17 Temmuz 2016 Pazar

KARA CUMA…

YALNIZLIK KAPISI; KARA CUMA…

Şu garip memleket adı daha en başından ‘kalkışma’ olarak koyulan alenen demokrasiye kasteden molla, hoca ve imam lakaplılardan oluşan paralelci bir cunta darbe girişimi yaşadı. Bu dost doğru saptamaya anında refleksvari tepki oluşur ama alınmaya da hiç gerek yok durum alenen bu. Çok yakında paralelci cuntacıların bu lakaplarla yani hoca, imam, molla ve benzeri lakaplarla anıldıkları görülecek ayrıca divanı harp tutanaklarına da aynen böyle yansıyacaktır. Yansıtılmasa da tarih böyle kaydedecektir.

Dosta düşmana, dünya aleme, el aleme rezil olundu bir kere daha. Yaşanmaz olası bu kara Cuma devletin üst kademeleri ve kurumları arasında ayrışmanın, kirlenmenin ve kinlenmenin katmerlenen birikimidir. Devlete hükmeden hükümet ile hükümete hükmedemeyen paralel devletin çatışmasında araya milletin katıldığı, meydana sivillerin sürüldüğü bir çağdışı feda kakışması olarak şimdiden tarihte yerini aldı. Gittikçe geleceği kararan memleketin bir kara Cuması eksikti, o da oldu...

Cuma ertesinde bir süreliğine kararan tablo tam kararmadan paralel cuntacı girişim devlet millet el ele geri püskürtüldü. Ama ülke demokrasisi yara aldı. Belki son bir girişimdi tutmadı. İleride can havliyle yapıldığı söylenecekse bile paralelcilere hiç yakışmadı. Resmi rakamlara göre çok insan mahvoldu. Kurunun yanında yaşında yanacağı cadı avı tez elden başladı. Her cuntacı girişim vahşidir ve darbeler karşıt vahşilikleri de tetikler. Onlar da yaşandı maalesef. Tatbikata çıkıldığına inandırılan veya öyle bilen suçsuz Mehmetçiğe acımasızca cephe alındı. Minarelerden müezzinler sala verirken, imamlar milleti resmen galeyana sevk etti. Elbette devlet hiyerarşisi içinde onların da üstleri amirleri vardır emir böyledir ama yalnızlık kapısı aralandı birden ve emirler hiç sorgulanmadan uygulandı. Ağır silahlar darbe girişimlerinde en acemi ve en cesur unsur sayılan er ve eratın elinde idi ama onlar Allahtan en zor koşullarda bile ustaca davranıp tetiğe dokunmadılar. Ve kopacak kıyameti önlediler…

Anıların kucağında, demir kapıların ardında, yakasız yamasız, omuzsuz rütbesiz, dinsiz imansız, kitapsız mezhepsiz yıllarca beslenen bu iç beslemelerin beslendikleri evi içten içe vurması girişimidir bu kara Cuma. Öyle ki başkomutanım diyen başkomutana rağmen kışlalardan çıkılmıştır. Telkinler ve nasihatler saatlerce dinlenilmemiştir. Ve kalkışmada dilenilince devlet kademesi kendi kolluk güçleriyle bitirmesi gereken bu iç meselesini halka havale etti. Millet resmen kullanıldı. Bu derin ve ileri demokrasi sürecinde aradan sıyrılan kim olur, olacaktır yakında anlaşılır.

Şimdi kimse yanlış anlama ikircikliğine düşmesin ama bu emir komuta zincirsiz kalkışma devlete bağımlı çalışanların ve kurumlarının yıllarca politika yapmasının en doğal sonucudur. On yıllardır devletin en kilit mevkilerine yerleştirilen paralelcilerin paralel devlet mantığı çerçevesinde bir araya gelerek yine birbirini kandırmalarıdır. Bu kara Cumaya başka elbiseler giydirmeye çalışanlar elbette olacaktır. Ancak bu tıknaz bedene başka takım uymaz. Elbette paralel devletin çöküşü anlamına gelmez bu kışkışlanan saldırı ama devlet de milletin özenli gayretiyle çökmemiştir. Hem de bu kısır kalkışmayla tam da çökeceği sırada. Böylece ileride toplumu daha da tehdit edebilecek silahlı kuvvetler tandanslı silahlı veya konuşlanılan her merkezde daha yoğun silahlanabilecek bir paralel öncü gücün de bir süreliğine etkisizleştirilmesi sağlanabilmiştir. Bir başlangıç günüdür kara Cuma.

