4 Ocak 2014 Cumartesi

YENİ YIL MESAJI…


ESENLER İLÇE KAYMAKAMI ÜNAL’DAN YENİ YIL MESAJI…

Esenler İlçe Kaymakamı Yüksel Ünal; “Acısıyla tatlısıyla bir yılı geride bıraktık. Yeni yıla girerken, 2014 yılının ülkemize ve Esenler’e Huzur, Barış, Mutluluk, Bolluk ve Bereket getirmesini diliyorum” diyerek yeni yıl mesajı verdi;

Esenler İlçe Kaymakamı Yüksel Ünal;

“ Ben görev yaptığım Esenler’de ikamet ediyorum. Esenler’in sorunlarının olduğunu biliyorum, ancak bu sorunları da halkımızla birlik beraberlik içinde çözeceğimize inanıyorum. Ben her zaman devletimin emrinde oldum, halkıma hizmet etmeyi ise kendime asli bir görev olarak kabullendim.

Kamu görevlilerimiz vatandaşlarımıza hizmet sunarken çok dikkatli davranmaları gerektiğini her zaman söylüyorum. Vatandaşa karsı bir haksızlık olduğu zaman, vatandaşın devletten soğumasına sebep olur ve devletimizin güven ve saygınlığına zarar verir. Bu konuda yeni yılda daha hassas davranacağız.

Esenler’e atandığım günden bu yana kamu hizmetleri bakımından 2013 yılının Esenler’de başarılı geçtiğini söyleyebilirim. 2014 yılının da başarılı geçmesi için tüm kamu görevlisi arkadaşlarımın ellerinden geleni yapacağına inanmanızı isterim.

Biz Esenler’de devlet olarak, devletin yetkilileri olarak imkânlarımız dâhilinde elimizden geldiğince hizmet vermeye çalışıyoruz.

Proje bazında olsun, arzuladığımız, tasarladığımız işler olsun bu yıl genelinde yaptık ve kalanları sonuçlandırmaya çalışıyoruz. İnşallah yeni yılda yeni Kaymakamlık Binamızda hizmet vermeye başlayacağız.

Yaşam sürekli değişiyor, gelişiyor. Dolayısıyla oluşan sorunları çözdüğünüzde o sorunların yerine başka sorunlar doğabiliyor. Yeni problemler ortaya çıkabiliyor. Amacımız mevcut sorunları çözmek olduğu gibi, yeni oluşan ve oluşacak olan sorunları da çözmeye gayret edeceğiz.

2013 yılı iyi, kötü, sevindirici ve üzücü yönleri ile bitti. Esenler’de vatandaşlarımız ve kurumlarımız arasında çok güzel bir ahenk ve uyum var. Vatandaşlarımız birbirlerini seviyor, sayıyor ve yardımlaşmayı üst seviyelere çıkarabiliyor. Bu tavırlarını 2014 yılında da devam ettirmelerini diliyorum.

2013 yılında üzüntülü geçiren vatandaşlarımızın kendilerini üzüntüye sevk eden olayları 2014 yılında yaşamamalarını dilerim.

2013 yılını en iyi biçimde geçiren vatandaşlarımızın da ayni şekilde 2014 yılında da iyiliklerle, güzelliklerle, mutluluklarla dolu bir yıl geçirmelerini temenni ederim.


Gazeteniz vasıtasıyla, 2014 yılının ülkemize, Esenler’e, vatandaşlarımıza ve tüm insanlık âlemine huzur, barış, mutluluk, başarılar, güzellikler, mutluluklar, bolluk ve bereket getirmesini temenni ediyorum. Sizlerin de bu yılı başarılı biçimde geçirmenizi diliyorum.

Saygı ve sevgilerimi sunuyorum…”

ESNAFLIKTA 37. YILIM…


ESNAFLIKTA 37. YILIM…

On üç yaşından bu yana tam 37 yıldır Esenler Atışalanı’nda esnaflık yapan Lütfi Pekolgunçelik istikrar abidesi gibi hala işinin başında ve daha uzun yıllar yapabilecek enerjiye sahip…

Pekolgunçelik esnaf oluş nedenini ve bu günlere gelişini şöyle açıkladı;

“ Ailem Esenler Atışalanı’na göç edip ilk yerleşenlerden. Babam Gedikpaşa’da kavaftı. Ben ilkokulda iken okul sonrası çarşıya gider babama yardım ederdim, birlikte evimize dönerdik. Bu gidiş gelişlerim beş altı yıl sürdü. Babam ben Atışalanı Ortaokulu ikinci sınıfında okurken çarşıdaki dükkanımızı Atışalanı’na şu an bulunduğumuz mekana taşıdı. Ancak ömrü vefa etmedi, bir yıl sonra rahmetli oldu. O günden sonra dükkânı devralıp çocuk yaşta işletmek zorunluluğunda kaldım. Çocuk sayılabilecek yaştan itibaren yıllarca ailemin geçimini sağlayabilmek için hayat mücadelesi verdim. Eğitimim maalesef yarım kaldı, devam ettiremedim. Yıllarca hem hazır ayakkabı satışı yaptım hem de dönem itibariyle ayakkabı tamiri yaptım.

