15 Haziran 2012 Cuma

GÜL MEVSİMİ VE KEVSER SUYUNDAN İÇMEK



Erdoğan Aksu 

GÜL MEVSİMİ VE KEVSER SUYUNDAN İÇMEK

Kevser suyundan içtim iktidara geldim.

Efendiler, yaz geldi. Sabah olunca kim ne yana dağılırsa dağılsın. Dengesi bozulmuş doğada, üst tabakası yanmış, yıkılmış ve ölü bölgede yaşıyoruz nasıl sa. Hafif kızarıklıklarla gün yüzüne çıkarak sedef izi bırakıyor güneş. Ve sen bir türlü gelmiyorsun iktidar. O halde içi su dolu irin dolu keselerle yaşamayı bileceksin. Hatta büzüşeceksin hiç kimsenin yaşamadığı topraklara. Derin derin, ön yargıyı dikerek toprağa, daima şüphe biçeceksin çayırdan. Akıllanmak ne derseniz, akıllı görünebilme çabasından uzaklaşmaktır. Minicik mantosuna sarılmaktır ümidin-umudun. Etrafta imha edilişin bölük pörçük hatıralarında asla hatırlanmak istenmeyen ipuçları var. O ipuçlarından yola çıkmaktır marifet.

Bıraktığında kâbuslara kaçışı, söz edersin doyasıya iktidardan. Talepler iyice azaldığında ilişkinin çok normal olduğunu varsayarak, daha fazla ailevi neden ararsın yıkılışa. Bu direklerde sallandırılası hayat sizindir ama aile başkasının. Mazeret nasılsa hazır kıta uykuda. Diğer araç gereçlerle ikiye bölsen de dünyayı, bölünmemişlik kısır döngüye vatan olmuştur. Güncel denemeler kime yar olacaksa olsun artık kökeninde mülk sorunu var nasılsa.

Kevser suyundan içtim, iktidardan oldum.

“Gül mevsimi Belgrat kapıdan yola çıktım. Şehrin bütün müzelerini gezdim. Arzuları kısıtlayıcı bir anahtar vardı elimde, emelim üç öğüde de katıksız uymaktı. Gençtim, güzeldim, yakışıklıydım, çirkindim, acemiydim, ustaydım demedim afişler astım. Yazılar yazdım taş-beton duvarlara. Kasten yaşadım o geceyi, arsız geceleri bilmeyen kalmasın diye. Umutsuzca direndim çünkü kendimi dışlanmış hissettim. Tasarım dışı bir güzelliğe uyandım, evet o an dostlarım acı çekmeye başladı, tarihte bugün ne var desen, uzun yıllardan beri diye başlarım.

Ne yaman hâkimiyetler gördüm ve bağımsızlığa yamandım. Artık büyümüştüm, sevgime karşılık veremeyen dünyalar ise küçülmüştü. Olayları iyice hafife alan donmuş dünya, gelecekle ilgili umutlarını, egsoz dumanı kusan şehirlere bırakmıştı. Kusursuz ama şımarık günlerdi o günler. Geleneksel kavramları un ufak eden suçlulukla ilgili absürd bir komediydi havai mirasçıların tasarladığı.

Sonradan öldürücü detaylarla övülen biyografiler döktürmekte ısrarcı gizli hayranlar çıktı ortaya birer birer. Canımı sıkan sahtekâr iddialar fikrimi değiştirdi. Beklenmedik çapraşık üçlemeler, o günle olan garip bağımı da kopardı. Çeviriler yaparak amaçsızlığımı taçlandırdım ve tüyler ürperten karanlığa inat aydınlığa dümen kırdım. Ağır ve tanımlanması zor devrin ihtişamı etkisini yitirmekteydi. Uydurmacaya işte o zaman son verdim. Kirli aldatmacalar su yüzüne yeni yeni çıkıyordu. Ayırt edilemez sahtecilik midemi bulandırdı. Doğum günümü hatırlayan bile yoktu, çünkü ölmekten beter edilmiştik. Eşsiz becerilerimi gösteremeden, yavaş yavaş göz yaşartıcı hikâyelerin içinde ölüyordum sanki. Her şey yolunda seyrederken ne olmuştu bize.

Kevser suyundan içtim iktidara yanaştım.

Çitlerden atladım. Peynir gemisini şen şakrak yürüten laflara kemik attım. Gemi söz denizine demirledi. Sindirimi zor vefatlarla hayata yeniden doğdum.

Gül mevsimi çifte gökkuşağının altında istilaya uğradığında, hiçbir şey hiçbir varlık insanoğlu kadar yükselemezdi ve alçalamazdı. Haberleştiğim dünyalar kasten izlerini kaybettirdi, akıl karıştırdı. Antlaşmalar alakasız meşalelerin arkasından yürüdü. Meselelerle aleyhte uğraştı vasiler. Son bir sınavdı, sınav heyecanı hiç yaşanmadı, nane şekeri emilmedi. Ilık suyla gargara yaptım geçmişi. Önce ağzımdaki yabancı şekerin boyası çıktı, tadı şekerden şeker oturdu kaldı mideme. O hizaya asla gelmeyecektim, asla yükselemeyecektim, inandım ve mönüde ne varsa tatlı tatlı içselleştirdim.

Sahibi olduğum birkaç parça anı bile elimden alındı. Her şeyimle bu gidişi durdurmak isterken, tabiat için kolay lokma oldum. En nihayet görünmez bir kazada, duyularım sonrasını ve öncesini hatırlayamaz oldu. Meğer terketmeye zorlanıyormuşum erkeği erkek yapan değerleri. Direndim çünkü elimde bir delikanlılık kalmıştı övünülesi. Esas aşağılanma ondan sonra gelecekmiş oysa ve bitirecekmiş bunca emeğimi.

