı
Şehrin iki yakası
İkircikli
O geceyarısı yine
Gidenkinin aynısı
Ayrısı gayrısı iki çift söz
Bekle geliyorum
Ve bekledim de gelmedin şarkısı
Şarkım şarklıyım
Yine o gece yarısı
Gelenkinin aynısı
Benden güzeli var mı söyle aynası
Denizin iki yakası
Yakamoz
O geceyarısı yine
Karşıyaka sevdası

İNCİNMESİN YÜREĞİN
Bir var bir yok yağmurlarda
Islanırım ahmakça seninleyim farzederek
Mor inci küpelim
Beyaz deniz kuşlarını öperim
Rıhtımın kuytularında
Göz açtırmayan fırtınalardan kaçıverenleri
Uçuşan yakamozların ortasında
Dur inci küpelim
Beklerim ahmakça arabalının küpeştesinde
Arabasızım sade yolcu
Yeşil paketteki armağan kucağımda
Bir varmış bir yokmuş diye başlar masallar
Ve cam bilye çatlar
Mor inci küpelim
Beyaz deniz kuşlarını beslerim
Dalgakıranın uçlarında
Yağmur damlalarını saklarken deniz
Bir var bir yok zamanlarda

KARMA
Kar mavisi gözlerde ilk yaz
Yaz yazabilirsen
Sarı bıyıklı kara kalpaklıyı
Mezar kazıcılar erketede
Çok erken doğmuşum çok
Turkuaz yeşili gözlerde sonbahar
Buharlaşmış desenler
Ne desem boş
Anlat anlatabilirsen
Sarı bıyıklı al kalpaklıyı
Mezar hırsızları erketede
Çok geç kalmışım çok
Çağla yeşili gözlerde sonbahar
Buharlaşmış desinler
Ne derler ise desinler
Tek parçayım koş
Sor sorabilirsen
Sarı bıyıklı al kalpaklıya
Mezar kaçkınları erketede
Çok suç işlemişim çok
Kar mavisi gözlerde memnuniyet
Kız kızabilirsen
Sarı bıyıklı kara kalpaklı
Görevlendiren değil misin
Ey deyip başlayan manzumenle
Cız cızabilirsen

BABAKOLİK BEBEK
Baba
Babaların babası
Merhaba
Babam
Torun torbasız gitmene izin vermem
Artık Allah ne verdiyse
El mi yaman bey mi yaman
Görelim
Baba
Babaların hası
Elveda
Babam
Asla elveda demene izin vermem
Artık Allah izin verirse
Gidelim
Baba
Babaların ası
Babam
Birlikte asla hayır deme izin vermem

PRES
Düşman salkımı kucağımda
Meçhule giden bir jest
Bir balıkçı kayığı barınağında
Bilinmez buz çıkıntılarında
Güneşli bir pelerin omzunda
Masmavi bir cereyan üşütücü yoz
Pişman mı pişmansın kucağımda
Meçhule demirleyen bir rest
Kaç yıl önceydi
Bir balıkçı restoranının balkonunda
Rakına mezeydim buz roka
Güneşli bir perdeydi kapanan
Masmavi bir gece yakıcı yoz
Pişman mı pişmanım kucağım boş
Meçhule demirleyen bir test
Bir balıkçı hevesi kursağında
Kaç yıl sonraydı

İSTEMKAR
Gri istasyon çanları
Toz çiçek bahar
Trenin istikameti
Kıçı çıplak kargalar
Rüyalar silme
Güler yüzlü
Sapır sapır karanlık
Aklımı kurcalamakta
Kurmaca bir öykü
Adına harcanmakta
Gül çiçek bahar
Gidenin istikameti
Kıçı çıplak kargalar
Güyalar yalan
Gri istasyon çanları
Senin için çalmakta
Yapış yapış güz yağmurları
Bal çiçek bahar

ATA BARI
Sakız leblebisi ve bir duble rakı
Atadan armağan
Vay sarıpaşa vay
Sarhoşluğun hası sensizlikmiş
Aymazlık sessizlik
Ayılamadık
Bir duble rakı ve sakız leblebisi
Atama armağan
Vay sarıpaşa vay
Bizim ki haddini bilmezlik boşa latife
Sarhoşluğun alası seninle içmekmiş
Aymazlık sensizlik
Ayılamadık
Bir duble rakı ve sakız leblebisi
Atabarı dönüyor başım
Vay sarıpaşa vay

ECİNNİYE ACINMA
Eciş bücüş köpekler ağlıyor
Ayağı kırık akşamlarda
Ne heykeli bu yüzüme gülen arsızca
Kimindir veya kim
Eciş bücüş binalar sırtımda
Zamanlı zamansız yıkılırken rüya
Moral sıfır tuğla tuğla
Yıkımdır veya yık geç
Ateş mateş altında öpüşürken dünya
Sarımsak kokusu bomba
Genzimi yakan
Eciş bücüş insanlar ağlıyor
Aklı karışık akşamlarda
Ne dinidir bu yüzüme gülen hoca
Aklım karıştı kırık akşamlarda

YANIK HAYAT
İsli cam benzeri bir gece
Yukarıda ay
Ve yıldızlar parlıyor
Kaç dilden söylenen sloganlar
Ve orak çekiç
Duvarlarda ağlıyor
Kıpkırmızı kan çanağı gözleri
Haykırış öyle bir haykırıştır ki
Şehrin dört tarafından
Ülkeyi kucaklıyor
Ne durursunuz bre
Yağlı urgan benzeri bir gece
Üzerimde darağacı
Ve yıldızlar sönüyor
Kaç dilden atılan sloganlar
Ve hilal çekiç
Duvarlarda parlıyor
Amuda kalkıyor çıplak çocuk
İsli cam lambasında sönüyor gece
Kuyuda ay
Ve yıldızlar parlıyor

CAMEKAN
Camlardan taşan güneş
Sarı yüzünde kızarmış
Aklında düşünce gölgeleri
Artık uyanmak anı
Dünya kimin ola dünyası
İmasız imansız pırıltılar camlarda
Sarı saçlarında gölgeler
Şimdi uyanmak zamanı
Rüya kimi göre rüyası
Amansız zamansız kırıntılar canlarda
Canlar ölesi değil
Artık doğmak anı
Gün ola beri gele nidası
Mavi gözlerinde deniz dalgası
Camlardan taşıyor güneş

CAN CANA CAM CAMA
Canına yandığımın çaresizliğidir aşk
Helikopter pervaneli kahpe dünyada
Çelik kırıldı
Yeşil gözlü rüya
Karabasanım oldu
İzi kaldı
Kanıma kattığımın acısıdır aşk
Uçak kanatlı soyka dünyada
Ve çelik kırıldı
Su verildi toprağa
Canına yandığımın aşk filizlendi
Çaresizliğin tohumudur
Ağıtlar yakılan
Jet hızı dönen dünyada
Çelik kırıldı
Ve su verildi toprağa
Mavi balık ağa takıldı
Canına yandığımın özgürlüğü oldu
Esirliğin tohumudur
Sitemler edilen
Uzay mekiği kıçlı dünyada
Canına yandığımın dünyası öl ki kurtulalım
Aşk kırıldı
Ve su verildi çeliğe
Toprak utandı…

