ADALAR VAPURU
Palamar halatı çekildiğinde
Adalar vapuru kıyıdan açıldı acemice
iskele alabanda.
Kırmızı ışıklı.
İskele tornistan…
Marmara hafif dalgalı mağrur ve de ağdalı.
Vapur iskele sancaklayınca yeşilden
bravo kaptan, yaşa usta nidaları.
Yaşa varol nurol haykırışları…
Ak köpükler süzülüyor vapurun zorlanan çarkından
Makine dairesinden ateş.
Hayatta Prusya krallığına talep açmadık hiç
açmayız da ama hesabı sorarız
açan ve kaçanlardan değiliz.
Pruvasındayız ama Adalar vapurunun.
Şehir hatları müdavimlerinden olduğu belli
benli benekli demin söyledim dedi bir kocakarı
yakasında tarihten armağan kirli bir rozet
epeyce de koket.
Rozet eski ve kirli belki ama yaydığı buğu aydınlık
kocakarının yakasında yakamoz.
Karşı yakada eller yakaya yapışır alabandalar yamulur.
Koketin dilinde beddualar nazlı ve nakaratlı;
İnsafın kurusun boz düdüklü kor dudaklı
gölgesi uzun burunlu badem kayıklı
batacak gibi bu vapur.
Batıracak bu rezil de eder vezir de eder vapuru
yan yatıracak vapuru bin beter
adalar da bin bir keder…
Dedi ve kurumlu bir edayla ahşap kanepeye iyice kuruldu
al beyaz benekli yüzünde yıllar
kukumav kuşu gibi gözleri yumulu.
Şimdi kaşla göz arası çaktırmadan izliyor korkudan buruşan yüzleri.
Tam Osmanlı kadını tavında çakar tokadı tadında ahenkli
dudakları kiraza boyalı.
Ben ise başka bir alemde küfelik sarhoştan sarhoşum
içmeden dünya yükünden
girmişim küçük yaştan sevdalandığım şehrin boğazından
takılmışım kararan deniz mavisine
asılmışım martılarla yarışan dalgaların ipine.
Vurgun yemişim en derinden vurgunlardayım.
Türkuaz öğle arkasının esrik esintisi vücudumu okşuyor
o kadar demliyim demlenmişim ki uzun yıllardan
usluyum huzurluyum en alasından.
Nice ayrıntıda gizli eskiyen zamanlar ile eski dostlar…
Bana ne eften püften hay huydan
kendi payına işletilen bahanelerden
alaylaşan ahaliden saraylaşan hanelerden harap konaklardan.
Bana ne ise herkese de o…
Çapına çıkarına çarkına giydirmelerden usandım
sıkıldım on yıllardır yıprandım
bir baktım gördüm bıraktım peşini.
Batarsa batsın ufacık gemiler vapurlar…
Adalar vapuru batarsa da batsın
zerre korkarsam namerdim
koca vapur battığında korkuyorsam serin sulardan adam değilim.
Adalı da değilim modalı da ama atış alanındayım
kent köylüyüm en asılından kıyıcığından
asılmışlıklarım da var çok eskiden.
Kuyruklu ağdalı yalanlara kanmamam işte o yüzden.
Ada vapuru batarsa batsın gün doğumuna
ufukta vapurdumanı bulutlarda anılar
kirli rozetli kocakarı da bir başka hikaye.
Çığlık budalası martılarla paylaşıyorum gevrek simidimi
kavruk susamlarını havayla
suskunluğum ağırdan çağ düşkünlüğüne isyan.
Askı tepsili olmasa da çaycı da damlar birazdan
kıvırtarak efemine halli kırıtarak
taze sıcak çay diyen sesleri de astımlı.
Bunlar hep böyle mi benzeşir ayni tornadan çıkmışçasına
işin fıtratında var belki belki de kader.
Hanım teyze hani batacaktı adalar vapuru
basbayağı yüzüyor işte fakirin malı…
İsmini duymadığım bir lise kaçamağı grup takıldı kocakarıya
takılmaları tek sesten usturuplu ve manidar
oyalanmalar da bir yere kadar.
Benim vapurum Karadeniz’de batmış
batmış yüzermiş gençlik alıp başını gidermiş kime ne
sayıklamalar da sonsuza kadar.
Ada vapurunda cayırtılar cıngılı
vız geliyor artık bana hayat
banane desem de başımı nereye çevirsem ayni manzara.
Adalar vapuru rozet gibi yakamda
ve ada yazılmak dönemi harcanışı
geri dönülmez günlerde zaman
içim yanıyor ise yanıyor.
Yanıyorum tarifsiz ve tarifesiz
soğusam kime ne soğumasam ne kime.
Orda borda adalar vapuru
pur pur vurmuş yankısı limansızlığıma
rüyalarım vurmuş bir kere kıyıdan içeri.
İçimde acılar hala taze
atlas yelkenler fora
kocakarı ayazını çektikçe içime içlenirim…
19 Eylül 2016 Pazartesi
AKAN ALEVİ TUTMAK
Alev saçlı bir yıldız düşer
sahipsiz koruya
kor gibi yakan
sahici mi sahici
adam gibi adam.
Buram buram aşk kokan…
Işık pınarından mavi mavi içerken zamanı haydutlar
yeşil gözlerinden devrim akan.
İşte o an keşmekeşin kucağına
yanıtsız her soruya yanıtçasına
taş duvar.
Alnının çatındaki mühür
ezelden ebede
ılım ışık yanar.
Ellerinde yasemin kokusu
Dalgalanan saçlarında beyaz bahar.
Ufku öptü diyedir sanıklığı
dudağındaki güneş yanığı.
cankurtaranlık artanıdır gülüşü
bakır yelelerinde
özgürlük haykırışı.
Alev saçlı bir yıldız düşer dünyaya
çoban yıldızı doğuştan sahiplenir
tahsine durur akıllar
akan kan durulur.
Akan alevi tutabilmektir yiğitlik
kızıla yakın emsalsiz döngüde delice sevmek
uzun bir yolculuktan dönmemek.
İri kıyım bir emek.
Alev saçlı bir melek düşer dünyaya
alev saçlı bir yıldız peşine düşer
ciğerinden yakalar çoban yıldızını
savuruverir sonsuzluğa.
Ölümsüzlüğü alev saçlının emrine sunar
her bahar her yaz
bembeyaz.
Dönemeyebilirim diye başlar yürek burkan dost anılar
dönülmez akşamın ufkunda
susmaz asla alkışlar
ve o dönmedi ve susmadı diye biter film.
Yeşilliğin orta yerinde güller açmışçasına alev saçlı
açılan kapıdan içeri
duvarlarında satır satır o eski şarkılar.
Sahipli koruda perdeler kıyıcığından tutuşur
çam kozalağı filmler yanar.
Uğranılan han o eski hanlardan değildir artık
tek notadan sıcağı sıcağına türemiş şarkılar da.
Akan alevi içebilmek zordur artık
nefes nefes içine çekmek de.
Tek plan çekim siyah beyaz filmdir artık hayat
sahici mi sahici
nasipsiz doğaya kanıtçasına alev saçlı
benizler al beyaz.
Alev saçlı bir yıldız kayar
ciğerleri paralar
çoban yıldızı yanar söner sonra
sonrası akan alevi tutmaktır mesele
en sonrası ise sonsuzluktur…
sahipsiz koruya
kor gibi yakan
sahici mi sahici
adam gibi adam.
Buram buram aşk kokan…
Işık pınarından mavi mavi içerken zamanı haydutlar
yeşil gözlerinden devrim akan.
İşte o an keşmekeşin kucağına
yanıtsız her soruya yanıtçasına
taş duvar.
Alnının çatındaki mühür
ezelden ebede
ılım ışık yanar.
Ellerinde yasemin kokusu
Dalgalanan saçlarında beyaz bahar.
Ufku öptü diyedir sanıklığı
dudağındaki güneş yanığı.
cankurtaranlık artanıdır gülüşü
bakır yelelerinde
özgürlük haykırışı.
Alev saçlı bir yıldız düşer dünyaya
çoban yıldızı doğuştan sahiplenir
tahsine durur akıllar
akan kan durulur.
Akan alevi tutabilmektir yiğitlik
kızıla yakın emsalsiz döngüde delice sevmek
uzun bir yolculuktan dönmemek.
İri kıyım bir emek.
Alev saçlı bir melek düşer dünyaya
alev saçlı bir yıldız peşine düşer
ciğerinden yakalar çoban yıldızını
savuruverir sonsuzluğa.
Ölümsüzlüğü alev saçlının emrine sunar
her bahar her yaz
bembeyaz.
Dönemeyebilirim diye başlar yürek burkan dost anılar
dönülmez akşamın ufkunda
susmaz asla alkışlar
ve o dönmedi ve susmadı diye biter film.
Yeşilliğin orta yerinde güller açmışçasına alev saçlı
açılan kapıdan içeri
duvarlarında satır satır o eski şarkılar.
Sahipli koruda perdeler kıyıcığından tutuşur
çam kozalağı filmler yanar.
Uğranılan han o eski hanlardan değildir artık
tek notadan sıcağı sıcağına türemiş şarkılar da.
Akan alevi içebilmek zordur artık
nefes nefes içine çekmek de.
Tek plan çekim siyah beyaz filmdir artık hayat
sahici mi sahici
nasipsiz doğaya kanıtçasına alev saçlı
benizler al beyaz.
Alev saçlı bir yıldız kayar
ciğerleri paralar
çoban yıldızı yanar söner sonra
sonrası akan alevi tutmaktır mesele
en sonrası ise sonsuzluktur…
18 Eylül 2016 Pazar
KURGU DEVLETLER CENNETİ: ORTADOĞU…
KURGU DEVLETLER CENNETİ: ORTADOĞU…
Dünya genelinde binlerce yıllık tarihi geçmişe sahip çeşniden sosyokültürel miraslar kullanılarak yeni ulus bilinçleri üretilmeye çalışılmıştır. Ancak bu etkin siyasal çaba, proje ülkeler ve minik devletçikler kurmaktan öteye gidememiştir. Ve bu proje-kurgu ülkeler hiçbiri tarihteki eşdeğerini bulamadığından daima körüklenen iç kavgaların ve bölgesel paylaşım savaşların odağında yer almışlardır.
Ortadoğu, Irak, Suriye, Suudi Arabistan, Lübnan, Kuveyt, Ürdün başta olmak üzere diğerleriyle beraber tam bir kurgu devletler cennetidir. Veya cehennemidir. Bu irili ufaklı devletçiklerin sınırları dahi İngiliz ve Fransız diplomasisi tarafından çizilmiştir. Her birinin halklarının kimler olacağına bile onlar karar vermişlerdir. Böylece son yüzyılda özellikle Ortadoğu’da yok olan toplulukların ve imparatorlukların yerine hayali ve proje devletler tarih sahnesindeki yerini almıştır. Dünyanın değişik bölgelerinde böyle var edilmiş başka başka kurgu devletler vardır. Bunlar yerel değerler, coğrafi özellikler ve tarih bilinci fazla önemsenmeden emperyal ekonomi gözetilerek bizzat emperyalizmin kurduğu ülkelerdir. Hepsi de siyasal kurgusal paket devletlerdir.
Bu ülkeler yazılı olmayan kuruluş akitleri gereği daima emperyalist ülkelere koşut, yayılmacı ekonomilerin gözetiminde ve denetiminde izin verildiği kadarıyla yol almışlardır. Yıllar içinde üretenden çok, artık değeri ellerinde tutanlarca kapitalizmin çepeçevre kuşattığı tam tüketici devletçiklere dönüştürülmüşlerdir. Uluslararası şirketlerin at koşturduğu ulus karmaşasından mustarip geniş coğrafyalardır topraklarına göz koyulan.
