2 Ekim 2012 Salı

KÜRESEL YAĞMA STRATEJİSİ

KÜRESEL YAĞMA STRATEJİSİ

“Çalışmadan, öğrenmeden, yorulmadan rahat yaşamanın yollarını aramayı alışkanlık haline getirmiş ulusların önce onurlarını sonra özgürlüklerini ve daha sonra geleceklerini kaybetmeleri kaçınılmazdır.” diyor Mustafa Kemal.

Evet, son yıllarda ülkemizde yaşananlar tam bu ahvalde. Yıllarca hemde küreselleşme küresi çatlayana dek devinip duruldu peşi sıra. Küreselleşen dünyada layık olduğumuz yeri alacağız masallarıyla avutulduk.

Küreselleşme iyidir, hoştur yalanları duvara tosladı. İsveçliye göre 115 misli kötü ortamda yaşıyoruz ve mutlu olmaya çalışıyoruz yinede. Kıt kanaat geçinip hamdolsun diyerek hayatımızı güzelleştirmeye çalışıyoruz. Küreselleşme küresi kucağımıza yuvarlanınca ilk başta kendi kendine yetemez olduk. Reklam, görsel basın ve medya ile tüketim alışkanlıklarımızı bir güzel değiştirdiler. Halkın etki altında tutulmasıyla beğenilerimiz de yön değiştirdi. Standart sapmaların enlerini yaşadık. Dünya markaları ön plana çıkarıldı. Ulusal markalar unutturuldu veya kötülendi. Dolayısıyla dışa bağımlılık arttıkça arttı. Toplumsal fayda değil kar önde tutulunca da, karı kimin götürdüğü veya kimin götüreceği hiç mi hiç önemsenmedi. Ve vahim sonuç.Borç denizinde yüzen bir ülke olduk.

Güncelleme, düzenleme, ayarlama oldu zamların adı ve ayar çekildi üç beş ayda bir...

Oysa küreselleşme, sermayenin örgütlenerek tek yürek olması ve aynı merkezde atması değil miydi? Kandırıldık acımasızca. Gerçek ise şuydu: sermayenin örgütlülüğü kapitalizmin özünde vardır. Emek örgütsüzleştirildikçe sermaye örgütlenecek ve dünya koskocaman bir pazar olacaktı. Küreselleşme işte budur, buydu. Pazarın örgütlü sermayenin eline geçmesi veya açıkça hizmetine sunulmasıydı vahşice.

Uluslararası örgütlü sermaye böylelikle ürettiği mal ve hizmeti kolayca satar. Almayana da zorla katakulli ile dayatır. Toplumları çılgınlığa varan bir tüketim toplumuna dönüştürür. Lükse ve hazır mala yönlendirir. Ülkeleri üretimden uzaklaştırır, soğutur. Toplumların gelişmişlik veya gelişmezlik düzeyini hep tüketimle belirler. Yani endeks hep tüketimdir. Ölçü hep tüketim endeksleridir. Üretim, üreticilik ve üretkenlik unutturulur.

Ve küresel yağmabaşlar, komşular birbirine düşman edilir...

Küreselleşmenin dayandırıldığı ana strateji yani amacı, daha çok üretim daha çok kardır. Vahşi kapitalizm ancak yeni ürünler üretip satarak yoluna devam edebilir. İç çelişkiler ve zorluk yaşamasına rağmen muhalefeti ve alternatif modelleri hiç çekinmeden yok eder. Sindirip siler atar. Yani örgütlü uluslararası sermaye bu mantıksızlık içinde pazar ülkelerde ve geri kalmış ülkelerde korkusuzca cirit atar. Toplumları kürenin peşinde koşmaya heveslendirecekleri ise bol bol besler. Baldan yenmez bir cennet meyvesi olur böylece küreselleşme.

Sağı bir kenara solu bile küreselleşme mantığına uygun olarak biçimlendirirler. Yani ülke çıkarları ve gerçeklerine göre şekillenen her ulusal hareketi tırpanlar veya tırpanlattırırlar. Küreselleşmeye bir kez teslim oldunuz ise ortaya ülke yararına emek ve yürek koymak da zorlaşır. Çünkü popülist yaklaşımlara izin vardır sadece.

Aykırılar ise o nedenle bu nedenle toplanır, yığınlar halinde mahkeme mahkeme dolaştırılır...

"Ekonomik boyutu kısaca böyle. Siyasi ve sosyal boyutunda ise ortalık karıştırılır. Dört bir yanda en yakınlar, en yakın dostlar, komşular birbirlerinin boğazını sıkarlar emir büyük yerden geldi diye". İyi ki küreselleşme can çekişiyor da ülkemiz siyaseti birazcık da olsa nefes alacak.

Umarız tüm insanlarımızın daha rahat nefesleneceği günler yakındır. Umarız çare vardır. Dileriz dur diyenler çıkar...

GECEKONDUDAN KENTE SANCILI GEÇİŞ

GECEKONDUDAN KENTE SANCILI GEÇİŞ

Akılları binlerce kuşku kurcalarken, kentlerde kentlileşememe kimsenin umrunda değil...

