16 Aralık 2014 Salı

SEN VARSIN ALLAH’TAN…


Şimdi sen varsın Allah’tan, çok günah işledin hem de çok ama yüce bağışlayıcının gölgesine sığınırsın hala…

İlenç duvarında tek bir tuğla yerinden oynatılınca sırf bu olayı ialemek, olaya tanıklık etmek isteyecekler yine onlardandır ve safa dururlar, sıraya üşüşürler. Her zamanki sonradan görme şıklık ve örtünmelik tarzda dimdik ayakta durur ve etkileyici, yetkili ve yetkeci görünenlere anında akçeci disiplinle eğilirler, itaat ederler. Çünkü uyuşmuşlardır baştan ayağa ilim irfan sahipliğinden, sahibeliğinden bir çırpıda Karunluğa devşirildiklerinden. Tarih hiç yanılmaz ve en sonunda tüm ilenç duvarları utancından tarihi yanıltanların üzerine tüm görkemiyle yıkılır.

Martılar sulu sepkene direnen denizin ayazında yavrularıyla ümitsizce ağlaşırken, ülkenin bağrına doğan ıslak güneş bile malum kuşkuyla akar iskelelere, İskitlere, aldırımlara ve kaldırımlara. Aldırışlar ve Kaldırışlara döşenen kesme parke taşlar da zaman ağır basar ağarır ve ağaran tanyeriyle sancır durur gökyüzünün gözleri. Dost bağında umulmaz ve unutulamaz başkalaşımlar kütlelendikçe kült ilan edilenler işte aralığa kapılanır ve saplanır. Ve bu kültleşmenin ürünü bilgelerin kara gölgesi vurur kaç akıl şaşırtan o saray balkonlarına. Ama bu nimetten sayılan bilgeciklerin bilgisi bilinenin tam aksine tüm bilimsel birikimlere de ihanettir.

Allah’tan Şimdi sen varsın, beter günahlar işledin hemde ne beter ama yeter, canımıza tak etti diyen yok ona güvenirsin hala, hala…

Bilsen bir, bir bilsen en umulmadıkta arkandan yetişir işin başında hiç tuzak saymadığın batıklaşan tuzaklar. Burçlarda ve dahi en uçlarda al bayrak rüzgarla sevişirken, yelkenleri şişiren o güç kesildiğinde, yağmurda ıslanmalar da kurtarmaz zevatı ve zerzevatı. Ve erime başlar en ülemadan, en ücrada, en derinden yedi kat gökteki yıldızlara. Övünçle mimlenen ve içlenen saraylar, kaçak göçek ulamalı ulemalar ile ak palaslarda Akçekocalar palas pandıras kor olur ve ergirler. Bir nevi nefes darlığı yaşanır o bollukta ve ilenç duvarlarında iğrenmeler de artar ahaliye sirayet eder. Çünkü ölümde vardır, nefesi her daim ensede hissedilen veya hissedilmesi gereken.
Ertemli şiirler okumaktan, çokuluslu şirketleşmeye ve Şiranlara mertebelenmeye yükselişin inişi can yakar. Devşirilmenin sonu, son basamakta durup zili durmaksızın çalmaktır. Çaldıkça açsana kapıyı Alemlerin Sultanı açsana deyip durup seyircisi bol makamlarda salya sümük yalvarmaktır, yakarmaktır. Bir garip tanrı misafiri pozundayken er geç alazlanıp, her vakit palazlanıp dibe vurmuşluğun fotokopisidir bu hayatlar ve arap fotografisidir bu zilli zariflik. Ve en umulmadık anda yetişir cellat kapıyı açar onlara bunlara.
Şimdi sen varsın Allah’tan, felaket günahlar işledin hemde ne felaket ama yetinmez uyduruk helalleşmelere güvenirsin, güvenirsin hala ama…
Kaç kez oturup, yatıp, kalkıp, edip gömüp, akal esip çıkıp helalleşildiği unutuldukça unutulur tüm işlenmiş günahlar. Unutulur ama ölümden çok, korkunun kara pençesi yakadan tutunca anımsanır tüm günahlar bir bir ve yeniden. Büyük küçük helalleşme zamanı gelmiş çatmıştır, hesaplar dökülür mermer hazneye ve hepsiyle yüzleşilir birebir. Bu yüz gerdiren, kızartan ve karartan ancak sonu güzel bitecek diye tezgahlanmış, benzer maceralarda yarım veya tam akıllılıktan dünya ganimetleri eşlik edince an be anlara helal haram birbirine karışır. O zamandan sonra karşıtlığın marifetiyle makul kuşkuculuğa sığınmalar da kilitlenen kapıları açmaz. Ve bir bilsen, bilsen bir, en Bir, en Pir Sevgililer de usanır saltanatı saltanlaştırır ve sultanat sultasını da sultalar.
Bir öldüm bin dirilirim babında diriliş kapıları da kapanır yüzlere. Ve sapla saman, mekanla zaman karıştığından açmaz kapıyı Alemlerin Sultanı. O açmazda alınlarda kara leke, zaaflara uğramış akli meleke ve omuzlarda kara melek nedenselliği sorgulamak da nafiledir o vakit. Vakti zamanı gelip çattığında bir kapı açılır ve eşikten geçişler bir ölünür, bin dirilir ve bin ölünür farzı misali misliyle devam eder ilelebet.
Şimdi sen varsın Allah’tan, rezalet günahlar işledin hemde ne sefalet. Ölümü kaç kez gördüm alnımda diyerek dünyaya kazık çakmalara minnet edersin hala ama alın yazısıdır silinmez ve de değişmez asla…
Var mıdır var mola ey sevgili, var mıdır dünyaya kazık çakan. Bir bilsen, bilsen bir, Bir’i bilsen  Pir’i anlasan işler miydin hiç, işlemezdin günah üstüne günah. Son sürat, jet hızı bir kodamanlaşmaya gördükçe şaşanların, baktıkça arlananların,  ilim bilim milim milim ilerleyenlerin, ah çekip darlananların, iletilerinin de, ilenmelerinin de gün olur kabul edilebileceğini de unutmamak, görmek ve bilmek ve de inanmak gerekir.
İşte o zaman ahali kazan kaldıranda ne olacak şu fakir ülkenin hali. Ya ülkeyi gözü kara gücendirenlerin, güdenlerin hali nice olacak. Olacağın biteceğin önünde durulmaz, kazan kaldırılmış ise eğer bir kere ne olacak gül bahçesinin hali. Ülkenin ahvali bu evham, ehval ve şerait bu şerit üzerinde. Dört yan dikenli teller ve malum müphem kuşkular. Kuruntular sarmış etrafı, eşrafı ve zaman her zaman eşref saati. Her şey ortada ve elzem mezem, merakı marekesi kıyamın harekesinde gizli. Yabancı patentli markalı bir müşkülpesentlik kazın ayağına yapışmış gösteriliyor ama kazın ayağı hiçte öyle değil.
Şimdi sen varsın Allah’tan, çok günah,  beter günahlar, felaket rezalet günahlar işledin, işledin hemde ne. Hala, Yeter tak etti cana diyen yok ona güvenirsin, o yetmez uyduruk helalleşmelere güvenirsin. Ve hala ölümü kaç kez gördüm alnımda diyerek böbürlenir, dünyaya kazık çakmalara minnetlenirsin. Ama velâkin alın yazısıdır asla silinmez ve de değişmez asla. Yüce bağışlayıcının gölgesine sığınmalar da kar etmez, milyonlarca kefareti vardır bu kısa zamanlı, eş zamanlı azametin.
Şimdi sen varsın Allah’tan da…