Ancak kara cumanın son üç saatinde sadece başkent ve İstanbul ile sınırlı kalınca ertesi sabahın ilk saatlerinde çaresizleşen paralelci kalkışmaya, ordusal düzeyde silahlı kuvvetler desteği, muhalefet kışkırtması ve hükümet karşıtlığı eklenseydi olay çok başka yerlere giderdi. Tahmini zor şimdikinden bin bir beter bir dünyaya açılırdı kapanan gözler. Belki de molla, hoca ve imam lakaplı paralelcilerin beklediği ve güvendiği buydu. Geç kalınmış veya sonuçlarına bakıldığında erken davranılmış bir intihar girişimiydi de denilebilir. Kıvılcım hangi maksatla çıkıldıysa çakıldı ama tutmayan bu kalkışma ve kakışmadan derhal dersler çıkarılmalı ve bu kısıtlı ve kısır cuntacı darbe girişimi çok iyi okunmalıdır.

Ankara ve İstanbul yoğunluklu bu kalkışmacı tezgâh tutmamış olabilir. Ancak paralelcilerden sayılanların ülkeyi yöneten bu iki büyük ilde bu kadar etkin olması ve bir araya toplanması başka bir kara nokta. Bu tabloyu oluşturan ve oluşmasında payı bulunanlar kimlerdir. Resmen bilinen bir durum değil midir bu garabet. Daha çok soruyu bünyesinde barındırır bu çatlak. Paralelci kalkışma tutmadı çünkü  ‘Ne rüyalardan geçti bu toplum. Ne çapraz sorgularda ne kurnaz sorularla sınandı. Gizemli sinsi tebessümler duvarlarda asılıyken bile hiç korkmadı. Dönmedi bildiğinden. Asla kaçmadı. Tabloda sönen gençliğin tabulaştırdığı mahmur bakışlardan bilirdi darbeleri. Ne adi darbeler gördü bu memleket…’

Ve top yekun şahlandı ve kanmadı bu kez…

Biraz daha akıl biraz daha bilim. Sala, ezan, namaz niyaz, büyük Allah naraları da bir yere kadar. Modalaşan gece yürüyüşleri de başka bir keder. Bu kamplaşmacı yozlaşma ve kadersi yalnızlaştırmayla sadece yalnızlık kapısı çalınır ve dahi en beter yanılgı üşüşür beyinlere. Ki yoluna yanmak o yanmak değildir.

Bu paralelci çıkar savaşında kara Cuma kalkışması sonrasında beliren karahumma da arada kalarak tek ezilen ise zavallı er erbaş Muhammet oldu. Derin sırlar ve keskin arzular ocağında yetişen hoca, molla, imam üçlemesinde şekillenen ve silahla kuşandırılan rütbeli cuntacıların kandırmasıyla tek suçları orada olmaları dışında bir suça bulaşmamışların milletçe merkez sayılması da ayıp kaçtı biraz. Devlete bulaşan illet biraz küçümsendi, gözden kaçırılmaya çalışıldı sanki. Zaten kara cumacı cuntacıların millete ve Mehmetçiğe acımadıkları da ortada. Yazık değil mi senin benim hepimizin çocukları olabilecek yirmili yaşlarını süren o toy vatan evlatlarına. Yapılanlar reva mı? Vahşice dine imana, din iman bir kenara insanlığa sığmayan kafa koparmalar, kayışla kırbaçlamalar, yutüplük ahkâm kesmeler, akıllı telefonlara poz vermeler, kameralara çaresiz çocukların başına basıp kıl kıl sırıtmalar, yürek yakan görüntüler vermeler, daha neler neler…