GÜRŞAH
Azgın bir sel boşandı aklıma
Akla ziyan
Aceleyle bilinen kayık alabora
Şahin süzülür geceye alakasız
Gür sellere kapılır yüreğim fasılasız
Kapımda dilencidir Azrail
Sadaka niyetine akıl
Akla ziyan
Bir iletidir gözlerdeki panik
Yanak yanağa ölmektir arkadaşlık
Bre ille de yaşamaktır çare
Şahin süzülür ciğerime davetsiz
Gür sellere sarılır gece hilafsız
Nice paralanmaktır yarınsızlık
Sadaka niyetine sağlık
Akla ziyan
Şahin gözlü yarenimin ziyası söndü
Azgın bir yel boşalttı aklımı
Bakırköyü düşünürüm bir de seni
Akla heyelan
Şahanlık sürülür toprağa mermi gibi
İki büklüm ağladığımı bilmeyişin armağanım
Azgın bir panter gibi yaraladı yüreğimi ölüm
Gözbebeklerindeki yansıma benim
Akla ziyan
Yorgun bir gül kanattı aklımı
Gizlimi saklımı aldın gittin
Güle güle akıllım

AĞLANDIKÇA
Anlamadığım dilde ağladım
Duymadığım dizelerle
Görmeyen gözlerle
Ipıslaksız
Dumanlar üflerken güneş pırıltıları
Yapraklara sinmiş kuş cıvıltıları
Ve ağaçlar kendi türküleriyle
Baş başa
Tutturmuşlar ki bir ağıt
Sükuneti bozuyor doğanın
Fevkalade ağladım dili anlamadım
Dili anladım ağlayamadım
Gülmeyen yüzlerle
İstisnasız
Bulutları öperken gökkuşağı
Damlara sinmiş bebek kokuları
Ve anaçlar kendi korkularıyla
Baş başa
Tutturmuşlar ki bir kahkaha
Ciddiyetini bozuyor doğanın
Felaket ağladım anlamadığım dilde

KÖTÜRÜM
Vaziyet kötü
Ay parçası bir resim
Kapıda çentik
Bir deste gülümseyiş koynumda
Kırsalda bir bahçe
En seni kaybedebilirim anı
Kupkuru bir dudak ağaçlar
Yaz yağmurlarının öpmeye çekindiği
En kederli
Alnında biriken teri öptüğüm
Vaziyet fena
Aslanparçası bir miras
Karnında çentik
Bir nebze titreyiş koynumda
Kumsalda bir şemsiye
En seni bulabilirim anı
Kapkara bir ağız deniz
Neşe ıslıklarının çıkmaya çekindiği
En ürpertili
Alnında biriken yazıları öptüğüm
Vaziyet kötürüm

BACILAR ALINMASIN
Beyazlar giyinmiş bacılar
Alıp götürdüler
Yalınayak koşuşturduğum günlere
Hep aynı telaş
Fitilli çakmak alevi kadar yakın
Güneş kadar uzak
Bir yudum hayat
Yumdum gözlerimi
Fildişi tenli
Neresi burası
Bu uğultuda neyin kimi
Ya o iri yeşil gözler
Öyle görünüyor ki
Borazani melodiler belki marş
Kortejleri zehirleyen
Horozlu aynada suretin
Alıp bozmuşlar
Yalın ayak yürütüldüğün tuzlarda
Hep aynı acı
Falakalı dayak kadar insanlık dışı
Beyazlar giymiş bacılar
Tabanlarını öpmüşler
Bir ottan yatar
Yumdum gözlerimi
Güneş o kadar yakın
Bebeğin ki tenli yumuşak
Burası orası

DUYARSIN GÜNÜN BİRİNDE
Yollara sığmıyor terk edişim
Bu kendi haline terk edilmiş yollara
Yüreğim göğsüme
Aklım beynime
Sığıntı gibi yaşamaktansa
Of Allahım of
Günsüzüm
Elimde gemici feneri
Çalkantılar gece
Terk edilmişim
Diyar
Yar gönülsüzüm
Yıllara sığmıyor terk edilişim

ALNIMIN ÇATINDAN ÖP
Aklımı oyan sabahları
Pamuksu bulutlara yasladım
Mızıkalar çalıyor
Leylek takırtıları
Ve renk renk kelebekler uçuşuyor
Hayata devam
Gün ışığı buruyor alnıma
Mızıkalar takırdıyor
Leylek yuvalarında
Ve rengarenk çiçekler açıyor
Kabaktepede kulakkayada
Aklımı oyan sabahlarda
Pamuksu bulutlara yamandım
Yamam tutmuyor yarınlar
Hayata selam

KAR YIĞINLARI KARA
Kar yığınları gevşemişken
Günün boğucu çaresizliğini adımlıyorum
İçimdekinden kaçıp
Kurşuni bir soğuğa titriyorum
Sakız gibi kardan örtü
Alacabeyaz limanlar
Kül pembe bir gökyüzü
Çıplak kolları donmuş bir orman
Şifresi hiç çözülemez bir doğa
Kanun içimdekinden
Kurşuni bir soğuğa yanıyorum
Evrimin tamamlayamamış
Nereye kaçsam acaba
En çıkmaz leke kar yığınlarında
Şimdi soruları yanıtlama anı
Bazıları kıskanır çaresizliğimi
Kara şekil vermez nasıl kolaysa
Üstelik gevşemişse yığınlar
Kurşuni bir yalnızlığa ağlıyorum
Kaymak gibi kardan örtü
Alacabeyaz ırmaklar
İçindeki kaçık
Kurşuni bir sıvıyı içen ben…

ÇARŞI PAZAR GEZMECE
Çarşının ortasında vardır bir havuz
Bir süs tülü arasında kız kulesi
Morumsu bir sabah
Deniz uyuyor
Marmara mır mır seni anıyor
Beni yutmuş masmavi
Uyutmuş
Çarşının ortasında vardır bir havuz
Denizin ortasında kız kulesi
Buklesi dalga dalga kıyıya
Morumsu bir sabah
Endişelendirici bir seyahat
Aklım nerdeyse ordayım
Marmara mor mor beni arıyor
Bedenimi yutmuş masmavi
Açığa demirlemiş hayallerim
Çarkçıbaşı seyir defterini yazıyor
Unutmuş
Denizin ortasında vardır bir yavuz
Kız kulesini arıyor
İstimbotlara terk edilmiş İstanbul
Geldiği gibi giderler diyen paşa
Paşasını bekliyor yan yana
Beni yutmuş masmavi
Uyutmuş
Deniz uyanıyor
Marmara sır sır seni saklıyor

EZANSIZ EZA
Buz mavisi gözlerde hasret
Ak akabildiğine içime
Ermiş duası gibi
Kabulünden
Kurşun kubbelerde akşam ezanı
Minareden minareye salınıyor güneş
Su mavisi gözlü sil gözyaşlarını
Kızıl kalpağın torunuyum ben
Bak bakabildiğine yüzüme
Aşık edası gibi
Helalinden
Açmış duvağını gelinim
Yak yakabildiğince ateşimi
Allah sözü gibi
Kutsalından
Gök kubbede akşam ezanı
Minareden minareye asılıyor güneş
Su mavisi gözlü karart bakışlarını
Kızıl kalpağın torunuyum ben
Korkacak olanlar belli
Ben asla korkmam
Aynen bellettiğin gibi
Cesaretinden
Gökkubbede akşam ezanı
Minareden minareye uçuyor gönlüm
Su mavisi gözlerde güneş
Kızıl kalpağın torunuyum ben
Hakikatinden…

ASİ KENTİN ASİMİLESİ
Yorgun güneş bir o bulutu bir bu bulutu öpüyor
Acılı düdüğünü öttürüyor Karşıyaka vapuru
Kordonboyu yalıları esas duruşta
Kıpkızıl ve narin
Mendireğe sırt dönmüş ege
İçin için yanıyor
Bu asi kent benim
Yorgun güneş izmiri öpüyor ıslak sıcak
Acılı düdüğünü dinliyorum Karşıyaka vapurunun
Kemalin maviliğinde parlak
Mermi vızıldayışlı bir günlük
Kıpkızıl ve ciddi
Yorgun güneşin batışını anlatıyor
Elbet doğacak yarın
İçim içimi kemiriyor yarından da yakın
Bu asi kent benim
Ey saat kulesi vur geceyarısını
Mendireği öpsün ege
Her gece her gece taki yoruluncaya

RAMAZAN ÜÇLEMESİ

“ALLAH’A VE AHRET GÜNÜNE İNANAN KİMSE YA HAYIR SÖYLESİN YA DA SUSSUN.”
 