SÖZDE KATILIMCILIĞIN SONU…

SÖZDE KATILIMCILIĞIN SONU…

Kararan geleceğin aydınlanması adına tavır koymak kendine demokratım, yurtseverim, solcuyum diyen her bireyin asli görevi. Ancak her platformdaki eylemliliklerde suç olabileceği ya da suç sayılabileceği göze alınmalı…

Dışa dönük güven ve içe dönük özgüvenin hızla yıpratıldığı, sindirildiği ve yok edilmeye programlandığı bir zaman aralığındayız. Ülke gündemini elinde tutanlar, ülkeyi elinde taşıyanlar toplumsal düzeneğin işleyişiyle oynamayı kendilerine görev saydıklarından muhalifliğin her türlüsüne baltayı vuruyorlar. Devlet oligarşisinin içine yerleşen veya yerleştirilen mekanizmayla her canları çektiğinde her çeşit direncin üzerine yürüyorlar. Baltayı taşa vurma zamanı da yaklaşmış gibi sanki.

Çağdaşlaşmanın adresine uğramayan, koynunda devlet barındıran temsili demokrasiden nasiplenen ve nasiplendikleri değerleri göstermeyen ve görülmesini sertçe engelleyenlerin katılımcılığa ters geçişleri yaşanıyor son günlerde. Öylesine bir safkan tırmanış ki bu sonuçları neyi, nerede ne zaman harmanlar belli değil. Oysa bu kötü gidişatın küflü baskısı bir gün herkese ulaştığında son adres bellidir.

O halde yaşanılan ortak hüznü ve sancıyı giderici toplumsal projelerin hazırlığında ve emrinde olmaktan, barikat olmak, barikatlar kurmaktan başka çıkar yol kalmayacak gibi görünüyor. O yolun yolcusu olunacağı aşikâr ama suç ve suçtan sayılıyor artık. Yok artık demeye ne güç yetiyor ne de cesaret var sanki. Üstelik malum şüpheli sıfatına bir çırpıda yakalanma ve eriştirilme kolaylığı da hukuksal çerçeveye alındığından tüm öngörüler en baştan hiçleşiyor.

Dört denizin birbirine karıştığı şu coğrafyada en temel ve yasal haklar kullanılamaz, suçtan sayılır şüphelere ve saptamalarına dönüştürüldüğünden eylemliliğin her şekli fişlenmeyle eş değer bir hale davetiye çıkarmak demek. Zaten zaman oraya doğru akıyor, aktıkça bu mekanizma çok yakında seçimsiz de işleyebilir. Bu seçkide kayıt altına alınmış ama kayıt dışı sayılan her muhalif düşünce silsilesinden olmak ve aidiyet duygusu taşımak aidat borcunun ötesinde akla hayale gelmeyecek borçlanmalara ve nevisi bol bedel ödemelere kadar varacak bir rota çiziyor. Nefis şaşmış bir kere, bundan sonrası nefaset zedelnmesidir.

Dur demek bir anlamda hayat ile ölüm arasında bir yerde durmayı gerektirdiğinden, göğüslenmesi güç olduğundan dur durak bilmezlerin önü açılıyor. Ekran akran budalalığından kalıtsallaşan ne varsa birilerine hizmet ediyor. Hizmet etmeyenler ise sözde katılımcılığın sonundaki hesaplaşmaları gördükçe sıranın kendilerine yakınlaştığını açık seçik hissedebiliyorlar. Katkı, katılım ve katılımcılığın ağır kusurla ihlali ve kısır döngüsü bu günden geleceğe her türlü yöntemleri tersine çeviren önermelere vardırılınca ceryanın zamanı geldiğinde herkesi çarpacağı da iyice belirginleşiyor. Bu geniş zamanlı salvolamalar esinlenilen ve önemsenen tüm öznel nesnel değerlere sahip çıkılmasını da zorlaştırıyor. Öyleyse önünde durulamaz bu devir daim sekterliği ona buna operasyondur bana ulaşmaz ve bulaşmaz mantığı veya mantıksızlığıyla hafife alınamaz ve alınmamalıdır.