Askeri askere, askeri millete, ahaliyi askere, askeri polise, polisi hepsiyle karşı karşıya getirmeyle şekillenen bu paralelci cunta girişimi bu kara Cuma ucuz atlatıldı. Bu kalkışma ve kakışmanın ilk gayesi sonucçta orduya itibar kaybettirilmesidir. Kaybettirildi de. Politikacılar tarafından sivil milletin gözü dönmüş bu gurka paralelci silahlı güce karşı en çıplak haliyle meydanlara sürülmesi ise sonradan enikonu tartışılması gereken başka bir muammadır. İşin vahameti heyecan geçtikten sonra anlaşılır.

Şimdiden başlayarak tartışılması geren diğer bir muamma da kutsal mabetlerin minarelerinden zamanlı zamansız salalar, ezanlar okunarak ve dokunaklı kısa metinler ile sivil halkın resmen sokağa çağrılmasıdır. Bunu bu şekilde cami mescid minarelerinden dahi yapınca ileri demokrasi adına cihat, benzer çağrıları kısıtlı olanaklarla başkaları yapınca ileri demokrasi adına katli vacip görmek de ayıbın başka bir tarafı. Zaten her sıkışma anında şu yüce dinin politikaya alet edilmesi ayıptan öte feci günah. Bunca günahın hesabını kim verecek, verilebilecek mi acaba? Ayıbı kayıbı bir kenara sayıp dökülecek çok ayrıntı meşgul ediyor zihinleri. O zihin aritmetiğine de sıra gelecek.

Şimdi vakti zamanında bunlarla incelikli ve ağırdan kandırılma boyutunda olsa bile tek merkezli işbirliği yapanlar, sonradan birbirlerine paralelleşenler,  her kimse onlar, onların hiç mi suçları yok bu kara Cuma kalkışması ve kakışmasında. Paralelleşilmeden önce her şey güllük gülistanlık ise ne değişti şu birkaç yılda. Suçları var veya yok denilse de bu paralel öncesi ve paralel sonrası yalnızlık kapısında çakılı levhada kimlerin ismi yazılıdır vakti zamanı gelince bir bir dökülür. Özellikle bu kara Cuma ve kara cumaya gelininceye dek yapılanlar bir bir dökümlenir.  Kim paralelci konumludur kim sorumludur defterler dürülür.

Devletin her bir kadrosuna yerleştirilen bu hoca, molla, imam ve müezzin lakaplılardan oluşan paralelci zihniyet zamanla ahtapot kolları gibi en ücraya ulaşırken, memlekete yayılırken, kurumlara uzanırken susanlar ve göz yumanlar bu gün demokrasi havarisi kesilmiş ise yanlış giden bir şeyler var, yanlış yapılmış bir şeyler var demektir. Zamanın da camii bombalayacaklar diyenlerin bu gün milletin meclisini bombalamaya kadar varan tavrı asıl kırılma noktasıdır ve gerçek demokrasiye tutunmanın tam vaktinin geldiğinin de apaçık göstergesidir.

Kara cumadan sonra da bu mevcut hükümet ve paralel devlet kavgası sürer gider. Ta ki bu azınlıkta kalan arsız paralelci kalkışmayla ve yaşanan cılız kakışmayla sallanan, gidip de gelen hükümetin en baştan son ayakçasına gitmesine kadar…

Tanrı bu millete yakın zamanda böylesine ucuz bir senaryoyu bir daha izlemeyi veya benzer üçüncü sınıf senaryolu bir yapımda figüran olmayı bir daha nasip etmesin…