İkinci Dünya paylaşımından sonra ve özellikle de Sovyetler’ in çöküşünden bu güne istisnalar hariç emperyalist devletler diğer ülkeleri top tüfek işgal etmiyorlar. Ciddi görüntü veren savaşlar varsa da bunlar asla fetih amaçlı değildir. Artık değişik coğrafyalarda bu kurgu devletler vasıtasıyla programlanan etnik ve dinsel kökenli iç savaş, askeri darbeler ve komşulara sırnaşmalar ölçeğinde yaygınlaştırılan bir istila söz konusudur. Zaten bu kısır bölgelerde sistem ve istikrar temelinde daima egemen güçlerin dediği olur. Her on yirmi yılda bir baştan ayağa değişen ve her değişimle de zayıflayan ülkeler potansiyeli egemenleştirilir.
Savaşlar ve soykırımlarla ilerleyen bu süreç son yıllarda bu kurgu ülkeler üzerinden tüm Ortadoğu ve dünyaya yaslandı. Dünyanın iliğini kanını emen egemen güçler birbirleriyle savaşmak yerine şimdi zamanında kurdukları proje-kurgu devletleri ve o devletler ile komşu devletleri savaştırıyorlar. Büyük sermayenin temsilcileri bu sayede savaş ekonomisinden rant elde ettiği gibi savaş tazminatları kazanıyorlar ve denetimlerinden çıkan toprakları da gözetim altında tutuyorlar. Savaşların ekonomik maliyeti arttıkça egemen devletlerin mali yükü ağırlaştıkça tüm savaş çığırtkanlığı bu coğrafyalardaki kurgu devletçiklere ve yerli işbirlikçilerine ihale ediliyor. Elbette buralarda kargaşanın temelini din ve etnik köken ayrışmaları oluşturuyor.
Bu gün yaşayan dinlerin tamamına yakını insanın çiftçiliğe başlayıp toprağa bağlanmasıyla bir bir ortaya çıkmıştır. On bin yıldır bütün dinler toplumlarda sömürü odaklı biçimlendirilen hiyerarşiyi kutsamak, kutsallaştırmak ve örtmek içindir. Din öyle yapay buyruklarla desteklenir ki oligarşik sömürünün yüzlerce yıl devamı sağlanır. Bu dinsel kısır döngü saflık ve kirlenme şeklinde işletilmesine karşın yapılanların en insafsızına bile gözler yumulur. Gözler kapanır vazifeler yapılır ve mitleşen farklılıklardan bir güzel beslenilir. Gönüllü köleliğe sürüklenilen bu kurgu din sarmalında mezhepsel ayrılıklara da zirve yaptırılır. Yetmez ise din çıkmazına etnik gruplar da çekilir.
Son yüzyıllık tarih sürecinde Ortadoğu’da şiddet, kıyım ve iç savaşlar alabildiğine yükseltilerek etnik ve dini ayrılıklara aşırı prim tanındı. Sonuç ortada. Egemen güçler yüzyıldan fazla süredir özellikle Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya ve Ortaasya’da her istediklerinde kurgu devletçikler eliyle bu coğrafyaları kaynayan kazana dönüştürüyorlar. Bu kurgu ülkeler daima emperyalist ülkelerin izinde ve emrinde olduklarından oynanan oyuna hiç aldırmıyorlar veya kanıyorlar. Her seferinde kandırılıyorlar.
Her türden ve telden uluslararası bağlantılar ise bu ülkelerin bağımsızlığını daima tehdit eden açılımları barındırıyor. Aynı zamanda bu unsurların gölgesinde tek başına öyle savaş filan başlatmak da mümkün değil. Tam bağımsız bir ekonomi ve bağlantısız bir dış politika yürütemeyen bu kurgu devletler geniş çaplı savaşların ancak piyonu olurlar. Oluyorlar. Yani küresel emperyalist imparatorluğa hizmet etmeye her şart ve koşulda devam ediyorlar. Öyle racon falan kesmek işide bir yere kadar sürdürülebiliyor. Bu sürüncemede kendi sınırları içinde barışı tesis etme noktasında sıkışanlar dışarıda en keskin barış havarisi kesili veriyorlar. Havanda su dövmek işte budur.
Köksüz kurgu ülkeler köklü pazarlar sayıldıklarından ve genel geçer enerji kaynaklarına da sahip olduklarından ister istemez daima savaşın göbeğinde yer alırlar. Her kurgulanan bölgesel savaşa girmeyi de sözde barışı sürdürmek ve sözde ileri demokrasi adına göze alırlar.
Zaten ideoloji ve projeler yıllar içinde zayıflayınca veya bilerek zayıflatılınca kurmaca devletçiklerin devamlılığını sağlamak bölmek veya parçalamak da zayıf fikirler üzerine kurulur. Bu projelendirme sürecinde dinler hurafe ve safsata batağında zayıflatılır. Etnik yapılar ise meshepsel ayrılıklar bolluğunda sulandırılır. Ve dünyanın sömürülmeye açık ve yatkın her coğrafyasında kurgu devletler ve yeni kurgulanan devletçikler arasında sonsuza dek bitmeyecek kurgu savaşlar sürer gider.
İşte bu gün için kurgu devletçikler cehennemi Ortadoğu’da süren de sürdürülen de bu emperyalist oyundur…
Dünya genelinde binlerce yıllık tarihi geçmişe sahip çeşniden sosyokültürel miraslar kullanılarak yeni ulus bilinçleri üretilmeye çalışılmıştır. Ancak bu etkin siyasal çaba, proje ülkeler ve minik devletçikler kurmaktan öteye gidememiştir. Ve bu proje-kurgu ülkeler hiçbiri tarihteki eşdeğerini bulamadığından daima körüklenen iç kavgaların ve bölgesel paylaşım savaşların odağında yer almışlardır.
Ortadoğu, Irak, Suriye, Suudi Arabistan, Lübnan, Kuveyt, Ürdün başta olmak üzere diğerleriyle beraber tam bir kurgu devletler cennetidir. Veya cehennemidir. Bu irili ufaklı devletçiklerin sınırları dahi İngiliz ve Fransız diplomasisi tarafından çizilmiştir. Her birinin halklarının kimler olacağına bile onlar karar vermişlerdir. Böylece son yüzyılda özellikle Ortadoğu’da yok olan toplulukların ve imparatorlukların yerine hayali ve proje devletler tarih sahnesindeki yerini almıştır. Dünyanın değişik bölgelerinde böyle var edilmiş başka başka kurgu devletler vardır. Bunlar yerel değerler, coğrafi özellikler ve tarih bilinci fazla önemsenmeden emperyal ekonomi gözetilerek bizzat emperyalizmin kurduğu ülkelerdir. Hepsi de siyasal kurgusal paket devletlerdir.
Bu ülkeler yazılı olmayan kuruluş akitleri gereği daima emperyalist ülkelere koşut, yayılmacı ekonomilerin gözetiminde ve denetiminde izin verildiği kadarıyla yol almışlardır. Yıllar içinde üretenden çok, artık değeri ellerinde tutanlarca kapitalizmin çepeçevre kuşattığı tam tüketici devletçiklere dönüştürülmüşlerdir. Uluslararası şirketlerin at koşturduğu ulus karmaşasından mustarip geniş coğrafyalardır topraklarına göz koyulan.
İkinci Dünya paylaşımından sonra ve özellikle de Sovyetler’ in çöküşünden bu güne istisnalar hariç emperyalist devletler diğer ülkeleri top tüfek işgal etmiyorlar. Ciddi görüntü veren savaşlar varsa da bunlar asla fetih amaçlı değildir. Artık değişik coğrafyalarda bu kurgu devletler vasıtasıyla programlanan etnik ve dinsel kökenli iç savaş, askeri darbeler ve komşulara sırnaşmalar ölçeğinde yaygınlaştırılan bir istila söz konusudur. Zaten bu kısır bölgelerde sistem ve istikrar temelinde daima egemen güçlerin dediği olur. Her on yirmi yılda bir baştan ayağa değişen ve her değişimle de zayıflayan ülkeler potansiyeli egemenleştirilir.
Savaşlar ve soykırımlarla ilerleyen bu süreç son yıllarda bu kurgu ülkeler üzerinden tüm Ortadoğu ve dünyaya yaslandı. Dünyanın iliğini kanını emen egemen güçler birbirleriyle savaşmak yerine şimdi zamanında kurdukları proje-kurgu devletleri ve o devletler ile komşu devletleri savaştırıyorlar. Büyük sermayenin temsilcileri bu sayede savaş ekonomisinden rant elde ettiği gibi savaş tazminatları kazanıyorlar ve denetimlerinden çıkan toprakları da gözetim altında tutuyorlar. Savaşların ekonomik maliyeti arttıkça egemen devletlerin mali yükü ağırlaştıkça tüm savaş çığırtkanlığı bu coğrafyalardaki kurgu devletçiklere ve yerli işbirlikçilerine ihale ediliyor. Elbette buralarda kargaşanın temelini din ve etnik köken ayrışmaları oluşturuyor.
Bu gün yaşayan dinlerin tamamına yakını insanın çiftçiliğe başlayıp toprağa bağlanmasıyla bir bir ortaya çıkmıştır. On bin yıldır bütün dinler toplumlarda sömürü odaklı biçimlendirilen hiyerarşiyi kutsamak, kutsallaştırmak ve örtmek içindir. Din öyle yapay buyruklarla desteklenir ki oligarşik sömürünün yüzlerce yıl devamı sağlanır. Bu dinsel kısır döngü saflık ve kirlenme şeklinde işletilmesine karşın yapılanların en insafsızına bile gözler yumulur. Gözler kapanır vazifeler yapılır ve mitleşen farklılıklardan bir güzel beslenilir. Gönüllü köleliğe sürüklenilen bu kurgu din sarmalında mezhepsel ayrılıklara da zirve yaptırılır. Yetmez ise din çıkmazına etnik gruplar da çekilir.
Son yüzyıllık tarih sürecinde Ortadoğu’da şiddet, kıyım ve iç savaşlar alabildiğine yükseltilerek etnik ve dini ayrılıklara aşırı prim tanındı. Sonuç ortada. Egemen güçler yüzyıldan fazla süredir özellikle Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya ve Ortaasya’da her istediklerinde kurgu devletçikler eliyle bu coğrafyaları kaynayan kazana dönüştürüyorlar. Bu kurgu ülkeler daima emperyalist ülkelerin izinde ve emrinde olduklarından oynanan oyuna hiç aldırmıyorlar veya kanıyorlar. Her seferinde kandırılıyorlar.
Her türden ve telden uluslararası bağlantılar ise bu ülkelerin bağımsızlığını daima tehdit eden açılımları barındırıyor. Aynı zamanda bu unsurların gölgesinde tek başına öyle savaş filan başlatmak da mümkün değil. Tam bağımsız bir ekonomi ve bağlantısız bir dış politika yürütemeyen bu kurgu devletler geniş çaplı savaşların ancak piyonu olurlar. Oluyorlar. Yani küresel emperyalist imparatorluğa hizmet etmeye her şart ve koşulda devam ediyorlar. Öyle racon falan kesmek işide bir yere kadar sürdürülebiliyor. Bu sürüncemede kendi sınırları içinde barışı tesis etme noktasında sıkışanlar dışarıda en keskin barış havarisi kesili veriyorlar. Havanda su dövmek işte budur.
Köksüz kurgu ülkeler köklü pazarlar sayıldıklarından ve genel geçer enerji kaynaklarına da sahip olduklarından ister istemez daima savaşın göbeğinde yer alırlar. Her kurgulanan bölgesel savaşa girmeyi de sözde barışı sürdürmek ve sözde ileri demokrasi adına göze alırlar.
