17 Eylül 2016 Cumartesi

Ey Özgürlük Neredesin?

Ey Özgürlük Neredesin?
 
Ben yol yorgunu garip bir yolcuyum ya, er vakit kendiliğinden doğan dizelerimde gözü dönmüş bahaneler ağırlarım. Arada bir lodoslara kapılmış balkon sevdaları da düşer kucağıma. Tez unuturum. Baktım da pencere camındaki buğulu şiirlere hiç biri sen değilsin. Katarakt inmiş sanki seyrime ve canımı adadığım dizeler ise hayırsız ada yolcusu. Demek ki yıllardır boşa seyirtmişim, rıhtımda selpak satan çelimsiz çocuk gibi ardına. Göz rengimde birikmiş öfkenin soyut resmi. Fırtınanın resmigeçidini, göremedim. Göremeden de gideceğim. Sen de görünmedin.
 
Belki de sen sen değildin, ben bendim. Sen oydun.
 
Evet, geç kalmış olabilirim biraz. Gecikmişim, gecikmişiz birbirimizi bulamadığımız bulvarlarda dolaşarak. Sen kendince haklı, ben sessizliğin sesi sevdalı. Seni sana bıraktımsa ateşin ortasında affet. Sen affetsen bile ben kendimi affetmeyeceğim yine de. Ve terkedildiği sanılan her şeyi aşkı öğrenmeden, öğretmeden, aşka vedaya bağlayacağım kurşun başlı harflerle.  Seçilmiş nağmeler yağıyor arnavut kaldırımlı yokuşlara. İnadım inat ve yorgunum. Bırak olmuş bitmişleri, asla ve asla tamamlanamaz yapbozlarla resmedilmiş sevgileri. Çünkü külliyen yalan ateşler dağlıyor açılan yaramı. İşe yaramaz adamlar kervanında sürükleniyorum, kararmış ak düşlere dalarken sistem. Sana tam uzanacakken ellerimde derman gözümde fer sönüyor. Ve bir bakıyorum başka boyuttayım. Su gibi akıyor bedenim sonsuza. Gövdem küçülüyor, küçülüyor ve kırmızı bir nokta oluyorum bitmeyen kavganın gözbebeğinde. Bebeğim de bak onu anlatamıyorum işte. Yeterince. Bağışlanmak adına Tanrı’dan sonra sana, senin için secdelere varıyor ağrılı başım. Nafile. Anlıyorum çok seferler olacak ucu sana varmayan, tam buldum derken delice kaybedilen.
 
“ külçe aşklar ağlar, ağlaşır,
  hayat ağlaştıkça ağırlaşır.
  Ve bayrak bezinden barınaklardan
  çit arkası tek katlı evlerden, yükseklerden tümseklerden
  külfetli hikayeler depolar
  kül rengi ormanlar “
 
Ağlatır da ağlatır sonsuz ayrılık. Soluklayan sesindeki hüzne kapılıp sellendiğim her an tombolak kollarını açarak üstüme üstüme gelir bozuk düzen. Bu derin kucaklaşmalar anıdır ve sana ağıt olarak arşa yükselir. Dizeler durup sımsıkı sarıyor dağılmış bedenimi, kemiklerim sımsıcak birbiriyle yeniden kaynaşıyor ve doğuruyorum yeniden. Sen yenidünyaya hamileyken, kıpır kıpır sevinçle yerinde duramazken, ben sanki ölüyorum her doğumla. Ağıtı bağıtı böyle işte.
 
Devasa bir arenada beyaz elbiseli beyaz bir dev gibi can havliyle koşuşturuyorum. Al desenli kravatım sana bir mesaj için yumuşak bağlanmış. Arenayı dolduran seyirci gül danesi gencecik. Yaşamdan beklentileri her neyse o. Çok geç uyanmışım uykudan, hediyeler dağıtıyorum boyuna. Boyumdan büyük işlere yeltenmişim sanki. Demet demet öpücükler savruluyor dört bir yanıma. Çıkartıp atıyorum ceketimi, dev posterler imzalatıyorum ona. Aklım sıra tribünlere atıp sakinleştireceğim çıldırmış seyircileri. Klan boyu gelmişsin davetime, ama bilmiyorum ve o yüzden gözlerim aramıyor içindeki bebeği.
 
Bir ateş topu olup yuvarlanıyor arenaya delirtici hayranlıklar. Bilmiyorum gerçekten geleceğe sağırlaştırıcı bir tokat atan bu hastalığı. Haytalığın son perdesindeyim ama haydayamıyorum aklımdan geçenleri. Süzgeçten geçirdiğim onca günün ve anımın bir yerindesin elbet çok iyi saklanmışsın kuytulara, tutup çıkaramıyorum seni dipsizliğimden. Mavi kelebekler uçuşuyor aklımda tazecik bahar kokularıyla. Halelere dolaşıyor sendeleyen ayaklarım. Keyfini süremediğim ne keyifler varmış meğer. Kesin kaçırmışım. Kesinlikle Eylül akşamları suçlu.
 
“ Ateşi çalma nolur şarabımdan
   tütünümden de ölgün şafağı.
   Al şafaklarda yüzer Alsancak.
   Transit madenci geçişlerini de yasaklama
   eylemsizliği sunma kadehime.
   Karşı dururum karşı yakalıyım.
   Direnirim hayatta içmem.
   Kör kuyusunda gönyeyle çizili bir başınalığı
   ve kan uykuda aldanmışlığı da meze yaptırma soframa.
   Ölümüne aç kalırım da bir lokma olsun yutmam.
   Nöbete dursa da en azılı düşman yerleşse de en ücralara düşmanlık
   dünya her dem kardeşliği yaşar.
   Onu bilir onu söylerim“
 
Devasa arenada durdum. Beyaz elbisem üstümde, kefenimdir boynumu vurun dedim. Boğazımda pembe hayallerden boyun bağı. Sıkılıyorum. Artık bir oraya bir buraya çocuklar gibi seğirtemiyorum. Seyyanen kana ve ete bürünüyorum. Tekrar ayrışan kemiklerimi yapıştırıyor sevgi, damarlarımı onarıyor kara sevda. Ama içinde sen yoksun.
 
 
Sanki yalnız ve kocaman bir ağacım. Ne ağacıyım çıkaramadım. Cinsini cibilliyetini tanımam da zaten. Merakım kökümün sürgün verdiği, eğilmemecesine sürüldüğü toprakların bereketliliğine. Dağ bayır gezginliğini özleyişle kırmızı gelinciklerin canlandırılışına tavrım. Tavım sana, sevdim bu dimdirek yalnızlığı. Sevdim ama içimde birikmişsin rüzgar paneli gibi yaprak kımıldamıyor sensiz. Ben zaten bir varım bir yokum. Ne haltlar karıştırdım da bu ayıraçsız sonu görüyorum. Elimde tül yumuşaklığı bir davetiye ve o davete icabet. İçin için yanıyorum, içim burkuluyor. Ey kökü derinde gafil yine en son duydun ve yine geç kaldın. Bu acayip bir son durak çelişkisidir. Son duraktan öteye araç işlemez iner yürürsün zamanında yaşanan. Yollar, kaldırımlar çamur deryası, paçana bulaşır yoksulluk ve yoksunlaşırsın ilelebet.
 
Açık havaya heybetli günler ve romantizm tütüyorken savunulamaz kelimelerle vurmuşsun yoksulluğu bünyeme felek. Olanca zenginliğimi göz açıp kapamadan çalmış yitmişsin. Yitirdiğim zenginliğe mi yanayım hırsızlığına mı? Hırs bürümüş atlas yelkenli gemiyi. Güvertesi inanılmaz zengin.
 
Bir soru var yıllardır yanıtlayamadığım. Sorudan çekindiğimden değil ama hep susmuşum sesli düşünmek zor gelmişçesine. Ta kendisiyim o gökyüzü savaşlarının. Barış gönüllüsüyüm üstelik. Sonsuz maviliğin perdesini duygularına saran öksürüklünün de, ta kendisiyim. İltifatlara boyun eğmeyen ama lakin zindanlarda boğulanım. Kendim olamayışı yaşatıyorsun bana. Nedensiz.
 
İlk gün son gün, o gün bugün kendimde değilim hiç. Sabah ezanları ile selamlanan ne darbesel ayrılıklar yaşamışım bilsen. Aykırılığım ondan. Reçinesine düşmüşüm ayaküstü, ayıklayamıyorum doğanın rengini. Ayılamıyorum kaç kere de hatırlatılsa da o masum denilen kanlı öpüş yüzünden. Kulağım çınlıyor, beynim sızlıyor, yüreğim tekliyor. Anlıyorum artık o sen değilsin.  Sen o değilsin.
 