"Uygarlığın kaynağı olan kentlerin uygarlığı yok etmek üzere olduğunun farkında mıyız? “ Sadece kamu hizmeti ile çözülemeyecek sorunları olan bir muammadır kent. Herkese düşen bir görev ve sorumluluk vardır. Kentsel dönüşüm veya kentsel yenileme açısından dünya deneyimini gözlemlemek önemli bir noktadır. Uluslararası platformlarda daha önceden özgürce tartışılmış ve belli sonuçlara varılmış bir konudur kent ıslahı.

Kentsel dönüşüm doğrultusunda pilot bölge olarak belirlenmiş Esenler’de, Esenler’in kentleşme açısından durum tespiti yapılmalıdır öncelikle. Siyasi kaygılarla yıllarca yok sayılmış, görmezden gelinmiş sorunlu şehirleşme yapımız bir kalemde çözülemez. Çözüm önerileri üzerinde yeterince tartışma yapılmaksızın, ortak akıl üretilmeksizin, bizim çözümümüz budur deyip dayatılan her ne olursa olsun sonuçta yine çözümsüzlüktür. Çözümler üretmek için soruna kent bilimci gözüyle yaklaşılmalıdır.

Bölgesel planlamayla bölgeler arası farklılıkları giderecek projeler belirlenmelidir. Uygulanacak projeler planlanırken bölgesel, kentsel, çevre düzeni, nazım imar planları ve kırsal planlar ölçeğinde ele alınıp değerlendirilmelidir. 

Gecekondular, kaçak yapılar mevcut durumlarında bırakılmamalıdır. Yenileştirme, bina destekleme ve güçlendirme, çevre düzenlemeleri ile birlikte altyapı çalışmalarına gidilmelidir.

Topraktan daha çok fayda sağlanacak biçimde yeni yöntemler kullanılmalı ve çağdaş projeler önemsenmelidir. 

Konut kooperatifçiliği çıkmazdadır. Düşük gelirli insanların da konut edinebilmesi için ciddi dönüşümler sağlanmalıdır. Kiralık konut yararlandırmaları için planlamaya gidilmelidir.

Sık sık imar afları, gecekondu afları çıkarmak, tapu tahsis belgeleri dağıtmak yoluyla kentsel rantlara göz yuman siyasi yapı kabuk değiştirmelidir.

Çıkarcı, köşe dönücü düşüncenin ve öyle düşünenlerin devri kapatılmalıdır. İyileştirme ve dönüştürme çalışmalarında adaletli bir paylaşım sağlanmalıdır.

Sağlıklı kentleşme için  konut arsa planlaması konusunda gerekli çalışmalar yapılarak halk mağdur edilmemelidir. Yerleşmeyi kentsel, turistik ve kırsal açıdan ele alıp ayrı ayrı değerlendirerek doğru bir kentsel altyapı uygulanmalıdır. 

Bir biçimi ile sorunları yaratan özel, siyasi ve resmi makam sorgulaması yapılmalıdır. Medya da gerçekleri ortaya koyar biçimde yansız bir tutumla çözüme yardımcı olmalıdır.

Bireyi hem kentler hem de kırlar mutlu eder. Her ikisini de insanlara bir arada sunacak seçenekler çoğaltılmalıdır. 

Sağlıklı yerleşim alanları planlanmalı; yeşili bol, düzenli ve temiz uyum kentler kentlileşemeyenlere sunulmalıdır.

Kent endüstrisi ve sanayisi konut yerleşim alanlarından çok uzağa taşınmalıdır. Sanayi ve endüstrinin doğayı kirletici üretim biçimlerinden arındırılması yönünde yaptırımlar uygulanmalıdır. Gerekli teçhizat ve donanımı gerçekleştiremeyen kurumlar ise üretim yapmaktan alıkonulmalıdır. Devletin ve yerel yönetimlerin lojman ve misafirhane türünden sosyal yapıları oluşturma sorumluluklarını yerine getirmeleri takip edilmelidir. Bir yasal zorunluluk olarak bu husus yeniden düzenlenmelidir. 

Uygulanacak projenin maliyetleri denetlenmeli projelere finansal kaynak yaratılırken halkın zararına olabilecek ödünler verilmemelidir."

Evet kentlerde kentlileşememe kimsenin umrunda değil, Varsa yoksa yıkalım yapalım...

KÖYDEN GECEKONDUYA GEÇİŞİN SANCILARI

KÖYDEN GECEKONDUYA GEÇİŞİN SANCILARI
Kentsel dönüşümün konuşulduğu şu günlerde, yarın yıkımların can yakacağı bu şehirde herşey üçten beşe iktidardan yana...

"
1950’lerden sonra dengeli kalkınma modelinden vazgeçilmesi ve şehrin özendirilmesiyle kentlere göç başladı.Yatırımcıların keyfiyete göre yer seçimleri de eklenince göçe dayalı yapılaşma hızlandı.Yıllara göre ortalama 70-80 bin göç alan bir İstanbul oluştu. İnsan yerleşimleri; toplumsal ilerleme ve ekonomik büyümenin en önemli girdisini sağlar. Öyleyse yaşanılan yeri sağlıklı, güvenli, adil ve sürdürülebilir kılmak devletin ve yerel yönetimlerin görevidir.