Hayret edilesi biçimde uyandım. Maruz kaldığım muameleler övünülesi, dünya utanılasıdır, dünya utanç içindedir.

Adaletsizliğini vurdu yüzüme iktidarsızlık, kırkını aşmış bu kibar sessizlik, her dileğin hayatta olamayacağını ancak öğrenmişti. Aradaki uçurumu cesaretle atladım. İkiyüzlü bir darbe daha yemeyecektim. Manşetlerde biriken kılık kıyafeti perişan umutsuzluğu bu sayede okumayacaktım.”

Daha ne olsun, bulun işte bulabildiğiniz kadar ipucu. Boşa anlatmayı bırakın sonra, yazın. Onlar kendilerini bilirler ve bana doğaçlamalarla anlatırlar yazın yaşadıklarını. Biraz yaz sohbeti çekiyor can ile canan. Yolu bir yerde bir şekilde kesişeceklerin ihaneti ya da intikamı deyin veya ne derseniz deyin çekilin kumsallara. Maviye salın büyük günahları.

Ders yılı sona ermiş takdirnameli Minik ressam, boya bakalım sevgiyi ne renk istersen. Ödün kopuyor fırçalarından ama korkma. Korkma, en geniş ve en yumuşağını seç. Boya bakalım beni, bizi, sizi deniz karşısında kızaran halimizle. Sizler anlatın faniler inanılmaz masalları hala, boya çocuğum sen aldırma dolancılara. Alçak masanda resim taslaklarının arasında bir zarf var, içinde bomboş dünyam, ne bir telkin, ne bir isyan, ne bir yalan. Sadece ısrarınla renklendir yeter, zarfın içindeki  hasretimi, özlemlerimizi.

Minik ressam, bütün yaz göğsüme bal renkli sevdalar çiz ve boya, durma, durmadan renklendir;

Şu “ Kevser suyundan içmiş iktidara yenilmişi...”

HER YAZ BAŞI KARANFİL KOKAR DEDEM, OĞLU İSE KEKİK


 
Erdoğan Aksu  

HER YAZ BAŞI KARANFİL KOKAR DEDEM, OĞLU İSE KEKİK


Efendiler, Her yaz başı böyle olur…

Dümene geç gecelerin şiircisi, demir alma vakti. Kara tren çoktan gemiye yüklendi. Ellerimde seyri zor şehir ışıkları paramparça, avizelik kristal. Kederli bir son sefer yaz mavilere. Kader beni yok say bu yaz. Hoppa-kıvrak bir kuzey türküsü dolanmış dilime. Demir al, çarket kuzeye. 

Gamzesinden içtiğim hayat, boşa geçen günlerimin ilacı, bu kent bize bu yaz haram. Motorlara güç ver, yol ver makinelere, vira ileri. Hiç zor değil ama ağlamak, yazılsın sebepsiz ayrılıklara yepyeni masallar. En başında yan yana üç kelime, dedem-oğlu-ve ben, sonra ağlamamalıyım ve üç nokta...


Gemi ilerliyor bak, öksüzlüğümüze-garipliğimize niçin utanalım. Simsiyah dalgalar dövüyor şiirleri, dümensiz yarıyoruz göğü ve varacağımıza varıyoruz. Yüzüyorum kendi halinde aşkın müebbet hapsinde. Saçlarımdaki beyazlar köpük köpük doğaçlama imkânsızlığı işlediler doğama. Dantel dantel vuruyorum beynimin kuzey kıyısına. Acılarım deniz renkli, altın kumlara gömüyorum gözü kara, korkusuz titreyişlerimi. Sudan çıkmış balığa dönmüşüm gözyaşlarımdan. Veda öpücükleri sarkarken gözlerimden, mehtaba selam duruyor kirpiklerim. Ardım sıra şehirler ağlar, ben ağlarım.
Yakınız birbirimize belki ama kimbilir kaç evren kadar uzak. Gökyüzünde yüzüyor sahipsiz gemiyle ağlamaklı düşünceler ve anılar. Yeterince dolmuş gönül, küllenmiş yaralarla. Masumiyet tutmuş yakamdan yarınlara çekiyor bu günümü. Günümü gösterdi yıkılası evren. Kiralık veya satılık bir rüzgâr arıyorum, kalbimi şişirecek, şiirlerimi kanatlandıracak, anılarımı anlayacak. Beni tepeden tırnağa arındıracak. Sıla ve Gurbet şarkıları vurmuş beni, martıları ne yapayım fırtınalı isyanlarda. Çaresiz çığırtkanlıklar delirtiyor denizi. Suya hasret suyun sesi, limanları dev kamyonların getirdiği taşlarla doldurulmuş limanda boğuluyor.


O sevdalar kentinin zorla sevdası delinmiş. Yani limoni limansızlığını nereme sarayım. Mavi-Laciverte aşık yeşilin orta yerinde kızım kızım kızaran güneşe ne sorayım. Yaşlanmışlığı, nemi, gamı, rutubeti neyle kurutayım. Bir fındıkkabuğunu doldurmayacak günahlara kimi ortak edeyim. İçlenmeyi, hiçlenmeyi kimle paylaşayım. Af dilemek istiyorum ellerimi açıp deniz püskülü göğe. Bu sevdada günah yoktu diye. Bulutlara hissettirmeden ağlamak istiyorum doyasıya.


Kaç kitaplık dolu yalvarışlarla, kaç değmez güne açıldı paslı anahtarlar. Kaç çilingir asla okuyamayacağı kitapları çaldırdı. Tornasında demir bileyleyerek kaç masal uydurdu usta. Raflardan kaç çeşit ışık vurdu kara masaya. Kaçtı gitti ustamın yıllarca beklediği ve ben yas tutmadım ardından.