Ey özgürlük neredesin?

9 Eylül 2016 Cuma

12 EYLÜL FAŞİZMİ VE KURBAN…

12 EYLÜL FAŞİZMİ VE KURBAN

Seksen 12 Eylül faşist darbesi ile Kurban bayramı, dinci-cuntacı bir darbe girişiminin de yaşandığı 2016 yılında çakıştı. Yani tüm bayramlar bayram değil zehir oldu bu yıl. Şu fakir memlekette kimi kıytırık vakıflara, kimi LÖSEV gibi hak edenlere kurban bağışlayacak, kimileri de ana haber bültenlerine görüntü verecek şekillerde bizzat kendi kesecek hayvanını.

Ama bayram kutlaması birileri için seneye kalacak. Hayırlısı olsun…

On yıllar evvel şu hayırsız Evren faşisti 12 eylülden itibaren genç yaşlı demeden nice can aldı. Nicesini sakat bıraktı. Şu faşist Evren cuntası suçsuz nice narin boyuna hiç acımadan kör bıçak çaldı. Nicesi bir daha kendine gelemedi. On yıllar içinde şu garip ülkenin fakir insanları faşizme nice kurban verdi. Yetmedi yetinilmedi. Daha dün acı geçmişten hiç ders çıkarılmadığı görüldü. Az kalsın ayni senaryo, ayni ahlaksız horror film bir kez daha perdeleri tutuşturacaktı.

Bir kez daha ülkede her dört yol ağzını, kör kavşak başını, zamanında faşist Evren ve yavşak Evrencilerin tuttuğu gibi cahil cühela imamların emriyle az kalsın zangoçvari zaptiyeler tutacaktı. Yine karabaşlı ölüm püskürtülecekti bacalara, evlere, hanelere. Neyse ki sinsice hainleşen o melun darbecik hiç te yabana atılmayacak tarihi bir direniş ve verilen hiç günahsız kurbanlarla geri püskürtüldü.

Elbette rejime kasteden darbecik kalkışanları aniden hortlamadı. Yıllarca altından haliç düşü yaşayan yalanda ustalaşan âlemler, yalı boğaz lüksü arzulayan zalimler ve kahpe kalemşorlar göz boyadı. Ve memleketin üstüne üstüne inceden çöktü faşizm. Çöreklendi kurum kılcallarına kadar dinci, kalender ve mahsun belletilen caniler. Onların resmi elbise giydirilmişleri ve apolet takılmışları ise aniden kaosu tırmandırdı. Militanlaştı anında devlet içine yerleşkeliştirilenler. Ve egemen güçlerin değme maşası faşist Evren’e öykündüler, 12 Eylül benzerine veya daha beterine yeltendiler. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı bu kez. Çünkü bu millet, sivil askeri, muhtırasal nicesini ezberleyip yutmuştu. Nice kurbanlar vermişti.

Hiç değil ise Evren ve şürekası faşistti, faşizmin gereğini yaptılar. Bu sapkın tiplere, yalandan abdestli, jimnastikçi namazcılara ne denir, ne demeli Allah bilir. Sabah pusundan akşam alacasına çekilen mendebur kalkışma kala kaldı. Bilinenler büyüklerden daha büyük gizlenince ve büyüklük taslamalar da es geçilince az kalsın olacaktı. Üşüteceğine içimizi yakacaktı. Allah korudu vatanı milleti. Evren, Gülen fark etmez, darbe darbedir.  Eğer şeri olacağı apaçık darbe gerçekleştirilseydi şer akacaktı ortalığa. Allah yarattı demeden bu kez faşizmin dinci  tapınakçı havarileri devrimci demokrat milletin üzerine çullanıverecekti.
                                                                                                                  
12 Eylül, yakın çekim yakaları buz tutturan kurşunlardan sıyrılanlara tepede sarı pis bir ampul çıplak sandalyelere oturma süreciydi. Eşikten içeri kan akardı, mazgallardan delirtici boran sarkardı. Gariplerin ateş kucağa düşer alev fırtınası yayılır, tavan beynin içine içine damlardı. Parmak izi ve dil izi kusursuz ve benzersizdir ama her şey birbirine karıştırılır, birbirine benzetilirdi. Kemik sayımları bile sahte belgeyle idam sehpasına sabitlenirdi. Sarı ampul yine var. Yıllarca kuluçkaya yatırılmış darbecik engellendi ama hökümet darbesi kapıda.

12 Eylül Seksen’i gören, Evren dönemini yaşayan, yaşamasa görmese de en ince ayrıntılarına kadar da bilen hayat boyu bir daha hiçbir şeyden korkmaz. Allahına kadar korkusuz olurlar. Öyle dinci-kinci-cuntacı darbecik veya kalkışması asla korkmazlar.

Evet çok aktı kan, kan kırmızıya boyandı gök. Gönder gitsin sürgünlere, göndere çek gitsin gençleri, Evren hiç acımadı. Utanç verici vakalarda bile Evren’in içi hiç yanmadı. Ama Evren sağlam atmıştı temeli bu günlere taşıdı memleketi. Türk İslam sentezi. Şimdiki hava ayni hava, caka da ayni pazarlanmanın küflü ürünü. Havanda su dövmek gibi bir şey o günlerden kalma, o asap bozan yıllardan kalma kudret. Az kalsın yine çok kurbanlar verilecek çok daha fazla kan akacaktı. Allah yardım etti.

On iki Eylül Seksen; çam kozalaklarına inat yılanbaşlı homo ludensler ve mostralıklar mozolesidir. Kulluk ve kapılanmalara ise resmigeçit törenidir. Yıllarca töreler yok sayıldı, gelenekler tersyüz edildi. Evren’e tapıldı, günaha tapınıldı. Çıyan başlı yumuşaklar, yumuşakçalar balmumundan heykellerle donattılar memleketi. O günlerde Evren’in kağnısına binenler bu gün çıbanbaşlı canilerle iş tuttular. Az kalsın çam kozalakları bile yanacaktı yeniçağ yangınında. Ve yakın çağın tarihçileri Evren ile Gülen’i birbirlerini doğurdular diye yazacaktı. Yazmalı da.

12 Eylül, Eylül ismini kirletmişti. Bir nevi yarınlara ders niteliğinde tüfenk çatmış, güzelim Eylülün tüm bahar esintilerini oburca yutmuştu. Evrenin evrene yaptığına yürekler dayanmazdı. Faşist seksen darbesi memlekete yayılan keskin bir çığlıktı. Duymak bilmek anlamak gerekirdi olmadı. Duyulmadı. Tarih tekerrürden ibarettir ana hattında, yıllardan sonra tren ayni tren, trend ayni trend pisliğe bulaşıldı. At izi it izine karıştı bir kez daha.

Demek ki 12 Eylül hikâyeleri, darbecik hikayecikleri hiç bitmeyecek şu fakir ülkede.  Tam bitti denildiğinde vampir dişler bileylenecek, zebani diller sözde Allah adına bereketlenecek, ayni faşist el güçlenecek, güçlendirilecek. Yeniden düğmeye basılacak ve bin beter kıyımlarla yüzleşilecek.

12 Eylül faşizm paydası bir yana, yüzsüzce her şeye kolayca sahip olmanın, topluma açık her fırsattan hak etmeden paylanmanın dönüm noktası ve tüm beytülmala bedelsiz erişimin mihenk taşıdır. Demiri bile eriten yangından kendini zar zor kurtaranların tarihi kürenin dört bir tarafına savruluşu, doğru dürüstlerin için için kavruluşudur.

F tipli darbecik sonrası şu garip günler temelleri 12 Eylülde pek sağlam atılmış, sacayağı besbelli türk-islam-arap tarzından aşırı cesaretlenen, kullaşan ve putlaşan ulanmışların hep birlikte egemen sermayenin gölgesine sığındığı günler. Emperyal güçlerce kirli bir savaşa dönüşmesi istenen ve planlanan bir kara yazgı dolaşıyor memleket üzerinde.