Zaten ideoloji ve projeler yıllar içinde zayıflayınca veya bilerek zayıflatılınca kurmaca devletçiklerin devamlılığını sağlamak bölmek veya parçalamak da zayıf fikirler üzerine kurulur. Bu projelendirme sürecinde dinler hurafe ve safsata batağında zayıflatılır. Etnik yapılar ise meshepsel ayrılıklar bolluğunda sulandırılır. Ve dünyanın sömürülmeye açık ve yatkın her coğrafyasında kurgu devletler ve yeni kurgulanan devletçikler arasında sonsuza dek bitmeyecek kurgu savaşlar sürer gider.
İşte bu gün için kurgu devletçikler cehennemi Ortadoğu’da süren de sürdürülen de bu emperyalist oyundur…
17 Eylül 2016 Cumartesi
Ey Özgürlük Neredesin?
Ey Özgürlük Neredesin?
Ben yol yorgunu garip bir yolcuyum ya, er vakit kendiliğinden doğan dizelerimde gözü dönmüş bahaneler ağırlarım. Arada bir lodoslara kapılmış balkon sevdaları da düşer kucağıma. Tez unuturum. Baktım da pencere camındaki buğulu şiirlere hiç biri sen değilsin. Katarakt inmiş sanki seyrime ve canımı adadığım dizeler ise hayırsız ada yolcusu. Demek ki yıllardır boşa seyirtmişim, rıhtımda selpak satan çelimsiz çocuk gibi ardına. Göz rengimde birikmiş öfkenin soyut resmi. Fırtınanın resmigeçidini, göremedim. Göremeden de gideceğim. Sen de görünmedin.
Belki de sen sen değildin, ben bendim. Sen oydun.
Evet, geç kalmış olabilirim biraz. Gecikmişim, gecikmişiz birbirimizi bulamadığımız bulvarlarda dolaşarak. Sen kendince haklı, ben sessizliğin sesi sevdalı. Seni sana bıraktımsa ateşin ortasında affet. Sen affetsen bile ben kendimi affetmeyeceğim yine de. Ve terkedildiği sanılan her şeyi aşkı öğrenmeden, öğretmeden, aşka vedaya bağlayacağım kurşun başlı harflerle. Seçilmiş nağmeler yağıyor arnavut kaldırımlı yokuşlara. İnadım inat ve yorgunum. Bırak olmuş bitmişleri, asla ve asla tamamlanamaz yapbozlarla resmedilmiş sevgileri. Çünkü külliyen yalan ateşler dağlıyor açılan yaramı. İşe yaramaz adamlar kervanında sürükleniyorum, kararmış ak düşlere dalarken sistem. Sana tam uzanacakken ellerimde derman gözümde fer sönüyor. Ve bir bakıyorum başka boyuttayım. Su gibi akıyor bedenim sonsuza. Gövdem küçülüyor, küçülüyor ve kırmızı bir nokta oluyorum bitmeyen kavganın gözbebeğinde. Bebeğim de bak onu anlatamıyorum işte. Yeterince. Bağışlanmak adına Tanrı’dan sonra sana, senin için secdelere varıyor ağrılı başım. Nafile. Anlıyorum çok seferler olacak ucu sana varmayan, tam buldum derken delice kaybedilen.
“ külçe aşklar ağlar, ağlaşır,
hayat ağlaştıkça ağırlaşır.
Ve bayrak bezinden barınaklardan
çit arkası tek katlı evlerden, yükseklerden tümseklerden
külfetli hikayeler depolar
kül rengi ormanlar “
Ağlatır da ağlatır sonsuz ayrılık. Soluklayan sesindeki hüzne kapılıp sellendiğim her an tombolak kollarını açarak üstüme üstüme gelir bozuk düzen. Bu derin kucaklaşmalar anıdır ve sana ağıt olarak arşa yükselir. Dizeler durup sımsıkı sarıyor dağılmış bedenimi, kemiklerim sımsıcak birbiriyle yeniden kaynaşıyor ve doğuruyorum yeniden. Sen yenidünyaya hamileyken, kıpır kıpır sevinçle yerinde duramazken, ben sanki ölüyorum her doğumla. Ağıtı bağıtı böyle işte.
Devasa bir arenada beyaz elbiseli beyaz bir dev gibi can havliyle koşuşturuyorum. Al desenli kravatım sana bir mesaj için yumuşak bağlanmış. Arenayı dolduran seyirci gül danesi gencecik. Yaşamdan beklentileri her neyse o. Çok geç uyanmışım uykudan, hediyeler dağıtıyorum boyuna. Boyumdan büyük işlere yeltenmişim sanki. Demet demet öpücükler savruluyor dört bir yanıma. Çıkartıp atıyorum ceketimi, dev posterler imzalatıyorum ona. Aklım sıra tribünlere atıp sakinleştireceğim çıldırmış seyircileri. Klan boyu gelmişsin davetime, ama bilmiyorum ve o yüzden gözlerim aramıyor içindeki bebeği.
Bir ateş topu olup yuvarlanıyor arenaya delirtici hayranlıklar. Bilmiyorum gerçekten geleceğe sağırlaştırıcı bir tokat atan bu hastalığı. Haytalığın son perdesindeyim ama haydayamıyorum aklımdan geçenleri. Süzgeçten geçirdiğim onca günün ve anımın bir yerindesin elbet çok iyi saklanmışsın kuytulara, tutup çıkaramıyorum seni dipsizliğimden. Mavi kelebekler uçuşuyor aklımda tazecik bahar kokularıyla. Halelere dolaşıyor sendeleyen ayaklarım. Keyfini süremediğim ne keyifler varmış meğer. Kesin kaçırmışım. Kesinlikle Eylül akşamları suçlu.
“ Ateşi çalma nolur şarabımdan
tütünümden de ölgün şafağı.
Al şafaklarda yüzer Alsancak.
Transit madenci geçişlerini de yasaklama
eylemsizliği sunma kadehime.
Karşı dururum karşı yakalıyım.
Direnirim hayatta içmem.
Kör kuyusunda gönyeyle çizili bir başınalığı
ve kan uykuda aldanmışlığı da meze yaptırma soframa.
Ölümüne aç kalırım da bir lokma olsun yutmam.
Nöbete dursa da en azılı düşman yerleşse de en ücralara düşmanlık
dünya her dem kardeşliği yaşar.
Onu bilir onu söylerim“
Devasa arenada durdum. Beyaz elbisem üstümde, kefenimdir boynumu vurun dedim. Boğazımda pembe hayallerden boyun bağı. Sıkılıyorum. Artık bir oraya bir buraya çocuklar gibi seğirtemiyorum. Seyyanen kana ve ete bürünüyorum. Tekrar ayrışan kemiklerimi yapıştırıyor sevgi, damarlarımı onarıyor kara sevda. Ama içinde sen yoksun.
Sanki yalnız ve kocaman bir ağacım. Ne ağacıyım çıkaramadım. Cinsini cibilliyetini tanımam da zaten. Merakım kökümün sürgün verdiği, eğilmemecesine sürüldüğü toprakların bereketliliğine. Dağ bayır gezginliğini özleyişle kırmızı gelinciklerin canlandırılışına tavrım. Tavım sana, sevdim bu dimdirek yalnızlığı. Sevdim ama içimde birikmişsin rüzgar paneli gibi yaprak kımıldamıyor sensiz. Ben zaten bir varım bir yokum. Ne haltlar karıştırdım da bu ayıraçsız sonu görüyorum. Elimde tül yumuşaklığı bir davetiye ve o davete icabet. İçin için yanıyorum, içim burkuluyor. Ey kökü derinde gafil yine en son duydun ve yine geç kaldın. Bu acayip bir son durak çelişkisidir. Son duraktan öteye araç işlemez iner yürürsün zamanında yaşanan. Yollar, kaldırımlar çamur deryası, paçana bulaşır yoksulluk ve yoksunlaşırsın ilelebet.
Açık havaya heybetli günler ve romantizm tütüyorken savunulamaz kelimelerle vurmuşsun yoksulluğu bünyeme felek. Olanca zenginliğimi göz açıp kapamadan çalmış yitmişsin. Yitirdiğim zenginliğe mi yanayım hırsızlığına mı? Hırs bürümüş atlas yelkenli gemiyi. Güvertesi inanılmaz zengin.
Bir soru var yıllardır yanıtlayamadığım. Sorudan çekindiğimden değil ama hep susmuşum sesli düşünmek zor gelmişçesine. Ta kendisiyim o gökyüzü savaşlarının. Barış gönüllüsüyüm üstelik. Sonsuz maviliğin perdesini duygularına saran öksürüklünün de, ta kendisiyim. İltifatlara boyun eğmeyen ama lakin zindanlarda boğulanım. Kendim olamayışı yaşatıyorsun bana. Nedensiz.
İlk gün son gün, o gün bugün kendimde değilim hiç. Sabah ezanları ile selamlanan ne darbesel ayrılıklar yaşamışım bilsen. Aykırılığım ondan. Reçinesine düşmüşüm ayaküstü, ayıklayamıyorum doğanın rengini. Ayılamıyorum kaç kere de hatırlatılsa da o masum denilen kanlı öpüş yüzünden. Kulağım çınlıyor, beynim sızlıyor, yüreğim tekliyor. Anlıyorum artık o sen değilsin. Sen o değilsin.
Ey özgürlük neredesin?
Ben yol yorgunu garip bir yolcuyum ya, er vakit kendiliğinden doğan dizelerimde gözü dönmüş bahaneler ağırlarım. Arada bir lodoslara kapılmış balkon sevdaları da düşer kucağıma. Tez unuturum. Baktım da pencere camındaki buğulu şiirlere hiç biri sen değilsin. Katarakt inmiş sanki seyrime ve canımı adadığım dizeler ise hayırsız ada yolcusu. Demek ki yıllardır boşa seyirtmişim, rıhtımda selpak satan çelimsiz çocuk gibi ardına. Göz rengimde birikmiş öfkenin soyut resmi. Fırtınanın resmigeçidini, göremedim. Göremeden de gideceğim. Sen de görünmedin.
Belki de sen sen değildin, ben bendim. Sen oydun.
Evet, geç kalmış olabilirim biraz. Gecikmişim, gecikmişiz birbirimizi bulamadığımız bulvarlarda dolaşarak. Sen kendince haklı, ben sessizliğin sesi sevdalı. Seni sana bıraktımsa ateşin ortasında affet. Sen affetsen bile ben kendimi affetmeyeceğim yine de. Ve terkedildiği sanılan her şeyi aşkı öğrenmeden, öğretmeden, aşka vedaya bağlayacağım kurşun başlı harflerle. Seçilmiş nağmeler yağıyor arnavut kaldırımlı yokuşlara. İnadım inat ve yorgunum. Bırak olmuş bitmişleri, asla ve asla tamamlanamaz yapbozlarla resmedilmiş sevgileri. Çünkü külliyen yalan ateşler dağlıyor açılan yaramı. İşe yaramaz adamlar kervanında sürükleniyorum, kararmış ak düşlere dalarken sistem. Sana tam uzanacakken ellerimde derman gözümde fer sönüyor. Ve bir bakıyorum başka boyuttayım. Su gibi akıyor bedenim sonsuza. Gövdem küçülüyor, küçülüyor ve kırmızı bir nokta oluyorum bitmeyen kavganın gözbebeğinde. Bebeğim de bak onu anlatamıyorum işte. Yeterince. Bağışlanmak adına Tanrı’dan sonra sana, senin için secdelere varıyor ağrılı başım. Nafile. Anlıyorum çok seferler olacak ucu sana varmayan, tam buldum derken delice kaybedilen.
“ külçe aşklar ağlar, ağlaşır,
hayat ağlaştıkça ağırlaşır.