İlkesi programı olmayan, olsa da birbirine asla uymayan bu kendini tek yetkili ve en yetkin görme belirtilerinden ülkeyi kurtarmadıkça kurtaramadıkça iş zor. Açıklaması sonradan gelecek veya hiçte gelmeyecek, verdirilen ve verilen tek yanlı tüm kararlara gözü kara bağlılık ve tüm uygulamalara kör bakar bağımlılık ileride kişisel özgeçmişlere de sırım gibi işler. Aslında nitelikleri ve niceliği bir kenara bir kuş cıvıltısıyla başlayan ve sabahları karartan bu derinden sarsıcı kurmacaların iyice incelenmesi gerekir. Mutlaka o zamanlarda gelecektir ama şimdiden beli başlı hususları ve güncel gerçekleri suç sayılabilir olsa da gözden geçirmek bir gerekliliktir. Yaşamsal değerler açısından en önemli görülenleri bir çerçeveye oturtup, resme ayni paralelden bakmadıkça özde katılımcılığın ilk nüvelerine ulaşılır. Özellikle gelecek için en yararlı olacakların seçimi gözetilmedikçe oluşan tabloya bakmaya yürek de dayanmaz.

Merkez organların yetkilendirdiği kurulu düzenin gecikmeli duruşlarıyla yapılanlar bildirgesi ne olursa olsun aykırı açıklamalardan nasibini alır. Alır almasına da bu ne kadar yazılara ve makalelere yansır örneği ortada. Öyle ki vaatlerin ve naatlerin keskin doğrultusunda gedik açamayacak kadar daralmalar yaşanır. Bariz etkenler ve sıcak etkilenmeler etiket yarışına konu mankeni olur. Bu podyumdan yıpranmadan yıpratılmadan arzı endam edip inmek iyice güçleşir. Bu alakasız değerleme ve değerlendirmeler neticede manifestoya uygunluk bağlamında asla ele alınamaz. Ve önemli günler ve haftalar dahi asla tartışılamaz ve tartıştırılmaz.

Bilinmeli ki katılım katılma ve karşı duruş yasalarla belirlenmiştir. Kuralları olan bir eylemliliktir bu kavramlar. Ancak kısıtlandıkça ve yasal zorluklar çıkarıldıkça ilkeler de ülkeler de kilitlenir. Hangi sorun saptanırsa saptansın sonuçta çözümlerde de sapıtılır. Veya bu kavramların içini boşaltan hangi temel yöntemler uygulanırsa uygulansın kabul görüp görmeyeceği de meçhuldür ve zamana bağlıdır. Negatif bir sonuç almamak için doğrucu davranmak esastır ve acil gerekliliktir. Pozitif bir sona ulaşılmış veya yaklaşılmış gibi davranmak ise yanlışta ısrar ve boşa inattır. Yanılışlar ve yanılgılar ise bir başka gerçekliği tetikler.

Şimdi kim ne derse desin realite budur; tüm dünyada sol kazanacak veya ağırlığını hissettirecek, dinamizm kazanacak güven tazeleyecektir ve tazeliyor da. İşin gerçeği şu garip ülkede bin bahaneler bulunarak hissettirilmese, önlenmesi için yoğun çaba ve gerekçe ortaya koyulsa da işleyiş ve akış bu kanalda. İktidarda ve iktidara uzayan yoldaki çetin çekişmelerin ayyuka çıkmasıyla, ciddi yakınlaşmalar yalpaladıkça bu gerçeklik iyice ivmeleniyor. Sol şart. Örgüt yıpranmışlığı ve kısır tartışmaları bir yana koyacak ülke solu tüm danışıklı dövüşleri boşa çıkarır. Ülkeyi de düzlüğe.

Artık şu son günlerde yaşananlara bakıldığında sözde katılımcılığın da sonu gelmiştir diyenler artacaktır. Kurulu veya kurulacak tüm platformlardan sızan değerlendirmeler gösteriyor ki, Kararan geleceğin aydınlanması adına tavır koymaktan çekinmeyecek, kendine demokratım, yurtseverim, solcuyum… diyenler eylemliliklerinin suç sayılabileceğini de göze alarak olgunluğa ulaştıkları zaman eğilmez sanılan eğilimler sola kayar.

Gerçeği görme ve gösterme, halkların isteklenmesini anlamlı bir çaba ile toplumsal bir katılıma dönüştürme meselelerin çözümlenmesidir ve bu tavır demokrat, yurtsever ve solcu olgunluk gereğidir…

12 Aralık 2014 Cuma

KUSUR…VE BARIŞ...VE DİNAMİZM...


KUSUR…

Bir toplumun kusurları, kusurlara çözüm bulacak kişiler ve kurumların kusurları ile örtüşünce bu örtülenmişlikten tarihçiler için çok iyi malzeme çıkar.

Ve şöyle başlar ilk paragraflar. Kusurlar kurumsallaşınca eksiklik ve noksanlıklar artar, arttıkça da toplumun kusurları ile yüzleşilmiş olur. Çünkü yol verilmiştir bir kere sorgu sualsiz kusursuz sanılan kusurluluğa. Ve bu yollu yolsuzlukta hayret ile muhabbet mertebesinde kendi kusurunu görmezden gelmeler ve görmezden getirmeler sıklaşır. Aslında tarihe malzeme olacak bir gerileyiş mukaddesleştirilmiştir. Bu gerilmiş, genleşmiş sözde mukaddesatlılık nihayetinde gereksiz ihtiyaçları zorlayan bir manasızlığı büyütür arka bahçelerinde. Ve ortama uymayış aczi görmek olarak algılanmaz, azameti kıskanmak olarak adlandırılır. Kusur kusur üstüne büyür karanlık kusursuzmuşçasına.