Efendiler, Her yaz başı böyle olur…


Dedemin öldüğü gün boğazda bir yerde bir mekândaydım. Yanımdakilerin kokoz yıldızlarla, yakamozlarla kırıştırdığı gün ben yollardaydım. Fotoğraf karelerinden kendimi sakındığıma iyi etmişim. Cansız hayalim size hatıra olsun diye arkasına yazacağım zamanlar şimdi siyah beyaz. Gördüm ki kırmızı dudaklarından öptüğüm kent hala bakire, sonuna varamadığım tüneller günlük güneşlik sevindim.


Tam kendime döndüm derken kitaplar yalvardı. Ampuller patladı birer birer, sıcakkan damarda durmayınca sakallı dedem öldü, ölüverdi...


Saçlarımda sakallarımda beyaz gecelerin gölgesi var. Nasıl güzel bir adamsa dedem, hep olmadık zamanda aklıma düşer veya tam zamanında. O düşüşle canlanırım, kanlanırım. Şimdi tam yazımızın orta yerine düştüğü gibi. Tespih tanesi dizerken dua dua, yeşil uçurumlara son sürat seyrederken ömrüm her iki omzumda oturur, mırıl mırıl. Yokuş aşağı gidişe inciler dizer. Korkudan eser kalmaz esaretimde. Taşıyamayacak olsam onu, alır beni sırtına, kaç kitap ağırlığındayım bilsen, taşır hiç erinmeden...


Karanfil kokan dedem gibi daima ağrıyan dişime kekik yağı sürerim. Kalın bağırsak tembelliğinden muzdarip pusulasız yollanmışım yaz düşlerine. Ele güne rezil olmamak adına değil,  ciğerden ufacık valizimde dualarım ve seni çok seviyorum pusulası her yaz yanı başına babamı da bıraktığım topraklara uğrar geçerim canı gönülden.


Yollanmışım sevgiyle en zor sürgünlere. Genç yaşımda erkenden ihtiyarlamışım beyaz gölgeler bütün inanışlarımın içini karartınca. İçimde kapkara isyan çiçeği sürgün vermiş, ben vurgun yemişim. Eşlik etmez isem eğer sana-size, daha akla ziyan çok seneler yaşayacağımı bilirim.


Eşkıyalarca yolu kesilmiş kervancıyım veya kervan yolu kesmiş eşkıya, sanki defolu şarkıları dağlarda dolaşan. Git git bitmeyecek aslında yazılması gereken ömrümden gidenler.


Karanfil kokulu dedem ve kekik kokan oğluna ve ata toprağına “Efendiler, Her yaz başı böyle olur insan…” özlemidir alnımıza sürülen tek leke. Allaha şükür gayrısı temiz pak…

8 Haziran 2012 Cuma

SAHTE GÜNDEMLER VE ÖZGÜRLEŞMEK


Erdoğan Aksu  

SAHTE GÜNDEMLER VE ÖZGÜRLEŞMEK
 
Email: yerelgazeteci@hotmail.com

Ülkede, yaşadığımız il ve ilçede ve hatta mahallemizde şaşırtıcı irdelemelerle ilerliyor, emekliyor günün, günlerin demi. Tutkal gibi yapışanlar var düşüncelerimize fakat suni gündemlere hatırdan pozlarla olsa bile takılmayacağız. Bu aralar hatıralara sığınmak, sarılmak en evlası.



SAHTE GÜNDEMLER VE ÖZGÜRLEŞMEK…

Gündeme güm diye gümbedek düşürülen ne mesele, ne ‘gecekonu’ varsa; aslında hepsi de geçmiş zayıflıkların izlerini taşırlar gizliden gizliye. Gündem oluşturma ve belirleme çabası da uysallığın ortasındaki uyumsuzluğu, metezori uyum sonrası uykusuzluğu, uzlaşı arası ayrılıkçılığı ve cızırtılı-cıbıl yaşamları sıraya koyma aklı evvelliğidir sadece. Cıngıllı-cumbalı, gündemli-tarifelere aldananlar çıkabilir ama ortaya atılanlar da kimlik yenidir yalnızca, kimliğe yapıştırılan vesikalıklar ise hayli eski ve acayip yıpranmıştır.

Ülkede, yaşadığımız il ve ilçede ve hatta mahallemizde şaşırtıcı irdelemelerle ilerliyor, emekliyor günün, günlerin demi. Tutkal gibi yapışanlar var düşüncelerimize fakat suni gündemlere hatırdan pozlarla olsa bile takılmayacağız. Bu aralar hatıralara sığınmak, sarılmak en evlası.

Çünkü siyasi davalardan sayılmışlık var serde. Derinlik, bolluk, boşluk ve siyasi tada bayılmışlık var akılda. Yolculuk, yokluk, yoldaşlık ve yoluk tarzda anlık hazlar var yorgun bedende. Bir masal gibi geçti gitti gençlik çağı demek var harbisinden. Dev gibi ama ölü doğdu bebek ve artık yaş kemale erdi. Arada çekinmeden sinkafladığımız değişim rengârenk idi, şimdi ise tek renge büründü. Dümbüllü zabitlere göre göze göz, kör göze parmak devri cihanı canlandı yeniden. Çalınmış kollektivist sümbüllü yağlı boya tablolar ise beş yıldızlı otel lobilerinde sergileniyor.

Ne gündemi Allah aşkına. Kaç model insan var sahibinden devren irticalık. Kaç marka İşbilen var ikinci el,  aceleden ilticalık.