Ve bayrak bezinden barınaklardan
çit arkası tek katlı evlerden, yükseklerden tümseklerden
külfetli hikayeler depolar
kül rengi ormanlar “
Ağlatır da ağlatır sonsuz ayrılık. Soluklayan sesindeki hüzne kapılıp sellendiğim her an tombolak kollarını açarak üstüme üstüme gelir bozuk düzen. Bu derin kucaklaşmalar anıdır ve sana ağıt olarak arşa yükselir. Dizeler durup sımsıkı sarıyor dağılmış bedenimi, kemiklerim sımsıcak birbiriyle yeniden kaynaşıyor ve doğuruyorum yeniden. Sen yenidünyaya hamileyken, kıpır kıpır sevinçle yerinde duramazken, ben sanki ölüyorum her doğumla. Ağıtı bağıtı böyle işte.
Devasa bir arenada beyaz elbiseli beyaz bir dev gibi can havliyle koşuşturuyorum. Al desenli kravatım sana bir mesaj için yumuşak bağlanmış. Arenayı dolduran seyirci gül danesi gencecik. Yaşamdan beklentileri her neyse o. Çok geç uyanmışım uykudan, hediyeler dağıtıyorum boyuna. Boyumdan büyük işlere yeltenmişim sanki. Demet demet öpücükler savruluyor dört bir yanıma. Çıkartıp atıyorum ceketimi, dev posterler imzalatıyorum ona. Aklım sıra tribünlere atıp sakinleştireceğim çıldırmış seyircileri. Klan boyu gelmişsin davetime, ama bilmiyorum ve o yüzden gözlerim aramıyor içindeki bebeği.
Bir ateş topu olup yuvarlanıyor arenaya delirtici hayranlıklar. Bilmiyorum gerçekten geleceğe sağırlaştırıcı bir tokat atan bu hastalığı. Haytalığın son perdesindeyim ama haydayamıyorum aklımdan geçenleri. Süzgeçten geçirdiğim onca günün ve anımın bir yerindesin elbet çok iyi saklanmışsın kuytulara, tutup çıkaramıyorum seni dipsizliğimden. Mavi kelebekler uçuşuyor aklımda tazecik bahar kokularıyla. Halelere dolaşıyor sendeleyen ayaklarım. Keyfini süremediğim ne keyifler varmış meğer. Kesin kaçırmışım. Kesinlikle Eylül akşamları suçlu.
“ Ateşi çalma nolur şarabımdan
tütünümden de ölgün şafağı.
Al şafaklarda yüzer Alsancak.
Transit madenci geçişlerini de yasaklama
eylemsizliği sunma kadehime.
Karşı dururum karşı yakalıyım.
Direnirim hayatta içmem.
Kör kuyusunda gönyeyle çizili bir başınalığı
ve kan uykuda aldanmışlığı da meze yaptırma soframa.
Ölümüne aç kalırım da bir lokma olsun yutmam.
Nöbete dursa da en azılı düşman yerleşse de en ücralara düşmanlık
dünya her dem kardeşliği yaşar.
Onu bilir onu söylerim“
Devasa arenada durdum. Beyaz elbisem üstümde, kefenimdir boynumu vurun dedim. Boğazımda pembe hayallerden boyun bağı. Sıkılıyorum. Artık bir oraya bir buraya çocuklar gibi seğirtemiyorum. Seyyanen kana ve ete bürünüyorum. Tekrar ayrışan kemiklerimi yapıştırıyor sevgi, damarlarımı onarıyor kara sevda. Ama içinde sen yoksun.
Sanki yalnız ve kocaman bir ağacım. Ne ağacıyım çıkaramadım. Cinsini cibilliyetini tanımam da zaten. Merakım kökümün sürgün verdiği, eğilmemecesine sürüldüğü toprakların bereketliliğine. Dağ bayır gezginliğini özleyişle kırmızı gelinciklerin canlandırılışına tavrım. Tavım sana, sevdim bu dimdirek yalnızlığı. Sevdim ama içimde birikmişsin rüzgar paneli gibi yaprak kımıldamıyor sensiz. Ben zaten bir varım bir yokum. Ne haltlar karıştırdım da bu ayıraçsız sonu görüyorum. Elimde tül yumuşaklığı bir davetiye ve o davete icabet. İçin için yanıyorum, içim burkuluyor. Ey kökü derinde gafil yine en son duydun ve yine geç kaldın. Bu acayip bir son durak çelişkisidir. Son duraktan öteye araç işlemez iner yürürsün zamanında yaşanan. Yollar, kaldırımlar çamur deryası, paçana bulaşır yoksulluk ve yoksunlaşırsın ilelebet.
Açık havaya heybetli günler ve romantizm tütüyorken savunulamaz kelimelerle vurmuşsun yoksulluğu bünyeme felek. Olanca zenginliğimi göz açıp kapamadan çalmış yitmişsin. Yitirdiğim zenginliğe mi yanayım hırsızlığına mı? Hırs bürümüş atlas yelkenli gemiyi. Güvertesi inanılmaz zengin.
Bir soru var yıllardır yanıtlayamadığım. Sorudan çekindiğimden değil ama hep susmuşum sesli düşünmek zor gelmişçesine. Ta kendisiyim o gökyüzü savaşlarının. Barış gönüllüsüyüm üstelik. Sonsuz maviliğin perdesini duygularına saran öksürüklünün de, ta kendisiyim. İltifatlara boyun eğmeyen ama lakin zindanlarda boğulanım. Kendim olamayışı yaşatıyorsun bana. Nedensiz.
İlk gün son gün, o gün bugün kendimde değilim hiç. Sabah ezanları ile selamlanan ne darbesel ayrılıklar yaşamışım bilsen. Aykırılığım ondan. Reçinesine düşmüşüm ayaküstü, ayıklayamıyorum doğanın rengini. Ayılamıyorum kaç kere de hatırlatılsa da o masum denilen kanlı öpüş yüzünden. Kulağım çınlıyor, beynim sızlıyor, yüreğim tekliyor. Anlıyorum artık o sen değilsin. Sen o değilsin.
Ey özgürlük neredesin?
9 Eylül 2016 Cuma
12 EYLÜL FAŞİZMİ VE KURBAN…
12 EYLÜL FAŞİZMİ VE KURBAN…
Seksen 12 Eylül faşist darbesi ile Kurban bayramı, dinci-cuntacı bir darbe girişiminin de yaşandığı 2016 yılında çakıştı. Yani tüm bayramlar bayram değil zehir oldu bu yıl. Şu fakir memlekette kimi kıytırık vakıflara, kimi LÖSEV gibi hak edenlere kurban bağışlayacak, kimileri de ana haber bültenlerine görüntü verecek şekillerde bizzat kendi kesecek hayvanını. Ama bayram kutlaması birileri için seneye kalacak. Hayırlısı olsun… On yıllar evvel şu hayırsız Evren faşisti 12 eylülden itibaren genç yaşlı demeden nice can aldı. Nicesini sakat bıraktı. Şu faşist Evren cuntası suçsuz nice narin boyuna hiç acımadan kör bıçak çaldı. Nicesi bir daha kendine gelemedi. On yıllar içinde şu garip ülkenin fakir insanları faşizme nice kurban verdi. Yetmedi yetinilmedi. Daha dün acı geçmişten hiç ders çıkarılmadığı görüldü. Az kalsın ayni senaryo, ayni ahlaksız horror film bir kez daha perdeleri tutuşturacaktı. Bir kez daha ülkede her dört yol ağzını, kör kavşak başını, zamanında faşist Evren ve yavşak Evrencilerin tuttuğu gibi cahil cühela imamların emriyle az kalsın zangoçvari zaptiyeler tutacaktı. Yine karabaşlı ölüm püskürtülecekti bacalara, evlere, hanelere. Neyse ki sinsice hainleşen o melun darbecik hiç te yabana atılmayacak tarihi bir direniş ve verilen hiç günahsız kurbanlarla geri püskürtüldü. Elbette rejime kasteden darbecik kalkışanları aniden hortlamadı. Yıllarca altından haliç düşü yaşayan yalanda ustalaşan âlemler, yalı boğaz lüksü arzulayan zalimler ve kahpe kalemşorlar göz boyadı. Ve memleketin üstüne üstüne inceden çöktü faşizm. Çöreklendi kurum kılcallarına kadar dinci, kalender ve mahsun belletilen caniler. Onların resmi elbise giydirilmişleri ve apolet takılmışları ise aniden kaosu tırmandırdı. Militanlaştı anında devlet içine yerleşkeliştirilenler. Ve egemen güçlerin değme maşası faşist Evren’e öykündüler, 12 Eylül benzerine veya daha beterine yeltendiler. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı bu kez. Çünkü bu millet, sivil askeri, muhtırasal nicesini ezberleyip yutmuştu. Nice kurbanlar vermişti. Hiç değil ise Evren ve şürekası faşistti, faşizmin gereğini yaptılar. Bu sapkın tiplere, yalandan abdestli, jimnastikçi namazcılara ne denir, ne demeli Allah bilir. Sabah pusundan akşam alacasına çekilen mendebur kalkışma kala kaldı. Bilinenler büyüklerden daha büyük gizlenince ve büyüklük taslamalar da es geçilince az kalsın olacaktı. Üşüteceğine içimizi yakacaktı. Allah korudu vatanı milleti. Evren, Gülen fark etmez, darbe darbedir. Eğer şeri olacağı apaçık darbe gerçekleştirilseydi şer akacaktı ortalığa. Allah yarattı demeden bu kez faşizmin dinci tapınakçı havarileri devrimci demokrat milletin üzerine çullanıverecekti. 12 Eylül, yakın çekim yakaları buz tutturan kurşunlardan sıyrılanlara tepede sarı pis bir ampul çıplak sandalyelere oturma süreciydi. Eşikten içeri kan akardı, mazgallardan delirtici boran sarkardı. Gariplerin ateş kucağa düşer alev fırtınası yayılır, tavan beynin içine içine damlardı. Parmak izi ve dil izi kusursuz ve benzersizdir ama her şey birbirine karıştırılır, birbirine benzetilirdi. Kemik sayımları bile sahte belgeyle idam sehpasına sabitlenirdi. Sarı ampul yine var. Yıllarca kuluçkaya yatırılmış darbecik engellendi ama hökümet darbesi kapıda. 12 Eylül Seksen’i gören, Evren dönemini yaşayan, yaşamasa görmese de en ince ayrıntılarına kadar da bilen hayat boyu bir daha hiçbir şeyden korkmaz. Allahına kadar korkusuz olurlar. Öyle dinci-kinci-cuntacı darbecik veya kalkışması asla korkmazlar. Evet çok aktı kan, kan kırmızıya boyandı gök. Gönder gitsin sürgünlere, göndere çek gitsin gençleri, Evren hiç acımadı. Utanç verici vakalarda bile Evren’in içi hiç yanmadı. Ama Evren sağlam atmıştı temeli bu günlere taşıdı memleketi. Türk İslam sentezi. Şimdiki hava ayni hava, caka da ayni pazarlanmanın küflü ürünü. Havanda su dövmek gibi bir şey o günlerden kalma, o asap bozan yıllardan kalma kudret. Az kalsın yine çok kurbanlar verilecek çok daha fazla kan akacaktı. Allah yardım etti. On iki Eylül Seksen; çam kozalaklarına inat yılanbaşlı homo ludensler ve mostralıklar mozolesidir. Kulluk ve kapılanmalara ise resmigeçit törenidir. Yıllarca töreler yok sayıldı, gelenekler tersyüz edildi. Evren’e tapıldı, günaha tapınıldı. Çıyan başlı yumuşaklar, yumuşakçalar balmumundan heykellerle donattılar memleketi. O günlerde Evren’in kağnısına binenler bu gün çıbanbaşlı canilerle iş tuttular. Az kalsın çam kozalakları bile yanacaktı yeniçağ yangınında. Ve yakın çağın tarihçileri Evren ile Gülen’i birbirlerini doğurdular diye yazacaktı. Yazmalı da. 12 Eylül, Eylül ismini kirletmişti. Bir nevi yarınlara ders niteliğinde tüfenk çatmış, güzelim Eylülün tüm bahar esintilerini oburca yutmuştu. Evrenin evrene yaptığına yürekler dayanmazdı. Faşist seksen darbesi memlekete yayılan keskin bir çığlıktı. Duymak bilmek anlamak gerekirdi olmadı. Duyulmadı. Tarih tekerrürden ibarettir ana hattında, yıllardan sonra tren ayni tren, trend ayni trend pisliğe bulaşıldı. At izi it izine karıştı bir kez daha. Demek ki 12 Eylül hikâyeleri, darbecik hikayecikleri hiç bitmeyecek şu fakir ülkede. Tam bitti denildiğinde vampir dişler bileylenecek, zebani diller sözde Allah adına bereketlenecek, ayni faşist el güçlenecek, güçlendirilecek. Yeniden düğmeye basılacak ve bin beter kıyımlarla yüzleşilecek. 