Bu savsamada kumral kadife zevkler aralıksız dönüşler yaşatır sahiplerine. Zencefil kokulu akşamlarda genellikle ciddi sarsıntılardır akıllarda iz bırakan. Yapanın yanına kar kalmaz ama nice depremler yaşanır ve iddiaların tümü ipotek altına alınır. Bu göz altındalık dur duraksız iyi niyetliliği ortalıkta yersiz figanlar koptukça yalpalatır.

Herkes söyler ve bilir, toplumlar geçici heveslerine ve karakterine uygun biçimde yönetilir. Bu devranda kurumların kendilerine özgü bir devirselliği yoktur. Zamana ve yönetene göre çark eder çark. Sadece belli zamanlarda kökten değişmeye engel olmak için vardır dişleri, dişlileri. Veya yakın uzak tarihçilerin hesaba pek katmadıkları bir olgudurlar. Kanunlar ve kurumlar teker teker irdelendiğinde merkeziyetçilikten doğma sakıncaları da faydaları da vardır. Ancak sadece yönetenler lehine fayda sağlayan bir özelliği taşırlar birim birim. Fakat bu demek değildir geçmişin tüm kurumları ile kavgalaşmak ve kurumların altını oymak. Kusurlar birbirine eklendikçe milletin tercihi bu yönde tarzlı farzlı kurumları zedelendikçe zedelenir. Yerli yersiz oraya buraya sıcak temaslar da devrimcilik değildir.

Bir toplumun kusurları, kusurlara çözüm bulacak kişiler ve kurumların kusurları ile örtüşünce, bu örtüşme sınıf temelinde başlayıp çıplak kralları kurtarma çabası ile sona eren bir sinir ölmesi doğurur ve bu doğum tarihçiler için çok iyi malzeme olur.

Ama yağmurlar suyun rengini de izini de silemez asla. Suya yazılsa da su gider yazı kalır. Güneş kuşları uçamayınca önce düşler kırılır. Sonra dişler. Akıl duvarında oluşan narin çatlakları samimiyetin yetisi perdahlar. Ve dökümlü şelaleli pınarların başında şekerleyenlerin ağzı tuzlanır. Uslardaki hücre kayıpları usluluğun ilk ayağıdır. Adımlanıldıkça sarpa saran yollarda hatalara düşer nakıs faniler. Amaç alemleri kazanmak iken daha dünyada bütün davalar kaybedilir.

Kemal’de kusur aramak, noksanlıklar bulmaya çalışmak, çalakalem hata aramaya çabalamak açık kaçık bildirimlere kadar tırmanır. Nakkaşın işine su katmaktır bu tırmalamalar. Ve idraki yerinde irade dışı muhalefete delalettir bu sözde kusur yaftalamaları. Oysaki hayırsızlığın mükemmelliğidir tarlaya ekilen. Bılgınlık kapladığında hasadı bir bakılır adı sanı duyulmamışların borusu öter. İşte o vakit kimsenin hakkını yemeden, çiğnemeden diplomasiyi, siyasileri ve siyaseti bir kenara koymanın zamanıdır. O zaman hizmete hizmetkâr tavrıyla talip olup, patronvari tavlanıp hezimeti getirenlerin kusurları Kemale ermişlikle hiçbir âlim cari işlerle uğraşmaz eleğinden geçirilir. Resmiyeti olmayan her resim karesinden çıkanlarla çıkmayanların cebelleşmesidir o vakit sahne alacak olan kusursuzluk piyesi. Payesi ise sabredenleredir.

Kusur malum olduğu üzere sınırsız, hadsiz hesapsız mal kazanma arzusu ve hırsı gönülleri milim boşluk bırakmadan kaplayınca arttıkça artar. Kusurluluğun kusurla giderilmeye çalışıldığı bir kakofoni teslim alır kusurlu kişileri ve kurumları. Ve her kara resim karesinde poz vermişler ile dolar albümler. Çünkü kusurlar kusursuzluğuyla övünenlere kaşla göz arası, kanla can arası, etle tırnak arası kene gibi yapışmıştır. O saatten sonra mukabele ruhu yiter, ruhu dünya malı ilgisi ruhsuzlaştırır.

Kusursuz olmak ve güçlü kalmak, sinirinin şerbetini sindiren, kızgınlığının şiddetini dizginleyen, tamahkârlığının dozunu ayarlayan, toyluğunu adamlaştıranların uhdesindedir. Elbette insanın dörtdörtlüğü azdır veya yoktur. Ancak bağışlanma ve af gecelerinde idrak zayıflığına düşerek el açarız aklanırız hevesi kandillerin fitilini de karartır. Çünkü aklı ve kalbi tırmalayan bu dünya koşuşturmacasın da kusurlara akıldan uzak muntazamlıklar ayarlamak en büyük ayarsızlık ve en ağır kusurluluktur. Gereğinden çok kusurlara düşüldüğünde, hele işler daha da aceleye getirilirse işte böyle ecele davetiye çıkarılır.

Marifet Kemal’e ermek ise delaleti en yakında aramaktır mesele. Düşen düşerken de tarihçilere malzeme, düşmeye konu olup, tarihçileri bir kez daha şaşırtmamaktır maharet. Vasıflılık varsıllığı kovalamak, varsıllık vasıflanmak olunca kusurdan kurtulmalar da zorlaşır. Kendine dönecek sözlerden sakınılarak atılan her adım, ruhu zedeleyen şaklabanlıklara tokadı şaklatır. Ve kusura kulp arama kalpazanlıkları prim yapmaz. İşte bu girdapta baskıcı tavıra boyun eğmemektir hüner.