Destur diyerek, bu düstur doğrultusunda âcizane hayra ilişkin her daim söyleyeceğiz ve yazacağız  bitmeyen sevdamızı. Çünkü herkes yalı boyunda deniz kabuğundan deniz dinliyor gibi sessizliği içiyor ve alkışlayarak konuşuyor yalnızca.
 
Hasdur çekilende topallıyoruz ve susuyoruz akilâne, vekilane ama olmuyor. Sustukça bakıyoruz bakır sahanlarda açlık çekiyor yaşlı dünya. Ve anlıyoruz ki ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranmak mümkün bu evrende, Muhammed Efendimiz de sanki birilerinin tekelinde, yani boşu boşuna nefes tüketiyoruz, beyhude kafa yoruyoruz şu memlekette.
 
Kambur üstüne kambur eklenen, özellikle Ramazan ayında şu özel günlerde kentin yoksulluğunu keskinleştiren ve iyice pekiştiren panayırsal, minyatür festivalvari meydan kalabalıklarını gözlemledikçe sabırla şevvalin üç gününü bekliyoruz, aklımız susayarak…
 
Sabır taşımız çatlayacak neredeyse fakat şevvalin ilk üç gününü beklerken el âlem, elalem, biz ‘kulluk vazifesi’ne kayıtsız kalan veya kalmayanların izini sürüyoruz ramadan ile…

Gurur duyulduğu her fırsatta dillendirilerek, son on yılda her ramazan biraz daha ‘temaşa pınarına’ akıyor akıtılıyor elbirliğiyle. Hüzne boyanmış gölgeler kenara çekilince,  sinsice ilerleyen bir hastalık gibi yayılan; gösteriş için iman, şatafatlı imancılık, göstermelik dincilik modası, sınıf atlıyor, sınıf atlattırılıyor yıldan yıla. Geçici bir tiryakilik oluşuyor oluşturuluyor elbirliğiyle din adına, din ve ayette tefsirini arayan
 
Ar duygusunu yitirmişlik tabanında resmen, kar hırsıyla, rey hevesiyle İslam kapitalizmi cirit oynuyor, cirit atıyor meydanlarda.
 
Gâvurinadıyla müneccim lafı üretmeye hiç gerek yok her şey alenen çıplak gözler önünde cereyan ediyor. Kral çıplak, çıplak kral bekliyor, kefeni elinde Azraillini…

Timur aksaklığında tüm şehirlerin en geniş ve şatafatlı meydanları, dar geniş kapatılmış caddeleri, ara ve arka sokaklar, parklar, gezi parkları, hatta okul bahçeleri bile umursamazlığın kırık çizgisinde hantal ve tıkanmış şenliklerle Tanrı’ya ulaşma biçimlerine yeni cüzler ekliyor. Uyar ise eğer, hülasa uyarına gelir ise kaş göz arasında Harmandalı harmanlanıyor.

Obur öylesine obur ki meydanlar; en kutsalın indirildiği ayda dahi haraç mezat satış reyonlarına, bayram önü hemşeri akraba bayramlaşmasına, ahkam kesme podyumlarına, yeniden din keşfetme ve keşfi öğretip yayma sahnelerine, yarım ekmek arası ucuz tavuk dönerine, bedava çay çorba, şerbet ayran sebiline, huşu içinde nargile çekme seanslarına devşirilmiş mübarek.
 
Kondur kondurabilirsen lafı ama komik panayırlara ve konserve alaturkalıklara dönüştürülmüş bir anda sahalar ve bir aylığına ortalık bu çılgınlığa tutsak edilmiş hayatlar, baştan ayağadur diyen yok şu tamburu nota bilmezliğe.  
 
Otur oturabilirsen ve dayanabilirsen vizyondaki yeri göğü inleten, yerden göğe üçüncü sınıf bu filmi izle, çoluk çocuğuna da izlet. Böylece dışa bağımlı ekonomi ve dışa bağımlı kutsallık versiyonu sürümünü de bedavaya indir cebine. Artık kaçıncı varyant ise bu alim ve zalim bileşke her şeyi olduğu gibi inançları da, inançlıları da hoyratça hırpalıyor. Peşin değil taksitle Dinden imandan çıkma çıkarma turlarını hatırlatan reklam kuşağı gibi dönüyor ilim irfan dünyası.

Tabur tabur insanlara tabldot iftarlar, eşyanın tabiatına aykırı medcezirler, dinin özünü zedeleyen dayatma zorlama alışkanlıklar, lokma lokma bağışlanmanın esrik dağınıklığını depoluyor meydanlara hizmet içi himmet.
 
Or mevkilerde orucu sadece aç kalmak olmadığını bilen ve gören gövdelere kadar yayılıyor şerbet. Sanki meleklerin duası lazım birilerine köşe kapmaca oynuyor kelli felli mevkii tutmuşlar, üç beş kelime daha fazla etmek için. Hiç kimse oralı buralı, öteki beriki değil, gelsin tabldot iftarlar, gitsin oruçlar. Yutulanın kimlere ait olduğunu düşünmeden çoluk çocuk, konu komşu, akraba talukat açılsın bölge bölge, lokmada gölge iftarlar.

Çukur içine düşülen çukura aldırmadan Ramazanı haşmetin hışmına uğramaktan korkmadan fosilsi yöntemlerle bir ‘eğlence ayına’ çevirenler kara çölde buzullarla yarıştıklarından bir haberler. Oruç sonrasını sahura bağlayarak safiyane inananlardan bir “eğlence toplumu” oluşturma gayretliliği can damarını resmen çatlatmaktır bu neslin ve dinin. Gün olur nur söner zuhal kararır, mahirane tarifler ve halisane fetvalar da işe yaramaz sonra.

Bodur bolluk festivali havasında bu tam tükenmişlik içinde eski ‘direklerarası’ ruhuna da el Fatiha dedirtiyor iftar şölenleri, ardı arkası faaliyetler. Melekler altın tepsilerde son nefesleri sunduklarında ateşe keser yürekler ve böbürlenmeler başlar ise bu günlere ait Allah Allah. Ama nafile, işte o zaman siyaset bacasından tüttürülen dinsel motifli duman karartır ise mahşeri havayı donar ruhlar. O görkemli zafer alaylılarıyla, adamlık taslayan zafer şaşkınlarının soluğunu kesince Hüda, nasılsa aynileşilecek tüm inananlar.