Babamın küçük yaşlarda beni bu meslekte eğitmesi bu işte kalıcı olmamın başlıca sebebidir diyebilirim. Yani benim ustam babamdır. Alaylı bir meslek erbabı sayılırım. Ömrümün dörtte üçünü Esenler ve Atışalanı halkına babamın nasihatları doğrultusunda dürüst hizmet etmekle geçirdim. Emekli olmama rağmen hala esnaflığıma devam ediyorum, işimin başındayım.

Yıllar içinde insanlarımızın beğenisi ve alışkanlıkları da değişti. Hazır ayakkabı sektörü de markalaştı. Bu değişimi fark eden bir esnaf olarak dükkânlarımızda halkımıza markalı ürünlerle kaliteli hizmet vermeyi amaçladım. Ülke çapında on beş marka ile yetkili anlaşmaları yaptım. Şimdi markaların yetkili bayisi olarak klasik ve spor ayakkabı konusunda Esenler’de en fazla çeşitliliği olan bir seviyede hizmet veriyoruz. Dükkânlarımıza giren her müşterimiz ülkede önde gelen marka firmaların ürünlerini rahatça tercih edebiliyor ve memnuniyetle ayrılıyorlar. Müşterilerimizin memnuniyeti ise bizi daha fazla mutlu ediyor. Eskisi gibi bu işte yüksek oranlarda kar marjı olmasa da Allah’a şükür. Başka bildiğimiz bir iş yok, ömrümüzün yettiğince baba mesleğini devam ettireceğiz…”
 

YENİ YIL MESAJLARINIZA BİNLERCE TEŞEKKÜR…

YENİ YIL MESAJLARINIZA BİNLERCE TEŞEKKÜR…

Her yılsonu, saatler gece yarısını vurduğunda önceden planlı, programlı veya açıkça belli edilmez biçimde yeni yılın o ilk dakikaları hararetle beklenilir. İster inansın ister inanmasın, kutlasın, kutlamasın veya gizliden gizliye kutulasın veya sırlı saklı kutlulasın hemen herkes türlü bahaneler gösterip hazırlanarak o ilk dakikalara en ileri boyutta muntazaman girer. O üç beş dakika gelen yıl boyu asla sürmeyen, sürmeyeceği bilinen mutluluk gösterilerine ayrılır. Çünkü ritüel gereği beyin arkasında yeni yıla nasıl girdiysen tüm yıl aynını veya benzerini yaşarsın dürtüleri saklıdır daima.

Bu argümanı hepten ret edenler bile aslında çıtır çerez beklerler o havai fişek patlatmalı dakikaları. Bu safiyane saptamayı yarım asra dayanan bir deneyimle aktarıyoruz. Çünkü çocuğa hayır dendikçe huylanır ve tüm iyi veya kötü huylar çocukluktan kalmadır. Günümüz bulaşıcı hastalıklarından biri olsa da bizde yok, onlarda şunlarda var deyip, eşyanın tabiatına aykırı bağlantı kurmalar ve karalama versiyonlarına pek kimse de aldırmaz. Çünkü vakti zamanında çocukluktan ileri yaşlara saatler gece yarısını vurduğunda siyah beyaz cama yapışılmasa da kaçamak bakışlar mutlaka atılmıştır. Yani rakıya leblebi katık edilmese bile gece sıfır noktasında rakkasenin raksına sarfı nazarı ve içten içe kaynamaları yaşı geçkin her fani yaşamadım dese külliyen yalandır, yaşamıştır.

Zaten dil konuşmaktan men olunca nazar eylemek de manasızlaşır. İşte ondandır vay kutlanır mıymış, vah günahtır deyip deyip göz ucuyla dibekten, göbekten kıytırık televizyon programlarına ayılmalar ve bayılmalar. Zinhar ha deyip usulden dem vuranlardır aslında gecelere tepeleme dalanlar ve abu hayatı yalanlayanlar.

Biz ise yaklaşık on beş yıldır yeni yılın o ilk dakikalarını hazırlıklar dâhilinde geçirme eylemliliğini günah münah demeden, günahın böylesinden korkmadan kendiliğinden bıraktık. Son yıllarda iyi gelecek beklentilerimiz iyiden iyiye, karınca kararınca karardıkça, karartıldıkça olağan yaşamımızın akışına baraktık yılın o ilk dakikalarını.