Özünde barınmaktan altyapıya, eğitimden trafiğe, sağlıktan kültüre, issizlikten yoksulluğa tüm sorunlarla birlikte çevre sorunlarının halledilmesine yönelik çözümler araştırılmalıdır. Yeni yöntemler bulunup uygulanmalıdır. Devlet organlarının ve yerel yönetimlerin yetki ve sorumluluklarını kentlilerle paylaşması şarttır. Bir araya gelinerek uygulanabilir çözümlerin hayata geçirilmesi için ortaklıklar, işbirlikleri kurulmalıdır. Uygar kent yönetimi ve yöntemleri ortaya konmalıdır.

Yerleşmenin temelinde yaşanabilirlik, sürdürülebilirlik ve adalet vardır. Yerleşme problemlerinin oluşmasında yerel yönetimler,sivil toplum örgütleri, problem merkezleri ve siyasi otorite ortaktır. Çözümün sadece devletten beklenmesi ise çözümsüzlüğe davetiye çıkarmaktır.Devlet yöreler arası eşitliği sağlayamadıkça, sosyal mekanizmalar oluşturmadıkça sorun ortadan kalkmaz. Kollektif bir yapı ile sorunların üzerine gidilmedikçe yerleşim sorunlarını çözümlemek hayalcilik olur.

Yık-yap, al-sat mantığı devletin ve yerel yönetimlerin 7000 yıllık kent olan İstanbul’a en büyük ayıbıdır. Kentsel rantların ekonomiyi, politikayı belirlemesi ve nihayet kentleri belirlemesiyle dengeli gelişme ve büyüme olanakları tırpanlanmıştır.

Göçe dayalı kentleşme evrensel bir sorun değildir. Sadece kalkınmakta olan ülkelere has bir olgudur. Nüfusu 20 milyona dayanan şehirlere bakıldığında, çoğunluğun 3. dünya ülkelerinde olduğu görülür. Gelişmiş ülkelerde ise büyük kentler nüfus kaybına uğrar. Ülkemizde yaşanan süreçte gecekondulaşma kaçınılmaz bir sonuçtur. Gecekondu, barınmaya eş anlamlı bir değerlendirmedir. Belki de bir dönem çözüm yolu olarak görülüp bir anlamda desteklenmiştir.

Yani devlet çözüm üretemediği için vatandaş kendi çözümünü üretmiştir. Ama bu masum barınma isteği zamanla kaçak yapılaşmaya dönüşmüştür. Yıllar yılı imar afları ile gecekondulaşma kaçak göçek apartmanlaşmaya terfi etmiştir. Ruhsatsız, plansız, projesiz ve denetimsiz binalardan oluşan mahalleler türemiştir. Bırakın mahalleleri mikro milliyetçilik bünyesinde şekillenen gettolar ilçe olmuştur. Gecekondular ticari meta haline gelince toprak arazi mafyalarının eline geçmiş toprağın ticari paylaşımı geliştirilmiştir.Yeni bir yasadışı kazanç kapısı aralanmıştır.Gecekonduların %90’ ı hazine ve kamu arazisi üzerine kurulmuştur. Araziyi kendi eylemiyle işgal edenler bu oranın %20’sidir. Yani  %80’i bu arsaları başkasından satın almıştır ve barınağını yapmıştır.

Bugün içinden çıkılmaz bir kent kaosudur yaşadığımız.

İstanbul 50 yıllık süreçte yasadışı bir kent olmuştur. İlgililer ise bu yasadışı kentleşmeye yıllar yılı seyirci kalmışlardır. Ve bizler bu yasadışı şehirde, bu şehrin ilçesi Esenler’de yaşamaya mahkumuz..."

Şimdi yüzlüğü bulunana seksenlik vaadediyorlar, mükemmel akıllı şehirlerde, kredi vb. hizmetlerde var, hayırlısı bakalım...

27 Eylül 2012 Perşembe

ESENLER KENT KONSEYİ-MİLLİGÜVENLİK KONSEYİ

ESENLER KENT KONSEYİ-MİLLİGÜVENLİK KONSEYİ!

Esenler Kent Konseyi “Genel Kurulu” E. Kültür Merkezi’nde gerçekleştirildi.

08.10. 2006 tarih ve 26313 sayılı resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren yönetmelik uyarınca 12.si yapıldı. “Eylül Genel Kurulu” yemekli-şenlikli bir ortamda hayat buldu. 2013 Ocak ayındaki Genel kurul bakalım nasıl geçiştirilecek.

Kent Konseyi, Belediye Fen İşleri Müdürü ve peşine İlçe Sağlık Müdürü’nün (Nihat Karakaş ve Doğan Uysal) gerçekten gereksiz olan, yönetmelik ve yönergedeki yeri muamma-belirsiz, sunumları ile başladı. Konsey üyelerini bir hayli sıkan ve depmece iktidar, buram buram siyaset kokan  bu zaman kaybının ardından E. Belediye Başkanı’nın upuzun süren kürsü hakimiyetiyle  konsey negatif zirve yaptı.