Çimdiklesen de kendine gelmez bir uyurgezerlik, felç eden bir uyuşukluk var gündem dışında. Sadece gençlik çağı kamaşması ve karmaşanın ucunda gaz topu ve birkaç damla kan. Motorun buzlu yollarda hararet yapması gibi bir şey bu gündemcilik. Değil mi ki kibar yurttaş hissiyatı kibirli siyaset histerisi nöbetlerine tutulur, naylon türbelerde yalan-yanlış yakarışlar yükselir göğe. Uzantısı da en hasından halka dokunur, en hassasından. Son günlerin yerelden genele gündemi o biçim işte.

Vezinli ahmaklığın rezili rüsva gıcırdamaları kallavi bir hayran kitlesi oluşturduğundan mıdır nedir dur durak yok, yeter diyen duran yok. En ön sırada ise ağır işçiler. Ceddine sağlık bukalemun özelinde özel kalemleri de var gündemcilerin. O yandaş yazarlar takviyeli vitesle basınca gaza her şey doğruya doğranır. Tüm benzeri davalar varsayım olmaktan çıkar emsal olur.

Gündemler ise gülmece, güldürmece ve gümletmece tarzında davaya esas olur. Zaten hafif ağır, yumuşak sert sataşmalar moda oldu son yıllarda. Gülmece güldürmece, El üstünde kaydırmaca deseniz dahi, maalesef para-banknot anlıyor millet. Gündemden anlaşılan işte bu kadarla sınırlı. Sınır içinde durum bu,  Sınır ötesinde ise insanlığın son sınıfından, tasdiknameli mezuniyetler yaşanıyor. Aldıran yok insanlık dramlarına, varsa yoksa eften püften gündemceler.

Uyarlamalı intiharlar dönemi yakında açılır bu depmece gündemler sayesinde. Tehlikenin eşiğinde ise molozdan dostluklar. Neden mi; çizilen resmin, sürülen rotanın ve belirlenen gündemlerin çapı düşkünlük, yarıçapı çapsızlık üzerine kayıtlı da ondan. Adaşlık ise harfiyen tapılan azgınvari, kiralık  düşüncelere el açmakla ve etek öpmekle mümkün. Yakında aklı saran boşlukta aniden yetersizliklerde belirir. O vakit görün siz; çınarın tepesindeki yel uğultusunu,  çağın batan gemisinden sel götürüsünü.

Yani sözlü yanılmalar son kertede. Gözlü takılmalar da ise; Utanç ve mahcubiyet arası dayanılamayıp yüz çevrilen kamaralarda haramı-helalinden ganimet fazlası. Zaten cin zekâlı in-lere “Allah yürü kulum” dedi ya; bu kulcuklar, fişek gibi umutlarla altın tozuyla bakır kapları kalaylıyorlar. Birileri de envai çeşit nesneyle onları kalaylıyor.

Şimdi biz ne yapalım bu karşılıklı kalaylama, kalaylaşma ve cebelleşme panayırında. Kolaydı belki tüm yazılar kısa ve otantik olsaydı. Cımbızlama üstadlarına, kopyacı yapışkanlara, kürsü kürcülerine fırsat verilmemiş olsaydı.  Ama yine de biz tarihte bu yıl, bu ay, bu hafta ve bu güne `özgürlüğe sevdalı olmak, özgürlüğe hazlanmak ve nazlanmak dönem suçu` sayılıyor diye not düşeceğiz, sahte gündemlere inat. Her şeyin, her hastalığın ilacı “hey özgürlük” diyeceğiz.

Yanardöner muhbir raporları ne yazar bilemeyiz ama yüksek perdeden ‘alçaklar galip, galipler alçak’ haykırışıdır zamanla zamana yayılacak olan.

Yanar da dönmez Muharrir raporlarında ise şiirimsi bir lezzet sızlatır yürekleri; ‘ne güzeldi yahu. Çok özeldi o günler. Yürüdük bir güzel. Siz Atatürk kültür’de biz İstiklal lokal’de. Güldük bir ara ağız dolusu, diş diş ağzımıza doldu kahkaha. Yinede hep birlikte aktık çoğul. Tekil yüzlerde sahte nutuk, gözlerde sahte tebessüm tutuk. Tutuklandık. Tutukluluk faktöryel sınırda. Kadınlı erkekli kurtuluşta mola, ciğeri yanmışlar modada dondurmada. Ve o gün seni sorduk Yeşilköy de. Kırmızıyı mı dediler yok görmedik. Pembe de epey zamandır kayıp. Milyonlarca can adanmış özgürlüğe. Binlerce öykü yazılmış kırmızılı kayıp gezegene. Işık huzmesi ne parlaktı yahu diye başlayan. Omzundaki döğme ve burnundaki hızma çok güzel ve ne özeldi diye ilerleyen. Ve adın şanın özgürlük diye biten’

Biz sürdük gittik ayaklarımızı işte bu yolda. Sömürgeci amcaların kukilatalı özgürlükçülerinden hiç olmadık. Samcaların Kukilatalı özgürlükçülerine her pahasına karşı koyduk. O nedenle düş gücenmesi yaşamadık katiyen. Eşyanın sırrına gönlümüz değmese de elimiz değdi çünkü. Şamdanlı harfler gecesinde duvar kâtipliğimiz o yüzden. Ateş rengi kaçamaklara savruluşumuz da. O halde niçin korkalım fincancı katırlarından. Akli enerjimiz fincanları kırar, beyin sapımız da kendi gündemini kendisi yaratır.

Etek, kötek, aslı astarı, kilimi dastarı olmayan gemicik dolusu gündemciklere harcanacak zamanımız yok. Zaten her kaçırma haberinde filiz sürer terbiyesizlik. Tertipli terbiyesizlik ve çöküş aryasını, vakti zamanı hasıl olunca da inceden karalamak, yazmak bizlere düşer.