Kişinin kusurdan arınmasının yolları bellidir. Kurumların kusurdan arındırılmasının yöntemleri de bellidir. Böylesi belirginlikte belgelere sızan kusurların kusurlusu olmak ve tarihe öyle malolacak olmak nakısalığın daniskasıdır maalesef. Geçmişten bu güne tüm tarihçiler ellerine malzeme verildiğinde durumu nakısat tomarı sözde hakikatı hakikata ekleyerek, para tomarları saçarak bu zülden üzülmeden kurtulamaz diye kaydetmiştir. Çünkü zir zilleri çaldığında ve her yalnızlık devresinde ilmi tetkikler tetiklenir ve bilim evrelenir.

Bir toplumun kusurları, kusurlara çözüm bulacak kişiler ve kurumların kusurları iyice incelenmeden, irdelenmeden ve değerlendirilmeden kusur arama tarihçileri ile kusur örtme tarihçileri kusursuzlukta örtüşünce, tüm kusurlular uyarıları dikkate almadığından hazımsızlık eseri ıssızlıkta bir adım dahi atamazlar ve tarihe çok iyi malzeme olurlar.

Ve şöyle veya böyle başlayan ve ilerleyen paragraflar tek cümle ile sonlanır; ‘Her ne kadar sürçülisan ettiysek affola’…

BARIŞ VE BARIŞI DÜŞÜNMEK…

BARIŞ VE BARIŞI DÜŞÜNMEK…

Ülke sorunları tartışılmaksızın ve uzlaşısız, teslimiyetçi, iktidar etme, hükümet olma mantığıyla asla çözülemez. Hele hele barış hiç. Yepyeni sorunlar açar başa bu açılımlar. Ve bu dar mantık bütün demokratlara yeni bir yol ayrımı getirir. Ancak yıllardır aşılanan ve aşağılanan eziklik ve yenilmişlik duyguları aşılamadıkça barış adına düşünmek bile zorlaşır. Düşünmekle başlayan ve ilerleyen her yolda önce barış zaafa uğrar.

Mücadele günü, direnme günü, aktif siyaset yapma günü ve muhalefet etme günü ülkenin halledilmesi gereken yığınla sorununa endekslenmedikçe çözüm önerileri sunabilme, toplumsal muhalefete öncülük edebilme gününü de güncelden uzaklaştırır. Zaten hükümet edenler mevcut sorunları çok iyi kamufle ediyorlar. Sorunların en önemlilerini bile usta manevralarla değiştirerek, gündem dışında tutarak, yeni sanal gündemler yaratarak unutturuyorlar. Yasalar kısa sürede olmazlar içinde eritilerek, yasaklar çoğaltılıyor ve nice yolsuzluklar dağ gibi büyütülüyor. Ve bu çağda bu yoksunlukta barış çığ gibi planlanıyor. Kimin çığ altında kalacağı da meçhul.

Temel sorun; “ anayasal ve yasal engellerin kaldırılarak yurt düzeyinde kurumsallaştırılması” ise de yok sayılıyor. Sanayi devriminin olmadığı ülkede sanayileşmenin gelişmesi, hızlı kalkınmanın gecikmesi, sosyal adaletsizliğin artması, ulusal gelirin kişiler ve bölgeler arası hakça dağılımının gerçekleştirilememesi de sorunlara eklenince barışı sağlamak iyice güçleşir. Ülkenin kuzeyinde güneyinde, doğusunda batısında tüm sathında yaşananların temel nedeni işte bu çelişkilerdir aslında. Ve sorunlar içinden çıkılamaz hale geldikçe de kısa vade de sözde barış açılımları ve görüşmelerine bel bağlanır.

Çıkar ve çıkarcılık çerçevesinde şekillenen her ne varsa gelip en başa çöreklenmiş ise gelecekte nelerin olabileceği de barışın bir daha bulunamayacak denli kaybedilişiyle hüküm bulur. İnsan hakları ihlalleri, şiddet ve terör, ekonomik gerilik, yoksulluk, yoğun işsizlik, güvensizlik ve kincilik bunalımın genişlemesini getiren sorunsallardır ve barışın başlıca engelleridirler.

Şu bir gerçek ki bir ülkenin uygarlık düzeyi artık bilim ve teknolojideki devrimle değil, insan hak ve özgürlükler açısından devrim sayılabilecek ilerleyişle değerlendiriliyor. Ve bu çağda insan hak ve özgürlükleri ulusal bir sorun olmaktan çıkar ve evrensel bir boyut kazanır. İşte bu realitedir yok sayılan. Ve yoklar cehenneminde barışa tutunmak devlet eliyle ve devlet gözetiminde olacaksa sadece ütopyadır.

Düşünüyorum o halde varım’a inat düşünce özgürlüğü bir yana itilerek, düşündüğü sadece düşündüğü için hala yok edilen, yakılan, yıkılan, kovalanan ve kovulan insanlar ve değerler varsa, ülkede barışı düşünmek ve beklemek lüks kalır. Belli belirsiz tüm kabullenmeler sindirilmeyi, özgürlükler açıklanamaz düşünceyi getiriyorsa açıkçası barışı tesis gerçekleşmez ve hükümet güdümünde asla olmaz.

Düşünceye sahip ol ama asla açıklama, düşünceyi oluştur ama oluşumları destekleme, belli bir düşünce etrafında birleş ama asla örgütlenme kıstasları barışın içeriğini boşaltmaktan başka bir işe yaramaz. Bunun sonu nereye varır sanal barışı programlayanlar bile kestiremez.