15 Temmuz 2016 Cuma

DİLE KOLAY, BİNLERCE CAN…

DİLE KOLAY, BİNLERCE CAN…

Dile kolay, silik ve maraza dini prototiplerin terör odaklı aldığı binlerce can. Çoğunluğu da sivil halk. Dile kolay, orta çağ karanlığını yarınların ihtişamı gösteren bir dinden kopuş ve dini gerçeklerden kaçış küreselleşiyor. Hangi kaynaktan beslendiği besbelli bir sıradanlaşma dini teslim alıyor. Öyle ki enlem ve boylam tanımayan, ürkütücü lanetli ve cani bir şeytan üçgeni hegemonyasına teslimiyet. Ölene yitene enikonu bakılırsa tablo resmen domuzluk…

“Ve Tanrı domuzu yarattı. Tarih boyu domuzluk etmek ise insanlara kaldı. Son yıllarda resmen dindarlığı harcar, adamlığı erteler, domdomu hak edee domuzluk istila etmiş akılları. Dini, imanı, mezhebi diline dolamış zihin ve din fakiri caniler domdomluk mertebesinde kin kusuyorlar dört bir yanda. En Allahsız boyutta saldırıyorlar etrafa. Zaten siyasi şekillendirmeler ile şekli şemali değişti her şeyin, dinlerin de. Dile kolay terör dincileşmiş, din terörün ve teröristlerin eline kalmış. Dünyada şu mükemmel din adına alenen kasaplık yapılıyor. Domuzluk yapılıyor. Maalesef…

Din bezirgânları, bedevileşen bedavadan dinciler terör saldırıları gerçekleştirmek üzere gerekli araçları ve olanakları ellerine geçirmişler. Akıl edemediklerince zenginliğe sahip olan bu dalkavuklar saldırıların yerini ve zamanını kendince belirliyorlar. Elbette bu zebaniler metazori el değiştiren araçlar ve olanaklardan yoksun olanların üzerinde dinsel egemenlik kuruyorlar. Dini kisve altında uyuşturan beyin yıkama yöntemleri ile zamanında sığınıp da kazandıkları uyruğa ve yaşadıkları toprağa ihanetçiler bir bir belirleniyor.

Bilinen o dur ki bu sahte dini egemenlik duvara tosladığında maziye bağlı tavan arasındaki fotoğraflar ve bilinç arkası karanlık anında biçimlenir. Korkunun sosyolojisi kulaklara çalındığında ise cesaretin psikolojisi bozulur. Dini rota şaşar. Yapışır aklın çeperine cennet için din zorbalığı. Kale içeriden fethedilir mantığıdır geçerli olan ve terör saldırganları, töröristler kendi ülkelerinden seçilir. Ve pimler çekilir, basılır tetiğe, diplenir gaz, patlatılır beden. Hayatı tek rotalı yaşamak, klasik ve kıvamlı bir hayat teorisinin benimsenmesinin sonucudur her saldırı. Yani yeni bir hayat arzulanır öteki dünya nimetleri adına, burada olmasa da orada. Ve insanlık tarihi onarılmaz yaralar alır.

Şimdi kendi savaşlarından, kendi topraklarından kaçıp göçen milyonlarca vatansızı, sormadan danışmadan vatandaştan saymak, vatansızlara vatan olmak da bir yere kadar. Bir yere kadar doğru. Sınır da, sinir de aşılmaması kaydıyla her iyilik. Dört bir yana arsızca dağıtımı yapılan kanlı kıyımlara bakıldığında, dini imanı bir kenara katliamlara aracı olan ruhları teröristleştirilmiş melunların tabiiyetine bakıldığında durum anlaşılır. Örneği daha dün yaşanmış, yarın da yaşanabilir. Makro dinden uzaklaşmanın ve mikro milliyetçiliğin kullaştırdığı, esirleştirdiği akılsız bedenler gün olup kendine kucak açan, kol kanat geren, hiç karşılıksız sadece insanlık namına kendinden sayanları da öteki âlemlere yollayabiliyor. Hem de göz kırpmadan kılları kıpırdamadan. Hem de hiç acımadan en kalabalığın ortasına son sürat, sinsice ve hiç ahde vefa duymadan.