Olur ki olur; “Allah kibirlenen ve övünen kimseyi sevmez” ve “Allah büyüklük taslayan her zorbanın kalbini mühürler.”

Doldur küpü doldurabildiğince hissiyatıyla bu kurmaca düzen içinde en muteber ayda en hassas günlerde bile ötekileştirdikçe veya bizimkileştirdikçe düş sever ünlüleri veya ünsüzleri de irkiltir bu ucube manzaralar. Ve çekirdeğinden sahte kutsallık filizlenir ise arşa arşı alem ne der bakarız zamanı gelince.
 
Sustur sonrasında akıllarda peçe, aradaki perde de kurtaramaz zevatı. Çağ zengini hanelere de uğradığında ağıtlar, çağın renkli fotoğrafları da çıfıt çarşısında satılır üç beş paraya. Elbette böyle sür-gitmez, Sultan Süleyman’a kalmayan size mi bize mi kalır. İllallah dedirten bu adaptasyona, abesle iştigal bu dellenişe ve değerlerin en derine gömülüşüne de vakti zamanı geldiğinde bir son yazılır. Mezbeleliğin göbeğinden acayip feryatlar yükselir ise göğe bu demode öncüler, piyese son perde külliyatı ekleyenler, külyutmazlar da sarsılır ansızın.
 
Onur duyduklarını dillerden düşürmezler eğer emanetlere… iseler; tarih kütüğüne çivi çivi çakılırlar.

Takdir Allah’tan Ve “Onlar bir ümmetti, geldi geçti” olurlar ilahi makamda…

Tekdir veya nasihat algılayanlar için ise tek cümledir ikinci cihan “Helalin hesabı, haramın azabı vardır”

Budur deniyorsa hala ve bundan kelli oruç aylarında meclis buysa, biz bu meclise girmeyeceğiz. Uymayacağız, saf tutmayacağız cemlerine. Dâhil olmayacağız bu fır döndü manzaralara. Ramazanı sunulan lokmalarla gerçeklerin gizlenmesi ayına çevirenlerin bal-kaymak küplerini görmezden gelmeyeceğiz. Ortak olmayacağız ulu orta günahlarınaDinolojik dengesizliğin müsekkin gibi abartılı ve kabartılı açılımlarına yelken açmayacağız. Politik ilahi sırlara, sosyolojik enkazlara ve mecazi düşlerdeki aksakallı dedelere de asla prim tanımayacağız.
 
Dur duraksız takip edeceğiz lakin onları tarihe not düşmek adına…

Uğur böceği kanadında uğurlamak adına, bundan böyle israf ve taşkınlık güncellemelerine, eksik gedik dayanışma püskürtülerine nüktedan şair birikimimizi katmayacağız. Sakın ola aldanmayın biz aldanmayacağız bu göndermelere diyerek, gösteriş amaçlı ve siyasi çıkar beklentili başka keselerden hayır hasenatçıların, tabldot usulü sokak iftarcılarının, debdebeli depicilerin, bakanlı-bakmayanlı manşetik ev ziyaretçilerinin ve gelip geçici menfaatler peşinde koşanların peşinde koşturmayacağız.

Sur üflenene kadar sıkı takipteyiz. Çünkü “hakka dönüş ve yürüyüş” kaç cilt doldurur az çok biliyoruz. Öyle tenteler gölgesinde söz arası-sur içi gizli gücün sistem sınaması kuru laf kalabalığı ile olmuyor “halka-hakka hizmet”. Halka ve hakka hizmet nasıl olur biliyoruz, yapılanları da görüyoruz

Nur ile nurlanmak ise amaç mülkün zerresine tapmadan hakka yürüyüşle gerçekleşir.

Kur’an hakkı için, Yürekler yeterse şöyle oluyor halka hizmet;

“Allahım beni fakir olarak yaşat, fakir olarak ruhumu kabzet, ahrette fakirle zümresinde haşret”…

13 Temmuz 2013 Cumartesi

HER RAMAZAN BAŞKA BİR HİKÂYE, 'RAMAZAN, VİCDAN, KUZEY AFRİKAN'...

HER RAMAZAN BAŞKA BİR HİKÂYE, 'RAMAZAN, VİCDAN, KUZEY AFRİKAN'...

Her Ramazan başka bir hikâye ama din ve duygu sömürüsü, vicdanları zorlayan ılımlı İslam bilinçliliği hep ayni…

Arap baharı Bir ipek böceği masalı gibiydi başında. Bir yıl sonra bu Ramazana denk düşen günlerde Afrika boynuzunda ilk çatlamalar başlayınca, İslam coğrafyasında insanlar mısır püskülü gibi, çığ gibi aktı meydanlara, kaçan çağı yakalamak için.

Ve şu garip Memleketi adım adım Kuzey Afrika’daki özellikle Mısır’daki yaşananlar veya yaşanmazlar, kan ve gözyaşı acısı dolaştı, oruçluluk vasıtasıyla. İktidar destekli Telin ve kınama hedefleri kısa zamanda bir bir tutturuldu. Genel ve yerel İktidarlar kendi yanlışına kör, ele aleme yardım ve destek yürüyüşleri, konvoyları ve mitingleri peşine düştüler. Ilımlı İslam dalgasını olumlu sevk ve idare edince artı puan toplayıp, oy depolamak ve iktidarda kalmak için.

Öyle olunca da halk bu kutsal uğraşı günlerinde gezi de yeryüzü sofralarında eksiksiz birleşti. Övünülesi ve övülesi bir dayanışma gayreti tepe yaptı ülkede. Alternatifi de Mısır bahanesiyle Kent ortası Ramazan panayırlarına yayılıverdi.

İbre yine çok akıllıca alışkın olduğumuz göstergelere döndürüldü, kaydırıldı. Geçişken, geçirgen ve bukalemun karakterlerin eline hem de Ramazan içinde bu fırsat geçince olay bir anda siyasi hesaplara ve siyasi ranta kaydırıldı komşudaki can pazarı. Destek işi şova dönüştürüldü. Oysa her iki tarafa da değişik cenahlardan verilen bütün destekler aslında ABD paşanın işine geliyor.

Peygamberleştirmeden, tanrılaştırmadan hiçbir işi yapamayan bu toplumu yönetenler ve topluma yön verenler, Kuzey Afrika’daki bu asrın siyasal İslami trajedisini bile şu mübarek ramazan günlerinde istikbale dönük malzeme ediyorlar velhasıl.

Ve hala tıknefes-emperyal dünyadan bir kıpırtı yok. Çünkü İst’leri, izm’leri çökmüş, ekonomisi iflas etmiş, beyinleri zift tutmuş kurum bağlamış egemen dünya da çıkışını Kuzey Afrika’nın yer altı zenginliklerine bağlamış. Onlar da sipere yatmış İşlerin daha da kızışmasını bekliyorlar.

Her Ramazan başka bir hikâye ama din ve duygu sömürüsü, vicdanları zorlayan ılımlı İslam bilinçliliği hep ayni…

Anlamak ise zor şu fakir ülkeyi; Ramazan ayı ganimet ayıdır belleyip, rotayı şaşırtanların, değiştirenlerin “ Helal kazanmak başlı başına ibadettir. “ sözüne kulak kesildiklerine hiç tanıklık edemeden, çoluklu çocuklu iftar sonrası kasaba panayırı havasındaki eğlenceliklere savruluyorlar.