Konsey Başkanı da bildiğinden olsa gerek işi en başında sıkı tuttu. Burası siyaset meydanı değil deyip kestirip attı. Attı ama bu yersiz ve ucuz şovlara seyirci kaldı, uyuyarak da izledi. Meğer iktidara siyaset serbest-mübah, muhalefete ise yasak-günahmış diğer konuşmalarda anlaşıldı öteki yüzü. Konsey başkanı uyandı, bir uyandı pir uyandı ki evlere şenlik…

Bu genel kurulu güncele-kamuoyuna taşıyanları da biz takip edeceğiz. Bakalım bizimde en ince ayrıntısına not ettiğimiz Belediye Başkanı’nın tırnak içinde bilinen dipnotlarını mı yayınlayacaklar, taşıyacaklar. Yoksa…

Örneğin; 340 projelik kitabı, yeni belediye binası 1 ekim ihalesi, 11 yeni prestij cadde, 85 kodundan 95 koduna 2 girişli su sistemi, 1 katrilyonluk yatırım, 6 yerde kentsel dönüşüm, O. Reiste 17.000 metrekareye 9,3 trilyon ödeme, 100 metrekareye 80’lik daire bila bedel, 20 metre otopark, kira ve kredi desteği, T.Reiste 270 te 270 teslimat, H.Alanı’nda 1200 Tuna’da 350 yeni konut, 500 metre kare üstüne ilave imar, Ramazan etkinlikleri 750 milyon, Ramazan maliyeti 2 trilyon, 10 yere maç izlenebilecek dev-plazma, her mahalleye taksi durağı, engelliler festivali, belediye bütçesi 202 trilyon mu yazacaklar?

Yoksa ‘şehrin gelişimi için yeni şeyler söylenmeli’ diyerek, konseye eskimiş projelerin anlatılıp, foto-panoların gösterildiğini mi? Ya da ‘alel acele umutlar, korkular ve hayaller üstüne kurulmuş bir şehir’ edebi cümlesiyle Esenler ile alay edişleri mi yansıtacaklar merceklerinden. Bakacağız ‘şehrin bir yüzü vardır’a yanıt “şehrin yüzsüzleri” de vardır sosyolojik saptamasını mı betimleyecekler korkmadan.

Veya Konsey Başkanı muhteremin “uzlaşma kültürü” deyip durup taraflı ve asabi yönetim göstererek bu kültürü de sabote edişini mi yazacaklar.  Keyfe keder söz vermelerle, ardı ardına hatip sözü kesmelerle, duruş ve görüşünü beğenmediklerini-muhalifleri konseyin parçalaması arzusuyla arenaya iteklemelerini mi fotoğraflayacaklar. Veya yarım ağız  ‘ortak yaşamı geliştirmek, ortak akıl üretmek, kentte birlik, kenti yönetmeye katkı’ demekle adilane başkanlık icrası gerçekleştirilemez mi diyecekler.

Bir siyasi parti ilçe başkanına (Oktay Şahin), seversiniz-sevmezsiniz ama köy derneklerinden bile sonra kerhen söz hakkı verirseniz, Konsey Başkanı muhterem başta bu konseye, sonra önyargılı davrandığınız şahısa ayıp etmiş olursunuz diyebilecekler mi? Çekinmeden. Bakacağız…

Üstelik S demeden ‘siyaset yapmayın’, P demeden ‘ben burada başkan olduğum sürece politika yapılmasına izin vermem’ şahlanışıyla hatibi kesip doğrarsanız olmaz hocam diyen bakalım çıkacak mı? Göreceğiz bakalım bu -milli güvenlik konseyi- tavrını açıkça işleyebilen olacak mı? Muhalefeti ne dediğine bakmadan-aldırmadan bu denli hırs ve kızgınlıkla ötelemek, yanlı yaklaşmak, hatta ve hatta tersleyebilmek konseye, kent konseyi yönetmelik ve yönergesine ve de Esenler’in geleceğine alenen ihanettir deyip, direniş eylemliliği içinde var olunacak mı?

Konsey Yürütme Kurulu üyesini (Mustafa Kaplan) bile yeterince ve gereğince bilgilendirmeden, başkanlık makamına oturup bilgi ve öneri akışına yön vermek konsey amacına ters düşer Muhterem Başkan diyebilen çıkacak mı bakacağız.

Oysa ki; Kent konseyi yönetmeliğinin 1. maddesi konsey amacını şöyle açıklar; “Bu yönetmeliğin amacı; kent yaşamında, kent vizyonunun ve hemşehrilik bilincinin geliştirilmesi, kentin hak ve hukukunun korunması, sürdürülebilir kalkınma, çevreye duyarlılık, sosyal yardımlaşma ve dayanışma, SAYDAMLIK, HESAP SORMA VE HESAP VERME, KATILIM, yönetişim ve yerinden yönetim ilkelerini hayata geçirmeye çalışan kent konseylerinin çalışma usul ve esaslarını düzenlemektir.”