Düşünce içeriğine sınırlar koymak, fikri faydalı faydasız, ılımlı aşırı, meşru gayrimeşru ve benzeri çeşitlemeler ile sınıflandırmak fikri sabitin acı şakası gibidir. Bu yanlış mantık ve algılamayla barış içinde yaşamak ve geleceği ilgilendiren incelikli konularda kim fikir üretebilir. Üretemezler üretseler de açıklayamazlar. Çünkü kendileri adına devlet erkini kullananlar bir şeyler bulurlar. Ada ve moda çıkarmaları ile toplumları oyalar ve uyuturlar. Bu kısır döngü ölçütünde toplum demokrasiden nasıl payını alabilir. Halklar, ülke ve devlet nasıl demokratikleşebilir. Hiç. Seçimden sonra her şey unutulur, barış rayından çıkar, gelecek seçimlere kadar barış girişimleri rafa kalkar.

Hukuk devleti denilerek, hukuku bin türlü hali ile bozarak ülkeye barışın geleceğini barışın getirileceğini söylemek hukuk dışı kalmak olur. Barışı hukuk dışında aramak olur. Ülkede barışı düşünmek bile hala güçleştiriliyor ve suç sayılıyorsa bu uğraşılan kimin kime barışıdır anlamak mümkün değil. Şimdi düşünenleri yıllardır gücendirenler toplumlara bir acayip barış süreci dayatıyor ve yaşatıyor.

Devlet düşün ama beyan etme diyorsa, barışı iste ama diretme diyorsa yığınlar adına barışı düşünmek ve beyan etmek sağır serbestîsine bayrak sallamaktan başka bir şey değilse ‘ülkede barış istemek ve barışı düşünmek’ hala en tehlikeli meseledir…

29 Kasım 2014 Cumartesi

DİNAMİZM, SİYASAL KURUMLAŞMA VE İDEAL YÖNETSEL YAPI…

DİNAMİZM, SİYASAL KURUMLAŞMA VE İDEAL YÖNETSEL YAPI…

Siyasal kurumsallaşmayı dinamizm tamamlar. Dinamizmi ise Devimsel dördüncü kuvvet gerçekleştirir. Yeniden dinamizm ise kurumsallaşmayı siyasallaştırır. Ve siyasallaşan kurum, üst başlığı devrimci kadroların kurduğu ideal yapılarla yoluna devam eder…

İdeal yönetsel yapılanmaların tersine sadece bireysel sorumluluk taşımak üzerine kurumlanmış yönetimler kurumda demokrasi ve disiplinin yeşermesini sağlayamaz. Aslında bu derinleşmeyi engelleyen bir tutumdur. Bu tutuk tavırlılık esneklik, etkinlik, işbirliği, hoşgörü ve coşkuyu da zamanla yok eder. Bu nedenle kurumda basit ve anlaşılır ideoloji ve ilkelilik özgürleştirilmelidir. Yanlı, savunucu, yıkıcı eleştiri, kayırma himaye alışkanlıklarının prim yaptığı şu günlerde bilinçli, başarıyı arzulayan, nitelikli ve ideolojik kültür sahibi Devimsel dördüncü kuvvet kadroların benimsenmesi hayal olarak görülebilir. Ancak kişilerin değil ilkelerin hayata geçirilmediği tüm alanlarda özellikle siyasal kurumlarda başarı beklemektir asıl hayalcilik.

Dinamik ve topluma yön verecek ve dönüşüme hız kazandıracak tüm sosyal katmanlar ve siyasal kurumlar mevcut hiyerarşik yapılanmaların dışında devimsel dördüncü kuvvete ihtiyaç duyarlar. Aksine bir yönetimsel sürecin işletilmesi koşulları daha da ağırlaştırır ve içinden çıkılamaz sorunlar yumağını büyütür. Gittikçe parçalanarak kendi kurumsal kimliklerini öne çıkaramaz ve savunamaz bir atmosfere girilir. Oysaki her platformda güvenirliliği ve inandırıcılığını yitirmişlik gözlemleniyorsa artık her üç yol da denenmiş olduğundan dördüncü kuvvet dillendirilmelidir. Başta sadece bir öngörü veya saptama olan bu gerçekliğin kısa zamanda kalıtsal bir kanatlaşmaya dönüşebileceği de gözden kaçırılmaması gereken bir unsurdur.

Çünkü bu zorunlu dönüşüm sağlanamaz ise yeniden yapılanma istemleri mevcut kadrolaşmanın alışılagelmiş tavır ve tutumlarıyla hiç gerçekleştirilemez, çıkar yol bulunamaz…

Ötelemeden, dışlamadan, yok saymadan yapılacak ideolojik değerlendirmeler lider kadro, yönetici kadro, lider kadro yönetici kadro,  çatışmasına sahne olmadan, bilim dışılığa yer vermeden bir an evvel yapılmalıdır. Birikimlerin hangi yönde kullanılabilir olduğu, önceliği ve gerekliliği açıkça önemsenmedikçe ve belirlenmedikçe kişisel yıpranmaların önü açılır. Mevcut yıpranmışlıklara aldırmadan herkes her yere talip olduğundan işlevselliği kaybediş kurum içinde her kılcal damara sirayet eder ve kitlelere ulaşır. Yılgınlık ve yorgunluk da bu aşamada ağırlığını iyice hissettirince istem ve söylem kargaşası ortalığı sarar. Arz talep dengesi alabildiğince bozulur.