Gün olmuş çek arabanı felek demişliğimiz var, yine deriz. Çünkü biz kavgaya övgü, isyana özgü bir gelenekten geliyoruz
07.06.2012
Bu Yazı 74 Kez Okunmuş

29 Mayıs 2012 Salı

İSTANBUL; 453 RAKIM, 7 TEPE, 29/5 TAKSİM VE 559 YIL


Erdoğan Aksu

İSTANBUL; 453 RAKIM, 7 TEPE, 29/5 TAKSİM VE 559 YIL

Ulubatlı ’da 29 Mayıs 453. Bu kubbe böylesini hiç görmedi, görmemişti. Kehanet aldatısı burçlarda, mazgallarda felç oldu. Yaşanırken Gök kubbe de üstü üstüne şoklar havai fişekli karnaval kuruldu. Dipsiz hudutlarda denge, yedi tepeli surlarda neşeli burgular tüttü. Vuruldu hükümranlık, hafiften zafer sarhoşluğuna ve bin yılların başarısına gark oldu seferler ve kuşatan özlem yüklü gözler buğulandı.

Kuğulu kanallarda girilmeyen kelek mekânlar, çarpık bacaklı ganimetleri kanatsız meleklere sundular haraç mezat. Son kuruşuna, son altın lirasına dek sahiplenmeler yaşandı Bizantion’da. Makastar, darboğaza yaklaştıkça Konstantiniye atlastan yeni bir kader biçti doğradı anında. Bir kadeh şarapta kuşatma fırtınası koptu. Fetih iksiri ise misk ve yasemin kokuyordu burcu burcu. Ve Şehadet getirilip içildi doyasıya.

‘Hayat yalan be yavrum’ diyen atalar-babalar her fethe doğan evlatlarının kulaklarına ‘fatih’ adını üflediler, ezanla…

Konstantin, ebedi kurtuluş günü istavroz çıkarmadan önce son ıstakozları lüpledi aklı çıkarak. Önü, arkası, sağı solu, boşalmıştı sıra dışılığın sırrından. İstavroz da ıstakoz da palavraların iç yansımasıydı surlardan kızgın yağ olup dökülen. Zaten ertesi sabah minaresiz sabah ezanları okunacaktı İstanbul’da dört yandan.

Yüreği ateş bileği demir İnsan başlı koç kabartmaları bu inançla, cevval kuşatmada en ön safları tuttular. Tastamam delindi demir-dökme kapılar, kâğıt gibi yırtıldı. Ak taştan-kara taştan surlar göbeğinden çatladı. Sur dibi kanaletlerde ve Lotus çiçekli göllerde boynuzunda iki farklı dünya taşıyan yiğitler battı-yitti. İnsan başlı koç kabartmaları soluksuz kalmasına kaldılar ama ölümsüzleştiler. Onların yerine tekdüze kayıtlanan tarih öldü. Topkapı’da top patladı ve tarih eski viran yapısından bir delik-bir kapı bulup çarketti.

Yoksa taş çatlasa-yer yarılsa-gök dökülse devrilmeyecekti eski çağ. Gemi yüküyle ortaçağa hapsolacaktı yeniçağ. Ve yakınçağ yadigarı yarınlar yad edilmeyecekti akıllarda-vicdanlarda. Ama müjdesi verilmişlik vardı ve gerçekleşti. Çünkü fetih kuşu uyanmıştı bir kere, kanatlanmıştı. Önce ikiye böldü zarif uykudaki İstanbul’u sonra kaynaştırdı, bütünledi.

Ve Bizans Bizans olalı görmedi böyle kuşatma. İstanbul dayandı, dayandı ve fetih kuşunu kanatlarından öptü. Çünkü şehirlerin kraliçesine bunca günah kâfiydi. Zaten ehlileşince İstanbul sevdası bozulup gitti yeminler. ‘Çölü vahaya, karayı denize, denizleri yapay göletlere çeviren inanç’ karşısında tek ayaküstüne içilmiş yeminler dayanamazdı uzun süre.

‘Mert dayanır, namert kaçar, meydan gümbür gümbür gümbürlenir' ah İstanbul ah. Ah İstanbul fatihi, ah bin yılların fethi ah…

Kumandanların kılıcından ‘zafer’, yeniçerilerin gürzünden ‘Allah fethi nasip etsin’ damlar. Haliç’in keskinliğinde altın boynuz vurulur, sur içinde eşsiz bir şehir kurulur. Kıssadan hisse böyle oldu.

Anne şefkatinde ve nezaketinde yedi veren gül. Bebelere üst düzey site-saray terbiyesi, mürebbiyelere aşık büyük oğlan aşkı memnu ’sudur İstanbul sevdası. Çocuklara ballı süt ve lalaların eteğine yüz sürmektir özünden diriliş. Boğaziçi’ndeki serin nidadır yüzyıllarca baş şehir olmak. Köprülerin altından gün gelip lale devirleri, duraklama-gerileme ve yıkılış dönemleri aksa da.

Sofalar misafirli, sofralar bol nimetli, saraylar da heybetliydi. Ama hayat tuzaklarla dolu, dört yan düşman yurduydu. Kalmadı ilelebet Cem Sultan’a, Kanuni Sultan’a ve Fatih Han’a payitaht. Payitaht Ahmetlere, Mehmetlere, Mahmutlara, Muratlara, Mustafalara, Kızıl-yeşil sultanlara, genç-yaşlı Osman’lara da yar olmadı gereğince.