Bu bedavadan bol kepçe dağıtılan yurttaşlıklarla memleket ileride bedeli ödenemeyecek yaralar alır. Bu dağıtmanın da bir hattı hududu olmalı. Çünkü hayat düşü din gücüyle en bariz biçimde çirkinleştiriliyor. Vatanlı veya vatansız ekonomik açıdan ortanın altında veya en dipte kalan yaşamlar bir tuhaf dini terör saldırganlığına veya hain bir dinci terörist kalıpsızlığına itiliyor. Dinde terör olmaz, terörün dini olmaz söylemleri sivillere musallat olunan bu baştan çıkarılışa resmen hizmet eder, ediyor. Bu girdaba katılan katılana, kapılan kapılana. Zaten insanlık tarihi din adına haybeden cana kıyan zalimler ve haybeden canına kıyılan suçsuzlarla dolu. Evvel ahir sultanları besbelli olan bu cellâtların çarpık merdivenlerini sözün bittiği yere dayamasına dur demek zamanıdır.

Dur demek lazımdır yoksa dile kolay kalabalık gösteri merkezlerine, açık alanlara, metruk meydanlara, tarihi mekânlara, ulusal gün kutlamalarına, hatta dini bayramlara kadar domuzluk sirayet eder ve dini terör çoluk çocuk demeden doğrar, kırar geçer.

Din evrensel ilkeleri tersine çeviren bir önyargı ve tutuculukla baş edemedikçe anarşi artar. Ve din adına davudi şişinmeli anarşistlik narsisleşir. Din adına Karunlaşan bu dünyanın belki de en yoksul, en renksiz ve en uygarlık dışı kimliği dini kimliksizliği doğurur. Doğurunca da birkaç fırça darbesi al sana eli kanlı katil. Başka bir boyuta endeksli düşünceler ve kör inancın zırvalayan gücüdür bireylere hakim olan. Algı oynamaları ile şekillendirilen bu yeni din ve inanç sistematiği yitik hayatlara yön verdikçe de daha çok canlar yanar.

Dile kolay, dünyanın bir ucundan diğer ucuna kan ve barut kokusu. Oysa bu din ne kutsal bir emanettir. Bu ebedi kutsallığa kurban arama sevdasıyla yanıp tutuşan dinbozların kime hizmet ettiği ve hizmetçiliği apaçık belli iken maymunlaşmak da ayıptır. Özenle ve törenle dünyaya yerleşen terörü üstü kapalı kınamak kutsamaktır ve katıksız kaypaklıktır. Dinsel motiflerle istiflenen terör karanlığın kanlı elidir, yılan başlı saçmalıktır. Damgalı yalnızlığa savruluş, sessizliği yırtan akbaba çığlığıdır.

Dile kolay ama din merkezli her terör saldırısı ve girişimi yoksulluk çınlamasıdır. Cahillik musluğunun dibine kadar açılmasıdır.

Tam dalavereci bir o kadar da duacı kalpazanlar akvaryumunda baloncuklar çıkararak dolaşmak ve melun tuzağa yakalanmaktır dinin yeni adresi. Tüm saldırılar da din ile siyasetin kol kola girmesiyle şiddetlenir. Yasakçı kafaların ininden çıkanlar azgınlaşan aymazlığı gelişigüzel çepeçevre bulaştırırlar. Eşek cennetine heves etmekle özdeşleşir derin uçurum. Ve din kaynadıkça buharlaşır.

