KAÇIŞ YOK…
Her kaçış aslında yeniden yakalanmayı çağrıştırır. Her aldanış aslında yine yeniden yeni adanmaları çoğaltır. Yani aslında kaçış yoktur, çıkış yakalanmaktır ve sürekli aldanmaktır. Aldanarak ve aldatarak biçimlendirilen tüm kaçışların yakalandığı anekdotlarla uzayan bir hikâyesi de vardır. Her ne kadar efsane tarzında somutlansa da kaçak göçek bir yerlerde sonlanır macera…
“Sakız adasından kaçtım. Ve en insafsız dalgalarla sarmalandım. İsteksizce seviştim sularla. Kulaçladım. Cennetin tam da kıyısında perili bir köşkte nice ayarsız denetimlerden geçtim. Sınavlardan çaktım sıradakilere çaktım. Ve denizin anahtarının deniz olduğunu gördüm. Açamadım aklımı enginlere, kapandı mavi kapak. Denizim denizin artık diyerek odaklandım yalnızlığıma. Dokuz doğurduğum bir gündü sarhoşluktan ayıldım. Derin uykulardan uyandım. Karabasanlardan kurtuldu. Ve kaçtım.
Sanki yeniden doğdum. Doğdu. Doğdun. Ellerimde minnacık bir kalp koca bir çınar. Atıyordu tavsiyesiz. İyi ki sakız adasından kaçmışım. Başımda deli dembelek esen rüzgarlar. Duruldular, duruldum.
Denizin anahtarı deniz, kilidi güneşti…”
Her kaçış aslında öze dönüştür yeniden kaçmayı çağrıştıran. Ve aldatısı bol bir eylemdir, eylemsi bir gözlemdir. Kaç dilde anlatılırsa anlatılsın kapalı toplum sendromudur dillere vuran. Tenleri yakan konudur kaçışlara savrulan uygulamalar. Ezber bozan ve zihni geliştiren nice cevherdir sonlardaki gebelik. Usulca gebermeden önceki andır hikâyelerde yaşanan.
“Sakız adasından kaçmak cesaret ister en babasından. Filmlere konu olabilecek denli en garip türden aykırılaşmadır aslında yüzleşilen. Sakız adasından deryaya daldım ve dalgalanan sistematik içinde o kutsal bir rüya ki onu gördüm. Umarım öyledir. Denizi gördüm, göçere yakın. Arada bir perde vardı sanki otağında bir ulu ışık. Çektim gönlümün kadife perdesini, yüreğimi açtım. Neler vardı neler görülesi. Dut yaprağından mektuplar, balmumundan heykeller, arabından resimler. Mektupları okudum. Ne hayat hikâyeleri ve ne tarihsel şahsiyetler. Yardan şikâyetler şaha sitemler. Her şeyi bir bir yaşadım. Yaşlandım. Fıkralar nükteler arasında inkârlar. Üç nokta yan yanalar. Ünlemler ve soru işaretleri. Hepsini yerli yerine yerleştirdim. Lazım olan adam kalmak, insan olmak.
Ve bir ipeksi tül okşadı beynimi. Dut yemiş bülbüller arka bahçelerdeki sümbülleri parlattı. Ufku patlattı. Dört bir yan problem, testlerin ucu açık. Ve koskoca dünya hafızamı yokladı. Orada orada bir yerde kayboldum. Belki de perdenin arkasındakiyle birlikteydim. bilemedim, anlayamadım, ayılamadım. Düş işte düştüm yükseklerden. Kaçıncı kez kaçtım. Lakin iyi ki kaçmışım sakız adasından…”
Her kaçış aslında somuta varmak, soyuttan soyunup giyinmek. Neden sakız adası hikâyesi bu hikaye. Şundan çünkü son yıllarda her kötü gidiş kötümserlik, çiklet gibi sakız gibi çiğnene çiğnene iyileştiriliyor, iyimserleştiriliyor. Her katı kopuş görünmeyen bir yakalanıştır aslında. Ve her çeşit aldanışlara zamklanmadır. Zamklanılır. İnanmak gelmez içten içe o zaman. O küçük anlamı büyük tümceye kaçar yengiler, yengeler, yeni yetmeler; ‘hezimet çok yakında…’
“Öyle bir kaçamaktır ki kaçın kurası olunsa kaçış açığa düşer. Yaylalarda panayırlar kurulur. Palyaçolar tayların sırtında şaha kalkar. Umudu turlar tüm denklemler. Kaç bilinmeyenli olsa da atlar soğuk sulara balıklar. Pınarlar kaynar, kazan kaynar, ocaklar yanar. Her daim o cızırtılı hoparlörde hoppa aynı zamanda antrenmanlı ses çınlar. Haykırıyor ülkede en doğal şeyi, ölmek. Ölmek olarak. Çanlar çanıyorken.