Eğer lafta çok ileri demokrasi kervanı böyle faşizanca ilerlerse, devir değişmez devran dönmez ise daha çok faşist darbeler veya dinci-cunta darbecik girişimleri kör pencerelerin paslı demirlerine asılır. Ve bayram seyran denmez masum kurbanlar bir bir acımasızca boğazlanır. Asla evren gülen fark etmez, analar ağlar ve gelen gideni aratır…

İLELEBET CHP, ELBETTE CHP…


İLELEBET CHP, ELBETTE CHP…

Ak emanetçilerce iyi yönetilmediği aşikâr Cumhuriyetin aklı evvel asalak bir darbeyle yıkılmasına ramak kaldı. Bu F tipi kalkışmanın bir daha tekrarlanıp tekrarlanmayacağı belirsiz. Ama son günlerde yerelden genele yine bir CHP karalaması gündeme çekildi. Her alanda her yerde her platformda kendilerini sütten çıkmış ak kaşıklardan görenler veya bedelli görevlendirilenler eskisi gibi olmasa da CHP’ye ve CHP’lilere bir yaylım ateşi, ver yansın yarışı sürdürüyorlar. Bu sapkın kalkışma sanki CHP iktidarda ve bu sünepe darbecik girişimi CHP’ye yapılmışçasına acayip bir pişkinlik var suretlerde…

Mahşere makale yazdığını sanan aklı bozuk karalamacılar, köşe yazısı yazdığını sanan ak köşeciler, helikopter pervanesinden beter dönen dönmeler, has haber yakaladığını sanan dünyadan kopuk habersizler, Allahçılık yaptığını sanan paralı gurkalar ve her telden Allahsızlar şimdi utangaç biçimde sıralıyorlar ama çok yakında seçim geçim gündemleşince peş peşe sallarlar. On yıllardır siyasetin ana gemisi olan partinin güvertesinde güven içinde cumhuriyete saldırganlık halatına yine yapışırlar. Cumhuriyeti kuran partiye kin kusmayı vazifeden sayarlar.

Bu döngüsel dangalaklar ya sayı saymayı bilmiyor ya da CHP`nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk`ün " Benim iki büyük eserim vardır. Biri Cumhuriyet, diğeri Cumhuriyet Halk Partisidir " dediğini. Unutun unutturun bakalım geriye taklacılar; CHP’nin belli bir tarih kesitinde azgınlaşan emperyalizme, kurulu köhne dünya düzenine, eşitsizliğe, gericiliğe, imtiyazlara, başkaldırının ifadesi olarak Cumhuriyet ile birlikte kurulmuş olduğunu. Unutturun.

Ancak Cumhuriyet’in CHP yok edilemediği sürece yıkılamaz, CHP’nin de Cumhuriyet yıkılmadığı sürece yok edilemez olduğu tarihe saplanmış Ata hançeridir. Bu gerçeklik bazı densiz dengesizlerin hançeresini yaralasa da en baştan ilelebet mührüyle mühürlenmiştir. Yaratan’ın ilk emri gereği okuyanlar bilir kutsal kitabının ilk tümcesini. Orada ; “Tarihte Varız, Gelecekte de var Olacağız” yazar. 

Kim ne derse desin siyasetin tecellisidir; karmaca kurmaca nice şaşalı iktidar partileri siyaset mezarlığına gömülmüştür, bu günküleri de, yenileri de bir gün mutlaka tarihin derinliğine gömülecektir. Velakin CHP daima vardır, var olacaktır, var olmaya devam edecektir. İşte budur sahte takvacıları takatsız bırakan, canını sıkan. CHP ebedidir çünkü varlığının yegâne temeli Türkiye Cumhuriyeti’dir. Ne zaman ki vatan egemen güçlerce parçalanır, cumhuriyet yıkılır, toprağı bölünür, ancak o zaman CHP’nin de icabına bakılabilir. Şu fakir ülke yaşadığı sürece çatlayan patlayan çok ama CHP yaşar da yaşar.

Tarih sahnesinde yer aldığı günden bu güne hep ayni mendebur cenah, soysuz saldırılarını sıralar. Sanki CHP’ye CHP’lilere saydırmak dinen mubahtır. Bu sahte dinci, cılkı çıkarılmış emeviciliğin, çakma bedeviciliğin, embesil ebbasiciliğin on yıllardır başka işi yoktur. Özellikle son yıllarda kurmaca din borsasında siyaseten prim yapmanın tek yolu da buymuşçasına halktan yana cumhuriyetçilere, devrimci demokratlara, partili olsun olmasın vahşi bir kıyım sürer. 

Geçmişe at gözlükleriyle bakıp, tarihi tersinden okuyan zevatın elemlenmesi doğaldır. CHP’nin 9 Eylül 1923’te kurulduğunda yedi düvele karşı tam bağımsızlık mücadelesi yürüten Anadolu ve Rumeli Müdafai Hukuk Cemiyetleri’nin devamı olduğu görülür. Zaten böyle bir devamlılığın olması gerektiği de elzemdir. Çünkü ‘hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır. O satıh tüm vatandır.’ İnatla ‘hattı’ hat sanatı, ‘sathı’ yüzyıllık Cumhuriyet birikimlerini haraç mezat satmak şeklinde anlayanlar vatanın küllerinden var edilmesini asla içlerine sindiremezler.

Sindiremezler çünkü CHP, kurucusu ve ilk genel başkanı Atatürk’ün önderliğinde sallanan saltanatı da kaldırmıştır, Hilafeti de. Cumhuriyeti kurmuş kurdurmuştur. O cumhuriyet düşmanı denize dökmüş, hasta imparatorluğu tarihe gömmüştür. İşte beslenen asıl garezbundandır. Asla küllenmeyen CHP kindarlığı işte bu saltanat aşkıdır. Dillere pelesenk hilafete körü körüne tiryakiliktir. Din iman yozlaşması, dönem yobazlaşmasıdır.

Oysa saltanata da hilafete de son verilmiş ama ulusal barışı sağlayan reformlar da gerçekleştirilmiştir. Devrimler de. Sözün kısası yaklaşık yüz yıl önce on küsur yıl öncesine dek her ne pahasına olursa olsun yaşayan, o günden bu günlere ise birikimleri, öz değerleri tırpanlanan Türkiye’nin temelleri atılmıştır. Hem de yiğitçe, korkusuzca ve cesaretle. Oysa tilki kurnazlığındaki gelip geçerler, yağdanlık yaverler, tavşan yürekli genel geçerler herkesten iyi bilirler; O temelleri atan, devleti biçimlendiren, cumhuriyetin kökleşip gelişmesini gerçekleştiren partidir CHP. 

O yüzden masum milleti sahte saltanata kul eylemenin, ülkeyi geriye döndürmenin yolu, ilkin CHP’yi yok etmek sonra da ‘Allah muhafaza etsin’ den geçer. Saltanatçı-hilafetçilerin ve din baronu kuyrukçularının, softa mezhep borazancılarının tek derdi gayesi yıllardır işte budur. Yapılan da, yapılmak istenen de ayan beyan yıllardır ortadadır. Ancak o niyetleri salih, yaptıkları ettikleri sarih, ak pak emanetçiler şimdi birbirlerine girdiler. Pek yakında çatlar ballı kabak…

Beğenmezler ama CHP’nin ulusal sanayi ve ekonominin gelişmesin de öncelik verdiği, öncülük ettiği yüzyıllık birikimleri zevkle üç beş paraya satarlar. Elden çıkarılacakları kendilerinden olana savarlar. Laik topluma yönelik devrimleri, eğitim reformlarını, köy enstitüleri, halkevleri ve çağın ve çağdaşlığın kapılarını bir bir aralayan yığınla benzer kurumu dinsizlik imansızlık sayarlar. Binbir kışkırtmayla uygulatmazlar. O cenahta ahı gitmiş vahı kalmış, yıkık dökük imparatorluktan milletin kayıtsız şartsız egemen olduğu cumhuriyete, ümmetten devlete çok kısa sürede sıcak geçişin lokomotifi CHP elbette istenmez. Partinin temel ideolojik yaklaşımları ortada iken, kurduğu cumhuriyetin nimetlerinden alabildiğine faydalanılırken hep kafalar karıştırılır.

O kafa karıştırıcılığı da bir yere kadar. Gün olur kendi kafaları da karışır, işler karışır, her şey arap saçına döner şimdi birbirlerini yerler. Yerler yerler ama hiç doymazlar…

CHP ilelebet var olacaktır. Her şeye karşın elbette CHP diyenler yollarından dönmeyecektir. Yaklaşık yüz yıldır dört başı mamur yaşamakla dört minare arası namazlamak en baştan sona her fırsat ve ortamda çatışmıştır. Çatıştırılmıştır. Ve her defasında oluşan deformasyonu,  beter bozulmaları onarmak ise maalesef CHP’ye kalmıştır. Düşkünlüğü kaldırmak, ülkeyi kalkındırmak daima CHP’ye mal olmuştur. 