Yönetmelik gereği de olsa şeffaflık isteyeceksen, hesap soracaksan, hesap verilmesini isteyeceksen ve tüm bunları kentin hak ve hukukunun korunması adına yapacak bile olsan asla izin yok konsey başkanından. Kurulmuş bir kere muhterem. Ayrıca “3 çarpı 80 kuvvetinde” açılabilecek davalara dayanamayacaksan eğer usluca dinlemeli, usulden alkış vurup susulmalı. İşte Kent Konseyi atmosferi bu şeklinde dillendirecek var mı acaba…

Bu genel kurulda oybirliğiyle kabul edilen ‘Esenler Belediyesi Kent Konseyi Yönergesi’nde konsey görevlerinin bir kısmını açıklayan 6. madde k fıkrasında “Kent yönetiminde saydamlık, katılım, hesap verebilirlik, öngörülebilirlik ilkelerinin uygulanmasına katkıda bulunulur” diyor.

Yönetmeliğin ve yönergenin bütünü bir yana konseyin işleyiş ve işletilişini sadece ayıklanmış bu iki madde bile tamamen ortaya koyuyor. O vakit tanık olunan bu kuşku, acizlik ve açmaz nedendir anlaşılır değil. Bakalım dostlarımız anlaşılır değil biçiminde başlayan bir paragrafa imza atabilecekler mi?

Biz de rahatlıkla yine olmadı Kent Konseycileri diyebiliriz. Çünkü “Öneri paketi ve proje hazırlanmadan gelinmiş. Belirli bir çalışma var ama yeterli değil. Önceden kent konseyine sunulmuş hiçbir çalışma yok. Ortaya somut şeyler konulamadı. Kent konseyi de şunları yaptık diyemedi. Daha çok dinleyici konumunda kalındı. Yapıcı ve yönlendirici çalışmalar yapılmalı.” Diyenler (...) var…

Ve ekliyoruz üstüne alınacak herkes için; “Söylediğiniz doğru olsa bile her doğruyu her yerde söylerseniz, uygun ortamda söylemek idealinden saparsanız, yanlış olur; ‘Varsayalım, Esenler adına çok şey yapsanız dahi bir kalemde rezil olursunuz’...” 

26 Eylül 2012 Çarşamba

ZAM DEĞİL AYARLAMA, ZUM DEĞİL GÜNCELLEME…

ZAM DEĞİL AYARLAMA, ZUM DEĞİL GÜNCELLEME…

Zam değil ayarlama, zam değil güncelleme belki ama işin aslı bütçe dengesinin tutturulamadığı. Yılsonunda beklenen bütçe açığı 35 milyar liraya vurdu. Şimdi hükümet Özel tüketim, katma değer vergi oranlarında oynamalarla, zam zumla 14 milyarın peşine düştü. Para denizinde batıkları oynayacağız bir süre yeniden.

Çünkü bu yıl için milli geliri 1426 milyar lira, bütçe açığını ise %1,5 tan 21,1 milyar lira öngörmüştü hükümet. Evdeki hesap çarşıya uymadı ve oran %2,5-3’lere sıçradı. Bütçe açığı da 35 milyarla tavan yaptı. Modern çile, çok başlı canavar yine yüzünü gösterdi.

Ve açık olan 14 milyar halka fatura edildi bir gece yarısı…

Vergi oranları arttırılsa da, yeni uydurma vergiler icat edilse de, bir kerelik denip yıllarca başa bela vergiler konulsa da, mesele çözülmüyor çözülemez de. İşte böyle diyor aklı başında ekonomistler. Tuhaflık içeren denklemlerle, kör kütük zam ve melankoli denizine itiliyoruz sanki.

Ve ekliyorlar; özellikle özelleştirme masallarıyla milletin değerlerini yok pahasına elden çıkarmak sadece o yılın bütçesini dengelemekten öteye gitmeyen bir tutum ve anlayıştır. Kıyamet kapıda bekliyor.

Yani hükümet devlet harcamalarını kısacak, halkı köşeye kıstırmayacak her açmazda, her çıkmazda. Hükümet daima en kolayına geleni, bütçeye yeni ve dolaylı vergilerle ayar çekme işini bir kenara bırakacak ve faiz dışı harcamaları azaltma yoluna gidecek. Emperyalist bulamacı hastalıklarla boğuşacak yiğitçe.

Zaten 2013 ve 2014 yıllarının baştan sona seçim modunda geçeceğini göz önüne alarak harcamalarda tasarruf yerine faturayı halka çıkartmayacak. Bütçe ekonominin temeli olduğuna göre bu yıllarda denk bütçeler planlayacak. Yoksa işler arap saçına döner. Etenesi zamansız kesilince paranın sonucu bu olur.

Çünkü bütçe açıkları seçimlerle birlikte ürkütücü rakamlara ulaşır ve gelecek iktidarlar o meşhur enkaz edebiyatına derhal başlarlar. Ezayı cefayı da yine halk çeker. Birileri çıkar külliyen direktör yanlışları der seslice.