Ve çil yavrusu gibi dağılır çiftlikler sakız adasında. Kişneyerek kırlara yayılır özgürlük. İşte böyle anlatılabilir ancak kaçışların en katmerlisi. Ve yeniden doğulur. Yeniden doğar mini minnacık ellerde koskoca kalpler. Böyledir işte sakınmalar, uçsuz bucaksız dalgalanmalar ve sakız adasından kaçmalar. Denizin en derin mavisine sevdalanarak yüzülür…”
Her kaçış aslında yeniden yakalanmaya açık çektir. Çağların çağrısıdır. Adanmaların, adamaların aldanma ve aldatmaya dönüştüğü andır. Anıların kelebek camı kırılmasıdır tenhalarda. Aslında planlı veya plansız da olsa bir kaçış yoktur. Çukur çalı hikâyelerine mikrop bulaşmasıdır yaşanan. Virüs yüzsüzlüğüdür. Paravan arkası yakalanmalar, tüm kabalaşmalar da teşhirciliktir en harbisinden. Ve resmi renkli kaynaklı.
Oysa cehennem ötesi her bir uyanmaya zayıflığın en karanlık grisini yapıştırmaktır mesele. Onun için mesela sakız adasından kaçılır. Veya asıl mesele bir damla bir damla fazlasıyla damlamaktır saatsiz kulelere. Dağılmaktır kulesiz kalelere. Öyle gür bir kaçıştır ki yolculanılan kaybolan yıllara ağıtlar da çaresizleşir. Mesajlar kar etmez asla. Ve kadifemsi bir tül okşar alımlı akılları. Beyin atar, şah damarı atar. Dut yemiş bülbüller sıraya girerler. Sıra sıra hafızalar sınandıkça yanar. İşte kaçmak anı tam o andır.
Her kaçış aslında varsa da yoksa da eve dönüştür….
9 Haziran 2016 Perşembe
2 Haziran 2016 Perşembe
KUM SAATİ…
KUM SAATİ…
Serin bir adadayım.
adayım
dayı.
Yaz sıcağını öpüp koklayan
kara kışı kovan
kumdan adam.
Denizin tuzlu suyunu koynunda saklayan
sözlerini unutmadan
dalga dalga
kum saatinden dökülen.
Cumhur reisi olmak vardı şimdi
fırsat bu fırsat harbiliğinde
hiç zorlanmadan.
Serin bir adamım.
adamım
da mı…
Yaz sıcağını sevip okşayan
denizin sözlerini yüreğinde saklayan
unutmayan.
Cumhur reisi olmak isteyenin bilmem kimini
fırsatı fırsat bilenin de.
Serin bir odadayım
oda mahzen.
Cumhura reislik konuya manken.
Yaz sıcağını hiçe sayıp aldırmayan
Kum saatine hapis
akan.
Bu dizeler denizde kum
denizde kum suçum
budur.
Yatarım Allahına kitabına
çekerim heyamola.
Kalemi kıranın da bilmem neresini
fesatı fırsat bilenin de.
İdamsa ferman
sakın affedilmesin idamım.
Yaz sıcağını içip yanıp serinlerim.