Ellerin yazdığını akıl saklar, aklın sakladığını ise ortaya koyabilmektir yiğitlik. Çoktandır zamana emanet ettik saat gece yarısını vurduktan sonraki anları. İftiracıların kötü zannından kurtarmak gibi bir itiraf niyetliliğimiz asla yok, gerçek bu minval üzere mahremiyetimizde, o kadar. Halkalar ve çengellere takılı bir yıl yaşanmış ise ve yeni yılda böyle yaşanacağı da ayan beyan ise tam on beş yıldır böyle bir kararlılığı uygulamaktan başka çıkış ne ola ki. Vaki mi şen şakrak üç beş dakika da olsa yeni yıldan mutluluğu çalabilmek…

Hal vay böyle olunca, on beş yıldan bu yana eş, dost, hısım ve akraba kırılmasın, gücenmesin ama milli, dini bayramlar ve yeniye akan yılsonlarında iyi dilek temennileri yollamayı da kesiverdik. Birilerine yanlış gelse de bu tavrımız gelecekten umutluluğumuzu kestiğimizden değil, belki de bir pasif direniş veya yalancı dünyaya isyandır.

Özellikle yeni yıl girerken, mutlu yıllar ve hayırlı seneler kısa cümleleri bazında ve hazzında hırçınlaştırılan, kamplaştırılan, zorlaştırılan yılbaşı müsamerelerine aldırmıyoruz işte ondan çekildik meşkimize, terkimize. Her yılsonu saatler gece yarısını vurduğunda o ilk dakikaları yine helalinden meteliksiz karşılıyor olmanın gururudur elimizdeki sermayemiz. Hayal kırıklığımız da o geceyi günah münah görüp sayıp, yurt içi dışı rezervlerde geçirenlerin inançlılığınadır.

Son on beş yılda saat gece yarısını vurduktan sonraki o dakikalarda ailecek zenginleşme yerine insanca yaşama umudunu ve insanlığın gerçek mutluluğunu en doğalından tatma ve aklımızda tutma hakkımızı kullanıyoruz. Bu yeni yılın ilk dakikalarını da bu felsefe doğrultusunda geçirecektik. Ancak yıl sonunu ve yeni yılın ilk dakikalarını deniz in üzerine düşen yakamozları izleyerek dalga dalga yükselen ateşini nasıl düşürürüz düşünerek geçirdik. Yeni bir yıla daha yine düşüne düşüne girdik…

İşte tam o anda, en meşgul anlarımızda, tam o ilk cıvcıvlı dakikalarda mongol arkadaşım aramış. Duyamadık meşguldük. Her limanda deli bir orman, her ormanda kayıp bir yolcu ve hür tek bir ağaç misali sadece ona döndüm yüzümü. Meşguldü gerçekten veya meşgule almıştı kızgınlığından. Veya bana kırgınlığını birilerine aktarıyordu yılın o ilk dakikaları boyunca. Kendimizi affettireceğimiz koca bir yıl var önümüzde, af edersin deriz affeder beni bizi mongol arkadaşım, arkadaşımdır mutlaka affeder.

Ya haktan ve halktan kallavi af dilemekle bile asla kurtulamayacaklar, kuru bir af dilemeyi bile geciktiren ve esirgeyenler, bu yıl sonu saatler gece yarısını vurduktan sonraki yeni yılın o ilk dakikalarında bile hala suskun ise yıl boyu dokuz takla atsalar dahi benim mongol arkadaşım affeder mi, bence vallahi affetmez.

Çünkü billahi o yalnızca hakkı olanı hakkını yer, hakkını ise hiç yedirmez.

‘Selam olsun’ sana bu sütunlardan en değerlim, mongol arkadaşım mutlu yıllar, unutma beni…
 
Ona ve bizi unutmayan dostlardan bir kaçına;

“ Abdullah Öztürk, Muharrem Erol, Erdoğan Görgülü, Haydar Civan, Mustafa Kemal Erdemol, A. Haluk Koç, Kerim Aksu, Aykut Erdoğdu, Galip Mamal, Dursun Sarısaray, Ayhan Bölükbaşı, Turgut Şişman, Hasan Akalın, Cumhur Renk, Hüseyin Başkan Aksu, Çankaya Belediyesi, Fahri Durdu, Gülhan Yıldıran, Resul Göktaş, Ayşe Özhan, Hülya Çetinkaya, Halil Özden, Fuat Saka, Şuayip Vardar, Ahmet Ravalı, Süleyman Kahveci, Murat Mirzalı, Şenol Baş, Garip Fatih Aksu, İzzet Aksoy, Emre Bitiş, Nurdan Nurcan Zeybek, Mehmet Sanin, Sevgi Yıldır, Güray Yazgan, Hasan Tanrıverdi, Mehmet Koçak, Ayla Tuna, Süleyman Vardar, Rıdvan Eriş, Musa Bazin, Rahmi Yılmaz, Oğuzhan Akyıldız, İbrahim İlter, Eren Akalın, Hatice Akdoğan, Erdinç Gergin, Hüseyin Koç, Mustafa Yılmaz, Gülben Beyhan Resuloğlu, Mehmet Sirkeci, Haydar Güneysel, Haluk Eyidoğan, Seval Özcan, Yunus Türkölmez, Dilek Ariç, Nevres Taştan, Orhan Ayla Erdim, Veysel Akalın, Mehmet Gülden, Tules Çevik, Hikmet Kabuk, Emin Oktay, Ziya Çandır, Tuncay Cebeci, Özcan Saygılı, Nevzat Karakaya, Fatma Carman…”