Ayrıca dünyadaki kriz hani uğramazdı bize teğet geçerdi. Kriz hani vurmazdı gelişmekte olan ülkeleri. Büyümesini de bütçesini de etkilemezdi hani. Tahmin edilenin dışında ve üstünde olmazdı hani bütçe açıkları. Hepsini de gördük maalesef düşman başına. Zulüm safhasında bir keyfe kederliktir almış başını gidiyor.

Ekonomiyi idare eden bakanlar sürücü ehliyetini aralarında tartışmaya başladılar bile. Milletin gözü önünde şimdiden göstermelik çıkışlar. Ekonomik büyümeyi aşağı çeken bir anlayışla bütçenin delinmesinin önüne geçilmeye çalışılıyor. Günü kurtaran önlemlerin acı faturasının ileriki günlerde ağırlaşacağı-derinleşeceği ayan beyan oysa. Ülke olarak birçok üründe dolaylı ödenen vergiler açısından ilk beşe oynuyoruz maşallah.

Aylık enflasyonu aydan aya kalem oynatmalar ve kaydırmalarla ötelemekle olmuyor demek ki. Yapılan zamların reel etkisi ekimden sonra tamamen hissedilmeye başlar, kel gözükür. Zaten halk da o zaman anlayacak işin rengini. Tel tel sarılındı kapitalizmin ipine, alın terinde boğulmak unutuldu sonuç bu.

Peki bitecek mi ekonomik kaos, hayır. Hayır diyor aklı bütün ekonomistler. Bu dolaylı vergi artırımlarını bir başka deyimle enflasyon ayarlaması-güncellemesi diye geçiştirmek de yanlış. Bu ve benzer ileri geri düzenlemeler ekonomistlere göre resmen enflasyonu körüklüyor.

Daha şimdiden bu zamlar 2012 için 0,6 puan, 2013 için ise 0,4 puanlık bir yük getirdi. Yani iki yolun sonunda her şey doğal seyrinde gitse dahi enflasyon bu zamlar neticesinde yaklaşık 2 puan artacak. İktidar daha da kemer sıkan önlemler alarak bu yükü hafifletebiliriz diyebilir. Diyebilir ama bu hesap da tutmaz görünüyor. Çünkü önümüz seçimler ve ardımız da yeni yeni ekonomik önlem paketleri iki-üç yıl yaşanacak besbelli.

21 Eylül 2012 Cuma

BİR TATLI HUZUR ALMAYA GELDİK

Sıkı gevşek nice toplantılardan geçtik de geldik, çıktık huzura el etek öpmeden ve hazirunu dinledik bir köşeden. Gaziler gününe denk düşen bir atmosferde kent bilimi üzerine tam gaz gazlayanları görünce de çekinmeden çekince koyma, şerh hakkımız kendiliğinden doğdu. Velâkin meslek edinilmiş salamura alışkanlıklara takılmayacağız yine. Çünkü yılda bir seferlik de olsa huzurumuz bozulmasın istiyoruz.

İleri internet demokrasisi gereği işimiz sadece siyasilerle, poli-tıkacılarla. Devlet adamı pozunda ve havasında ama vasfıyla muamma babamız olsa affedemeyiz. Atanmışlara sözümüz yok, onlara bu cenderede şimdilik sadece başarılar dileyebiliyoruz.

Huzura konmuş bir kere zevat. Aynı yüzler, ayni şarkı ve ayni nakarat. Yorum muhasebesi negatif fazlalıklar ve aykırılıklar içerdikçe de huzur kaçıyor ister istemez. Maciskurlu laflarla gerçekler geçiştirilmeye çalışılınca da huzursuzluk kemiriyor beyni içten içe.

Oysa gürül gürül akıyor hayat. Biz ise kala kalmışız kentin göbeğinde, aynı yere demirlemişiz topyekun ve rüzgar bekliyoruz. İktidara, hükümete nispet sökük kispetle güreş tutmak akıl karı değil belki ama başkaca da çare yok.
Boy pos fos çıkınca işin aslı huzursuzluk gırla gider. Çünkü ‘kendisine çeki düzen veren çelebiler’ papatya falını açmaya başlarlar. Böylece huzur ve güvenin nereye kadar ve nasıl olduğunu da ahali görür ve dillendirmeye başlar. Kendilerini boy aynasında devasa hissedenler üç boyutlu gözlüğe rağmen göremezler ise adam olanlara 33 yerde çarpı dört mobese kamera ile gösterirler kentin öteki yüzünü. Yetmezse 67 yere daha dikilince bu kameralardan çorba akıtan siyaset çeşmesinin ayıpları göze batar bir bir. Maddi manevi hasarlı şehirliler de el sallar şehri demokrasi adına kuşatanlara. 120 kamera alıp yüz yirmisini de bu şehre apayrı yerlere taksan ne olacak sanki. Manzara mı değişecek, fırça fırça tılsımlı dokunuşlarla.