Bu kurumsallaşmayı birinci dereceden zedeleyen atmosferde ideoloji ve ilkeler bireysel çıkışların ve gereksiz sorumluluk üstlenmelerin gölgesinde kalır. Bu çıkmazdan kısmi kurtuluş birbiriyle açıktan açığa çelişir olsa da ideolojik bağlamda değişik dünya görüşlerinin zoraki uzlaşısını getirir. Ve kurum taban ile organik bağını koparır. Bu uzlaşı gönül desteğinin gittikçe azalmasını getirdiği gibi, kurum içi tıkanıklığı alabildiğine körükler. Bu tıkanıklık imajını silmek, atılımlar yapmak ve mevcudu planlamak ise oldukça zorlaşır. Ve bitti, tükendi benzeri akıl şaşırtmalar neticesinde mevcut durumun değişmesi güçtür, kaderdir mantıksızlığını çağrıştırır. Bu söylentiler çözüm üretmeye ket vurduğu gibi, çanak tutanlara da hadleri gereğince bildirilmedikçe yıkımın önü asla alınamaz. Tek çare bireyselliğe ve vitrin düzenlemeye bel bağlanır. Oysaki hiçbir kurumsal sallantı kader değildir. Resmen bilime haksızlık edildiği anlaşılınca değişir işin seviyesi. Önce istemek lazımdır zorlukların üstesinden gelinebileceğini ve de inanmak şarttır.

Siyasi yalanlarla köşeye sıkıştırılmışlık bitmek üzere olan saltanat dönemine has bir olgudur. Siyasi ve ekonomik tüm çalkantılarda yüzyıl öncesinden bu yana sorumlusu tutulmak işte bu denli zayıflamanın eseridir. Aslında kurum olarak düşülen bu durumdan kimin ne kadar hatalı olduğu yanıtını arayarak çıkılamaz. Çelişkilerin üzerine korkusuzca gidecek devimsel dördüncü kuvvetin yeniden doğuşu hazırlayacağına güvenmek gerekir.

Çıkış kurum içi veya kurum dışı tüm ezilmelere, sömürülmelere, eleştiri ve yargısız infazlara direnişin taban genişliğini artırmakla olur. Beklentilere yanıt veren, çaresizliğe çare bulup, yolsuzluktan doğan yoksulluk diz boyu iken zenginliği eşitleyen bir yolda emin adımlarla yürüyecek kadroların, ideal yapılar kurmasına taraf olunmadıkça bertaraf olunur her platformda.

İşte bu nedenle yeni umut projeleri üretilmeden sadece bireysel sorumluluk taşıyan veya taşır görünen, mevcut iktidar, mevcuda muhalif veya her ikisine karşı teknik taktik çıkışlarla kurumsallaşmanın gerçekleştirilemeyeceği görülmelidir. Artan problemlerin çözülemediği alevlerin güçlendiği dört bir yanı yakacak boyuta eriştiği ortadadır. O halde tavır ve yaklaşımları yakışıksız, yaptıkları genel evrensel söylemlerle bağdaşmayan üslubun bırakılması bıraktırılması esastır. Deneyimlerden ve bilimden destek almadan ani reflekslerle hareketlenmek kısa zamanda durağanlığı tesciller ve statükoyu bir başka biçimiyle günceller. O kadardır alacağı yol. Ayrıca lider kadrolardan kıvılcımlar ve ateşleme bekleyerek geçer ışığı yakalama süreci.

Yakın uzak her tökezleyişte her çalkantıda serseri mayın gibi yeni yol haritaları ile kurtarıcı rolüne soyunanların işi değildir kurumsallaşmayı ve dinamizmi siyasallaştırmak. Nerde ne zaman patlayacağı belirsiz bu siyasi izlenimciliğin izinleri dondurulmadıkça kurumun cadı kazanı daha çok kaynar. Daha çok zaman kaybedilir, bir arpa boyu ilerleme kaydedilmez.

Güneşe yolculuk sorumluluğunu bilen nitel kadroların dördüncü kuvvetle buluşmasıyla başlar. Nicel değerlemelere aldırmadan taban kitlelerin sahipsizliğini giderecek yarışın çakmağını ise ideal yönetsel yapıyı inşa etme erdemliliğini öne çıkaranlar çakar. 

Siyasal kurumsallaşmayı dinamizm tamamlar. Dinamizmi ise mevcut iktidar, mevcuda muhalifler veya her ikisine karşı teknik taktik kurulcular değil Devimsel dördüncü kuvvet kadrolar gerçekleştirir. Yeniden dinamizm ise kurumsallaşmayı siyasallaştırır. Ve siyasallaşan kurum, üst başlığı devrimci kadroların kurduğu ideal yönetsel yapılarla yoluna devam eder…

ŞİİR SEVDASI…VE YAZILAR...



TAŞ FİNCAN
 
Kim kalmış ki
Ölürsem bir gün eğer
Sizden uzaklarda bir başıma
Nazım’ ın yanına defnedin bedenimi
Anadolu’ da bir köy mezarlığına
Kuzeyde olsun uyarsa size
Karadeniz kıyılarında en yüksek rakıma
Nasılsa koca çamları vardır
Veya fındık ocakları
Nazım taş maş istemezdi bilirim ama
Küçük bir mermer parçasıdır tek dileğim
Adım soyadım kazılı olsun ayıp olmazsa,
tarihsiz, rakamsız, resimsiz
Kim kazık çakmış ki şu kahpe dünyaya
Öleceğim bir gün evet
Ahret yoldaşım çok kalmam bir başıma uzaklarda
Sayın Nazım’ dan başlayarak daha niceleri var
Hani insanın şimdiden ölesi geliyor
Kim kalacak ki şu taş fincanlı kervanda…
 