Eğer, “ Herkesin bir kıblesi vardır. Siz hayır işlerinde yarışın “ direktifi uluorta her gün duygu sömürüsü yapıp, o sömürüyü siyasal ranta çevirmekten çekinmeyenlerin tuzağına düşüyor ise memleket günahtır. Görsel Müslümanlık gerçek Müslümanlık değildir herhalde. Yardım ise destek ise ana amaç, bu işin gizlisi eftal alenisi ayıp değil midir?

Pınarın başını tutmuş da bırakmayanlar, aktıkça küpünü dolduracaksın musluğunun önündekiler elbette damlaya, kırıntıya muhtaca bu ramazanda da yağdıracak şelale gibi. Yağdır yağdırmasına da, yağmalamadan yağmalattırmadan, Allah rızası için yapacaksan ne ala.

Ama içi boş söylemlerin arasına destek, telin, yardım, fon, oruç, din, iman, ramazan, Kuzey Afrikan, Mısır, Meydan ve ölümleri kattın mı işin seyri değişir. Alkışlar gırla, sloganlar tek perde gider ama kazanırken kaybetmek işte budur. sol elin verdiğini sağ el görmeyeceği günlerde büyük sermayenin emrine girmek de işte böyle olur. Böyle olursa İçtenlikli devam eden gerçek islamın imajı zedelenir ve çok özellikler gözden kaçırılır. Ülke din iman mezhep üçgeninde eksik gedik içinde kaçıran kaçırana olur sonuçta. Bütün lafı gayretimiz,  İleride doğacak büyük yanlışlardan ve günahlardan arınmak içindir, iyi niyetliliğimizdendir yani.

“Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma, sonra kınanır, kaybettiklerinin hasretini çeker durursun” ilahi uyarısı, ayrıca siyasal dokunulmazlığın ilahi bir adalet gereği olmadığını da vurguluyor.

Her Ramazan başka bir hikâye ama din ve duygu sömürüsü, vicdanları zorlayan ılımlı İslam bilinçliliği hep ayni…

Asıl niyet kınamak, eleştirmek ise, bizim de tüm olanları kınama hakkımız en baştan mahfuz, birden karar verilmişlikle gösterileri ramazan içine çekmek siyasaldır alenen. Siyasal değil diyenler çıkabilir ama bu meydansal destek durumları kınanma boyutuna doğru ilerler ise ne olacak. Geziden aklı evvel birileri çıkar da “İçimizdeki Kuzey Afrikalıların” durumu ne olacak diye anımsatırsa hiç kimsenin alınma lüksü de kalmaz o zaman.

Öyle güllük gülistanlık da yaşamıyoruz hiçbirimiz. Yinede kendi çıkmazlarına-açmazlarına rağmen bu toplum, bu halk, bu ülke üstüne düşeni her zaman yaptığı gibi her konuda da yapıyor. Çünkü bu halkın kitabında;“Biz sizi Allah rızası için doyuruyoruz, sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz”yazıyor. Her meseleyi hakkınca değerlendirmenin ve irdelemenin yolu bu tek cümleden geçer aslında.

Hiç kimse Anadolu’nun bağrından çağlayıp gelen ramazan ayındaki bu yardımlaşma, dayanışma arzusunu, kendiliğinden gerçekleşen bu şahlanışı, halkla kucaklaşmak yerine veri-tabanlarına sahip çıkmak amaçlı beye-paşaya, şıha-şaha, Kuzey Afrikanda ve dünden hevesli ülkelerdeki ılımlı islamik yönetimlerin iflasına destek mitinglerine bağlamaya kalkışmasın, ayıp eder ve günah işler.

Kişisel çıkarlarını önde görüp toplum çıkarlarının önünde tutanların homurdanmasına, gocurdanmasına da hiç gerek yok. Bir taraflı yargılama ile bertaraf  hakları da yok. Gören gözler, okuyan diller gerçekleri biliyor ve her fırsatta aktaracak.

Çünkü o yazıcıların duvarında “Bir ülkeyi helak etmek istediğimizde o ülkenin varlıklı ve şımarık kişilerini çoğaltırız. Bu suretle onlar kötülük işlerler, böylece o ülke helaka müstehak olur”kutsal ikazı asılı duruyor.

Bir ipek böceği masalına dönüştürülerek Arap baharı ve ileri demokrasi kisvesinde sunumu yapılan, egemen sermaye destekli ılımlı İslamın yönetim zaafına arşın arşın yükselen bir ulusal şahlanışı görmezden gelmek ise başka bir yazı konusu. Konuyu bilindik, tanış, aşina olunmuş böbürlenme, büyüklenme ve kibirlenme beyitleriyle manzumlaştırarak, yeni mazlumlar yaratıp oy pınarından kana kana yudumlamaktan başka bir şey de değil aslında.

El atıyla cirit atma, oyun kazanma eskiden olsa kafadan ayıplanırdı, yiğide yaraşmaz denirdi. Şimdi yiğitlikten sayılıyor ne yazık ki. Bu yüzden biz indirdik duvardaki yaldız-yıldız kaplıyı, okuma gözlüğümüzün yanına başucumuza koyduk ve okuduk sonra, Ramazan hatırına;

“Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar Kurtuluşa erenlerdir”…

11 Temmuz 2013 Perşembe

“YA ŞEHRİ RAMAZAN-I KAPİTALİZM” HOŞ GELDİN…

“YA ŞEHRİ RAMAZAN-I KAPİTALİZM” HOŞ GELDİN… 

“Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma. Çünkü sen ağırlık ve azametinle ne yeri yarabilir ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin“…

Ya Şehri Ramazan hoş geldin. On bir ayın sultanı yazın kavurucu olacağı varsayılan sıcağına denk düştü bu yıl da. Tam 18 saate yaklaşan bir oruçluluk söz konusu. Tutanlara da tutamayanlara da Allah kolaylık versin.

Ramazan öncesi doların zirve, ekonominin dip yapması etkili olacak bu kutsal ayda. Her Ramazan olduğu gibi et ve bakliyata ek olarak sebze fiyatları da fiyat artışları ile ikiye katlanır gider. Bu “ Ramazan fırsatçılığına “ sebze ve meyve fiyatlarındaki yüzde yüzlük artış da eklendiğinde niyetliyim, çok iyi niyetliyim demekle de olmaz. Üstelik ramazan fırsatçılığına birde "siyaset fırsatçılığı" eklendiğinde tüm iyi niyetlilik bertaraf olur, akıl küpü de çatlar...

“ İnsanlardan öyleleri vardır ki dünya hakkında söyledikleri senin hoşuna gider. Hatta böylesi kalbinde olana samimi olduğuna Allah’ı şahit tutar. Hâlbuki o hasımların en yamanıdır. “

Zaten Ramazan ayı son on yılda iyice bir tüketim çılgınlığına yönlendirildi ve yönetildi. Mübarekti, kutsaldı derken uluslararası markaların cirosu bu ayda tavan yapıyor. Yerel birçok ürünümüz çok uluslu sermayenin kasalarını şişiriyor. Kapitalizm Hıristiyan dünyasında can çekişirken İslam dünyasında bir aylığına da olsa bayram yapıyor. İşte yenilenen Ramazanın yeni yüzü ve misyonu bu…

İslam ve siyasi İslam resmen sınıf atladı ülkede. Ama Müslümanlığın doğasında olan dayanışma, paylaşma, yardımlaşma gibi kavramların içi boşaltılıyor. Yardım poşetleri ve iftar kutularıyla ölçülüyor artık din, iman ve insanlık.