Bir çırpıda bir el şaklatırız bir buçuk trilyonu buluruz demekle “ adı ve şanı ile ismi gibi esenlik şehri Esenler” olarak anılmak kolaylaşacak sanki. Kaç trilyon gitti eski tas eski hamam. Kimse aşırı kötümser alınganlık göstermesin ama bir kentin toplumsal hafızasıyla bu denli oynamak, alaylayıp, kalaylayıp yok saymak yakışmaz hiçbir sosyal varlığa. Yediği kaba kirletiyorlar lafazanlığı da kırmızı ışığa takılır düz yolda. Geçip gitmek için yeşilin yanmasını bekleyen esenlik dolu ağızların da bir bakarsınız huzuru kaçar. Prototip dayatmamacılığındakilerin ‘ihbarda isim verme zorunluluğu olmadığından’ yersiz-yurtsuz sağlaması da eninde sonunda ilçenin sayısı sadece iki olan trafik ekiplerine takılır.

Algı yanlışlığı demek ki insanı bu bozuk davranış kalıplarına zorlarmış. Bir yılda dört bine yakın işe yaramaz sözde sanatsal sertifikalara bir trilyon yatırırsanız ve çay çorba, gündöndü çekirdek bahsiyle iddialaşırsanız huzur çıkmazına itersiniz hemşerilerinizi.

Her mübalalı söylemi kendimize öncelikli mesele edinmek istemezdik ama maalesef şehir hakkı ve şehir hukuku bilincimiz böyle emrediyor. Masal bunalımı, beyin içi dağınıklığı ve seçim-geçim kaygısı meğer en muhteremleri bile asıl gerçekleri gizleme, sahici görüntüleri silme, triyonları hor görme çabasına sürükleyebilirmiş.

Düşünce ötesi formatta asil sessizlik ve yerli yersiz eften püften sızlanmalar prim yaptığından meydan daima boş nasılsa. Ne belge ne bilgi var cenahlarda. Yani yeşil çuha bir kez daha yırtılıverdi. Çuha yırtılınca en değme ıstakanın bile ıskalaması çok normal. Böylesine huzurlu bir anormallikte ise “gülümseyin burası Esenler tabelasını dört bir yana asalım” cümlesi de, cümle alem bize gülecek olsa dahi gönlümüze tatlı bir huzur doldurur.

Zaten sarmalına girilen çaresizlik yürek yakıyor, yaprak yaprak döküldükçe ömürler ciğerlerimiz kanıyor, vatan vatan diyerek oturup ağlaşıyoruz her gün sektirmeden “bir tatlı huzur almaya geldik” ve aldık payımıza düşeni. Bundan böyle ne dilin kemiği kaldı ne de öğüt dinleyecek kulak. Böyle biline ve ona göre söz sarfedile..

Bu huzur toplantısı huzuru aradığımızı gösterdiği gibi, huzurun var olması gerektiğini ancak olmadığını da ayan beyan belgeledi. Var olasın ilçe emniyeti iyi bilgilendik sayenizde. Nasılsa her şey emniyet kameralarınca kayıt altında.

Evet, Esenler’de yaşıyoruz ve Esenlerin esenlik şehri huzur abidesi olduğuna inanmak istiyoruz gerçekten. Ya siz her mikrofon alanda hal ve gidişe not veren ama hal ve gidişi de yöneten poli-tıkacılar, siz nerede yaşıyorsunuz. Esenlik şehri Esenler sizlerin “bir tatlı huzur almanız için gelmenizi” yani burada ikametinizi bekliyor..

Ayrıca kara kaplı lugatta en zarif kelimedir ‘huzur’. Kimsenin ama kimsenin huzuru bozmaya da hakkı yoktur...

19 Eylül 2012 Çarşamba

Öylesine Giresiniz ki Düşlerime; Ey Kent Kalıntıları, Alt Kültür Parçacıkları...





Öylesine Giresiniz ki Düşlerime; Ey Kent Kalıntıları, Alt Kültür Parçacıkları...

Ben önce benim, sonra dört bin yıllık eski takvim uyarınca mayıs yedisinde kutlanan şenlik, peşinden İsa doğmadan sekiz yüzyıl önce Miletosluların kurduğu bir kentim.

İsa’yı Meryeme doğurtan ilahi güç adına o şehir benim işte. Şimdi kocaman bir yarımada olarak anılıyorsa bu cennet vatan, işte ben o ülkenin kuşkusuz küçük yarımada yavrusuyum. Yarımada ülkenin yarımadacık öz evladıyım.

Ben bu ülkenin bölünmez bir parçasıyım. Bu ülke de herkes kadar benim, benim kadar herkesin. Parsel parsel sahiplenilse de gözleri yaşlı koca vatan, inadımız inat ben yarımada o şehirim.

Hürriyetim elimde, tutsaklığım cebimde o şehir benim, ben o şehirim. Yârini lacivert-mavi şehla gözlerinden sımsıcak öpen gaziyim. Asla beni terk etmeyen, seven sevdiren kara sevda. İşte ben o tükenmez sevdayım, modern zamanlara inat.

Yüksek tepelere salınarak tırmanır, gül gibi biçimlenirim. Göğe doğru uzadıkça uzarım. Selvi boyum eski kale kalıntılarında son bulur, kör topal. Eski kent artığı çapkın ihtiyarla yasak aşkım o vakit başlar. Ve doğuya ve batıya yeşil yeşil yayılırım cömertçe.