Zülfü yara dokunmak da yine bize düştü, vah İstanbul vah,  Ah Sultan Fatih ah. Her yıl ayni kızgın devi uyandıran Feth-masalı…

Ahşap konaklarda, ışıldaklı köşklerde, dünyalık saraylarda görgüsüzlük-öngörüsüzlük artınca, er vakit doğanlar iyilik, vatanperverlik peşine düştüler. Hasta adam epey bedel ödedi ama iyileşti. Zaman geldi Neo-Ottoman’lar sarılınca saltanatın ipine eğilmeden, el etek öpmeden yaşamak yeniden güçleşti. Eski mektuplardaki o anlaşılmaz dil sırıttı tekrardan ve epik şiirler söylenir oldu hülyalara. İç içe geçmiş harfler ve karmakarışık lisan modalaştı. Büyüklüğü küçülten iki dudak arası tınılamalar lisanı harbi olunca, mumla aranır oldu gelecek. Oysa geçmiş;  Destur, kanla yazılmış fermanlar, hasdur ağdalı fetvalar üzerine kurumluydu.

Velakin her şeye rağmen, 453 unutulmaz. Asya, Avrupa, Dünya unutmaz-unutamaz bu değişimi. Eski- yeni çeriler, korsanlar, şövalyeler, tapınakçılar, tapınmacılar, forsalar, forslular, localar, loncalar, goncalar, günceler hülasa herkes istanbul’a ezelden heveslidir, yürekleri burkularak. Ancak Erlerin tokmağına-tokadına hapistir işte onlar, tümü ve emelleri, asla kıpraşamaz, bir daha zıplayamazlar.

O günden beri aç açıktır İstanbul, aç açıktır Anadolu ama olsun. Ah İstanbul ah, vah Anadolu vah deriz, bu sevdayı süreriz…

Erdoğan Aksu  

SİNEMA, PALAS, PASAJ YOLCULUĞU…



SİNEMA, PALAS, PASAJ YOLCULUĞU…

Bu yolculuğa yazılar bile ağlar hıçkırıklarla…

Alaska, frigo, dondurma satılan bol mısır patlağı ve toprak kokan sinemalar vardı eskiden. O sinemalardaki anılar, anılarımız hala yaşarlar dün gibi. Ama sinemalar öldü bu gün. Üç film birden devamlı matinelerde, izlenen-gözlenen parçalı bulutlu hayatlar vardı beyaz perdeden dökülen.

Film içinde filmdi o yıllar, aynen şimdi olduğu gibi. Ve film arası ağır yağ kokan patlamış mısır ve sade gazozlu şeytan aldatan sahnelerle serinlenilirdi. Melekler sahte, karanlıkta parlayan gözler gerçek, atmosfer büyülenmişlik doluydu. Çizgi romanlık silahşorlar iş başındaydılar westernlerde. Arızalı hayatlar tamir edilirdi kare kare. Yoksulluk ötesi renkli dünyalar vardı perdenin içinde. Jartiyerli, ipekli paçalı giyen can fedalar süslerdi afişleri. Çoluk çocuk akşam gezmeleri sinemalarda molalanırdı çekirdek çitlemek için.

Gece vardiyalarında ölümden beter aldanışlar, emanet gülücükler hep parlak kırmızı rujluydu. Güle oynaşa, seke saya el ele yokuş yukarı turlamalar ve camdan cama çamaşır asmalar, salıncakta sallanmalar vazgeçilmeziydi sahte hayatın.

Sıralı öyküler bu sinemada zilleri çalardı. Hemen salkım saçak diz çökerdi gölgeler bu çağrıya. Eritirdi karanlığı kapı girişlerindeki kırmızı nokta ampuller. Şamdan sıcağı gönüllerde volkanlar sönerdi. Kıldan ince tutkular, kılıç gibi keserdi ortadan ikiye gizli arzuları. Yıldırımlar çarpmış köşklerde sömürülmeden yaşanırdı. Güneşin ilk ışıkları sivrilirdi saraylarda. Ve bahçelerde tahta sandalyeli sinemalar açardı her bahar her yaz.

Çıplaktı her daim akan günler. Güneş rengi tül elbiseliydi puslu geceler.  Nüleşen yanılgılar tuzağına düşüldüğünde ise rüzgârlar küserdi dağlara. Şükranla anılan ay çarpmaları vardı tane tane. Ve bir acayip İstanbul vardı, perde arkasında ve önünde. Önünde artizler, arkada artizlik yapanlar can bulurdu. Aşk da vardı kavga da vardı, aşkına kavga da.

Değişmek veya değiştirmek telkinle olsaydı şehrin gözü kör olurdu…

Şimdi sinemalar da,  anıları da soldu, sarardı. Öyküler tasfiye nedeniyle tekelden satıldı. Kelepir fiyatlara gitti her şey. Oysa ne yosma ömürler yandı makinist dalıp, film ucundan tutuşuverince. Kül etti bütün fiyakayı o savruk diyaloglar. Ne sığınmalar yaşandı bedenlere asla sığmayan. Cesurcaydı en cevvalinden, tümüyle Yeşilçam. Afişler tarla ortası asılırdı film film. Filmler tarlasında oynardı çocuklar.
İmdi Saksılarda çiçek bozuğu sevdalar kaldı yalnızca. Kepenkler kapandı. Duvarlar parçalandı. Beyaz perde karalandı. Allandı pullandı canımlık sarılışlar, özünü yitirdi.

Film içinde mağrur hanfendiler, hanende melekler yaşardı mağdur oldular. Küçük hanımlar ise kafeste bülbül. Altın taçlı onmaz arzular ise hiçe gömüldüler. Hiç mutlu son göremeden öldü jönler damlar. Yalın duyguların hoşgörüsünden olsa gerek yıkımlar yaşandı, kapısı kocaman yanlışlara açılan. Görgüsüz abartmaların gecikmiş faturalarını ise taze aşıklar ve devrilmez aşklar ödedi. Ve o enfes elektriklenmeler hep yalan oldu. Ölü elektrik çarptı hayalleri.