Dile kolay merhamet tanımaz bir ihanet ve alınan binlerce can. Dine imana ihanetin sloganlaştırıldığı terörcü bir süreç. Zaten din teknesinde terör yoğurmak kayıp gezegenlerde boşuna sonsuzluğu aramaktır…

9 Haziran 2016 Perşembe

KAÇIŞ YOK…

KAÇIŞ YOK…

Her kaçış aslında yeniden yakalanmayı çağrıştırır. Her aldanış aslında yine yeniden yeni adanmaları çoğaltır. Yani aslında kaçış yoktur, çıkış yakalanmaktır ve sürekli aldanmaktır. Aldanarak ve aldatarak biçimlendirilen tüm kaçışların yakalandığı anekdotlarla uzayan bir hikâyesi de vardır. Her ne kadar efsane tarzında somutlansa da kaçak göçek bir yerlerde sonlanır macera…

Sakız adasından kaçtım. Ve en insafsız dalgalarla sarmalandım. İsteksizce seviştim sularla. Kulaçladım. Cennetin tam da kıyısında perili bir köşkte nice ayarsız denetimlerden geçtim. Sınavlardan çaktım sıradakilere çaktım. Ve denizin anahtarının deniz olduğunu gördüm. Açamadım aklımı enginlere, kapandı mavi kapak. Denizim denizin artık diyerek odaklandım yalnızlığıma. Dokuz doğurduğum bir gündü sarhoşluktan ayıldım. Derin uykulardan uyandım. Karabasanlardan kurtuldu. Ve kaçtım.

Sanki yeniden doğdum. Doğdu. Doğdun. Ellerimde minnacık bir kalp koca bir çınar. Atıyordu tavsiyesiz. İyi ki sakız adasından kaçmışım. Başımda deli dembelek esen rüzgarlar. Duruldular, duruldum. 

Denizin anahtarı deniz,  kilidi güneşti…”

Her kaçış aslında öze dönüştür yeniden kaçmayı çağrıştıran. Ve aldatısı bol bir eylemdir, eylemsi bir gözlemdir. Kaç dilde anlatılırsa anlatılsın kapalı toplum sendromudur dillere vuran. Tenleri yakan konudur kaçışlara savrulan uygulamalar. Ezber bozan ve zihni geliştiren nice cevherdir sonlardaki gebelik. Usulca gebermeden önceki andır hikâyelerde yaşanan.

Sakız adasından kaçmak cesaret ister en babasından. Filmlere konu olabilecek denli en garip türden aykırılaşmadır aslında yüzleşilen. Sakız adasından deryaya daldım ve dalgalanan sistematik içinde o kutsal bir rüya ki onu gördüm. Umarım öyledir. Denizi gördüm, göçere yakın. Arada bir perde vardı sanki otağında bir ulu ışık. Çektim gönlümün kadife perdesini, yüreğimi açtım. Neler vardı neler görülesi. Dut yaprağından mektuplar, balmumundan heykeller, arabından resimler. Mektupları okudum. Ne hayat hikâyeleri ve ne tarihsel şahsiyetler. Yardan şikâyetler şaha sitemler. Her şeyi bir bir yaşadım. Yaşlandım. Fıkralar nükteler arasında inkârlar. Üç nokta yan yanalar. Ünlemler ve soru işaretleri. Hepsini yerli yerine yerleştirdim. Lazım olan adam kalmak, insan olmak.

Ve bir ipeksi tül okşadı beynimi. Dut yemiş bülbüller arka bahçelerdeki sümbülleri parlattı. Ufku patlattı. Dört bir yan problem, testlerin ucu açık. Ve koskoca dünya hafızamı yokladı. Orada orada bir yerde kayboldum. Belki de perdenin arkasındakiyle birlikteydim. bilemedim, anlayamadım, ayılamadım. Düş işte düştüm yükseklerden. Kaçıncı kez kaçtım. Lakin iyi ki kaçmışım sakız adasından…”

Her kaçış aslında somuta varmak, soyuttan soyunup giyinmek. Neden sakız adası hikâyesi bu hikaye. Şundan çünkü son yıllarda her kötü gidiş kötümserlik, çiklet gibi sakız gibi çiğnene çiğnene iyileştiriliyor,  iyimserleştiriliyor. Her katı kopuş görünmeyen bir yakalanıştır aslında. Ve her çeşit aldanışlara zamklanmadır. Zamklanılır. İnanmak gelmez içten içe o zaman. O küçük anlamı büyük tümceye kaçar yengiler, yengeler, yeni yetmeler; ‘hezimet çok yakında…’