Şimdi son on küsur yıldır tek parti iktidarından faydalananların, bu tek parti iktidarına yakın duranların, yıllarca garip halktan aldıkları oylarla halka bu tip hükmedenlerin ve hala tek parti iktidarı arzulayanların, iktidarı saltanata yaslamak isteyenlerin CHP tek parti döneminde şunu yaptı bunu yaptı diye atmak tutmak yerine geçmişe bakıp gerçek adaleti görüp külahlarının altına sinmesi daha evladır. 

CHP yıllarca tek parti kurumu ve etkin gücüne karşın, tüm devlet olanaklarını serbestçe kullanma yetkisine sahipken özveri göstermiş ve cesaretle çok partili rejime geçişi de sağlamıştır. 1950’lerde demokrasinin güçlenmesi ve kurumsallaşması için dünyada benzeri görülemeyecek büyük mücadele örneği vermiştir. Yani CHP daha o günlerde dünya uyurken temel hak ve özgürlüklerin geliştirilmesine öncülük etmiştir. CHP’nin bu dönemdeki demokrasi anlayışı ve mücadelesi 1959 yılında CHP’nin 15. Kurultayı’nda kabul edilen, ‘ilk hedefler beyannamesi’ ile somut önerilere dönüşmüştür. CHP’nin kurulması ve Cumhuriyetin ilanından bu güne her bir şeyi Sola, solculuğa ve solculara vakfederek düşmanlık eden, iflah olmaz saltanat-hilafet sevdalılarının Cumhuriyet tarihinde kendi palazlanma dönemlerini de iyice gözden geçirmelidirler. 

Solculuk ise eğer mesele CHP 1965 seçimlerine girerken ortanın solunda yer aldığını resmen açıklamıştır. Sağcıların bunu anlaması gerek. Bu vurgu seçim sonrasında yaygın bir ideoloji ve tartışma ortamı da sağlamıştır. Ve sola açılan CHP her yeni dönemde yeni bir söylem geliştirmiştir. Öyle ki bu gün sol adına yeni söylemler söyleyenlerin de geçmişe bu sol pencereden bir kez olsun bakması gerekir. Sağcılara söylenecek ise Allah’larından bulmaları ve bulacaklarıdır. Dünyadaki hesap günlerinin başladığı da ortadadır. Her şey güllük gülistanlık seyrederken durduk yerde birbirlerini yemeye başladılar. Arada halk kaldı…

CHP kendini kurulduğundan beri ‘Halkın Partisi’, ilerleyen zamanla düzenin değil ‘Değişimin Partisi’ olarak nitelemiştir. Böylece demokratik sol bir kimlik kabullenilmiştir. CHP tarihsel geleneğinin ve temelini oluşturan altı okla beraber sosyalist enternasyonale üyelik konusunda da tavır almıştır. Sosyal demokrasinin evrensel ilkelerini de altı kural olarak benimsemiştir. Sahte din iman tabansızlarının vaazları ve yargısız infazlarına rağmen Sosyalist enternasyonale üyelik ile yeni bir CHP oluşmuş; CHP özgürlük, eşitlik, dayanışma, emeğin üstünlüğü, gelişmenin bütünlüğü ve demokratikleşme ilkelerine dayanan bir ideolojiyi hayata geçirebilmek uğruna çabalamıştır.

12 Eylül 80 faşist darbesi ile faşist beş generalin kapattığı CHP on iki yıldan sonra 9 Eylül de yeniden açılmıştır. Yani darbelerle dahi yok olmamış, yok edilememiş yeniden var olmuştur. Sözde ak emanetçi devrimcilerin ise yaptıkları ortada. Ülkeyi geriye götüren bu ucube devrimcilik on küsur yıl sınandı sonuç sıfır. Seyir sıfırın da altında. Darbeciklere geldiler. Kendi içinden vuruldular. Birbirlerine tutuştular. Çöküş başladı. Yakında yok olurlar, çeker giderler...

CHP daima var olacaktır, olmalıdır çünkü şu yıkılmaya çalışılan garip ülkeyi tekrardan dünyada etkin ve saygın bir konuma ulaştırmak için var olmalıdır. Süratle kaybedilen eski konumuna ve yüz yıllık saygınlığına yeniden kavuşturmak için var olmalıdır, vardır. Gerçekten CHP yıkılan yıpratılan demokrasiyi bütün özellikleri ve güzellikleri ile yaşatmak, demokrasinin resmi sivil darbe kesintilerine uğramasını önlemek için vardır, lazımdır ve var olacaktır. Devlette toplumda ve siyasette devrim misyonu yüklendiği için vardır. Barışçı, akılcı, verimli, büyüyen ve emek önceliği yenilenmiş, feodalizmden arındırılmış, dinci ve mezhepçi kıskacın kalktığı, kişilikli ve temiz bir ülkede ve dünyada yaşanması için vardır. Dünyada hak ettiği yere gelmiş bir ülkenin varlığı için şarttır. 

CHP'ye yapılan tüm saldırılar ve karalamalar kötü gidişe direnç gösterenlerin çoğunluğunu bünyesinde bulundurduğu içindir. Kızgınlığın ana nedeni budur. Her türlü baskıya ve korku imparatorluğuna karşın direnişin bir türlü yok edilemediği içindir tertiplenen kindarlık, kiralanan düşmanlıklar. El vermişler bel bağlamışlar ama nafile. Kendi çapsızlıklarından belki kızanlar da, yırtık damdan düşenler de olacaktır ama kinlenenler, garazlananlar, gazlananlar, kindarlar, kıskananlar, çatlasalar da patlasalar da bu işin sonu belli. Noktanın koyulmasına pek az kaldı. Öyle olura olmaza hırslanıp kasım kasım kasılmayla yürümez işler. Darbe çağırmak ve darbe koğuşturmak ve darbeci kovuşturmakla yürütülmez gemiler. Komşu bataklığına gömülmekle de olmaz. Çok yakında görülür acı gerçek. 

Dün olmadı, bu gün de çatladı yarı belinden, yarınlarda da tüm zamanların sözde en alası iktidar partileri olmayacak. Ama CHP ilelebet var olacak ve elbette yaşayacak. Tarih de siyaset gömütüne gömülenleri geçmişte yazdığı gibi altın kalemle yazacak.

Ve o zaman, ak kara fark etmez iktidar ve rant uğruna darbecikler planlayarak birbirine girenleri, vakti zamanında çıkıp çarık çürükleri allayıp pullayıp salladıkça sallayanları, lafta bedavaya pahada en ağır işçilik işleyenleri, adalet kapıya dayandığında Ata’dan CHP’liler bir güzel seyredecek…

5 Eylül 2016 Pazartesi

SELAM OLSUN “MEMLEKETİ SOLDAN DALGALANDIRANLARA”…

SELAM OLSUN “MEMLEKETİ SOLDAN DALGALANDIRANLARA”…
 
Yıllar yılı yakın gelecekten vazgeçilip, ahir zamandan söz edilerek boşa geçirilen zamana ve ahrete tapınmaya gerçekten çok yazık. Adresi besbelli merkezlerden yalan yanlış kurgulanan yoz yobaz yarınlara inat gerçek hayat vahasına, muhteşem dil vadisine, akıl kapıları daima açık bırakılarak yapılan solculuğa ise tek kelimeyle bravo.

Çünkü o beğenilmeyen solcular idesi bir yana pozitif ve rasyonel düşünce doğrultusunda ilerleyip, boşa vaaz, boşa avaz, boşa niyaz edenlere ve şimdi aymazlık aynasından sarkan o sünepe silik yüzlere, çapsız anlamsız beyanlara, düpedüz yersiz ve yararsız yanıtlara ve boş temennilere hiç bir zaman zerrece olsun aldanmadan direndiler daima.

Ve en başından bildiler, ülkeyi bataklığa sürükleyen Din iman adına verilen özdür sözdür, gülen yüzlü iki gözdür veya sözde ahenkli kültürel alışverişlerdir. Gördüler varılacak son durağı, tarihe koyulan son noktayı en başından. Türlü kumpaslara rağmen körleşmeyi arsızca hareketlendirenleri de mimlediler. Bu yapay din dinamiğinin içerisinde dostluk üstü kayırmalar varsa eğer, verilen sözlerin haşmeti hayır yolunda seyreden hayırsızları da cesaretlendirecektir elbette diye uyardılar. Söylediler ama dinletemediler.