Denizin kollarını kurutanın
anasını avradını
dalga dalga.
Serin bir sıladayım
serde akılcı isyanlar
yaslanırım yaşlanırım
yastayım.
Serin bir adadayım.
adayım
dayı.
Yaz sıcağını öpüp koklayan
kara kışı kovan
kumdan adam.
Denizin tuzlu suyunu koynunda saklayan
sözlerini unutmadan
dalga dalga
kum saatinden dökülen.
Cumhur reisi olmak vardı şimdi
fırsat bu fırsat harbiliğinde
hiç zorlanmadan.
Serin bir adamım.
adamım
da mı…
Yaz sıcağını sevip okşayan
denizin sözlerini yüreğinde saklayan
unutmayan.
Cumhur reisi olmak isteyenin bilmem kimini
fırsatı fırsat bilenin de.
Serin bir odadayım
oda mahzen.
Cumhura reislik konuya manken.
Yaz sıcağını hiçe sayıp aldırmayan
Kum saatine hapis
akan.
Bu dizeler denizde kum
denizde kum suçum
budur.
Yatarım Allahına kitabına
çekerim heyamola.
Kalemi kıranın da bilmem neresini
fesatı fırsat bilenin de.
İdamsa ferman
sakın affedilmesin idamım.
Yaz sıcağını içip yanıp serinlerim.
Denizin kollarını kurutanın
anasını avradını
dalga dalga.
Serin bir sıladayım
serde akılcı isyanlar
yaslanırım yaşlanırım
yastayım.
31 Mayıs 2016 Salı
YAŞLANMAK
YAŞLANMAK
Altın
boynuzun sapsarı dağılmışlığını, boğazın kıpkızıl sularına yaslamak var şimdi. Dünyanın
merkezindeliği su götürmez şu çok talipli şehri oylumlu yeni imajına da kışkırtmak
şart. Olmaz ise olmazı da antik kilde pişmiş yağsız lüfer ve lazerle renklendirilmiş
seramik kapta çifte kavrulmuş sarı leblebi. Kesme kristal karafakide ise Ata yadigârı
Kulüp. Ne alımlı hayallerin baş döndürücü güzelliğidir, güzellemesidir o alem. Kırk
yılda bir katmer katmer yaşanır.
Yaşlanıldığında ise hiçbir işe yaramaz geciken
katılımcılık. Sadece anılar ile sarhoş olunur. Zaten dünya üzerinde böylesine sarhoş
edici bir şehir daha yoktur.
İçlensen
yeter içmesen de olur…
Çolpanlarda
delici bir ışık daha kaydığında en karanlığa, delinir akıl küresi ve en çok
sıla özlemi koyar insana. Taşı gediğine koymak, lafın gözüne gözüne vurmak
zorlaşır. Zamanıyla delice yaşanmışlıklar varsa elde kolluk vazifesi yapanlara
inat işte onlar savrulur mavi lacivert kararmış denize. Kızaran mavi atlasa ise
yarenler. Yollukları unutulmuş tüm yolculuklarda hasret çarpar soluk suratlara.
Usulca soluna devrilen tüm kırpık suretler objeleşir. Hartama evlerden
başlayarak izlemlenen hatıralar canlanır buğulanan camlarda. Buzlaşır ten.
Bir
dilim yağlı ekmek veya salçalı dilim. Bazen dile eşsiz tadıyla tutunan kavun
çileği reçeli dilimi. Oburca yuvarlanır birkaç lokmada. Yuvarlanır en yaramaz
ve en akıllı çocuk boğazın serin sularına. Derinlerde bir yerde arınılır.
Ve
en yaramaz çocuk sendin tümcesi yayılır buz mavisi göğe. Yaz başlarından
başlayarak yıldızlar seyredilir bir bir sayılarak, milyarlarca. Sayısız yıkım
yakımla az biraz uzlaşılır. Karardıkça kabaran gökyüzünde ebemkuşağı kalıntısı
boyandıkça boyanır. Bir yaştan sonra ise ebedir, bebedir, dededir derken nedendir
bilinmez suskunlaşılır ve uslanılır.