Canımlık cananlık bir sarılış, büyücek sıcacık bir sarılış vardı ama beyazcamla ayrılışlar yaşandı. Beyaz perdeden kopuş derin duyguların sımsıcaklığını da bozdu. Kıvılcımlar yaktı yıktı makaralarca filmleri. Bir gece yarısı tınısıydı Arnavut kaldırımlardaki ayak sesleri, gösterişsiz apartmalara onlar da kurban gitti.

Bir ortak çabaydı o eşsiz buluşmalar. Kaybolan sevgilerin boş gürültüsüne isyandı savrulan saçlar. Jenerik görüntüleri aktıkça günsüz ayartmalar sızardı kalplere. Çünkü düşen düşlerin, düşmemesi için düşlüyordu ve düşünüyordu sinema. Bunca özre kim talip olacak acaba şimdi, artık alaska, frigo satılan mısır patlağı ve toprak kokan sinemalar çarşı-pazar ve pasaj!

Bu yolculuğa filmler bile ağlar hıçkırıklarla…

26 Mayıs 2012 Cumartesi

19 MAYIS VE ANTİEMPERYALİST RUH

19 MAYIS VE ANTİEMPERYALİST RUH

1919’un 15 Mayısında Yunanlılar İzmir’e çıkar. Ayni gün Sadrazam Damat Ferit de istifa etmiştir. Ve 16 Mayıs günü ‘silik mühürlü bir yetkilendirme ve kırık dökük bir vapur olan Bandırma’ ile Mustafa Kemal ve on beş subayı ve iki şifre memuru İstanbul’dan Karadeniz’e açılır.

Yürekleri “ya istiklal ya ölüm” çarparak ve işgal İstanbul’una yaşlı gözlerle bakarak…

Bandırma Vapuru Karadeniz’in çılgın fırtınalarına zar zor dayanır. Sahil boyu ağır aksak üç gün ilerlerler. İstanbul’dan ayrılıştan üç gün sonra 19 Mayıs 1919’da Samsun’a ulaşılır. Vapur ahşap iskelenin açıklarına demirler.

Mustafa Kemal ve yedeğindeki karargâhı hemen işe koyulur, ‘Kurtuluş Savaşı’ resmen başlamıştır. Başlamıştır; düşünülen kurtuluş yollarının, çarelerinin aranacağı, uygulamaların safha safha kayda geçeceği ve mücadelenin basamak basamak ilerleyeceği, dünya tarihini ve Tarihin emperyalist akışını kökten değiştirecek ‘Kutsal İsyan’.

19 Mayıs 1919 ayrıca, ulusal direnişin ayni çatı altında toplanışının ve Ulusal kurtuluş liderinin Mustafa Kemal olacağının yedi düvele ilanı günüdür.

1935 yılından bu yana da ‘Atatürk’ü Anma ve Gençlik Spor Bayramı’ olarak kutlana gelir bu özel gün; 19 Mayıs…

Kutsal direniş; 15 Mayıs 1919’da İzmir’de atılan ilk kurşunla sembolleşir, 16 Mayıs’ta Samsun’a demir alan Bandırma Vapuru ile de ifadesini bulur. 19 Mayıs’tan sonra artık geriye dönüş, geri adım atış yoktur. “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz”e kadar sürer inancın zaferi.

Günümüzde; hangi direnişin uyuya kalmışlığı yuvarlanıyorsa yuvasız sabahlara işler biraz karışık. İçi boşalıyor 19 Mayısında. Postu deldirmemişliğin sevinciyle yıllanan stadyumlardaki bayram temaşası sil baştan şekillendiriliyor. Karma sıkılmalar var orta yerde. Birilerince taçlandırılan-kulelendirilen bayram kleptomanlığı kitaplar üzere değil. Değil ama çok dertli bir sıra dışılık yalnızlığa mahkûm ediyor ülkeyi.

Oysa ağaçları ölçülü uzaklıkta dursa da direniş odaklı ormanda filiz sürmüş bir kere ‘19 Mayıs sevdası’. O yüzden Ulusal yeni uyarlamalar ile çelişir her boyutluluk. Ahali Uyanışların kucağında büyümüşken, sonradan uyumuş olsa da ve hangi zorlamayla olursa olsun bayramlar ve bayramlık esvaplar güncellense de bir kıvılcım yeter dağılmaya.

Yeni resmi dayatmalarcılar unutmamalı ki; ilk kurşun Karşıyaka’da ve Bandırma Vapuru ilelebet değişime yatkınlık ve yetkinlik çağında ve mertebesinde dipdiri.

Belleklerde ise o eşsiz parıltı. Silik ıssız patırtılara aldırmaksızın dillerde dualar ve mendil ıslatan sessizlik. Zaten pusula iki sözcükten ibaret; ya istiklal ya ölüm…

Ve kukla kuşaklar maalesef 19 Mayıs’ın antiemperyalist ışık çarkından nasiplenmeyip tatlı fesat bir anlayışla gece bekçilerinden medet umar. Oysa tarihin bir yerlerinde gizlidir gerçekler;

“3. Ordu müfettişliği ki; müfettişi bendim. Karargâhımla Samsun’a çıkmış bulunuyordum. Doğrudan doğruya emrim altında olmak üzere iki kolordu vardı. Bu geniş yetkinin beni İstanbul’dan sürmek ve uzaklaştırmak gayesiyle Anadolu’ya gönderenler tarafından bana nasıl verilmiş olduğu garibinize gidebilir. Hemen ifade etmeliyim ki, onlar bu yetkiyi bana bilerek ve anlayarak vermediler.