Ve bir gece kalkışıldı şu nemrut işe.

Adamlık biterse eğer resmen nemrutlaşılır. İlleti milleti ayni kefede tartıldığından, insanına hürmetle davranmak, hiç haksız hükmetmeden, ezeli müjdeye kökünden kökeninden uymak, açıkça sözünde ve vaatlerinde durmak da zorlaşır aniden. Rota şaşar. Ve hainlik tescillenir. Aynen böyle oldu.

İşte böylesi melun bir ortamda solcu kalmak, kavga ve mücadele adamı olmak bambaşka bir eylemliliktir. Hem de herkesin olamayacağı türden bir mahirliktir. Yani devrimcilik kim ne derse desin Allah vergisidir ve de az şahsa sunulmuş Yaratıcı nimetidir. Baştan ayağa bilerek hissedilerek gelinen şu çıkmazda aklı, kalbi ve dili tümden mühürlenmişlerin tüme varması, kendini O’ndan bir parça sayması ve alabildiğine öteye beriye saydırması hepten yalancılıktır. Zaten topunun yalan dolan oldukları da görüldü. Ve akla tek bir gerçeklik yani gerçek dışılık mıhlandı; toptan ihanet.

Şimdi kamdan namdan korkularak av havası kollanıldığında, pusu havası koklandığında zorunluluktan kaçak göçek iğreti salınmalar başlar. Öyle ki iktidar erkini ele geçirenlerin köşe başlarını tutarak, vurarak, sallamak ve sallandırmak maksatlı gözde çırpınmaları da sözde demokratik gelişmeleri içselleştirmek değil aslında tamamen hiçleştirmektir.

Yıllardır karga tulumba kurgulanan bu koca hiçlikte toplumların kendini içerisinde bulacağı mantıksal deliller bir bir yok edilip, felsefe de safha safha karartılınca her haklı eylemlilik öylesine, öylesinden sayıldı doğrusu. Bu sayı sayma bilmeyenler yüzünden de memleket bu hale geldi. Şimdi ise her kendinden olmayanın peşine gizli ortaklık ve ikiz yapılı benzeşmeler yaftalanıyor. Böylesi bir kuş beyinlilik açmazında resmen zalimlik zuhur eder. Ertesinde şeffaflığı ortadan kaldıran ve pratik düşüncenin eridiği acılı bir süreç yaşanır. Zaten mantık zincirinin halkaları bir bir kırılınca da olsun varsın babında mantık tersine işlemeye başlar. Söylendiği gibiyse eğer tüm bu keskin yanılmalar ve gözü kara kanmaların hayata birebir yansımaları ise yalnızca sönmeye yüz tutmuş ateşi körükler, sönmeyecek yangını alevler.

Her fırsatta dogmasal durağanlık metazori dayatılır. Asıl nutuk unutulur unutturulur. Dinleyenlerin üzerinde aşırı etki yapacak, izler bırakacak metne dayalı hasabi nutuklar atılır. Bu çalıntı nutukların çalımlı nutukçuları kötü yönettikçe de nedeni apaçık daha bir önemsenirler. Utkusuz nutkun amacı ise halkı hareketsizleştirmek ve uyutmaktır. Tüm atıflar din iman temeline dayandırıldığından, dini önseziler benlikleri uyuşturur. Meydanları boş hayallere sevk etme teması bol bol işlenir. Geniş yığınlar tarafından bu asılsız iddiasız metinlerdeki ayıp ve kayıplar, hatalar hiç önemsenmez. Ver gazı gitsin babında ciltler dolusu laftan ibaret bu kopuk köpük nutuklar aslında halkın geleceğine dair sarf edilen özlü birkaç cümleden daha da değerli değildir. Ama çağın modası kananlara kanılır. Tersine, gerisingeri değişim ve değişim özlemleri tüm katmanlara dağılır ve yayılır.

Zaten mucizeyi sadece gözde ama sahte mucize sahiplerinden göreceğine inandırılan ve gerçek olmayanın gerçeğe üstünlük sağlayacağı safsatası ile binlerce yıl oyalanan toplumlarda, özellikle son on yıllarda zordur solculuk, zordur devrimcilik. Yine de yaşanan bunca yönetsel zaafa, kurumsal depresyona ve siyasal erozyona karşın toplumsal kurtuluşu tesis edecek devrim inancı son ana kadar hissedilir.

Bu öyle bir histir ki bu deli saçması sarmalda gün gelir mucitlerin icadı, fatihlerin fethi, devletlerin kudreti, iktidarların azameti, öylesi böylesi, topu yekûnu anlamlarını bir bir kaybeder. An gelir sadece halkın hayal gücü üzerine oturtulan ve hiçbir şey yapılmadan boşa geçen yıllar hilafsız anımsanır. Ve mizan tutmaz.

Ancak şimdiyi fırsat bilen o fırsat düşkünleri, o bıçkın aktörler nedense suçsuz mertebesine kertilirler. Ve yine nedense zorbalaştıkça zorbalaşırlar. Bu zorbalaşmanın asıl nedeni aslında fikir zikir kayganlığında ibreti alem yalancıların kendi yalanlarına kendilerinin kanmasından ve ayaklarının kaymasından ibarettir.

İşte bu siyasi dağınıklık ve yönetsel savurganlıkta önemli olan ise özel insanlardan olmaktır. Tüm mesele dün olduğu gibi bu günden yarına yine solcu kalmaktır. Ve özel ve güzel yaşamaktır hayatı...

Biliriz, şu garip ülkede hayat hiç durmaz. Dalgalanır al bayrak ve devrimler de hiç durmaz. Devrimcileri de hiç bitmez. Karaya vurduğunda memleket anında Denizleşilir. Bizim de tek suçumuz odur. Biz de zaman zaman en keskin biçimde soldan dalgalanırız…

Selam olsun, her şeye rağmen ‘Memleketi Soldan Dalgalandıranlara’…

24 Temmuz 2016 Pazar

BÜTÜN DARBELERE GÖNDERME…

BÜTÜN DARBELERE GÖNDERME…

Asla ulaşılamaz bir emele, o emelin ameleliğine ve akıl melekelerinin bir kez daha lekelenmesine önsözdür bu zil zurna kalkışılan ayaklanma ve harakirivari girişilen bu figüratif isyan…

Yurtta elli yaş ve üzerini sürenlerin en az kırk yılını çalan tüm darbelere daima karşı duruşları ve darbeli yıllara her fırsatta ağır göndermeleri 15 Temmuz dinci-cuntacı darbe girişimine canı pahasına izin vermeyen halk direnişine bir nebze de olsa kılavuz olmuştur. En azından kılı kırk yaran cümlelerle ve o cümlelerde büyüyen aşırı dozda sitemlerle darbeler ve darbeci mantığının acımasızlığı kamuoyu zihninde hep canlı tutulmuştur. Bu darbe girişimini her kim yaptıysa yaptı ama karşı koyana acımadığının da resmi çizildi, filmi çekildi yirmi iki saat boyunca. An ve an yaşananlara bakıldığında hele bu dinci cunta emeline ulaşsaydı daha ilk günden başlayarak neler yaşanabileceğini kestirmek hiç de zor değil. Üç noktalı ve çok köşeli haberlere de yansıyan, hala böyle olabileceklerini bilmezdik tanımazdık öz eleştirileri ve öz savunmaları ile geçiştirilebilecek bir durum yok, her şey ortada. Yüzlerce can kaybı ölü maviye hükmedecek yıllar geçse de. Ve anımsanacaklar.

Elli yaş üstüler için yine kızardı can rengi. Kanlandı meydanlar. Meydanlarda bu dinci yapılanmaya ilişkin yazılı ve sözlü tüm anlatıların haklılığı da tescillendi. Dinci faşizm dindarlara bile hiç acımadı. Meydanlar tamamen yerel karakter taşıyan, birbirleriyle benzeşen pratikleri olanlara bile dar edildi. Hayali egemenliklerin, boyun eğmelerin yerine kitlesel başkaldırının sınırları biçimlendi. Zaten karşıtlığı öne çıkaran tüm unsurlar her hal ve durumda tüm barikatları yıkar geçer, kendilerine reva görülen tüm sınır ve sınırlamaları da tanımaz. Öyle de oldu o kara gece.