“ Yetimin malına yaklaşmayın. Yalnız erginlik çağına erişinceye kadar onun malına en güzel biçimde yaklaşabilir onu uygun tarzda sarf edebilirsiniz. Ölçüyü ve tartıyı tam adaletle dengeli yapın. Biz kişiye gücünün yettiğinden fazlasını teklif etmeyiz. Söz söylediğiniz zamanda akrabalarınız da olsa adaletli ve Allah’a verdiğiniz sözü tutun. İşte Allah size iyice düşünesiniz diye bunları emretti. “

Bir bardaklık hayırane ve masumane iftar açma meşrubatı ve sandviçinden iftar çadırlarına, çadırlardan sokak iftarlarına, mahalle iftarlarına, ramazan paketlerinden dijital yardım kartlarına, karagöz-hacivattan panayır şölenlerine evrimleşen “Mübarek Ramazan” emperyalizme tutsak olmuş kimsenin umurunda değil.

İslam sosyetesi de beş yıldızlı otel teraslarında, camlı-pırlantalı-ipekli, köşkler ve Osmani saraylarda verilen iftarlarla son yıllarda toplumun aynası oldu mahalle baskısına. Bir çırpıda cismani büyüklük yaratıldı tek hücreli amipten. On bir ayın sultanı da yazık ki süreç içinde halka ulaştıralım derken halktan koptu. Deyim yerindeyse, kapitalist oldu vahşice.

“ Fakat Allah’ a verdikleri sözü ve yeminleri az bir paraya satanlar var ya işte onların ahrette bir payı yoktur. Allah kıyamet günü onlarla konuşmayacak. Onlara bakmayacak. Ve onları yüceltmeyecektir. Onlar için acı bir azap vardır. “

İstanbul’un her ilçesi, her belediyesi kapitalizmin bu paslı çarkına ramazan bahanesiyle iftar ve sahur masaları kurup, o sofralara mahkûm garip gurabalaştırılan insanları kurban etmeye devam ediyorlar. Üstüne yerel dernekleri kullanarak uydurma yöresel eğlencelikler tertipleyip, siyaset soslu gecelerde sahura kadar rol çalıyor siyasete bulaşmış, bulaştırılmış din-ayet .

“ Fakat Allah’ a verdikleri sözü ve yeminleri az bir paraya satanlar var ya işte onların ahirette bir payı yoktur. Allah kıyamet günü onlarla konuşmayacak. Onlara bakmayacak. Ve onları yüceltmeyecektir. Onlar için acı bir azap vardır. “

“ Vicdan ile cüzdanı arasında sıkıştırılmış “gariban Müslüman kesim, nesli tükenmiş çeşmelerden şerbet akıyor, çorba akıyor, para akıyor akıttırılıyor diye sevinmeye zorlandıkça tabansızlaşıyor. Ve asıl parsayı toplayanlar ise en yakınlarını mezhepsizleştiriyor.

“ Yetimlere mallarını verin. Temizi pis olanla değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katarak kendi malınızmış gibi yemeyin. Çünkü bu büyük bir günahtır. “

Kilometrelerce iftar masaları kurulup, kuş sütü eksik masalarda iftar açılışlarına çocuklar da malzeme edilince olmuyor, yakışmıyor. Çocuklar için Karagöz- Hacivat perdesi kurulmuş, kuklalar gösteri yapıyor ya ne güzel. Antika musluklardan kızılcık şerbeti akıyor ve içiliyor ya dünya güllük gülistanlık. Hoş geldin ya şehri ramazanı kapitalizm…

“ Zulüm ile öksüzlerin mallarını yiyenler karınlarına sadece ateş koymaktadırlar. Ve çılgın bir ateşe gireceklerdir. “

Niyetliyim, çok iyi niyetliyim demek boş verdik ey efendiler anlamı da içermez. Meydanların, caddelerin ve sokakların göbeğinde insanlara oruç açtırarak kusursuz hizmet verildiğini ve yapıldığını söyleyenlerin hesabı da kesilir bir gün. Er insaf İslam’ın Sokak tiyatrosuna, ucuz reklamlara ihtiyacı mı var. “ Mahşerde kör olanların gözleri “ dünyada bir açılmış ki pir açılmış.

“ Kendilerinden geriye zayıf çocuklar bıraktıkları takdirde onların durumundan endişe edecek olanlar öksüzlerin hakkına dokunmaktan çekinsinler. Allah’tan korksunlar ve doğru söz söylesinler. “

Bu israfi gidişatı hayırlara yormak gerek. Sonları hayırlı olur inşallah. Alo yapın iftarlığınız bizden, sahura kalkamıyorsanız biz uyandıralım hatları ile yapılan belediyeciliğe üstün hizmet madalyası olarak oy veriliyor ise bu dünyanın çivisi kopmuş demektir.

Ramazan Allah kelamıyla;

 “ Ramazan ayı insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’an’ın indirildiği aydır.” İse gerçekten;

On bir ayın sultanını diğer on bir aydaki çıkarları için kullanmayı göze alan o cahil cühelaya yüce kitapta bir ayet var:

“ Bir ülkeyi helak etmek istediğimizde o ülkenin varlıklı ve şımarmış kişilerini çoğaltırız. Bu suretle onlar kötülük işlerler. O ülkenin zenginlik sebebiyle şımarmış ele başılarına  iyilikleri emrederiz. Buna rağmen onlar kötülük işlerler. Böylece o ülke helaka müstehak olur. Biz de orayı darmadağın ederiz. “diyor.

Son yıllarda Ramazan ayında bunca israfın yapılmasını dine hizmet olarak uygulayanlara ve bu imansızlığı hoş karşılayanlara;

“ Bir de akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver gereksiz yere de saçıp savurma /zira böylesine saçıp savuranlar şeytanların dostlarıdır. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür. “diye uyarıyor Kur’an-ı Kerim. ,

Ama iş çığırından çıkmış bir kere, çağın çığırtkanlığını yapanlar belki memnun ama Kutsal Kitapta onlara da bazı ayetler var;

“ Her ümmetin bir süresi vardır. Süreleri gelince onlar ne bir an geri kalırlar ne de öne geçerler. Tam vaktinde batıp giderler.”…

“İnsanlığı karanlıktan aydınlığa çıkaran”  Hazreti Peygamber’in tüm bu şatafatı ve israfı görmediğini sananlara ise; Ey Şehri Ramazan-I Kapitalizm Hoş Geldin demek de bir garip bencileyin düşer.  

8 Temmuz 2013 Pazartesi

SUR DİBİNDEN SURİYE’YE ORADAN MISIR’A…

SUR DİBİNDEN SURİYE’YE ORADAN MISIR’A…

Neresinden baksanız, nereden tutsanız elde kalan şu yalancı bahar ve ileri demokrasi politikalarıyla ülke ve dünya acılara ve yokluğa itiliyor insafsızca. Mısır’lı kardeşler milletini bir yılda yüz milyar dolar borca sokunca yine yer yerinden oynadı oralarda, yüzlerce can kaybı var daha şimdiden.  Ve izliyoruz yüreklerimiz yanarak, aklımız titreyerek o bilindik oyunu…

Mısır’da öyle de bizde farklı mı, Ülke ekonomisi dibi delinmiş bakraca, dibi yanmış sütlaca döndükçe Amerikan parası ancak rüyasında göreceği şekilde bir ayda zirve yaptı. Hazine elden geldiğince müdahil olsa da bu arsız şahlanışa, tırmanış enflasyonu körükledi ve hükümet memuruna yüzde bir oranında enflasyon zammı yapmak zorunda kaldı. Durum önceden bilindiğinden ama halka yansıtılmadığından kısa süreli bir şaşkınlık yaşandı odasında borsasında. Ekonomik kurtuluş masalları başka diyarlarda aranmış olsa da evdeki hesap bu kez de çarşıya uymadı. En tepedekiler bu ekonomik çökmeyi seçime malzeme yapıp muhakkak gezi ye bağlarlar ama yanlış yere park etmişliktir asıl neden.