Mutluluk sanatına katkılarına on binlerce teşekkür yerine geçsin bu yazımız…

"HOŞ GELDİN 2014, MUTLU YILLAR DÜNYA…"

"HOŞ GELDİN 2014, MUTLU YILLAR DÜNYA…"

Ülkede yerli yersiz korkuların ve yanlı zaafların inşaa ettiği koskoca bir yıl daha geçti. Son dönemecinde sönmemeye yalpalayan sarı ışığa akıl yatırmanın sonucu aniden beliren yolsuzlukların ifşa edildiği 2013'te geçti gidiyor ve 2014 kapı aralığından bakıyor…

Günü güne bağlayarak yoğun ve yorucu bir yılı daha eskittik ve yenisini bekliyoruz. Dördüncü evresindeyiz yolsuzluğun ve yoksulluğun. Bu günden şeytanı taşlasan ne fayda, taşlamasan ne zarar ayrıca yazsan ne yazar, yazmasan ne yazar…

Son günleri ateşten gömleğe dönüşen eski yılın bu son yazısını yazmaya beynimiz elveriyor da, yeni yı yazısı olamayacağından elimiz varmıyor bir türlü. Zaten yeniye yazmak uzunca bir süredir anlamını yitirdi. Yaz yaz nereye kadar sürecek bu işkence Allah biliyor. Ancak yazı kendiliğinden iz sürmeye başlayınca ve kelimeler birbirine zamklanınca durmak yok diyoruz, direnmeye devam.

Bizimkisi kendi çapında kara gölgeye devrilmeden, yolsuzluklara evrilmeden soylu sufi yarenliğini yaşamak sadece. Soysuz ve çapsızların topuna da ağlama efekti ayarlamak satır arası…

Taze ve yepyeni umutlarla, kapkara göğü yırtan fişeklerle, yaratılan renk cümbüşüyle, eksiksiz şölenlerle, karşıladığımız 2013’ü yine ayni şekilde uğurlayıp 2014’e yelken açacağız bir gün sonra. Ve yeni yılı ağırlayacağız tam 365 gün süresince deniz ile beraber...

Yazıya dökülmüş insanlık tarihini kişisel çıkarlar ve ayarsız hırsların yönlendirdiğini çok iyi bilmemize karşın entrikacı niyetlere inat, umutlanmıştık, sevinmiştik, eğlenmiştik 2013 gelirken. Ama 2013 çıkarken kendine Müslümanların üstü azar azar kapatılan yaptıklarını görünce içimiz karardı yine.

Sahte hayatlara eşlik eden kişisel vaatlere aldırmadan, ülke için bolluk ve bereket yılı olmasını dilemiştik âcizane. Türküler, şarkılar, halaylar, horonlar eşliğinde hoş geldin demiştik yeni yıla. Yaşlandık mı ne, 2013’ün 365 günü, harala gürele çok çabuk geçti. “Göğe direk denize kapak olmaz” misali sırlar, serler, savlar, kutular yerlerde süründü yine. İnsanlık yerlere serildi yine yılın son günleri. Her aklı başında bireyi delilendirecek, çıldırtacak, yığınla kötü olaya bir de yolsuzluk katarı eklendi ve yaşanmazlar yaşandı.

Küçük kıyametler de koptu böylece…

Sıcak gündem oluşturmak için değil bu sözler gerçeğin ta kendisi; İnsanlık onuru yine hiçe sayıldı. Silivri ülkede en tanınan kaza olmaya devam etti. Bir adımda gözaltılarla, sansür, baskı ve sömürü eksilmek bir yana arttıkça daha da arttı.
 
Hayıflandık, incindik, üzüldük, yerindik ve şaşırdık yine. Aslında klasik sayılabilecek tek bir cümle yeter bu kaypak dünyayı anlatmaya;

İçten gelmese de ‘eğer yaşamak denirse adına, yaşandı, yaşadık ve bitti gitti... 

Sözün kısası çalınan hayatları görmezden gelenlerin sırtının sıvazlandığı, çalanların palazlandırıldığı ve dahi ilahlaştırıldığı kuru gürültü harmanlaması bir yıl çalındı ömürden. Yaşayıp görmek ve illet olmak yine bizim payımıza düşen sermaye oldu.

Kılbazlıklar, madrabazlıklar çelik kasalarda, ağır ahşap dolaplarda, ayakkabı kutularında saklandıkça ve tüm gizli saklılar en umulmadık anlarda savruldukça, ortalığa saçıldıkça, yaşam zembereği boşanır saray yavrularının bile. Zümrüdü Anka ve Ebabil kuşlarının kanat çırpması da çare olmaz o vakit sultan saltanatına.

Ve acılar, yıkımlar, sürgünler yaşanır, yaşatılır öz memlekette...