Dinci cunta ahmaklık boyutundaki bu kalkışma da bir şeyi unuttu. Hiç sayıp sevmedikleri ebedi Başkomutan Kara Kalpaklı Sarı Paşa’nın “Hâkimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir” cümlesinde ifadesini bulan yıkmaya heveslendikleri Cumhuriyetin genel kuralını.
Bir şeyi daha unuttular bu dinci cunta darbe girişimcileri. Darbelere ve darbeli yıllara yapılan göndermeleri. Ve daha çocukluktan dinci cuntaya satıldıklarını ve yıllardan sonra da kofti adamlar, softa subaylar olarak egemen güçlere satılacaklarını, satıldıklarını. Ancak bu kez darbeli matkap insan duvarını delip geçemedi.

“ABD tarafından oluşturulup geliştirilen darbe sosyolojisi, darbe psikolojisi ve vahşi kapitalizm kuramlarının karışımı ile planlanan askeri darbeler yerli işbirlikçileri sayesinde hayata geçirilir ve sadece emperyalizme hizmet eder. Bu tutucu gelenek dünyaya yayıldıkça dünya yaşanılası olmaktan çıktı. Egemen sermayenin çıkarları uğruna kendi yağı ile kavrulan ülkeler dahi anında cehenneme çevrilir, düğmeye basılır ve paslı mekanizma işlemeye başlar. Sözde iyi çocuklar, bizim çocuklar bağlamında mesele tatlıya bağlanır, acıyı ise geniş halk yığınları, yiğit yurtsever halk çocukları çeker…”

Ülke siyaseti evrenselliğini kaybettikçe, ülke demokrasisi bir dizi reform ile güçlendirilmedikçe, karşıt devrim ekonomisi sosyal dengeleri alabildiğine bozdukça bu Amerikancı darbe öğretisinden nasiplenmişler ve gizli işbirlikçiler darbe deneyimlemeleri için meşru zemin bulurlar. Veya ülkenin doğru yönetilmediği doğrultusunda darbeyi meşrulaştırma tabanı yaratırlar.

Bu kez bilim düşmanı bir dinci tutuculuğu benimseyenlerin on yıllardır siyasetin içine konumlanması, devletin her kademesine üst düzeyden sızması, halkın içinde her can alıcı mevkiye konuşlanması, katı ve keskin dinciliklerin kırk yıldır saklanması, sızıntılar görüldükçe her seferinde namazında niyazında sessiz sakin çocuklar denilerek aklanmaları ile gelinen son noktadır bu lanetlenmesi gereken kalkışma. Bunca bitlenme elbette darbe mecralarına ve darbeci maceracılığa bir gün kayacaktı. Kaydı da.

Demokrasi karşıtı, mantık dışı felsefe ve hurafe bir din çerçevesinde sadece biat kültürü ile şahsileşen veya genelleşen, genişleyen ve güçlenen bu fetbazlığa bağlı dinci cuntacı devlet beslemeleri günü gelecek kendi şeri iktidar heveslerini rayına koymak için devlete ve millete karşı harekâta geçeceklerdi, geçtiler de. Hiç de beklenmeyen bir durum değildi aslında. Şimdilik önü alındı belki ama bu istihbaratçı ve komplocu zihniyete karşı uyanık olunmalıdır. Bu dinci monarşist hükümranlığı cereyanına kapılmışlık kolay kolay temizlenemez. Ayrıca bu darbe girişimi sayılan, korsan kanlı hesaplaşmanın kimlere, hangi benzer karakterlere asansör olacağı da sıkı takip edilmeli ve kontrol altına alınmalıdır.

Bu harcamak ve harcanmak ikileminde planlanmış dinci darbe kalkışmasında uzun yıllardır salgın bir hastalığa tutulmuşçasına, göz yumulan, kol kanat gerilen, yaş larla baş edilen, devlette çöreklenmelerine ses çıkarılmayan bu dinci taşeron tipler kadar onlara yol verenler de suçludur. Yılların birikimi haksız palazlanma ve palazlandırmayı yok sayarak,  bu dinci cuntacı kalkışmanın ülkeye yaşattığı bu çöküntüyü sadece emperyal istilacıların pompaladığı kirli bir girişim diye adlandırmak da kolaycılıktır. Bu görüşte aşırı ısrarcılık birilerinin darbe girişimini geçmiş zaman kiplerine bağlamasıyla işin içinden sıyrılmasını kolaylaştırır.  Derin uyku ve uyuzlaşan uyuşmuşluğun hesabını ödemek ve ödetmek ise zaman aşımına uğrar. Varsa bir ihanet ki var toptan ret edilmelidir. Her zamanki alışkanlıkla varla yok arası boş inanç tortuları ile daha çok sürprizlere açık ve çok sancılı geçeceği belli bu süreç yönetilemez.

Önsözü çok önceden yazılmış, giriş ve gelişmesi tamamlanmış bu hikâyeye bir son var ise o da din ve dinci odaklı darbe girişimiyle ülkede bir yıkım, kıyım yaşatılmışlığı ve yaşanmışlığıdır. Devletin her katmanına taraftarını ve müridini yerleştirmiş akıldışı hurafeler ve sapkın ritüellerle donatılmış klişe dinci kiliseci bir yapılanmanın demokratik işleyen bir yönetime askeri kanaldan resmen el koyma girişimidir. Ve bu kalkışmanın cezası da ağır olmalıdır.

Dip not olarak kayda geçecek tek nokta ise şudur. Kalkıp ta hiç kimse son kertede militarlaşan ve militanlaşan bu dinci kiliseci örgütlenmeyi ve uzantısı cunta savrukluğunu mağdur olan tüm günahsızların yaşadıkları yok sayılarak hafifletmeye çalışmasın.

Hafifletmesin çünkü on yıllardır savunulan ve övünülen dinden ve inançtan uzak bu algı ve duygu dünyası bu dinci cuntacı darbe girişimiyle yıkılmıştır, çökmüştür…

17 Temmuz 2016 Pazar

KARA CUMA…

YALNIZLIK KAPISI; KARA CUMA…

Şu garip memleket adı daha en başından ‘kalkışma’ olarak koyulan alenen demokrasiye kasteden molla, hoca ve imam lakaplılardan oluşan paralelci bir cunta darbe girişimi yaşadı. Bu dost doğru saptamaya anında refleksvari tepki oluşur ama alınmaya da hiç gerek yok durum alenen bu. Çok yakında paralelci cuntacıların bu lakaplarla yani hoca, imam, molla ve benzeri lakaplarla anıldıkları görülecek ayrıca divanı harp tutanaklarına da aynen böyle yansıyacaktır. Yansıtılmasa da tarih böyle kaydedecektir.

Dosta düşmana, dünya aleme, el aleme rezil olundu bir kere daha. Yaşanmaz olası bu kara Cuma devletin üst kademeleri ve kurumları arasında ayrışmanın, kirlenmenin ve kinlenmenin katmerlenen birikimidir. Devlete hükmeden hükümet ile hükümete hükmedemeyen paralel devletin çatışmasında araya milletin katıldığı, meydana sivillerin sürüldüğü bir çağdışı feda kakışması olarak şimdiden tarihte yerini aldı. Gittikçe geleceği kararan memleketin bir kara Cuması eksikti, o da oldu...

Cuma ertesinde bir süreliğine kararan tablo tam kararmadan paralel cuntacı girişim devlet millet el ele geri püskürtüldü. Ama ülke demokrasisi yara aldı. Belki son bir girişimdi tutmadı. İleride can havliyle yapıldığı söylenecekse bile paralelcilere hiç yakışmadı. Resmi rakamlara göre çok insan mahvoldu. Kurunun yanında yaşında yanacağı cadı avı tez elden başladı. Her cuntacı girişim vahşidir ve darbeler karşıt vahşilikleri de tetikler. Onlar da yaşandı maalesef. Tatbikata çıkıldığına inandırılan veya öyle bilen suçsuz Mehmetçiğe acımasızca cephe alındı. Minarelerden müezzinler sala verirken, imamlar milleti resmen galeyana sevk etti. Elbette devlet hiyerarşisi içinde onların da üstleri amirleri vardır emir böyledir ama yalnızlık kapısı aralandı birden ve emirler hiç sorgulanmadan uygulandı. Ağır silahlar darbe girişimlerinde en acemi ve en cesur unsur sayılan er ve eratın elinde idi ama onlar Allahtan en zor koşullarda bile ustaca davranıp tetiğe dokunmadılar. Ve kopacak kıyameti önlediler…

Anıların kucağında, demir kapıların ardında, yakasız yamasız, omuzsuz rütbesiz, dinsiz imansız, kitapsız mezhepsiz yıllarca beslenen bu iç beslemelerin beslendikleri evi içten içe vurması girişimidir bu kara Cuma. Öyle ki başkomutanım diyen başkomutana rağmen kışlalardan çıkılmıştır. Telkinler ve nasihatler saatlerce dinlenilmemiştir. Ve kalkışmada dilenilince devlet kademesi kendi kolluk güçleriyle bitirmesi gereken bu iç meselesini halka havale etti. Millet resmen kullanıldı. Bu derin ve ileri demokrasi sürecinde aradan sıyrılan kim olur, olacaktır yakında anlaşılır.