Yani
yaşlanılır birlikte…
Derme
çatma anılardan bu deme nasıl gelinmesin ki. Gelinir elbet. Söz sohbet, hoş
sohbet üzerine demlenilir. Ağırlaştıkça ağulaşan tüm taşınamaz yükler iki çift
söz ve Kulüp şişesine bindirilir. Tarifsiz derecede masum tüm suçların cezası
çekilmiştir. Çekinilerek kilde pişmiş orta boy balığa ve sarı leblebilere
bağlanır tüm açmazlar. Saçmalıklara saçılır sinkaflar. Ve kırklar kulübünde Kulüp’lü
sıcak bir ziyafet afiyetlenir. Faslı muhabbet. Müebbetlikte bir yere kadar.
Öyle
bir düşe düşmüşlüktür ki kapıyı çalan herkes hazır ve nazır, Hızır da
yetişmiştir. Lakin bir Kara Kalpaklı Sarı Paşa eksiktir anılar masasında. İleri
demokrasi timsali boyutunda hayıflanılır.
Sırtlanan
bir sır varsa eğer, türkuaz renkte koca taşlı bir yüzükte saklıdır sır. Denizden
eyleyen bir nida ile hasret yayılır damarlara, en kılcallara, en ücralara. Adalara
son vapurun bacası gibi tüter ateşi sönmeye yüz tutmuş şehir. Közler derlenir,
gözler hüzünlenir ve sözleşilir ölümüne. Ölümüne ölüme.
Ve
yaşlanılır beraber…
Bu
yaslı ve yaşlı şehirde içten içe dağlanır gönül. Dağlansa da ağlansa da bağra
çakılan mühür bellidir. Çok özlemektir başa gelen, beter özlenmektir başa
kakılan. Ve yaklaşıldıkça menzile çok özlenir her şey, çok ama çok. Ama üçler, onlar
bir başkadır. Acımak ve acınmak üzerine yakılan ağıtlar unutulur belki ama her
şey yeri zamanı geldiğinde dün gibi anımsanır. Anılır. Üç kişiye acınır en çok,
üç en akıllı ve en yaramaz çocuğadır çoğalan tutku. Yaşlanan masadakilerin utku,
nutku tutulduğunda ise şaha merdana şikayettir, tüm dualar.
Eğer
bir üçlemesi yapılacak olursa acımanın, acımaya dair ne varsa silinir lugattan;
“Cahiller
arasında sıkışmış âlime, zenginlikten yoksulluğa düşene, hatırlıyken itibarını
yitirene…” acımak lüksüdür cihanı seyretmek.
Altın
boynuz ile taçlandırılmış boğazın kıpkızıl sularına yaslanmış şu çok talipli ve
dünyanın merkezi şehri seyrettikçe yaşlanmak gecikir. İlahlarca geciktirilir. Çünkü
asla yapanları ve yapılanları unutmamak üzere kurulmuş, kurumlandırılmıştır
sistem. Bir iki derken hiçlenen, hiçlendikçe içlenen ve geciken adalet
zincirinde üçlemeyi tamlayan ise unutmamaktır. Öyle ki; “Yüksekte yer
tutmuşlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir…” Şehrin altı üstüne
geldiğinde en kendinden olanlarla bile bir kalemde vedalaşılır. Veda masasına
yancı takılıp yemeğe yeltenenler göz ucuyla süzerler birbirlerini. Onları bir
arada tutan belki de bal tutan parmağını dozunda yalamak yalanmak hikâyesidir.
Ve
asabı bozan beraber yaşlanılmamışlık hikâyesidir…
Alev
dilli geçmişin, şu sadece anıları ile dahi dünya üzerinde böylesine sarhoş
edici benzeri bulunmayan şehrin kulaklarına fısıldadığıdır asıl olan. Geçmiş gitmiş
geri mi gelecek mahlasıyla ahlamakla yüzmez gemiler. Boğazları da geçemez. Kim demiş
ise demiş, iyi ki demiş; “Geçmişini bilmeyen geleceğini bilemez. Geçmişini iyi
bil ki; geleceğe sağlam basasın. Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini
unutmayasın.”