Hesapsızca, enikonu özenilip bezenerek, düzenlenen kurallar silsilesiyle sus pus olmuş bireyler, kimliksiz kişilikler, kullar, tebaalar, kılbazlar yaratılmaya çalışılan ülkede, kumpaslara gelmeden, dimdirekt durarak, eski ve yeni yıllar adına, gelecek adına, özgürleşecek toplum adına, umutlu yaşayıp mutlu yaşatabilme niyetliliğiyle her dem doğruları haykırmaktan, nefes aldığımız sürece asla çekinmeyeceğiz.

Çekinmeyiz kimseden, çekinmeyiz sonsuzluk cetvelinden, çekinmeyiz hesaba çekilmekten…

Hoş geldin 2014, mutlu yıllar dünya, umutlu yıllar insanlık alemi…

MÜHÜR YERE DÜŞÜNCE NAFİLEDİR HER DÜŞÜNCE…

MÜHÜR YERE DÜŞÜNCE NAFİLEDİR HER DÜŞÜNCE…

“Cimri olma, hem de onu açıp saçma; aksi halde kınanmış olursun ve eli boş açıkta kalırsın” der din dilinin dışındaki dil anlamıyla İsra…

Yüreklerde kin saklayıp, elde hazır kindar tutarak dünya cennetini yaşamak ve haksız zenginliğin devamlılığını sağlamak için her yol mubah sayılıyor ise eğer hiç umulmadık anda sen ne ettin be adam denilir ve hesaba çekilir adamalar. Kendine ulaşılmayı imkânsız sanıp, öyle olduğuna inanmaktır, kendini böyle kandırmaktır aslında işin özü ve özeti. Sokma akıllar bu imkânsızlığı ne kadar ispatlar ise ispatlasın aslında kanmamak gerekir çünkü en sonunda da olsa bomba patlar. Çok söz vardır aslında bu ideal realiteye hükmeden;

“Fazla bir şey isteme ve hiç kimseden fazla olma”…

Her şeyi en rahat kabilinden, kabahatli olsanız da iyi yapacağınıza inanmayla başlar aslında cehenneme giriş bileti. Bu öyle bir bilettir ki hem dünyada geçer hem de ahiri zamanda. Lehte inançlar ilahi gerçeğin ötesine taşınınca ve taşınca o sahte akıl yaptıklarınızın doğruluğu üzerine öyle sihirli bahaneler türetir ki yalana yanmak işte o anda başlar. Ve devam edilen yarma odun hamallığı ve bu saçma sapma poli-cari işgüzarlıklar cennetin ve cehennemin ta kendisidir dünya da yaşanan. Şaşırmalar ise dünya düzenindeki reklam spotlarıdır en kurumsalından.

Oysa zalimce kurumlanmak üstünedir her çılgınlığın ilk nüvesi ve sonrası bildik tüm vecizlere tezat gamlanma tezgâhlamaktır timsah gözyaşlarıyla. Ulu orta üç beş paralı şakşakçı, geveze yavşakça tayfa edinmişlikten destekli külhan-vari ahkâm kesmeler de bir yere kadar işe yarar. Kılbazlara yayılan virüsü uysallaştıran öyle değerlemeler yapılır ki, öyle matematiksel sağlamalar vardır ki, insanı şoke eder ve insanlık solda sıfır kalır. Söz üstüne söz koymakla, göz üstüne kaş yapmakla olmaz;

“Merhem ve mum gibi ol; iğne gibi olma”…

İğnele iğneledikçe lakin iğneyle kuyu kazanların kuyusuna düşüp bir daha çıkamamak ta var bu dünyada…

O yüzden menfi düşüncelerdir insanı in iken cinleştiren. Dikkat edilmesi gereken öyle hasta düşünceler vardır ki hiçbir reçeteyle iyileşmez. Zaten eğer gerçekten masumsan ve çevresel fenalıkların kendine bulaşmasını istemiyorsan kem söyleyen, sinkaf öğütleyen, zaaf örgütleyen olmamak gerekir. Mazluma yatıp herkesi düşman saymak, mealen her şeyi düşmanlaştırmaktır kendine. Meseleyi ti ye alarak anmak ise cepheyi asla daraltmaz genişletir. O genişleme ve genleşme de aslında tüm özgürlüklerin ana çekirdeğidir, gezinen. O saatten sonra tüm üzülmeler ve darlanmalar da inanılmazlaşır. Çıkar birileri kafasınca sinkaflar ve asla elde olmayan ve dizginlenemeyen bir gerçek işlemeye başlar kendiliğinden ve kum saati tersine akmaya durur;

“İçerilerde, derinlerde gizli karakterler dışarı vurur”…

Yüreklerde kin harmanlanarak, akıllarda hinlik daimi dost kalınmaz ve hazımsızlık başlar ilk cereyanda. Gönüller bir kere kuşkuya bulandığında ve paçaya korku bulaştığında ise;