“Öyle bir kaçamaktır ki kaçın kurası olunsa kaçış açığa düşer. Yaylalarda panayırlar kurulur. Palyaçolar tayların sırtında şaha kalkar. Umudu turlar tüm denklemler. Kaç bilinmeyenli olsa da atlar soğuk sulara balıklar. Pınarlar kaynar, kazan kaynar, ocaklar yanar. Her daim o cızırtılı hoparlörde hoppa aynı zamanda antrenmanlı ses çınlar. Haykırıyor ülkede en doğal şeyi, ölmek. Ölmek olarak. Çanlar çanıyorken. 

Ve çil yavrusu gibi dağılır çiftlikler sakız adasında. Kişneyerek kırlara yayılır özgürlük. İşte böyle anlatılabilir ancak kaçışların en katmerlisi. Ve yeniden doğulur. Yeniden doğar mini minnacık ellerde koskoca kalpler. Böyledir işte sakınmalar, uçsuz bucaksız dalgalanmalar ve sakız adasından kaçmalar. Denizin en derin mavisine sevdalanarak yüzülür…”

Her kaçış aslında yeniden yakalanmaya açık çektir. Çağların çağrısıdır. Adanmaların, adamaların aldanma ve aldatmaya dönüştüğü andır. Anıların kelebek camı kırılmasıdır tenhalarda. Aslında planlı veya plansız da olsa bir kaçış yoktur. Çukur çalı hikâyelerine mikrop bulaşmasıdır yaşanan. Virüs yüzsüzlüğüdür. Paravan arkası yakalanmalar,  tüm kabalaşmalar da teşhirciliktir en harbisinden. Ve resmi renkli kaynaklı.

Oysa cehennem ötesi her bir uyanmaya zayıflığın en karanlık grisini yapıştırmaktır mesele. Onun için mesela sakız adasından kaçılır. Veya asıl mesele bir damla bir damla fazlasıyla damlamaktır saatsiz kulelere. Dağılmaktır kulesiz kalelere. Öyle gür bir kaçıştır ki yolculanılan kaybolan yıllara ağıtlar da çaresizleşir. Mesajlar kar etmez asla. Ve kadifemsi bir tül okşar alımlı akılları. Beyin atar, şah damarı atar. Dut yemiş bülbüller sıraya girerler. Sıra sıra hafızalar sınandıkça yanar. İşte kaçmak anı tam o andır.

Her kaçış aslında varsa da yoksa da eve dönüştür….

2 Haziran 2016 Perşembe

KUM SAATİ…

KUM SAATİ…

Serin bir adadayım.
adayım
dayı.
Yaz sıcağını öpüp koklayan
kara kışı kovan
kumdan adam.
Denizin tuzlu suyunu koynunda saklayan
sözlerini unutmadan
dalga dalga
kum saatinden dökülen.
Cumhur reisi olmak vardı şimdi
fırsat bu fırsat harbiliğinde
hiç zorlanmadan.
Serin bir adamım.
adamım
da mı…
Yaz sıcağını sevip okşayan
denizin sözlerini yüreğinde saklayan
unutmayan.
Cumhur reisi olmak isteyenin bilmem kimini
fırsatı fırsat bilenin de.
Serin bir odadayım
oda mahzen.
Cumhura reislik konuya manken.
Yaz sıcağını hiçe sayıp aldırmayan
Kum saatine hapis
akan.
Bu dizeler denizde kum
denizde kum suçum
budur.
Yatarım Allahına kitabına
çekerim heyamola.
Kalemi kıranın da bilmem neresini
fesatı fırsat bilenin de.
İdamsa ferman
sakın affedilmesin idamım.
Yaz sıcağını içip yanıp serinlerim.
Denizin kollarını kurutanın
anasını avradını
dalga dalga.
Serin bir sıladayım
serde akılcı isyanlar
yaslanırım yaşlanırım
yastayım.