12 Eylül faşizm paydası bir yana, yüzsüzce her şeye kolayca sahip olmanın, topluma açık her fırsattan hak etmeden paylanmanın dönüm noktası ve tüm beytülmala bedelsiz erişimin mihenk taşıdır. Demiri bile eriten yangından kendini zar zor kurtaranların tarihi kürenin dört bir tarafına savruluşu, doğru dürüstlerin için için kavruluşudur. F tipli darbecik sonrası şu garip günler temelleri 12 Eylülde pek sağlam atılmış, sacayağı besbelli türk-islam-arap tarzından aşırı cesaretlenen, kullaşan ve putlaşan ulanmışların hep birlikte egemen sermayenin gölgesine sığındığı günler. Emperyal güçlerce kirli bir savaşa dönüşmesi istenen ve planlanan bir kara yazgı dolaşıyor memleket üzerinde. Eğer lafta çok ileri demokrasi kervanı böyle faşizanca ilerlerse, devir değişmez devran dönmez ise daha çok faşist darbeler veya dinci-cunta darbecik girişimleri kör pencerelerin paslı demirlerine asılır. Ve bayram seyran denmez masum kurbanlar bir bir acımasızca boğazlanır. Asla evren gülen fark etmez, analar ağlar ve gelen gideni aratır… |
İLELEBET CHP, ELBETTE CHP…
İLELEBET CHP, ELBETTE CHP…
Ak emanetçilerce iyi yönetilmediği aşikâr Cumhuriyetin aklı evvel asalak bir darbeyle yıkılmasına ramak kaldı. Bu F tipi kalkışmanın bir daha tekrarlanıp tekrarlanmayacağı belirsiz. Ama son günlerde yerelden genele yine bir CHP karalaması gündeme çekildi. Her alanda her yerde her platformda kendilerini sütten çıkmış ak kaşıklardan görenler veya bedelli görevlendirilenler eskisi gibi olmasa da CHP’ye ve CHP’lilere bir yaylım ateşi, ver yansın yarışı sürdürüyorlar. Bu sapkın kalkışma sanki CHP iktidarda ve bu sünepe darbecik girişimi CHP’ye yapılmışçasına acayip bir pişkinlik var suretlerde…
Mahşere makale yazdığını sanan aklı bozuk karalamacılar, köşe yazısı yazdığını sanan ak köşeciler, helikopter pervanesinden beter dönen dönmeler, has haber yakaladığını sanan dünyadan kopuk habersizler, Allahçılık yaptığını sanan paralı gurkalar ve her telden Allahsızlar şimdi utangaç biçimde sıralıyorlar ama çok yakında seçim geçim gündemleşince peş peşe sallarlar. On yıllardır siyasetin ana gemisi olan partinin güvertesinde güven içinde cumhuriyete saldırganlık halatına yine yapışırlar. Cumhuriyeti kuran partiye kin kusmayı vazifeden sayarlar.
Bu döngüsel dangalaklar ya sayı saymayı bilmiyor ya da CHP`nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk`ün " Benim iki büyük eserim vardır. Biri Cumhuriyet, diğeri Cumhuriyet Halk Partisidir " dediğini. Unutun unutturun bakalım geriye taklacılar; CHP’nin belli bir tarih kesitinde azgınlaşan emperyalizme, kurulu köhne dünya düzenine, eşitsizliğe, gericiliğe, imtiyazlara, başkaldırının ifadesi olarak Cumhuriyet ile birlikte kurulmuş olduğunu. Unutturun.
Ancak Cumhuriyet’in CHP yok edilemediği sürece yıkılamaz, CHP’nin de Cumhuriyet yıkılmadığı sürece yok edilemez olduğu tarihe saplanmış Ata hançeridir. Bu gerçeklik bazı densiz dengesizlerin hançeresini yaralasa da en baştan ilelebet mührüyle mühürlenmiştir. Yaratan’ın ilk emri gereği okuyanlar bilir kutsal kitabının ilk tümcesini. Orada ; “Tarihte Varız, Gelecekte de var Olacağız” yazar.
Kim ne derse desin siyasetin tecellisidir; karmaca kurmaca nice şaşalı iktidar partileri siyaset mezarlığına gömülmüştür, bu günküleri de, yenileri de bir gün mutlaka tarihin derinliğine gömülecektir. Velakin CHP daima vardır, var olacaktır, var olmaya devam edecektir. İşte budur sahte takvacıları takatsız bırakan, canını sıkan. CHP ebedidir çünkü varlığının yegâne temeli Türkiye Cumhuriyeti’dir. Ne zaman ki vatan egemen güçlerce parçalanır, cumhuriyet yıkılır, toprağı bölünür, ancak o zaman CHP’nin de icabına bakılabilir. Şu fakir ülke yaşadığı sürece çatlayan patlayan çok ama CHP yaşar da yaşar.
Tarih sahnesinde yer aldığı günden bu güne hep ayni mendebur cenah, soysuz saldırılarını sıralar. Sanki CHP’ye CHP’lilere saydırmak dinen mubahtır. Bu sahte dinci, cılkı çıkarılmış emeviciliğin, çakma bedeviciliğin, embesil ebbasiciliğin on yıllardır başka işi yoktur. Özellikle son yıllarda kurmaca din borsasında siyaseten prim yapmanın tek yolu da buymuşçasına halktan yana cumhuriyetçilere, devrimci demokratlara, partili olsun olmasın vahşi bir kıyım sürer.
Geçmişe at gözlükleriyle bakıp, tarihi tersinden okuyan zevatın elemlenmesi doğaldır. CHP’nin 9 Eylül 1923’te kurulduğunda yedi düvele karşı tam bağımsızlık mücadelesi yürüten Anadolu ve Rumeli Müdafai Hukuk Cemiyetleri’nin devamı olduğu görülür. Zaten böyle bir devamlılığın olması gerektiği de elzemdir. Çünkü ‘hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır. O satıh tüm vatandır.’ İnatla ‘hattı’ hat sanatı, ‘sathı’ yüzyıllık Cumhuriyet birikimlerini haraç mezat satmak şeklinde anlayanlar vatanın küllerinden var edilmesini asla içlerine sindiremezler.
Sindiremezler çünkü CHP, kurucusu ve ilk genel başkanı Atatürk’ün önderliğinde sallanan saltanatı da kaldırmıştır, Hilafeti de. Cumhuriyeti kurmuş kurdurmuştur. O cumhuriyet düşmanı denize dökmüş, hasta imparatorluğu tarihe gömmüştür. İşte beslenen asıl garezbundandır. Asla küllenmeyen CHP kindarlığı işte bu saltanat aşkıdır. Dillere pelesenk hilafete körü körüne tiryakiliktir. Din iman yozlaşması, dönem yobazlaşmasıdır.
Oysa saltanata da hilafete de son verilmiş ama ulusal barışı sağlayan reformlar da gerçekleştirilmiştir. Devrimler de. Sözün kısası yaklaşık yüz yıl önce on küsur yıl öncesine dek her ne pahasına olursa olsun yaşayan, o günden bu günlere ise birikimleri, öz değerleri tırpanlanan Türkiye’nin temelleri atılmıştır. Hem de yiğitçe, korkusuzca ve cesaretle. Oysa tilki kurnazlığındaki gelip geçerler, yağdanlık yaverler, tavşan yürekli genel geçerler herkesten iyi bilirler; O temelleri atan, devleti biçimlendiren, cumhuriyetin kökleşip gelişmesini gerçekleştiren partidir CHP.
O yüzden masum milleti sahte saltanata kul eylemenin, ülkeyi geriye döndürmenin yolu, ilkin CHP’yi yok etmek sonra da ‘Allah muhafaza etsin’ den geçer. Saltanatçı-hilafetçilerin ve din baronu kuyrukçularının, softa mezhep borazancılarının tek derdi gayesi yıllardır işte budur. Yapılan da, yapılmak istenen de ayan beyan yıllardır ortadadır. Ancak o niyetleri salih, yaptıkları ettikleri sarih, ak pak emanetçiler şimdi birbirlerine girdiler. Pek yakında çatlar ballı kabak…
Beğenmezler ama CHP’nin ulusal sanayi ve ekonominin gelişmesin de öncelik verdiği, öncülük ettiği yüzyıllık birikimleri zevkle üç beş paraya satarlar. Elden çıkarılacakları kendilerinden olana savarlar. Laik topluma yönelik devrimleri, eğitim reformlarını, köy enstitüleri, halkevleri ve çağın ve çağdaşlığın kapılarını bir bir aralayan yığınla benzer kurumu dinsizlik imansızlık sayarlar. Binbir kışkırtmayla uygulatmazlar. O cenahta ahı gitmiş vahı kalmış, yıkık dökük imparatorluktan milletin kayıtsız şartsız egemen olduğu cumhuriyete, ümmetten devlete çok kısa sürede sıcak geçişin lokomotifi CHP elbette istenmez. Partinin temel ideolojik yaklaşımları ortada iken, kurduğu cumhuriyetin nimetlerinden alabildiğine faydalanılırken hep kafalar karıştırılır.
O kafa karıştırıcılığı da bir yere kadar. Gün olur kendi kafaları da karışır, işler karışır, her şey arap saçına döner şimdi birbirlerini yerler. Yerler yerler ama hiç doymazlar…
CHP ilelebet var olacaktır. Her şeye karşın elbette CHP diyenler yollarından dönmeyecektir. Yaklaşık yüz yıldır dört başı mamur yaşamakla dört minare arası namazlamak en baştan sona her fırsat ve ortamda çatışmıştır. Çatıştırılmıştır. Ve her defasında oluşan deformasyonu, beter bozulmaları onarmak ise maalesef CHP’ye kalmıştır. Düşkünlüğü kaldırmak, ülkeyi kalkındırmak daima CHP’ye mal olmuştur.
Şimdi son on küsur yıldır tek parti iktidarından faydalananların, bu tek parti iktidarına yakın duranların, yıllarca garip halktan aldıkları oylarla halka bu tip hükmedenlerin ve hala tek parti iktidarı arzulayanların, iktidarı saltanata yaslamak isteyenlerin CHP tek parti döneminde şunu yaptı bunu yaptı diye atmak tutmak yerine geçmişe bakıp gerçek adaleti görüp külahlarının altına sinmesi daha evladır.
CHP yıllarca tek parti kurumu ve etkin gücüne karşın, tüm devlet olanaklarını serbestçe kullanma yetkisine sahipken özveri göstermiş ve cesaretle çok partili rejime geçişi de sağlamıştır. 1950’lerde demokrasinin güçlenmesi ve kurumsallaşması için dünyada benzeri görülemeyecek büyük mücadele örneği vermiştir. Yani CHP daha o günlerde dünya uyurken temel hak ve özgürlüklerin geliştirilmesine öncülük etmiştir. CHP’nin bu dönemdeki demokrasi anlayışı ve mücadelesi 1959 yılında CHP’nin 15. Kurultayı’nda kabul edilen, ‘ilk hedefler beyannamesi’ ile somut önerilere dönüşmüştür. CHP’nin kurulması ve Cumhuriyetin ilanından bu güne her bir şeyi Sola, solculuğa ve solculara vakfederek düşmanlık eden, iflah olmaz saltanat-hilafet sevdalılarının Cumhuriyet tarihinde kendi palazlanma dönemlerini de iyice gözden geçirmelidirler.