Yaşlanmak
antik kilde lüfer ve seramik kapta sarı leblebiye Ata yadigârı Kulüp’ü yoldaş
eyleyip altın boynuzun sapsarı dağılmışlığını, boğazın kıpkızıl sularına yaslamaktır.
Dünyanın merkezindeliği aşikar şu şehri yasak aşkla yaşamaktır. Olmaz ise
olmazı da yeni imajların tümüne rest çekerek;
“Yaslara
dost yaşamak ve yas ile yeksan yaşlanmaktır…”
26 Mayıs 2016 Perşembe
İNSANLIK DÜNYASI, DENİZİ DERYASI…
İNSANLIK DÜNYASI,
DENİZİ DERYASI…
Kentin
iki adım ötesinde soluklanmıştır vakti zamanıyla insanlık. Her yerleşke
civarında mutlaktır, benzer durumlar. Milyon yıldan beri hem de. Bu gün bile bilinmezler
hiç, sırdır sanki oradaki mağaralarda milyon yıldır eğleşenler.
On
binlerce yıl ötesinden, yüz binlercesine uzanan milyon yıl öncesinden basit
balıkçılık ve tarım yapanlardan bir ileti uzanır gören gözlere. Elli ayaklı,
canlı kanlıdır yazılmamış mektupları. Geleceğe kazıdıkları gereğince okunamasa
da öngörülen biçimiyle yerleşik hayatın ilk temsilcileridir o milyona denk
yaşındakiler. Belki de Halikarnas’ta balıkçılıktır kıyılara dalga dalga vuran. Veya
yolculuktur en eskisinden Deniz üzerinde sandaletlerle dolaşılan. Ya da tek
memeli amazon kızlarının tek adasına kulaçlamaktır kiraz mevsiminde kiraz
memleketinde.
Yer
kabuğu kayaçlarından kaçanlar, vaktiyle ulaşılmış uygarlık ve kültür tortuları
ileriye dönük daimi hemşeriliği perçinler hiç kuşkusuz. Kuşkusuz hemşerilik
ötesi insanlığın, insanlaşmanın özüdür yaşanmış hayatların hala göze değer, ele
gelir kalıntıları. Taş, çanak, çömlek üçgeninde tarihin özüdürler, özlüdürler,
derinlerden esintidirler. Derilen duyguların bal gözüdürler. İnsanlık dünyasına,
karası havası, denizi deryası insanlığın kaybolmayan ayak izlerini sunarlar.
Arkeoloji
bir yana deniz bilimleri ile de ustalıkla çözülür yaşlı dünyanın sırrı. Öyle
bir gün olur ki Nuh tufanı derler adına ne tufandır işte o kaplar tüm evreni. Kıssadan
hisse kaplar yazıtları, kutsal sayılmış metinleri, ilahlı ilahsız kitapları. İşte
denizcilik hilafsız o günlerden kalmadır. Kalmamışsa da öyle denir. Yalnız eğrisi
doğrusuyla denizcilik bilinen en eski mesleklerdendir.
Buz
gibi gerçektir tarihin suya sızıntısı. Kim ne derse desin on dört bin yıl evvel
buzul çağı iklim değişikliği tarafından arkadan hançerlenince erimeye yüz tutar
yerleşik buz dağları. Buz kıtaların tam iki yüz yıl boyunca eridiği sırrı daha
yenilerde çözülür. O sırra göre tam yirmi küsur yer, yaşamsal merkez sular
altında kaldı kalır, yiter kaybolur, insanlık denize deryaya bulanır. Yani an
itibariyle ana denizler oluşur.