Zaten bu emperyal politikalar daima yoksulluğu getirmiş şu ülkeye. Bu liboş kapitalist mantık halka, emek kesimine, dar gelirliye azap olmuştu yıllarca ve son on yıldaki değişik gösterilen ama eskiye benzer uygulamalar da artık iflasın eşiğinde. Herkesin pek bilmediği sınırdışı operasyonlarla ekonomi güçlendirilmeye çalışılsa da mayanın tutmadığı görüldü.

Bu uluslar arası soyguna çene çalan, çanak tutan ekonomi politikaların uygulanması zor olduğundan içte ve dışta sömürüyü kolaylaştıracak savaşlar icat eder her daim egemen güçler ve hizmetkârları. Savaşa giden yöntemler planlanarak vakti zamanı eriştiğinde düğmeye basılır hemen. Ya da pentagonvari bir askeri darbe peydahlanır, sıkı ekonomik tedbirleri ulusa ve uluslara dayatmak için.Geri kalmış ülkelerin üzerinde incelikle hesaplanmış bu planlı programlar ile tüm kaynaklar ve üretilenler de uluslar arası, çokuluslu firmaların ve emperyalist ülkelerin kasalarına aktarılır bir anda. Budur işte kabaca hesap.

Özellikle Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da petrol ve doğal kaynakların üstüne oturma gayesiyle yürütülen tüm demokrasi getirme ve rejim değiştirme operasyonları iç savaş aşamasına getirilerek tırmandırılıyor, dolandırılıyor. Mesele kısaca budur.

Malın malla değiştirildiği ilkel toplumlardan başlayarak gelişen toplumsal dönemlerde birçok değişim araçları kullanılmıştır. İşte tüm kargaşaların ve savaşların ana temeli zamanla dinsel motifler katılsa da sadece paradır. İnsanların birbirine girmesine, ülkelerin karşılıklı restleşmesine ve devletlerin birbirini boğazlamasına tak sebep o değişim aracıdır, yani paradır. Veya para getiren, para yerine geçen değerlerin üretimi ve toplamına sahipliğin boyutudur dünyayı kardeşkanına bulayan.

Tarihin sömürgecilikle istila edilen topraklar üzerindeki yer üstü ve yer altı zenginliklerinin talanıyla ve paylaşımıyla biçimlendiğini kim inkâr edebilir. Emperyalizmin doğup geliştikten sonra yığınla enstrüman kullanarak ki din-imanda bunların içindedir hükümranlığını yüzyıllarca sürdürme gayesidir yalnızca. Geçmişte olduğu gibi bu günde yaşananlar bilimsel manada işte budur. Kim aksini iddia edebilir bu tarihsel gerçekliğin.

Ülkelerin egemenliğini silahlı insan gücüne dayandıran, bilimi dışlayan ve ülkeleri cüruflar ve hurafeler batağında geri bıraktıran, geri kalmasına neden olan, bu baskı ve sömürü mekanizması tarih boyu devam ettiğine göre bu gün oralarda-buralarda başka şeyler yaşanıyor masalına kim inanır artık. Artık hazinelerin savaş ganimetleriyle doldurulduğu günler çok geride kalmış şeklinde düşünenler de çıkabilir. Ancak hiç de öyle değildir işin aslı, tası tarağı. Şimdi daha sinsi, vahşi ve acımasız bir savaş gündemdedir.

Topyekûn aynı toplumları farklı coğrafyalarda, farklı toplumları ayni coğrafyada bir hiç uğruna ortak savaşlara sürükleyen ve ittiren emperyalist paylaşımın ta kendisidir. Bu yalandan demokrasinin acar-kaçar havarileri kesilenler de aklı sıra pay kaparız diye adamlıktan çıkarak orta yerde dolaşıyorlar.

Bu ekonomik savaş veya tanklı bombalı savaşı haddi ve hakkı olmadan destekleyenler ise sosyo kültürel, siyasi dinsel emperyalizme taparak ülkeleri, bölgeleri ve insanlığın kaderini meçhule yönlendiren bir atıl güç olarak özgürlüklerin önüne dikiliyorlar. Bu akıl fukaraları tüm dünyayı çok uluslu şirketlerin gölgesinde, bu şirketlerin ana üssü devletlerin yönettiğini ya bilmiyor ya da görmezden geliyorlar. Bu ihaneti fırsat bilen sömürü çarkı da günden güne canavarlaşarak her gün bayram ediyor.

Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da Kürt ve Arap kurtuluş partileri, diktalar, diktatörler, şimdide mezhepsel ayrıcalıklar yaratılıp bir bölge sorunu olmaktan çıkan dünyayı etkileyecek ama egemen sermayeyi güçlendirecek savaş rüzgârları estiriliyor. Sorunların dinsel ve etnik duyarlılıkla kendi içlerinde, demokratik çözümler çerçevesinde halledileceği alenen belliyken katmanlar sıcak savaş, iç savaş tuzağına çekiliyor tertiplice.

Güncelin dışında, uzun vadede ana stratejisi belli ve ödün verilmeksizin dayatılan yaptırımlarla dünyanın neredeyse yarısı ateş topuna döndürülmek isteniyor. Demokrasi hüviyetine kavuşturulacak, büründürülecek denilerek bölgesel zenginliklerin peşine düşüldüğü nedense akıllara iz bırakmıyor. Ütopist bir yaklaşımla bop-mop derken hop tüm komşular, dindaşlar, ırkdaşlar ve inançlar birbirine düşman edildi. Meseleye şu garip Ülke açısından da bakıldığında görüldü ki; baştacı idareciler bu katran karası kuyuya düşmekten hiç sakınmadılar. Hiç değilse yeni tarzlar denemek ve yanılgılarda övünmek yerine, yurtta ve dünyada barış ipine sarılarak bu bataklıktan kurtulmak mümkündü.

Söylenenler, eleştiriler dikkate alınmadıkça da bir devrin sonu elbette çarçabuk gelir. Yeni bir çağ başlarken de, tutarlı ve analitik veriler doğrultusunda biçimlenmeyen iç ve dış politikalar bu ekonomik ve yarı sıcak savaşta içinde yaşadığımız şu ülkeyi de yenilmişler listesinin üst sıralarına taşır. Umarız olmaz ama bu tersine girdap bambaşka, bir ülke içinde ülke yaratır.

İşin aslı gerçekten, geleceğe yönelik ağır tahribatlar yaratacak bu bölgesel emperyalist projelerin hazırlanmasında, uygulanmasında etkin ve yetkin biçimde rol üstlenmemektir. Çünkü bir şekilde bu avam projelerinde yer alan, almış olan, tatbikinde inatçı ısrarcı olan veya istenmediğini bile bile, güle oynaya bu oyunda rol kapmak için yırtınan her kimse, hangi ülke ve hangi milletse tarihe eninde sonunda hesap vereceği gibi ayni illet onlarında yakasına yapışacaktır.