Solculuk ise eğer mesele CHP 1965 seçimlerine girerken ortanın solunda yer aldığını resmen açıklamıştır. Sağcıların bunu anlaması gerek. Bu vurgu seçim sonrasında yaygın bir ideoloji ve tartışma ortamı da sağlamıştır. Ve sola açılan CHP her yeni dönemde yeni bir söylem geliştirmiştir. Öyle ki bu gün sol adına yeni söylemler söyleyenlerin de geçmişe bu sol pencereden bir kez olsun bakması gerekir. Sağcılara söylenecek ise Allah’larından bulmaları ve bulacaklarıdır. Dünyadaki hesap günlerinin başladığı da ortadadır. Her şey güllük gülistanlık seyrederken durduk yerde birbirlerini yemeye başladılar. Arada halk kaldı…
CHP kendini kurulduğundan beri ‘Halkın Partisi’, ilerleyen zamanla düzenin değil ‘Değişimin Partisi’ olarak nitelemiştir. Böylece demokratik sol bir kimlik kabullenilmiştir. CHP tarihsel geleneğinin ve temelini oluşturan altı okla beraber sosyalist enternasyonale üyelik konusunda da tavır almıştır. Sosyal demokrasinin evrensel ilkelerini de altı kural olarak benimsemiştir. Sahte din iman tabansızlarının vaazları ve yargısız infazlarına rağmen Sosyalist enternasyonale üyelik ile yeni bir CHP oluşmuş; CHP özgürlük, eşitlik, dayanışma, emeğin üstünlüğü, gelişmenin bütünlüğü ve demokratikleşme ilkelerine dayanan bir ideolojiyi hayata geçirebilmek uğruna çabalamıştır.
12 Eylül 80 faşist darbesi ile faşist beş generalin kapattığı CHP on iki yıldan sonra 9 Eylül de yeniden açılmıştır. Yani darbelerle dahi yok olmamış, yok edilememiş yeniden var olmuştur. Sözde ak emanetçi devrimcilerin ise yaptıkları ortada. Ülkeyi geriye götüren bu ucube devrimcilik on küsur yıl sınandı sonuç sıfır. Seyir sıfırın da altında. Darbeciklere geldiler. Kendi içinden vuruldular. Birbirlerine tutuştular. Çöküş başladı. Yakında yok olurlar, çeker giderler...
CHP daima var olacaktır, olmalıdır çünkü şu yıkılmaya çalışılan garip ülkeyi tekrardan dünyada etkin ve saygın bir konuma ulaştırmak için var olmalıdır. Süratle kaybedilen eski konumuna ve yüz yıllık saygınlığına yeniden kavuşturmak için var olmalıdır, vardır. Gerçekten CHP yıkılan yıpratılan demokrasiyi bütün özellikleri ve güzellikleri ile yaşatmak, demokrasinin resmi sivil darbe kesintilerine uğramasını önlemek için vardır, lazımdır ve var olacaktır. Devlette toplumda ve siyasette devrim misyonu yüklendiği için vardır. Barışçı, akılcı, verimli, büyüyen ve emek önceliği yenilenmiş, feodalizmden arındırılmış, dinci ve mezhepçi kıskacın kalktığı, kişilikli ve temiz bir ülkede ve dünyada yaşanması için vardır. Dünyada hak ettiği yere gelmiş bir ülkenin varlığı için şarttır.
CHP'ye yapılan tüm saldırılar ve karalamalar kötü gidişe direnç gösterenlerin çoğunluğunu bünyesinde bulundurduğu içindir. Kızgınlığın ana nedeni budur. Her türlü baskıya ve korku imparatorluğuna karşın direnişin bir türlü yok edilemediği içindir tertiplenen kindarlık, kiralanan düşmanlıklar. El vermişler bel bağlamışlar ama nafile. Kendi çapsızlıklarından belki kızanlar da, yırtık damdan düşenler de olacaktır ama kinlenenler, garazlananlar, gazlananlar, kindarlar, kıskananlar, çatlasalar da patlasalar da bu işin sonu belli. Noktanın koyulmasına pek az kaldı. Öyle olura olmaza hırslanıp kasım kasım kasılmayla yürümez işler. Darbe çağırmak ve darbe koğuşturmak ve darbeci kovuşturmakla yürütülmez gemiler. Komşu bataklığına gömülmekle de olmaz. Çok yakında görülür acı gerçek.
Dün olmadı, bu gün de çatladı yarı belinden, yarınlarda da tüm zamanların sözde en alası iktidar partileri olmayacak. Ama CHP ilelebet var olacak ve elbette yaşayacak. Tarih de siyaset gömütüne gömülenleri geçmişte yazdığı gibi altın kalemle yazacak.
Ve o zaman, ak kara fark etmez iktidar ve rant uğruna darbecikler planlayarak birbirine girenleri, vakti zamanında çıkıp çarık çürükleri allayıp pullayıp salladıkça sallayanları, lafta bedavaya pahada en ağır işçilik işleyenleri, adalet kapıya dayandığında Ata’dan CHP’liler bir güzel seyredecek…
Ak emanetçilerce iyi yönetilmediği aşikâr Cumhuriyetin aklı evvel asalak bir darbeyle yıkılmasına ramak kaldı. Bu F tipi kalkışmanın bir daha tekrarlanıp tekrarlanmayacağı belirsiz. Ama son günlerde yerelden genele yine bir CHP karalaması gündeme çekildi. Her alanda her yerde her platformda kendilerini sütten çıkmış ak kaşıklardan görenler veya bedelli görevlendirilenler eskisi gibi olmasa da CHP’ye ve CHP’lilere bir yaylım ateşi, ver yansın yarışı sürdürüyorlar. Bu sapkın kalkışma sanki CHP iktidarda ve bu sünepe darbecik girişimi CHP’ye yapılmışçasına acayip bir pişkinlik var suretlerde…
Mahşere makale yazdığını sanan aklı bozuk karalamacılar, köşe yazısı yazdığını sanan ak köşeciler, helikopter pervanesinden beter dönen dönmeler, has haber yakaladığını sanan dünyadan kopuk habersizler, Allahçılık yaptığını sanan paralı gurkalar ve her telden Allahsızlar şimdi utangaç biçimde sıralıyorlar ama çok yakında seçim geçim gündemleşince peş peşe sallarlar. On yıllardır siyasetin ana gemisi olan partinin güvertesinde güven içinde cumhuriyete saldırganlık halatına yine yapışırlar. Cumhuriyeti kuran partiye kin kusmayı vazifeden sayarlar.
Bu döngüsel dangalaklar ya sayı saymayı bilmiyor ya da CHP`nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk`ün " Benim iki büyük eserim vardır. Biri Cumhuriyet, diğeri Cumhuriyet Halk Partisidir " dediğini. Unutun unutturun bakalım geriye taklacılar; CHP’nin belli bir tarih kesitinde azgınlaşan emperyalizme, kurulu köhne dünya düzenine, eşitsizliğe, gericiliğe, imtiyazlara, başkaldırının ifadesi olarak Cumhuriyet ile birlikte kurulmuş olduğunu. Unutturun.
Ancak Cumhuriyet’in CHP yok edilemediği sürece yıkılamaz, CHP’nin de Cumhuriyet yıkılmadığı sürece yok edilemez olduğu tarihe saplanmış Ata hançeridir. Bu gerçeklik bazı densiz dengesizlerin hançeresini yaralasa da en baştan ilelebet mührüyle mühürlenmiştir. Yaratan’ın ilk emri gereği okuyanlar bilir kutsal kitabının ilk tümcesini. Orada ; “Tarihte Varız, Gelecekte de var Olacağız” yazar.
Kim ne derse desin siyasetin tecellisidir; karmaca kurmaca nice şaşalı iktidar partileri siyaset mezarlığına gömülmüştür, bu günküleri de, yenileri de bir gün mutlaka tarihin derinliğine gömülecektir. Velakin CHP daima vardır, var olacaktır, var olmaya devam edecektir. İşte budur sahte takvacıları takatsız bırakan, canını sıkan. CHP ebedidir çünkü varlığının yegâne temeli Türkiye Cumhuriyeti’dir. Ne zaman ki vatan egemen güçlerce parçalanır, cumhuriyet yıkılır, toprağı bölünür, ancak o zaman CHP’nin de icabına bakılabilir. Şu fakir ülke yaşadığı sürece çatlayan patlayan çok ama CHP yaşar da yaşar.
Tarih sahnesinde yer aldığı günden bu güne hep ayni mendebur cenah, soysuz saldırılarını sıralar. Sanki CHP’ye CHP’lilere saydırmak dinen mubahtır. Bu sahte dinci, cılkı çıkarılmış emeviciliğin, çakma bedeviciliğin, embesil ebbasiciliğin on yıllardır başka işi yoktur. Özellikle son yıllarda kurmaca din borsasında siyaseten prim yapmanın tek yolu da buymuşçasına halktan yana cumhuriyetçilere, devrimci demokratlara, partili olsun olmasın vahşi bir kıyım sürer.
Geçmişe at gözlükleriyle bakıp, tarihi tersinden okuyan zevatın elemlenmesi doğaldır. CHP’nin 9 Eylül 1923’te kurulduğunda yedi düvele karşı tam bağımsızlık mücadelesi yürüten Anadolu ve Rumeli Müdafai Hukuk Cemiyetleri’nin devamı olduğu görülür. Zaten böyle bir devamlılığın olması gerektiği de elzemdir. Çünkü ‘hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır. O satıh tüm vatandır.’ İnatla ‘hattı’ hat sanatı, ‘sathı’ yüzyıllık Cumhuriyet birikimlerini haraç mezat satmak şeklinde anlayanlar vatanın küllerinden var edilmesini asla içlerine sindiremezler.
Sindiremezler çünkü CHP, kurucusu ve ilk genel başkanı Atatürk’ün önderliğinde sallanan saltanatı da kaldırmıştır, Hilafeti de. Cumhuriyeti kurmuş kurdurmuştur. O cumhuriyet düşmanı denize dökmüş, hasta imparatorluğu tarihe gömmüştür. İşte beslenen asıl garezbundandır. Asla küllenmeyen CHP kindarlığı işte bu saltanat aşkıdır. Dillere pelesenk hilafete körü körüne tiryakiliktir. Din iman yozlaşması, dönem yobazlaşmasıdır.
Oysa saltanata da hilafete de son verilmiş ama ulusal barışı sağlayan reformlar da gerçekleştirilmiştir. Devrimler de. Sözün kısası yaklaşık yüz yıl önce on küsur yıl öncesine dek her ne pahasına olursa olsun yaşayan, o günden bu günlere ise birikimleri, öz değerleri tırpanlanan Türkiye’nin temelleri atılmıştır. Hem de yiğitçe, korkusuzca ve cesaretle. Oysa tilki kurnazlığındaki gelip geçerler, yağdanlık yaverler, tavşan yürekli genel geçerler herkesten iyi bilirler; O temelleri atan, devleti biçimlendiren, cumhuriyetin kökleşip gelişmesini gerçekleştiren partidir CHP.