Ben bu görevin yerine getirilmesinin bir makam ve yetki sahibi olmaya bağlı bulunduğunu ileri sürdüm. Bunda hiçbir sakınca görmediler.

O tarihte genelkurmayda bulunan ve benim amacımı bir dereceye kadar sezmiş olan kimselerle görüştüm. Müfettişlik görevini buldular. Yetki konusuyla ilgili talimatı da ben yazdırdım.

Hatta Harbiye Nazırı bu talimatı okuduktan sonra, imzalamaya çekinmiş anlaşılır anlaşılmaz bir biçimde mühürlemiştir…”

“19 Mayıs 1919 ruhu” Enva-i çeşit ruhlar ve Ruh uzmanları çağı yaşayan şu memlekette daha nice mühür açar…
 

GÖZLERDE GÖÇ ŞİİRİ DAMLASI

GÖZLERDE GÖÇ ŞİİRİ DAMLASI

Gözlerden öç alır her şiirsellik.

Eşi benzeri ucu bucağı yoktur ummanın. Narlı-harlı kuyuda denizin. Deniz, densizliği alır tuzla yıkar. Çünkü altı cehennem üstü cennettir. Yarı sıcak yarı soğuktur üzeri ama dibi buz taşıdır. Buz kütlesi dondurur gülden gönülleri. Ve istemek, arzulamak, meyillenmek üzerine kuruludur saltanat.

Eski bir su kuyusundan çekilen bir kova suda bile parlar rengârenk balıklar. Başlı başına hayattır çekilen kuyulardan. Deniz hem yüz-yıkan tadında hem doyasıya-iç tadındadır. Bilgi bilgi varılır huzura. Karpuz çatlatanı iç doyasıya “bilgilen” dir işin özü. Üstelik çam ormanları da sarp koylara saldırmış ise binlerce yıldır süren ayni dırdır şekillenir dillerde. Traverten kayalıklar da o dalaşmanın-hırlaşmanın öksüz çocukları olur yaşlı dünyaya. Oysa cennet ve cehennem çukurunda saklıdır değme hayatlar. Eşsiz mağaralar sessizleştiğinde ise dilekler tutulur. Astım bile tarih olur işlek bir ritimle eller uzatılınca, el verilince. Ve dörtyüzelli basamakla inilen antik çukurda bekler kutsal analar. Hayatın yüzüne dokunmak  işte orada gerçekleşir.

Arsızlar çukurunda ise anadan üryan seyirlikler baş döndürür. Zeusun yarı tanrı kızlarının da kumrularla dansı iç bayıltır inanmıyoruz denilse de. Mozaikten bir keklik çatlar ve dansa katılmamış melikler sofradan gagasını doldurup uçanları izlerler. Tüm bunlar dize gelmek ve yarı tanrı mabedindeki gaflara heveslenmektir.

Adam kayalardaki kabartmalar işlik evinde yan yana dizili çerçevelerin birinde adam olmamışı da saklar. Dert ziyafetine davetlilik bitince kıyı köşe nazar ayetleri sarkması da iç kabarmasındandır. Eninde sonunda tıkabasa ziftlenme ölüm çiçeği dibine ölümü bırakır oysa. Oysa köklerde aranan her pozisyonda kök salmışlıktır ummana-denize, başkaca bir şey değil. Yeraltı dereleri erezyonundan çökük tavanlı evlerde yaşamaya geçilince anlaşılır zaten kim tanrı kim tanrıça. Damlalı mağarada sessiz tarihin filmi izlenir üç boyutlu ve geç de olsa akıllanılır.

Çöl ortasında şiirsel devrimin ilk defası aç bırakır fikirleri. Açlık had safhada olduğundan ne yazık robot gibi öğrenilir incelikli ayrıntılar. Barut kokulu saraylarda, geniş boş odalarda geceler bu yüzden üşür. Ve sessiz süzülüşlü ürpertiler dolar cahil damarlara. Çünkü zaman da mekanlar da mumyalanmış tuzaklarla doludur.

Düğüm sona yakın bir bir çözülürken o acı gülüş dolar beyinlere. Beyler bayanlar o vakit tatil bağlamında diriliş yaşarlar kumsallarda. Kumdan kaleler iki görüş arası yıkılır ve ölmeye yatmak vakti gelir, çatar. Kapıda cennet, cehennemde suya hasretlik vardır artık sadece. Sonra sonrası yok boğulmak gibidir bir damla su da.

Beklenilen miras meğer kırkların konağındaymış denilir-anlaşılır ama hayıflanmak işe yaramaz. Epeyce geç kalınmıştır. Sakat amaçların yaman paylaşımından artırımlık nasiplik varsa doğup büyünen ve uğruna ölürüm denilen şehir koca bir mezar olur. Sığılamaz içine maalesef ganimet bolluğundan. Başı çınarlı yasemin kokulu lalezar kodeste en hassas terazi kaç zaman beklenir muammadır bilinmez.

Geçmiş ise zaman bir kere ve yorgun dönülmüş ise seyrü seferlerden inceden gölgelere uzanılır.  Ağrıyan başlar zahmetsizce yaslanır pamuk göğüslere. Upuzun sanılan hayat iki nokta arasıdır, cümlenin ardına koyulan.. Üçüncü nokta ise  umsan da ummasan da eşi benzeri ucu bucağı yok ummanda kaybolmaktır usulca. Çünkü o saatten sonra külah altına sinmişlik çaredir artık sadece.

Göçlerden öç alır bu yazısızlık…