Şimdi kimse yanlış anlama ikircikliğine düşmesin ama bu emir komuta zincirsiz kalkışma devlete bağımlı çalışanların ve kurumlarının yıllarca politika yapmasının en doğal sonucudur. On yıllardır devletin en kilit mevkilerine yerleştirilen paralelcilerin paralel devlet mantığı çerçevesinde bir araya gelerek yine birbirini kandırmalarıdır. Bu kara Cumaya başka elbiseler giydirmeye çalışanlar elbette olacaktır. Ancak bu tıknaz bedene başka takım uymaz. Elbette paralel devletin çöküşü anlamına gelmez bu kışkışlanan saldırı ama devlet de milletin özenli gayretiyle çökmemiştir. Hem de bu kısır kalkışmayla tam da çökeceği sırada. Böylece ileride toplumu daha da tehdit edebilecek silahlı kuvvetler tandanslı silahlı veya konuşlanılan her merkezde daha yoğun silahlanabilecek bir paralel öncü gücün de bir süreliğine etkisizleştirilmesi sağlanabilmiştir. Bir başlangıç günüdür kara Cuma.

Ancak kara cumanın son üç saatinde sadece başkent ve İstanbul ile sınırlı kalınca ertesi sabahın ilk saatlerinde çaresizleşen paralelci kalkışmaya, ordusal düzeyde silahlı kuvvetler desteği, muhalefet kışkırtması ve hükümet karşıtlığı eklenseydi olay çok başka yerlere giderdi. Tahmini zor şimdikinden bin bir beter bir dünyaya açılırdı kapanan gözler. Belki de molla, hoca ve imam lakaplı paralelcilerin beklediği ve güvendiği buydu. Geç kalınmış veya sonuçlarına bakıldığında erken davranılmış bir intihar girişimiydi de denilebilir. Kıvılcım hangi maksatla çıkıldıysa çakıldı ama tutmayan bu kalkışma ve kakışmadan derhal dersler çıkarılmalı ve bu kısıtlı ve kısır cuntacı darbe girişimi çok iyi okunmalıdır.

Ankara ve İstanbul yoğunluklu bu kalkışmacı tezgâh tutmamış olabilir. Ancak paralelcilerden sayılanların ülkeyi yöneten bu iki büyük ilde bu kadar etkin olması ve bir araya toplanması başka bir kara nokta. Bu tabloyu oluşturan ve oluşmasında payı bulunanlar kimlerdir. Resmen bilinen bir durum değil midir bu garabet. Daha çok soruyu bünyesinde barındırır bu çatlak. Paralelci kalkışma tutmadı çünkü  ‘Ne rüyalardan geçti bu toplum. Ne çapraz sorgularda ne kurnaz sorularla sınandı. Gizemli sinsi tebessümler duvarlarda asılıyken bile hiç korkmadı. Dönmedi bildiğinden. Asla kaçmadı. Tabloda sönen gençliğin tabulaştırdığı mahmur bakışlardan bilirdi darbeleri. Ne adi darbeler gördü bu memleket…’

Ve top yekun şahlandı ve kanmadı bu kez…

Biraz daha akıl biraz daha bilim. Sala, ezan, namaz niyaz, büyük Allah naraları da bir yere kadar. Modalaşan gece yürüyüşleri de başka bir keder. Bu kamplaşmacı yozlaşma ve kadersi yalnızlaştırmayla sadece yalnızlık kapısı çalınır ve dahi en beter yanılgı üşüşür beyinlere. Ki yoluna yanmak o yanmak değildir.

Bu paralelci çıkar savaşında kara Cuma kalkışması sonrasında beliren karahumma da arada kalarak tek ezilen ise zavallı er erbaş Muhammet oldu. Derin sırlar ve keskin arzular ocağında yetişen hoca, molla, imam üçlemesinde şekillenen ve silahla kuşandırılan rütbeli cuntacıların kandırmasıyla tek suçları orada olmaları dışında bir suça bulaşmamışların milletçe merkez sayılması da ayıp kaçtı biraz. Devlete bulaşan illet biraz küçümsendi, gözden kaçırılmaya çalışıldı sanki. Zaten kara cumacı cuntacıların millete ve Mehmetçiğe acımadıkları da ortada. Yazık değil mi senin benim hepimizin çocukları olabilecek yirmili yaşlarını süren o toy vatan evlatlarına. Yapılanlar reva mı? Vahşice dine imana, din iman bir kenara insanlığa sığmayan kafa koparmalar, kayışla kırbaçlamalar, yutüplük ahkâm kesmeler, akıllı telefonlara poz vermeler, kameralara çaresiz çocukların başına basıp kıl kıl sırıtmalar, yürek yakan görüntüler vermeler, daha neler neler…

Askeri askere, askeri millete, ahaliyi askere, askeri polise, polisi hepsiyle karşı karşıya getirmeyle şekillenen bu paralelci cunta girişimi bu kara Cuma ucuz atlatıldı. Bu kalkışma ve kakışmanın ilk gayesi sonucçta orduya itibar kaybettirilmesidir. Kaybettirildi de. Politikacılar tarafından sivil milletin gözü dönmüş bu gurka paralelci silahlı güce karşı en çıplak haliyle meydanlara sürülmesi ise sonradan enikonu tartışılması gereken başka bir muammadır. İşin vahameti heyecan geçtikten sonra anlaşılır.

Şimdiden başlayarak tartışılması geren diğer bir muamma da kutsal mabetlerin minarelerinden zamanlı zamansız salalar, ezanlar okunarak ve dokunaklı kısa metinler ile sivil halkın resmen sokağa çağrılmasıdır. Bunu bu şekilde cami mescid minarelerinden dahi yapınca ileri demokrasi adına cihat, benzer çağrıları kısıtlı olanaklarla başkaları yapınca ileri demokrasi adına katli vacip görmek de ayıbın başka bir tarafı. Zaten her sıkışma anında şu yüce dinin politikaya alet edilmesi ayıptan öte feci günah. Bunca günahın hesabını kim verecek, verilebilecek mi acaba? Ayıbı kayıbı bir kenara sayıp dökülecek çok ayrıntı meşgul ediyor zihinleri. O zihin aritmetiğine de sıra gelecek.

Şimdi vakti zamanında bunlarla incelikli ve ağırdan kandırılma boyutunda olsa bile tek merkezli işbirliği yapanlar, sonradan birbirlerine paralelleşenler,  her kimse onlar, onların hiç mi suçları yok bu kara Cuma kalkışması ve kakışmasında. Paralelleşilmeden önce her şey güllük gülistanlık ise ne değişti şu birkaç yılda. Suçları var veya yok denilse de bu paralel öncesi ve paralel sonrası yalnızlık kapısında çakılı levhada kimlerin ismi yazılıdır vakti zamanı gelince bir bir dökülür. Özellikle bu kara Cuma ve kara cumaya gelininceye dek yapılanlar bir bir dökümlenir.  Kim paralelci konumludur kim sorumludur defterler dürülür.

Devletin her bir kadrosuna yerleştirilen bu hoca, molla, imam ve müezzin lakaplılardan oluşan paralelci zihniyet zamanla ahtapot kolları gibi en ücraya ulaşırken, memlekete yayılırken, kurumlara uzanırken susanlar ve göz yumanlar bu gün demokrasi havarisi kesilmiş ise yanlış giden bir şeyler var, yanlış yapılmış bir şeyler var demektir. Zamanın da camii bombalayacaklar diyenlerin bu gün milletin meclisini bombalamaya kadar varan tavrı asıl kırılma noktasıdır ve gerçek demokrasiye tutunmanın tam vaktinin geldiğinin de apaçık göstergesidir.