Engebeli arazi yüzünden deniz kıyısına yalı boyu hapsedilsem de, yüz yirmi kilometre boyunca denizle kucaklaşarak avunurum. Hapisliğimin en güzel yanıdır bu. Ancak önemli köy ve kasabalarımın çoğunun kıyı boyunca kurulması bu yasak sevdanın ürünüdür. Yani aşka doymazlığa kesilen ödül-cezadır bire bir yalı boyu dağınıklığım. Acıklı bir kopuş yaşarım o yüzden denizden içeri köylerimle, kasabalarımla.

Onlar üvey evlatlarımdır. Mahpusluğumun meyveleridir ve benden utanırlar, uzaklaşır da uzaklaşırlar. Onlar kaçar ben kovalarım anlayacağınız. Küçük öbekleşmeler halinde, yalnızlığı ve yoksunluğu tadarlar her an. Atasız olmanın arkasız olmanın ezikliği içinde günden güne yoksullaşırlar.

Ve ben yavrularımı gereğince babaç-anaç kucaklayamam. Kanatlarımın altına alıp kollayamam, koruyamam, etrafımda toplayamam, içim ezilse de.

Güzel bir şehirim evet, iyi bir ana iyi bir baba mıyım bilemem. Sizi delicesine seviyorum demeye korkar, çekinirim. İşin aslı utanırım büyüklerden böyle gördüğümüzden. Kendimi onlara adamaktan ne hikmet ise sakınırım sanki. Büyüklüğümü gösteremem alenen, engin şefkatimi arada sırada göstersem de. Hep uzaktan severim onları, koklarım dokunamam, dokunurum kucaklayamam, çok arlanmaz uslanmazım.

Dar ve küçük körfezler yerine kıyı boyu göze çarpan kumsallarda denizle yarenlikten alıkoyamam kendimi. Geniş koylarda güneşlenir, denize açık yamaçlarda saçlarımı kuruturum. Tuzlu bedenimi sunarım sıkça karayelden esen rüzgârlara. Siyah denizin rengi hiddetinden ve kıskançlıktan bir kat daha koyulaşır bu nedenle. Aksular bile yumuşatamaz onun karalığını.

Ve bile isteye aldatırım onu, zevkle. Yaptıklarım ezelden beri töreye aykırı olsa da ettiklerim az bile derim ona. Çünkü bana kızdıkça kararır, kararır ve Karadeniz olur. Ve evlerimden, ocaklarımdan, obalarımdan, kızgın denizin derin lacivertimsi maviliği, deli dalgaları, korkunç fırtınaları seyredilir aylarca.

Karadeniz’in iyiden iyiye hırçınlığının artmasından, azdırılmasından korkularak gözler kaçırılır binlerce yıldır. Sadece gizliden gizliye kaçamak ve kuşkulu koyu lacivert bakışlar yeğlenir.

Deniz aşılması güç yalçın dağlarla birlikteliğime imrenerek, işin özü bozularak daha sinirli, kıskanç, hoyrat ve dayanılmaz ivmeyle vurur kıyılarıma. Un ufak olurum çılgın dalgalarla. Geçitsiz sıradağlar beni her dakika her an hırpalayan aşağılayan denize sitemler yağdırır. Birbirlerine husumet beslerler apaçık. Boğaz boğaza gelirler her fırsatta. Didişirler, yarışırlar, itişip kakışırlar. Ve inanılmaz güzellikte yeşil ile koyu mavi böylece harmanlanır. Böylece aradaki kinden habersizler denizle dağların kucaklaştığını sanır, aldanırlar, kanarlar.

O dağlar ki; var olduklarından bu güne yüz binlerce, milyonlarca yıldır hep bitki örtüsü kaplı ve nefti yeşildirler.

O deniz ki; su kürenin en koyu, en kara renklisidir. Ve dağlar denizin gözlerini yeşertir. Aradaki it dalaşı asla bitmez. Sürer gider, sürüp geldiği gibi ve itler susar…

İşte ben önce benim. Ya sonra? Sonra benden içeri başka bir ben. Sanki benlik bolluğunda, bensizlikle iç içeyim. Veya nice beni olan aktif bir yanardağ veya sönmüş volkanik bir dağım.

Her erken patlayışta başka bir yanım doğar-belirir, kızgın kor alevden lavlarımda. Sanki kızıl alev renginde arzın merkeziyim. Soğumaya yüz tutmuş yer tabakanın bilinmezliğinde acayip bir katmanım.

Yani bilinirliğim belirsizliğe tutsak, kabuk içinde en sert kabuğum. Kabuklarımı çatlatıp, tüllerini araladığım penceremden sesli sedalı, acımasız vahşi yaşamı izleyenim işin gerçeği.

Benim hepsi de hangi ben acaba. Bilmiyorum açıkçası benim işte. Meltemlerle şuh içinde uçuşan perdeler ardındaki ben. Ve demir mazgallı pencere sürgünü bende kayıtlı tüm sırlar.

Ey kent kalıntıları, alt kültür parçacıkları öylesine giresiniz ki düşlerime neyim, neydim? Kimim? Anlayıp öğrenelim…