“Yükseldikçe yükseldi
sular, suyla değişti deneyimler ve yaşamlar. Birbirinden farklı gözler izledi
suyun buzla dansını, buzla suyun aşkını. Ta Tuna’dan Hazar’a, Aksulardan kıyı
göllere, iç denizlerden okyanuslara ılım ışık dağıldı dünya. Kaydı yollar,
kaydı hayatlar, kayıtlandı sular. Can sustu. Koptu insanlık dünyası. Karadeniz
Hazer’le el ele verdi yuttu eski dünyayı. Birlikte vardılar Marmara’ya. Sular
ak köpük parladığında planlar zekice işledi. Ve Ege doğdu. Hem de tek batında.
Karşıyaka’da mola verildi, yakamozlara değdi göğün yorgun başı. Başlangıçtan hemen
sonra Karadeniz aktı Akdeniz’e. Güneyde en berrakçası ve tuzlu mu tuzlusu doğdu
bu kez.
Müthiş sarsıcı ve
uğultulu bir dönemdi çağlayan. Önce karalar, kara taşlar, kara dağlar boğuldu. Kara
dalgalar susturdu eski kıtayı, suladı. Sular billur billur çağladıkça çağ
değişti. Yepyeni çağlara aktı evren. Dört bir yan deniz oldu, çepeçevre adalar ve
yarımadalar doğdu. En alımlısından çevre düzenlemesi gerçekleşti, dünyanın
incisi İstanbul parladı. Anadolu zaten vardı…”
İşte
tufan o tufandır. Nuh bile onu, orayı, oralarda arayıp durdu. Derler ki dur
denip durduğunda kutsal hazineyi bulduğunu sandı. Kutsal kitapların nurlu
dizelerinde savrulup durdu. Nuhlar, ruhlar ve gemiden kalma mıhlar hala sır. Kalıntısı
değil mi ki, ordadır, buradadır Cudi’de, Ararat’ta, Ağrı dağındadır yani gemi
Anadolu’dadır. Ve hala aranmaktadır.
Deniz
bilimleri mahirlik ister, deniz bilimlerinde mahirlik işler. Denize forsalıkla
başlayıp uzmanlaşılır. Sararır kaptan manzaraları enginde. Anıtlaşır.
Ya
en yakındaki Yarım Burgaz mağaralarından taşan jeolojik mucize. Ciddi bir
duruşu, sonsuza gülen yüzü var sanki hepsinin birden. Anadolu ve Balkanların en
eski insan yerleşkesi düşmüş en yakına. En yakından yakın ve de en uzak.
Duvarlardaki resimlerde kayıtlı tamamı. Hem de Milyon yıl kadar yakın.
Yer
altı sularının aşındırması ile oluşan kalker kayalıklar o basit yaratılara ev
sahipliği yapmış bıkmadan usanmadan. En sıradan haliyle memleket rüyasını
perçinlemiş bu günlere. Paleotik çağların Bizans’a, oradan er meydanlarına yüz binlerce
yıllık barınak aktarımı. Denizin getirdikleri gemiler yükü derinlik. Kara mağara
duvarlarında gemi resimleri.
Sıralı
Çekmecelerin göllerinde sıralanan antik yılların tekne sığıntısı geleceğe
sarkan mucizedir. Hayatın kan kustuğu devirlere açılan denge dünyasıdır. Keşişhane
kalıntılarıyla hayallere uzanan tarihtir. Kim kimdir, kim kimdendir kimlikler kaybolur
köklerin aslında. Görünmez kandırmacaların, kara görüntülü kandırmacıların
listesine inat ürer insanlık. İnsanlık tarihinden silinemez anılar evrensel bir
ipucudur yarım yamalak da olsa. Türevleri denize ulaşan zerrelerde saklıdır.
Başı sonu bir başka kopyacılık değil, insanlık dünyasının tam resmidir.
Resmi
tarihin kısmen ıskaladığı Milyon yıllık madalyonun ön yüzünde yazılıdır; Burgaz
ada mağaraşmaları. Denizi deryası çevreye genişleyen ilk insanlık damgasıdır.
Genişledi,
gelişti, genleşti kalmadı…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)