Kara cumadan sonra da bu mevcut hükümet ve paralel devlet kavgası sürer gider. Ta ki bu azınlıkta kalan arsız paralelci kalkışmayla ve yaşanan cılız kakışmayla sallanan, gidip de gelen hükümetin en baştan son ayakçasına gitmesine kadar…

Tanrı bu millete yakın zamanda böylesine ucuz bir senaryoyu bir daha izlemeyi veya benzer üçüncü sınıf senaryolu bir yapımda figüran olmayı bir daha nasip etmesin…

15 Temmuz 2016 Cuma

DİLE KOLAY, BİNLERCE CAN…

DİLE KOLAY, BİNLERCE CAN…

Dile kolay, silik ve maraza dini prototiplerin terör odaklı aldığı binlerce can. Çoğunluğu da sivil halk. Dile kolay, orta çağ karanlığını yarınların ihtişamı gösteren bir dinden kopuş ve dini gerçeklerden kaçış küreselleşiyor. Hangi kaynaktan beslendiği besbelli bir sıradanlaşma dini teslim alıyor. Öyle ki enlem ve boylam tanımayan, ürkütücü lanetli ve cani bir şeytan üçgeni hegemonyasına teslimiyet. Ölene yitene enikonu bakılırsa tablo resmen domuzluk…

“Ve Tanrı domuzu yarattı. Tarih boyu domuzluk etmek ise insanlara kaldı. Son yıllarda resmen dindarlığı harcar, adamlığı erteler, domdomu hak edee domuzluk istila etmiş akılları. Dini, imanı, mezhebi diline dolamış zihin ve din fakiri caniler domdomluk mertebesinde kin kusuyorlar dört bir yanda. En Allahsız boyutta saldırıyorlar etrafa. Zaten siyasi şekillendirmeler ile şekli şemali değişti her şeyin, dinlerin de. Dile kolay terör dincileşmiş, din terörün ve teröristlerin eline kalmış. Dünyada şu mükemmel din adına alenen kasaplık yapılıyor. Domuzluk yapılıyor. Maalesef…

Din bezirgânları, bedevileşen bedavadan dinciler terör saldırıları gerçekleştirmek üzere gerekli araçları ve olanakları ellerine geçirmişler. Akıl edemediklerince zenginliğe sahip olan bu dalkavuklar saldırıların yerini ve zamanını kendince belirliyorlar. Elbette bu zebaniler metazori el değiştiren araçlar ve olanaklardan yoksun olanların üzerinde dinsel egemenlik kuruyorlar. Dini kisve altında uyuşturan beyin yıkama yöntemleri ile zamanında sığınıp da kazandıkları uyruğa ve yaşadıkları toprağa ihanetçiler bir bir belirleniyor.

Bilinen o dur ki bu sahte dini egemenlik duvara tosladığında maziye bağlı tavan arasındaki fotoğraflar ve bilinç arkası karanlık anında biçimlenir. Korkunun sosyolojisi kulaklara çalındığında ise cesaretin psikolojisi bozulur. Dini rota şaşar. Yapışır aklın çeperine cennet için din zorbalığı. Kale içeriden fethedilir mantığıdır geçerli olan ve terör saldırganları, töröristler kendi ülkelerinden seçilir. Ve pimler çekilir, basılır tetiğe, diplenir gaz, patlatılır beden. Hayatı tek rotalı yaşamak, klasik ve kıvamlı bir hayat teorisinin benimsenmesinin sonucudur her saldırı. Yani yeni bir hayat arzulanır öteki dünya nimetleri adına, burada olmasa da orada. Ve insanlık tarihi onarılmaz yaralar alır.

Şimdi kendi savaşlarından, kendi topraklarından kaçıp göçen milyonlarca vatansızı, sormadan danışmadan vatandaştan saymak, vatansızlara vatan olmak da bir yere kadar. Bir yere kadar doğru. Sınır da, sinir de aşılmaması kaydıyla her iyilik. Dört bir yana arsızca dağıtımı yapılan kanlı kıyımlara bakıldığında, dini imanı bir kenara katliamlara aracı olan ruhları teröristleştirilmiş melunların tabiiyetine bakıldığında durum anlaşılır. Örneği daha dün yaşanmış, yarın da yaşanabilir. Makro dinden uzaklaşmanın ve mikro milliyetçiliğin kullaştırdığı, esirleştirdiği akılsız bedenler gün olup kendine kucak açan, kol kanat geren, hiç karşılıksız sadece insanlık namına kendinden sayanları da öteki âlemlere yollayabiliyor. Hem de göz kırpmadan kılları kıpırdamadan. Hem de hiç acımadan en kalabalığın ortasına son sürat, sinsice ve hiç ahde vefa duymadan.

Bu bedavadan bol kepçe dağıtılan yurttaşlıklarla memleket ileride bedeli ödenemeyecek yaralar alır. Bu dağıtmanın da bir hattı hududu olmalı. Çünkü hayat düşü din gücüyle en bariz biçimde çirkinleştiriliyor. Vatanlı veya vatansız ekonomik açıdan ortanın altında veya en dipte kalan yaşamlar bir tuhaf dini terör saldırganlığına veya hain bir dinci terörist kalıpsızlığına itiliyor. Dinde terör olmaz, terörün dini olmaz söylemleri sivillere musallat olunan bu baştan çıkarılışa resmen hizmet eder, ediyor. Bu girdaba katılan katılana, kapılan kapılana. Zaten insanlık tarihi din adına haybeden cana kıyan zalimler ve haybeden canına kıyılan suçsuzlarla dolu. Evvel ahir sultanları besbelli olan bu cellâtların çarpık merdivenlerini sözün bittiği yere dayamasına dur demek zamanıdır.

Dur demek lazımdır yoksa dile kolay kalabalık gösteri merkezlerine, açık alanlara, metruk meydanlara, tarihi mekânlara, ulusal gün kutlamalarına, hatta dini bayramlara kadar domuzluk sirayet eder ve dini terör çoluk çocuk demeden doğrar, kırar geçer.

Din evrensel ilkeleri tersine çeviren bir önyargı ve tutuculukla baş edemedikçe anarşi artar. Ve din adına davudi şişinmeli anarşistlik narsisleşir. Din adına Karunlaşan bu dünyanın belki de en yoksul, en renksiz ve en uygarlık dışı kimliği dini kimliksizliği doğurur. Doğurunca da birkaç fırça darbesi al sana eli kanlı katil. Başka bir boyuta endeksli düşünceler ve kör inancın zırvalayan gücüdür bireylere hakim olan. Algı oynamaları ile şekillendirilen bu yeni din ve inanç sistematiği yitik hayatlara yön verdikçe de daha çok canlar yanar.

Dile kolay, dünyanın bir ucundan diğer ucuna kan ve barut kokusu. Oysa bu din ne kutsal bir emanettir. Bu ebedi kutsallığa kurban arama sevdasıyla yanıp tutuşan dinbozların kime hizmet ettiği ve hizmetçiliği apaçık belli iken maymunlaşmak da ayıptır. Özenle ve törenle dünyaya yerleşen terörü üstü kapalı kınamak kutsamaktır ve katıksız kaypaklıktır. Dinsel motiflerle istiflenen terör karanlığın kanlı elidir, yılan başlı saçmalıktır. Damgalı yalnızlığa savruluş, sessizliği yırtan akbaba çığlığıdır.

Dile kolay ama din merkezli her terör saldırısı ve girişimi yoksulluk çınlamasıdır. Cahillik musluğunun dibine kadar açılmasıdır.

Tam dalavereci bir o kadar da duacı kalpazanlar akvaryumunda baloncuklar çıkararak dolaşmak ve melun tuzağa yakalanmaktır dinin yeni adresi. Tüm saldırılar da din ile siyasetin kol kola girmesiyle şiddetlenir. Yasakçı kafaların ininden çıkanlar azgınlaşan aymazlığı gelişigüzel çepeçevre bulaştırırlar. Eşek cennetine heves etmekle özdeşleşir derin uçurum. Ve din kaynadıkça buharlaşır.

Dile kolay merhamet tanımaz bir ihanet ve alınan binlerce can. Dine imana ihanetin sloganlaştırıldığı terörcü bir süreç. Zaten din teknesinde terör yoğurmak kayıp gezegenlerde boşuna sonsuzluğu aramaktır…