O yüzden masum milleti sahte saltanata kul eylemenin, ülkeyi geriye döndürmenin yolu, ilkin CHP’yi yok etmek sonra da ‘Allah muhafaza etsin’ den geçer. Saltanatçı-hilafetçilerin ve din baronu kuyrukçularının, softa mezhep borazancılarının tek derdi gayesi yıllardır işte budur. Yapılan da, yapılmak istenen de ayan beyan yıllardır ortadadır. Ancak o niyetleri salih, yaptıkları ettikleri sarih, ak pak emanetçiler şimdi birbirlerine girdiler. Pek yakında çatlar ballı kabak…
Beğenmezler ama CHP’nin ulusal sanayi ve ekonominin gelişmesin de öncelik verdiği, öncülük ettiği yüzyıllık birikimleri zevkle üç beş paraya satarlar. Elden çıkarılacakları kendilerinden olana savarlar. Laik topluma yönelik devrimleri, eğitim reformlarını, köy enstitüleri, halkevleri ve çağın ve çağdaşlığın kapılarını bir bir aralayan yığınla benzer kurumu dinsizlik imansızlık sayarlar. Binbir kışkırtmayla uygulatmazlar. O cenahta ahı gitmiş vahı kalmış, yıkık dökük imparatorluktan milletin kayıtsız şartsız egemen olduğu cumhuriyete, ümmetten devlete çok kısa sürede sıcak geçişin lokomotifi CHP elbette istenmez. Partinin temel ideolojik yaklaşımları ortada iken, kurduğu cumhuriyetin nimetlerinden alabildiğine faydalanılırken hep kafalar karıştırılır.
O kafa karıştırıcılığı da bir yere kadar. Gün olur kendi kafaları da karışır, işler karışır, her şey arap saçına döner şimdi birbirlerini yerler. Yerler yerler ama hiç doymazlar…
CHP ilelebet var olacaktır. Her şeye karşın elbette CHP diyenler yollarından dönmeyecektir. Yaklaşık yüz yıldır dört başı mamur yaşamakla dört minare arası namazlamak en baştan sona her fırsat ve ortamda çatışmıştır. Çatıştırılmıştır. Ve her defasında oluşan deformasyonu, beter bozulmaları onarmak ise maalesef CHP’ye kalmıştır. Düşkünlüğü kaldırmak, ülkeyi kalkındırmak daima CHP’ye mal olmuştur.
Şimdi son on küsur yıldır tek parti iktidarından faydalananların, bu tek parti iktidarına yakın duranların, yıllarca garip halktan aldıkları oylarla halka bu tip hükmedenlerin ve hala tek parti iktidarı arzulayanların, iktidarı saltanata yaslamak isteyenlerin CHP tek parti döneminde şunu yaptı bunu yaptı diye atmak tutmak yerine geçmişe bakıp gerçek adaleti görüp külahlarının altına sinmesi daha evladır.
CHP yıllarca tek parti kurumu ve etkin gücüne karşın, tüm devlet olanaklarını serbestçe kullanma yetkisine sahipken özveri göstermiş ve cesaretle çok partili rejime geçişi de sağlamıştır. 1950’lerde demokrasinin güçlenmesi ve kurumsallaşması için dünyada benzeri görülemeyecek büyük mücadele örneği vermiştir. Yani CHP daha o günlerde dünya uyurken temel hak ve özgürlüklerin geliştirilmesine öncülük etmiştir. CHP’nin bu dönemdeki demokrasi anlayışı ve mücadelesi 1959 yılında CHP’nin 15. Kurultayı’nda kabul edilen, ‘ilk hedefler beyannamesi’ ile somut önerilere dönüşmüştür. CHP’nin kurulması ve Cumhuriyetin ilanından bu güne her bir şeyi Sola, solculuğa ve solculara vakfederek düşmanlık eden, iflah olmaz saltanat-hilafet sevdalılarının Cumhuriyet tarihinde kendi palazlanma dönemlerini de iyice gözden geçirmelidirler.
Solculuk ise eğer mesele CHP 1965 seçimlerine girerken ortanın solunda yer aldığını resmen açıklamıştır. Sağcıların bunu anlaması gerek. Bu vurgu seçim sonrasında yaygın bir ideoloji ve tartışma ortamı da sağlamıştır. Ve sola açılan CHP her yeni dönemde yeni bir söylem geliştirmiştir. Öyle ki bu gün sol adına yeni söylemler söyleyenlerin de geçmişe bu sol pencereden bir kez olsun bakması gerekir. Sağcılara söylenecek ise Allah’larından bulmaları ve bulacaklarıdır. Dünyadaki hesap günlerinin başladığı da ortadadır. Her şey güllük gülistanlık seyrederken durduk yerde birbirlerini yemeye başladılar. Arada halk kaldı…
CHP kendini kurulduğundan beri ‘Halkın Partisi’, ilerleyen zamanla düzenin değil ‘Değişimin Partisi’ olarak nitelemiştir. Böylece demokratik sol bir kimlik kabullenilmiştir. CHP tarihsel geleneğinin ve temelini oluşturan altı okla beraber sosyalist enternasyonale üyelik konusunda da tavır almıştır. Sosyal demokrasinin evrensel ilkelerini de altı kural olarak benimsemiştir. Sahte din iman tabansızlarının vaazları ve yargısız infazlarına rağmen Sosyalist enternasyonale üyelik ile yeni bir CHP oluşmuş; CHP özgürlük, eşitlik, dayanışma, emeğin üstünlüğü, gelişmenin bütünlüğü ve demokratikleşme ilkelerine dayanan bir ideolojiyi hayata geçirebilmek uğruna çabalamıştır.
12 Eylül 80 faşist darbesi ile faşist beş generalin kapattığı CHP on iki yıldan sonra 9 Eylül de yeniden açılmıştır. Yani darbelerle dahi yok olmamış, yok edilememiş yeniden var olmuştur. Sözde ak emanetçi devrimcilerin ise yaptıkları ortada. Ülkeyi geriye götüren bu ucube devrimcilik on küsur yıl sınandı sonuç sıfır. Seyir sıfırın da altında. Darbeciklere geldiler. Kendi içinden vuruldular. Birbirlerine tutuştular. Çöküş başladı. Yakında yok olurlar, çeker giderler...
CHP daima var olacaktır, olmalıdır çünkü şu yıkılmaya çalışılan garip ülkeyi tekrardan dünyada etkin ve saygın bir konuma ulaştırmak için var olmalıdır. Süratle kaybedilen eski konumuna ve yüz yıllık saygınlığına yeniden kavuşturmak için var olmalıdır, vardır. Gerçekten CHP yıkılan yıpratılan demokrasiyi bütün özellikleri ve güzellikleri ile yaşatmak, demokrasinin resmi sivil darbe kesintilerine uğramasını önlemek için vardır, lazımdır ve var olacaktır. Devlette toplumda ve siyasette devrim misyonu yüklendiği için vardır. Barışçı, akılcı, verimli, büyüyen ve emek önceliği yenilenmiş, feodalizmden arındırılmış, dinci ve mezhepçi kıskacın kalktığı, kişilikli ve temiz bir ülkede ve dünyada yaşanması için vardır. Dünyada hak ettiği yere gelmiş bir ülkenin varlığı için şarttır.
CHP'ye yapılan tüm saldırılar ve karalamalar kötü gidişe direnç gösterenlerin çoğunluğunu bünyesinde bulundurduğu içindir. Kızgınlığın ana nedeni budur. Her türlü baskıya ve korku imparatorluğuna karşın direnişin bir türlü yok edilemediği içindir tertiplenen kindarlık, kiralanan düşmanlıklar. El vermişler bel bağlamışlar ama nafile. Kendi çapsızlıklarından belki kızanlar da, yırtık damdan düşenler de olacaktır ama kinlenenler, garazlananlar, gazlananlar, kindarlar, kıskananlar, çatlasalar da patlasalar da bu işin sonu belli. Noktanın koyulmasına pek az kaldı. Öyle olura olmaza hırslanıp kasım kasım kasılmayla yürümez işler. Darbe çağırmak ve darbe koğuşturmak ve darbeci kovuşturmakla yürütülmez gemiler. Komşu bataklığına gömülmekle de olmaz. Çok yakında görülür acı gerçek.
Dün olmadı, bu gün de çatladı yarı belinden, yarınlarda da tüm zamanların sözde en alası iktidar partileri olmayacak. Ama CHP ilelebet var olacak ve elbette yaşayacak. Tarih de siyaset gömütüne gömülenleri geçmişte yazdığı gibi altın kalemle yazacak.
Ve o zaman, ak kara fark etmez iktidar ve rant uğruna darbecikler planlayarak birbirine girenleri, vakti zamanında çıkıp çarık çürükleri allayıp pullayıp salladıkça sallayanları, lafta bedavaya pahada en ağır işçilik işleyenleri, adalet kapıya dayandığında Ata’dan CHP’liler bir güzel seyredecek…
5 Eylül 2016 Pazartesi
SELAM OLSUN “MEMLEKETİ SOLDAN DALGALANDIRANLARA”…
SELAM OLSUN “MEMLEKETİ SOLDAN DALGALANDIRANLARA”…
Yıllar yılı yakın gelecekten vazgeçilip, ahir zamandan söz edilerek boşa geçirilen zamana ve ahrete tapınmaya gerçekten çok yazık. Adresi besbelli merkezlerden yalan yanlış kurgulanan yoz yobaz yarınlara inat gerçek hayat vahasına, muhteşem dil vadisine, akıl kapıları daima açık bırakılarak yapılan solculuğa ise tek kelimeyle bravo.
Çünkü o beğenilmeyen solcular idesi bir yana pozitif ve rasyonel düşünce doğrultusunda ilerleyip, boşa vaaz, boşa avaz, boşa niyaz edenlere ve şimdi aymazlık aynasından sarkan o sünepe silik yüzlere, çapsız anlamsız beyanlara, düpedüz yersiz ve yararsız yanıtlara ve boş temennilere hiç bir zaman zerrece olsun aldanmadan direndiler daima.
Ve en başından bildiler, ülkeyi bataklığa sürükleyen Din iman adına verilen özdür sözdür, gülen yüzlü iki gözdür veya sözde ahenkli kültürel alışverişlerdir. Gördüler varılacak son durağı, tarihe koyulan son noktayı en başından. Türlü kumpaslara rağmen körleşmeyi arsızca hareketlendirenleri de mimlediler. Bu yapay din dinamiğinin içerisinde dostluk üstü kayırmalar varsa eğer, verilen sözlerin haşmeti hayır yolunda seyreden hayırsızları da cesaretlendirecektir elbette diye uyardılar. Söylediler ama dinletemediler.
Ve bir gece kalkışıldı şu nemrut işe.
Adamlık biterse eğer resmen nemrutlaşılır. İlleti milleti ayni kefede tartıldığından, insanına hürmetle davranmak, hiç haksız hükmetmeden, ezeli müjdeye kökünden kökeninden uymak, açıkça sözünde ve vaatlerinde durmak da zorlaşır aniden. Rota şaşar. Ve hainlik tescillenir. Aynen böyle oldu.
İşte böylesi melun bir ortamda solcu kalmak, kavga ve mücadele adamı olmak bambaşka bir eylemliliktir. Hem de herkesin olamayacağı türden bir mahirliktir. Yani devrimcilik kim ne derse desin Allah vergisidir ve de az şahsa sunulmuş Yaratıcı nimetidir. Baştan ayağa bilerek hissedilerek gelinen şu çıkmazda aklı, kalbi ve dili tümden mühürlenmişlerin tüme varması, kendini O’ndan bir parça sayması ve alabildiğine öteye beriye saydırması hepten yalancılıktır. Zaten topunun yalan dolan oldukları da görüldü. Ve akla tek bir gerçeklik yani gerçek dışılık mıhlandı; toptan ihanet.