“Hayat artık ahiret hayatıdır” buyruğu işlemeye başlar yavaştan…

Saç sakal ağardıktan sonra yeni hazineler bulmuşluktan güzel huylar ve güzel adetlerden uzaklaşmak ise yola koyulan dünya düşüncelerine sırt çevirip, gömlek değiştirip kör olası kapitale tapınmayı ve köleliği yakınlaştırır. Tam bu açmazda nasıl güzel konuşulur dersi vardır ama hiçbir ilimde ve bilimde nasıl ve ne zaman, neden susulur dip notu yoktur. Açıklanamaz fıkralarla sabittir örtülen gerçekler;

“Hoca Nasreddin kapı önü aranıyormuş. Görenler sual etmişler hayrola ne yitirdin? ‘Mühürüm düştü’ diye yanıtlamış hoca. Nerede düşürdün ise hep bir arayıverelim demişler. Hoca avluda yanıtını vermiş. Ahalinin avluda yitirilen mühür kapı dışarı aranır mıymış cevabı gecikmemiş. Hoca durur mu yapıştırmış nükteyi; ‘ avlu karanlık, kapı aydınlık o yüzden ararım kapı dışarı’ diye…”

Nüktesi uhdesi bir yana bir tebessüm hikayesidir yaşanıyor son günlerde, en üst seviyelerde. Hüzünle karışık halka yabancılaşmadır tüm yaşanan ve yakında üstlerden en altlara da yansır bu büyük yakalanış. Yana yakıla yakarışlarla tam unutturulamasa da bir hayal perdesi maskaralığı olarak kalır ilerisi için. Gelişen hava içinde yakın geçmişe paralel hatırlamalar biçiminde kumlanır ve zumlanır arada sırada. Ancak tozdan dumandan boğulmak hep beş kuruşluk iş, toza dumana katıp yüzlerce milyarları balyalamak ise ciğeri beş para etmezlere en kolay iştir. Bu ağır kusurda istiğfarı ve ruhsal temizlenmeyi hangi makbul dualar sağlar bizim üstümüze vazife iş değildir. Ama her şeye karşın bir iki göstermelik sızlanmayla, ilahi ve methiyeler ile tepeden tırnağa bir arınma mevcut ise eğer, o sistematik tapınma modeli bizim aklımıza ve vicdanımıza uyan değildir.

Her şeyin bir hattı hududu vardır. Vera ve tama’dır tamama erdiren veya tamamı hiç eden. Kırmızı çizgileridir vera ile tama ilahi terazinin. insanın ve insanın terazisi ise dilidir. O dil ki düşmanlaşmaya makul sebep, afata açık celptir. Zaten her şey makamı, mühürü, itibarı, ikbali çok sevmeyle başlar çürüme ve yıkılış hızlanır. Zamanla makamdan, mühürden, dünya nimetlerinden vazgeçmek zorlaşır, ahireti kaybetmek de o denli kolaylaşır ve dil işte bu evrede pervasızlaşır;

“Konuşmadan bir köşede duran duymazlar ve konuşmazlar dilini tutamayan zatlardan daha üstündürler”…

Koltuk, makam, mertebe, rütbe, mühür gelip geçici heveslerdir, hele hele mühür düşünce yere, tüm düşünceler bir yana işin gerçeği yaydığın ışık kadar iyisin, yansıttığın ışık kadar dürüstsün düşüncesinde gizlidir, hakikat...

28 Aralık 2013 Cumartesi

“GÖZLERİN GÖRMEDİĞİ HALDE SANA İŞ VERMİŞİZ, DAHA NE YAPALIM” 

3 Aralık tüm dünyada ‘3 Aralık Engelliler Günü’...

Engel,  engellilik ve engelliler hakkında toplumun yaşam damarlarına dokunabilmek ve engelsizlerin dikkatini çekebilmek, duyarlıklarını artırmak için dünyanın dört bir yanında etkinlikler yapılacak 3 Aralık’ta.

Kutlamalar düzenlenecek, şölenler tertiplenecek her yerde, dünya nüfusunun 500 milyon engelli yaşayanı için.

Ve Türkiye'de de nüfusun yüzde 12.29'u yani 8,5 milyon engellisi için...

Hem de engellilerin de engelsizler gibi 365 günü yaşamın içinde yer aldığı gerçeğini 364 gün görmezden gelerek ve yalnızca bir günlüğüne hatırı kalmasın babında anımsayarak. Haberlerde, ana ajanslarda, merkez medyada, gazetelerde birkaç satır birkaç kare görüntü, televizyonlarda göstermelik para toplama programlarıyla ve duyarsız kamuoyuna ilaçlık gündeme getirilerek.

Öyle bir gündür işte bu 3 Aralık günü; çarçabuk ve temaşaya önem vererek hazırlanan Engelliler haftası programlarında başından bakanına, belediyesinden nahiyesine, meclisinden mebusanına tumturaklı söylemler atılan ve kürsü, makam, koltuk sefası sonrası unutulan.