Armudun çöpü, mısırın püskülü, salkım söğüt eğilmeye görsün…

ARAP KIZI’NA YAZIK, ZAVALLI CAMDAN BAKMAYA DEVAM EDİYOR...

ARAP KIZI’NA YAZIK, ZAVALLI CAMDAN BAKMAYA DEVAM EDİYOR...

Sözde Arap Baharı sürecinde Mübarek'i deviren halk hareketinin ikinci yılında Mısır 1.5 yıl sonra yine aynı noktaya döndü. Ordu yönetime el koydu yani o 'Kurtarıcı ordu’ yine görev başında. Sözde Arap Baharı'na askeri darbe. Olan yine garip halk yığınlarına olur, darbe kerşı darbe derken, birilerinin ekmeğine yağ sürülür, o kadar...

Ve iki yıl sonra 16.09.2011’de aşağıdaki başlıkla yazdığımız ve yayımladığımız yazı güncellendi. Güncellik kazandığı içinde de tekrar sütunlarımıza taşıyoruz;

…Zavallı Arap Kızı Camdan Bakıyor...

 Bir Arap baharıdır almış başını gidiyor. Yani “Arap baharı” sağanağı yaşanıyor kıyı köşe. Çocukluğumuzun o tekerlemesine yuvarlanıyor akıllar istem dışı; “Yağmur yağıyor seller akıyor, Arap kızı camdan bakıyor.” 

Ayrıntıda gizli aslında her şey; Egemen güçler Ortadoğu’yu ve Kuzey Afrika’yı yeniden şekillendiriyor. Adı “Arap baharı”.
Bu yeni fotoğrafta boy gösterebilmek için de dış politika kulvarında acayip bir genişleme var. Akıllara zarar.

Eylül ayı hüzün ayı, güz ayı. Yokluğun da varlığın da üstesinden geliriz mantığıyla sonbaharın müjdecisi. Sözler savlar ilahi akit mertebesinde alıcı buluyor, şakşak bol, helecan gırla gidiyor nedense. Yaşananlar izlendikçe bir yudum musluk suyuyla bile başı dönüyor insanın. Allah’ı unutarak yapılan işler makbul görülüp bollaşınca, doğrulara dokunmak suç unsuru sayılıyor her kertede.

Güzle birlikte bir direnç orucuna girmiş gibi toplum, gardlar düşmüş. Hazan yaprakları gibi dökülüyor muhalefet, yüzler sararmış.
Kibirden burnu düşecek gibi dolaşıyor iktidar. Gecenin en karanlık yüzünde hiç kıymeti harbiyesi olmayan manevralarla güç-kuvvet şerbeti yudumluyor şehzadeler…

Ve kendimizi tutmak zamanı değil; bu Arap baharı bize göre bahar-mahar değil. Kim, bu konuda ne söyler, ne düşünür bizi zerrece ırgalamaz. Oralarda şarkından garbına emperyalist sömürüyü daha kolaylaştırıcı sistemler modernize ediliyor sadece. Onlarca sene diktatörleriniz götürdü, sıra şimdi bizde deniyor sözde demokrasi uğruna. İşte meselenin özü, gözü bu.

Saf tutmuş kapitalist-emperyaller, pay kapabilmek için yarıştalar. Bu sayede can çekişen vahşi kapitalizm bir süre daha rahatlayacak. İşte bahar bu “Paranın baharı”. Emperyalizme ilkbahar-yaz, üstüne sonbahar düşmüş. Çaresizce camdan bakan Arap kızına ise karakış düşecek pek yakında. Mevsimsel taksimin gerçeği bu, Ve çocukluğumuzun tekerlemesi; “Yağmur yağıyor seller akıyor, zavallı Arap kızı camdan bakıyor”…

Güzel konuşmak bir erdem ama dürüstçe yazabilmek çok daha önemli erdem. Edebi edebiyattan önce öğrendik. O yüzden günü kurtarmaya çalışmak edibe yakışmaz. Günü kurtarmaktansa dargın olmayı, dargın kalmayı ala belleriz. Kapı kapı dolaşmakla olmaz.

Ve biliriz her şeyin bir kapısı var. Kapıdan geçmeye gör hemen iç kapıda karşılar ahaliyi, kendine özgü ama tavsiye edilemez ülkenin ahvali. Cemaat şuuruyla bu kadar olur işte. Şurubu şırayı içenler öze ulaşalım derken köze düşerler umurları değil. Kor kül olmuş, ülkeyi karış karış açlık sınırında yaşamlar sarmış gözler hala dışarlıklı. Ardı arkası kesilmez arsız ölümler memleket memleket yürek dağlıyor, özrü kabahatinden çoklar alemin kralı.

Velakin arap baharı. Moda şimdilik bu takılmışız rüzgarına. Ne hikmet ise kendi arabını unutup elin arabının sahte bahar heyecanı sardı Müslüman kardeşleri, yeri göğü. Kendi söküğünü dikemeyen terzi hesabı “Ata’nın emaneti” Ortadoğu’dan Kuzey Afrika’ya dolaştırılıyor pervasızca. Osmanlı dirilişi hülyası “rol tip Türkiye” mantığıyla elin cahili cühelasının gözünün içine sokuluyor. Hangi

Müslüman kardeşler ister mi ki kendi mahallesinde hırpalanan tırpanlanmaya çalışılan bu idareyi cumhuriyeyi. 

Ve sormazlar mı adama; Ey evin reisi, kırıp dök, dövüp kıyıp, sonra da sev, bu ne biçim aşk, diye…

İyilik gizlenir kötülük affedilir evet ama samimiyet var diye günaha da girilmemeli. Eylül ayı hüzün ayı. Hüzün ayı ama “Yurtta sulh cihanda sulh” unutulmamalı.

Eylül ayı eğitimin öğretimin başlangıç ayı. Sessiz sedasız açıldı okullar. Sessiz sedasız internete düştü devletin pazarlıkçı ses kayıtları. Sessiz sedasız anayasanın başına yine o ekonomist seçildi. Sessiz sedasız yeni İncirlik üslerinin bir benzeri Kürecik’te füzelendi. Sessiz sedasız kredi kartları milletin elinde patladı. Ve sairelik, mübalasız nice teferruat hasıraltı sessiz sedasız.

Varsa yoksa Arap baharı. Arap baharlarına indirimli zevat turları. Ne baharı; Alemin kapitalisti emperyalisti zavallı Arap kızının örekesine karakışı reva görmüş, bir sevinç bir sevinç ki kanı donuyor insanın.

Bir Allah kulu, bir şah kulu çıkıpta gerçekten dem vuramıyor. “Bahar bahane sömürü şahane” diyemiyor. Ve o çocukluk anılarından kalan tekerlemede ” Yağmur yağıyor seller akıyor, çaresiz Arap kızı camdan bakıyor.”

Camdan bakmaya içimiz elvermedi, Çünkü “Biz utanırız, bize şahdamarımızdan da yakın olandan…”

Evet, bu gün itibariyle zamanında atıp tutanlardan, mangalda kül bırakmayanlardan kim gözgöze gelmek ister, yağmur yağdığında camdan bakan o garip, zavallı ve küçük Arap Kızıyla...