Şimdi kamdan namdan korkularak av havası kollanıldığında, pusu havası koklandığında zorunluluktan kaçak göçek iğreti salınmalar başlar. Öyle ki iktidar erkini ele geçirenlerin köşe başlarını tutarak, vurarak, sallamak ve sallandırmak maksatlı gözde çırpınmaları da sözde demokratik gelişmeleri içselleştirmek değil aslında tamamen hiçleştirmektir.
Yıllardır karga tulumba kurgulanan bu koca hiçlikte toplumların kendini içerisinde bulacağı mantıksal deliller bir bir yok edilip, felsefe de safha safha karartılınca her haklı eylemlilik öylesine, öylesinden sayıldı doğrusu. Bu sayı sayma bilmeyenler yüzünden de memleket bu hale geldi. Şimdi ise her kendinden olmayanın peşine gizli ortaklık ve ikiz yapılı benzeşmeler yaftalanıyor. Böylesi bir kuş beyinlilik açmazında resmen zalimlik zuhur eder. Ertesinde şeffaflığı ortadan kaldıran ve pratik düşüncenin eridiği acılı bir süreç yaşanır. Zaten mantık zincirinin halkaları bir bir kırılınca da olsun varsın babında mantık tersine işlemeye başlar. Söylendiği gibiyse eğer tüm bu keskin yanılmalar ve gözü kara kanmaların hayata birebir yansımaları ise yalnızca sönmeye yüz tutmuş ateşi körükler, sönmeyecek yangını alevler.
Her fırsatta dogmasal durağanlık metazori dayatılır. Asıl nutuk unutulur unutturulur. Dinleyenlerin üzerinde aşırı etki yapacak, izler bırakacak metne dayalı hasabi nutuklar atılır. Bu çalıntı nutukların çalımlı nutukçuları kötü yönettikçe de nedeni apaçık daha bir önemsenirler. Utkusuz nutkun amacı ise halkı hareketsizleştirmek ve uyutmaktır. Tüm atıflar din iman temeline dayandırıldığından, dini önseziler benlikleri uyuşturur. Meydanları boş hayallere sevk etme teması bol bol işlenir. Geniş yığınlar tarafından bu asılsız iddiasız metinlerdeki ayıp ve kayıplar, hatalar hiç önemsenmez. Ver gazı gitsin babında ciltler dolusu laftan ibaret bu kopuk köpük nutuklar aslında halkın geleceğine dair sarf edilen özlü birkaç cümleden daha da değerli değildir. Ama çağın modası kananlara kanılır. Tersine, gerisingeri değişim ve değişim özlemleri tüm katmanlara dağılır ve yayılır.
Zaten mucizeyi sadece gözde ama sahte mucize sahiplerinden göreceğine inandırılan ve gerçek olmayanın gerçeğe üstünlük sağlayacağı safsatası ile binlerce yıl oyalanan toplumlarda, özellikle son on yıllarda zordur solculuk, zordur devrimcilik. Yine de yaşanan bunca yönetsel zaafa, kurumsal depresyona ve siyasal erozyona karşın toplumsal kurtuluşu tesis edecek devrim inancı son ana kadar hissedilir.
Bu öyle bir histir ki bu deli saçması sarmalda gün gelir mucitlerin icadı, fatihlerin fethi, devletlerin kudreti, iktidarların azameti, öylesi böylesi, topu yekûnu anlamlarını bir bir kaybeder. An gelir sadece halkın hayal gücü üzerine oturtulan ve hiçbir şey yapılmadan boşa geçen yıllar hilafsız anımsanır. Ve mizan tutmaz.
Ancak şimdiyi fırsat bilen o fırsat düşkünleri, o bıçkın aktörler nedense suçsuz mertebesine kertilirler. Ve yine nedense zorbalaştıkça zorbalaşırlar. Bu zorbalaşmanın asıl nedeni aslında fikir zikir kayganlığında ibreti alem yalancıların kendi yalanlarına kendilerinin kanmasından ve ayaklarının kaymasından ibarettir.
İşte bu siyasi dağınıklık ve yönetsel savurganlıkta önemli olan ise özel insanlardan olmaktır. Tüm mesele dün olduğu gibi bu günden yarına yine solcu kalmaktır. Ve özel ve güzel yaşamaktır hayatı...
Biliriz, şu garip ülkede hayat hiç durmaz. Dalgalanır al bayrak ve devrimler de hiç durmaz. Devrimcileri de hiç bitmez. Karaya vurduğunda memleket anında Denizleşilir. Bizim de tek suçumuz odur. Biz de zaman zaman en keskin biçimde soldan dalgalanırız…
Selam olsun, her şeye rağmen ‘Memleketi Soldan Dalgalandıranlara’…
Yıllar yılı yakın gelecekten vazgeçilip, ahir zamandan söz edilerek boşa geçirilen zamana ve ahrete tapınmaya gerçekten çok yazık. Adresi besbelli merkezlerden yalan yanlış kurgulanan yoz yobaz yarınlara inat gerçek hayat vahasına, muhteşem dil vadisine, akıl kapıları daima açık bırakılarak yapılan solculuğa ise tek kelimeyle bravo.
Çünkü o beğenilmeyen solcular idesi bir yana pozitif ve rasyonel düşünce doğrultusunda ilerleyip, boşa vaaz, boşa avaz, boşa niyaz edenlere ve şimdi aymazlık aynasından sarkan o sünepe silik yüzlere, çapsız anlamsız beyanlara, düpedüz yersiz ve yararsız yanıtlara ve boş temennilere hiç bir zaman zerrece olsun aldanmadan direndiler daima.
Ve en başından bildiler, ülkeyi bataklığa sürükleyen Din iman adına verilen özdür sözdür, gülen yüzlü iki gözdür veya sözde ahenkli kültürel alışverişlerdir. Gördüler varılacak son durağı, tarihe koyulan son noktayı en başından. Türlü kumpaslara rağmen körleşmeyi arsızca hareketlendirenleri de mimlediler. Bu yapay din dinamiğinin içerisinde dostluk üstü kayırmalar varsa eğer, verilen sözlerin haşmeti hayır yolunda seyreden hayırsızları da cesaretlendirecektir elbette diye uyardılar. Söylediler ama dinletemediler.
Ve bir gece kalkışıldı şu nemrut işe.
Adamlık biterse eğer resmen nemrutlaşılır. İlleti milleti ayni kefede tartıldığından, insanına hürmetle davranmak, hiç haksız hükmetmeden, ezeli müjdeye kökünden kökeninden uymak, açıkça sözünde ve vaatlerinde durmak da zorlaşır aniden. Rota şaşar. Ve hainlik tescillenir. Aynen böyle oldu.
İşte böylesi melun bir ortamda solcu kalmak, kavga ve mücadele adamı olmak bambaşka bir eylemliliktir. Hem de herkesin olamayacağı türden bir mahirliktir. Yani devrimcilik kim ne derse desin Allah vergisidir ve de az şahsa sunulmuş Yaratıcı nimetidir. Baştan ayağa bilerek hissedilerek gelinen şu çıkmazda aklı, kalbi ve dili tümden mühürlenmişlerin tüme varması, kendini O’ndan bir parça sayması ve alabildiğine öteye beriye saydırması hepten yalancılıktır. Zaten topunun yalan dolan oldukları da görüldü. Ve akla tek bir gerçeklik yani gerçek dışılık mıhlandı; toptan ihanet.
Şimdi kamdan namdan korkularak av havası kollanıldığında, pusu havası koklandığında zorunluluktan kaçak göçek iğreti salınmalar başlar. Öyle ki iktidar erkini ele geçirenlerin köşe başlarını tutarak, vurarak, sallamak ve sallandırmak maksatlı gözde çırpınmaları da sözde demokratik gelişmeleri içselleştirmek değil aslında tamamen hiçleştirmektir.
Yıllardır karga tulumba kurgulanan bu koca hiçlikte toplumların kendini içerisinde bulacağı mantıksal deliller bir bir yok edilip, felsefe de safha safha karartılınca her haklı eylemlilik öylesine, öylesinden sayıldı doğrusu. Bu sayı sayma bilmeyenler yüzünden de memleket bu hale geldi. Şimdi ise her kendinden olmayanın peşine gizli ortaklık ve ikiz yapılı benzeşmeler yaftalanıyor. Böylesi bir kuş beyinlilik açmazında resmen zalimlik zuhur eder. Ertesinde şeffaflığı ortadan kaldıran ve pratik düşüncenin eridiği acılı bir süreç yaşanır. Zaten mantık zincirinin halkaları bir bir kırılınca da olsun varsın babında mantık tersine işlemeye başlar. Söylendiği gibiyse eğer tüm bu keskin yanılmalar ve gözü kara kanmaların hayata birebir yansımaları ise yalnızca sönmeye yüz tutmuş ateşi körükler, sönmeyecek yangını alevler.
Her fırsatta dogmasal durağanlık metazori dayatılır. Asıl nutuk unutulur unutturulur. Dinleyenlerin üzerinde aşırı etki yapacak, izler bırakacak metne dayalı hasabi nutuklar atılır. Bu çalıntı nutukların çalımlı nutukçuları kötü yönettikçe de nedeni apaçık daha bir önemsenirler. Utkusuz nutkun amacı ise halkı hareketsizleştirmek ve uyutmaktır. Tüm atıflar din iman temeline dayandırıldığından, dini önseziler benlikleri uyuşturur. Meydanları boş hayallere sevk etme teması bol bol işlenir. Geniş yığınlar tarafından bu asılsız iddiasız metinlerdeki ayıp ve kayıplar, hatalar hiç önemsenmez. Ver gazı gitsin babında ciltler dolusu laftan ibaret bu kopuk köpük nutuklar aslında halkın geleceğine dair sarf edilen özlü birkaç cümleden daha da değerli değildir. Ama çağın modası kananlara kanılır. Tersine, gerisingeri değişim ve değişim özlemleri tüm katmanlara dağılır ve yayılır.
Zaten mucizeyi sadece gözde ama sahte mucize sahiplerinden göreceğine inandırılan ve gerçek olmayanın gerçeğe üstünlük sağlayacağı safsatası ile binlerce yıl oyalanan toplumlarda, özellikle son on yıllarda zordur solculuk, zordur devrimcilik. Yine de yaşanan bunca yönetsel zaafa, kurumsal depresyona ve siyasal erozyona karşın toplumsal kurtuluşu tesis edecek devrim inancı son ana kadar hissedilir.
Bu öyle bir histir ki bu deli saçması sarmalda gün gelir mucitlerin icadı, fatihlerin fethi, devletlerin kudreti, iktidarların azameti, öylesi böylesi, topu yekûnu anlamlarını bir bir kaybeder. An gelir sadece halkın hayal gücü üzerine oturtulan ve hiçbir şey yapılmadan boşa geçen yıllar hilafsız anımsanır. Ve mizan tutmaz.
Ancak şimdiyi fırsat bilen o fırsat düşkünleri, o bıçkın aktörler nedense suçsuz mertebesine kertilirler. Ve yine nedense zorbalaştıkça zorbalaşırlar. Bu zorbalaşmanın asıl nedeni aslında fikir zikir kayganlığında ibreti alem yalancıların kendi yalanlarına kendilerinin kanmasından ve ayaklarının kaymasından ibarettir.
İşte bu siyasi dağınıklık ve yönetsel savurganlıkta önemli olan ise özel insanlardan olmaktır. Tüm mesele dün olduğu gibi bu günden yarına yine solcu kalmaktır. Ve özel ve güzel yaşamaktır hayatı...
Biliriz, şu garip ülkede hayat hiç durmaz. Dalgalanır al bayrak ve devrimler de hiç durmaz. Devrimcileri de hiç bitmez. Karaya vurduğunda memleket anında Denizleşilir. Bizim de tek suçumuz odur. Biz de zaman zaman en keskin biçimde soldan dalgalanırız…
Selam olsun, her şeye rağmen ‘Memleketi Soldan Dalgalandıranlara’…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)