Bizim unutmaya kıyamadığımız ve unutturamayacağımız, solgun tarih yapraklarında da hak ettiği yeri alan; günün ve haftanın anlam ve önemine dair bir cümle düştü yine tozlu raflardan. Ülkeyi son yıllarda yöneten bir zihniyetin bakanınca söylenen engelliliğin görmeyeni, duymayanı, yürümeyeni ve zekayı yönetemeyenini komple kapsayan o cümle;

“Gözlerin görmediği halde sana iş vermişiz, daha ne yapalım. Müteahhitlerin yanında çalışmaya devam…”

Tüm engelliler için ve kendimizi yaşamının tam sekiz yılını bir fiil bu uğurda veren bir engelli dostu saydığımız için tarihin tozlu raflarında kaybolmasına kıyamadığımız o satırlara hiçbir ekleme yapmayacağız, tırnak içi bırakacağız. Çünkü değişen bir şey yok şimdilik engelli cephesinde de…

“Karından konuşmak denen muamma bu olsa gerek. Bazen bir söz görmeyen gözlere göz olur, bu cümle de o hesap. Görünüre bakıp da irdelemeden, incelemeden değerinden fazla kıymet biçenlere söz-göz-gözlük nafile ama toplum bilimciler için çözülesi bir soru işareti bu cümle.

Kalp gözü açık olanların hayatını kucaklayan kapkara boşluğa kırmızı kalemle yazılmış bir ironi veya alaysı bir yaklaşım bu cümle. Çehresi insan olanlara sınır boyu aldanmanın, kanmanın acı neticesi, sızlanmakla yazıklanmakla işlerin düzelmeyeceğinin de açık bir göstergesi bu cümle.

Başta engelliler olmak kaydıyla, cemil cümlemizi, sınırda yaşamları, pamuk ipliğine bağlı hayatları görmezden gelme bu dile vuran traji-komik yaklaşım. Görenlerle görmeyenlerin Türkiye coğrafyasındaki düellosunun başlama fişeği bu kelimeler aslında. Açıkgözlerin sınırsız serüvenlerinin görmeyen gözlere kıssadan hisse yapıştırılması bu ; “Gözlerin görmediği halde sana iş vermişiz” lafazanlığı.

Dünya tarlasına ekilen genetiği bozulmuş fikirlerin Türkiye’de de yeşertilmesi çabasının ürünüdür bu tek cümle. Her şeyi, koca dokuz yılı şıp diye özetleyen bir çıkış bu serenat. Hiçbir engel tanımadan halkla sıkı bağlar kurmanın, engelsiz koşmanın dışa vurumu bu; “Gözlerin görmediği halde sana iş vermişiz, daha ne yapalım” zılgıtı…

Akıl sağlığını zorlayan bir kelimeler dizini, ülkenin akıl sağlığını pek rahatsız etmemişti zamanında.

Her bireyin potansiyel engelli riski ile yaşadığının hayatın gerçeği olduğunu unutmak bize yakışmazdı. Jurnalciliğin habercilik olduğu şu devirde bu cümle o günden bu güne yüreğimizi yaktı her nedense, üstümüze vazife olmasa da.

İş göremez durumuna düşmekten ise asgari ücrete talim edilmesinin terbiyeden olduğu hatırlatıldı o gönül gözüyle gören garibe. Kibir taşını sırtlarında taşıyanlar elbette anlamazlar bizim gibi gariplerin feryadını. Oysa altını sarraf cimriyi fakir-yoksul çok iyi bilir. Gün olur devran döner canı sıkılır bunların diye düşünen yok.

Bulmuşlar meydanı boş, sallıyorlar elalemin beşiğini. Halkın inancı bir yıpranırsa üstü kapatılarak geçiştirilen benzeri vakalar ve devasa gerçekler seçim vaadi falan da dinlemez.

İşte o zaman kısa mesaj eleştirileri ile nam salan saman kâğıdı karalayıcıları da kurtaramaz zevatı ve zevata destek olan hazirunu. Çözülemez şifreler kervanına zor erişir ve yetişir alimi ulemalar. Hiçbir ciddi mana taşımayan azarlamalar da yolculuk erzakları olur verilen molalarda, bakıp ta göremeyenlere.

Gören göz kılavuz istemez ama o sarf edilen sözler gözümüzü çıkardı, yüreğimizi sızlattı;

Gözlerin görmediği halde sana iş vermişiz, daha ne yapalım, müteahhitlere hizmete devam.

Bu yetenek körelten baskılardan moral değerler sıfırlandı. Yine de engel mengel tanımadan yola devam…”

Engellilere engel mengel koyanlara, evinden barkından edenlere, kapı dışarı yapanlara, talimat ve tebligatçılara rağmen yılmadan, yorulmadan, usanmadan yoluna devam edenlere selam olsun,

03 Aralık "Dünya Engelliler Günü" Kutlu Olsun

SU ÜZERİNE YAZILAN YAZI VATAN HAİNLİĞİYSE EĞER, ÖYLEYİZ…

SU ÜZERİNE YAZILAN YAZI VATAN HAİNLİĞİYSE EĞER, ÖYLEYİZ…
 
Bir kara mizah örneği sergileniyor Karadeniz’de…
 
Ana başlığı HES, açılımı hidro elektrik santralleri olan su üzerine yazılan, güzel sonla biteceğine çocukların bile inandırılamayacağı bir masal.  Ve zaman içinde hes-tire-hese dönüşebilecek bu yabancı odaklı masal anlatılıyor cümle âleme. Siyasetin kırılgan rüzgârları ve kılıksız esintisiyle ne yöne akacağı belli olmayan, altından ne çıkacağı belirsiz bir melodram gündemde. Kısacası “fes düştü hes göründü”.
 
Faidesi fersiz, faturasını torunlarımızın ödeyeceği kapanmayacak bir yara, bitmeyecek bir dava açılıyor Karadenizin bağrında…
 
İşi bilirler ile özlü sözlü birliktelikten sonra, uslanmaz bir Karadenizli olarak içimiz titredi, yoldaşla. Burnumuzun direği sızladı. Ve gaipten bir ses kulağımıza fısıldadı;
 
“Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde, beyaz adam paranın yenilmeyen bir şey olduğunu anlayacak.”
 
Hes yapacak ulusal ve çokuluslu şirketler, umursamazlık içinde. Amerikan doları bakan ve gören gözlerle, adeta bir doğa katliamına hazırlık içindeler Karadeniz’de. Haçlı seferi misali, çok milletli çok dinli ortaklıklarla bedava suya hücum yaşanıyor. Yasak bölgeler oluşturulup, yasak kentler planlanıyor aymazlık içinde.
 
Sularımız, dağlarımız, göllerimiz, yaylalarımız, ormanlarımız yabancı patent tehdidi ile karşı karşıya…
 
Orta Asya’dan kısrak başı gibi uzanmış Anadolu’ya sanki susuzluktan göçmemişiz gibi su talanına alkış, alkışa afiş asıyoruz arsızca. Modern bir hayat düşlerken kristal buz dağına çarpıp yok olacağız Titanik gibi. Enerji için her şey mubah diyenlere karşı çıkanlar, heslere karşı doğal yaşamı savunanlar “vatan hainliği” ile suçlanıyorlar.
 
“Bilimsel veriler ışığında, çevreye duyarlı olmayan ve doğayı tahrip edip bozacak biçimde planlanmış ve uygulanacak olan” her hese karşıyız. Öyleyse bizde vatan hainiyiz. Ancak “Efendiler bu vatan bizim”. Suyun peşine takılıp gideceğimiz bir başka coğrafyada yok, kalmadı. Görsel gerçekliği on numara, ilmek ilmek işlenmiş bir doğa, yok böyle manzara dedirten o eşsiz atmosfer Karadeniz’de maalesef tırpanlanıyor. Hem de "hes" maskesiyle. Çoğu Karadeniz’de olmak üzere binlerce hes… 
 
Hes projeleri bilinçdışı bir aymazlık ile çevreye hassasiyet arka plana itilerek kurulum aşamasında. Hes firmaları ÇED firmaları ile çetleşerek, çeteleşerek ısmarlama rapor versiyonunu çeviriyorlar. Bu film çekimini yakından takip eden uzmanlar ise şöyle kritik ediyorlar;
 
“Hesi yapacak firma raporu hazırlayacak firmaya, istediği çed raporunu ihale ediyor. Çed firması da sadece rapordaki isimleri güncelliyor. Tekniği kopyala yapıştıra dayanan bir sistem. Çoğu rapor başka bir vadiye göre hazırlanıp, firma talebine göre vadi için sadece isimler değiştiriliyor. Tek rapor çoğul versiyon.”
 
Oysa çed raporları çok önemli. Hayat kadar önemli, can kadar önemli, bu işin can damarı çedler. “Baraj yapılacak akarsuyun debisi, rejimi, hidrolojik ve hidrojeolojik değerleri, derenin taşıdığı malzeme ve miktarı, cinsi gibi veriler ayrı ayrı hesaplanmalıdır. Yetmez, ayrıca akarsu yatağındaki canlı hayatı ve biyolojik verileri ve florası önemsenerek bu hesaplamalara katılmalı ve çed raporları bu verilere göre düzenlenmelidir.” Diyor uzmanlar.
 
Şimdi soruyoruz; çed raporları yeterli görülmeyip geri çevrilen veya iptal edilen bir tane olsun proje var mı? Yoktur herhalde” minareyi çalan kılıfı hazırlar” misali. Zararı Çernobil gibi ileride çıkacak bir oldu bittiye davetiye çıkarılıyor elbirliğiyle.
 
Karadenizliler olarak “Bu davete icabet etmeyeceğiz” demek ise suç sayılıyor.
 
Bu kara mizah örneği sergilenmesi başta Karadeniz olmak üzere ülkenin tüm ak sularını karartıyor, doğayı katlediyor,  insanların hayatını karartıyor…