DENİZ KARADENİZDİR
 
Karadeniz kıyılarını yurt eylemişiz evvelden
Kararmış uygarlıklar sahnesini memleket
Uçuklaşmış griyi vatan
Ve dalga dalga mavilerdeki biricik adacığı evlat
Durduk yerde birbirimize benzemişiz sonra
Çekik gözlü, çevik bedenli, çelik yürekli
Dalgalı düzlüklerle şakalaşan çelişkide yayılmışız.
Vazgeçmeye gör yalı boyunu
Çıban acısından beterdir denizin hasreti
Paraşütle inercesine yaylalarına in de gör
Kara kanatlı kartalı gör dağlarında
Zıpkın gibi delinen yeşilin ortasında deliyi divaneyi
Yurt eylemişiz Karadeniz kıyılarını çok evvelden
Deniz ben var olmaz isem eğer durma, Karadenize sor
Birkaç çavuşla başlar anılar demeti, öğren
Sürer gider ustayla, çırakla, muhtarla
Mısır ekmeği, hamsi, kara lahanayla vesair
Yeşermiş uygarlıklar sahnesidir memleket
İşte sen önce benimsin sonra onlarınunutma
Enternasyonal bir ailen var yani inan ve diren
Merkez İstanbol bin kilometre doğusuna
Bin kilometre batısına yekpare Karadenizdir
Kader artık nerde doğarsan doğ Deniz,
Doğacaksın Parıldayan uygarlıklar sahnesine
Uçuklaşmış pembe ve bumburuşuk bebek
Ve dalga dalga mavilere, ama adamca
Durduk yerde birbirimize benzemişiz kime ne?
Deniz karadenizdir, Karadeniz Deniz, hepsi sen.
 
MARTI
 
Sevdalandın belki ama
Sen hiç denize sevdalandın mı?
Kaptan köşküne sorup
Deniz fenerlerine aldanıp rotaya nokta koydun mu?
Sonra soru işareti gibi bir yol izledin mi?
Seyir defterine not ettin mi denizin en son halini?
Düşünmedin belki ama
Heyamola ne anlama gelirse gelsin yazdın mı dalgalara
Köşkten saraydan, hazineden defineden vazgeçip
Sen hiç denizi kucakladın mı?
Göğsünden kıyı köşe itilerek sığındın mı hiç denize
Ve fena bulandırdı mı içini deniz?
Kara dalgalara aldanarak
Her limana uğradın da o limana vardın mı peki?
Hani birlikte martıları izlediğiniz
Gün batımına özendiğiniz...
 
HAFIZA KAYIP İLANI
 
Sloganları unuttu önce.
Unuttuğundan atamamıştı yani,
Korkmak ve yalan ne kelime!
Yumruğu havada öylece asılı kalmıştı.
Sonra marşı ve Şarkıyı da unutmuştu aniden.
Slaytlardan görüp tanıdığı şairin Şiirinden mısraları da.
Şairi de.
Tablet tablet yutmuştu oysa her kelimeyi.
Korkmadan yazdığı duvar yazılarını da
Kuşlamaları da, pankartları da unuttu
Şaibeleri de,
İçmişti sanki ecel şerbetini zorla
Amenna yutturmuşlardı sanki zokayı
Cebren ve hileyle hem de.
Çakmıştı imzayı da boş bir kağıda
Sonra neden imzaladığını neyi imzaladığını da unuttu
Yatırıldığı falaka, atıldığı hücre,
Asıldığı askı, İşkence mişkence falan
Acıtmadı yüreğini tek kere.
Acımadı bedeninde filizlenen yaralar hiç
Tütün tadında bunca sene,
Sızlayan kemikler çürüyen etler
İz bırakmadı usunda asla,
Unuttukları için hayıflandı sadece
Unuttukları için yandı durdu
Sloganları ve şiiri ve şairi
Şarkılar ve marşları unuttuğu için
Kanadı yürek, dağıldı hafızası
Şaibeli olmak bitirdi enerjisini
Ve hafıza kayıp ilanı pankartını astığı gün
Önce şarkıyı duydu derinden, sonra marş geldi aklına
Dilinde şairin şiirinden mısralar
Ve patlattı sloganı can havliyle.
Gerisi zırva...
 
 
YOK Kİ
 
Soyumda şair yok ki;
Kendi kendime parolasız yazayım leylak rengini,
Ayağı sekili ata binmiş dedemi.
Taraçadan mendil sallayan yavukluyu,
Sahte kavukluyu
Öbür dünyanın karışık renkliliğini,
Kokulu mektupların esansını
İmli imlalı birkaç kelime belki ama
Suyunda, İçinde şiir yok ki;
Zorlu geçitlerde korkusuzca okuyayım
Genlerimde ozan yok ki
Kendi başıma notasız çalayım göçer dengini
Mitolojik bir çalgıyı fetheden ninemi
İlaveten günlüklerin tutulduğu gecede ki öğütleri
Akıl yaşta değil baştaymış diyerek uzaklara dağılmayı
Başta bir rakam sanıp düşünerek, çözülemeyen o iletiyi,
Çok eski deyimlerle eski zamanları anlatan halleri.
Şarabımda zehir yok ki;
Kendi canıma dağlanayım, ateş renginde
İçtikçe ince urgana dolanayım çakır keyf
Bir papağan gibi aynı cızırtılı sesle tekdüze
Söyleneyim, öfkeleneyim, yoklanayım
Altın kafesimde bülbül yok ki…
 
VOLGALI USTA
 
Volga üstünde Nazım,
İçinde taşkın tutku İstanbul
Paltosuna yatar.
Tasarımı çok yönlü hasattır hasret
Tepede elektrik ampulü ihbarıyla bellekte ağır hasar
Hat boyu yoldaş, memleket dolusu arkadaş.
Buradan daktiloyla yazar.
Orada benzin sıkıntısı var
Parasızlık, onur ve gurur iksirlidir duyulmaz
Rüşvet reddeden polise kol saati hediye edilir.
Ustam, zaman durduğunda İstanbul başlar.
Volga üstünde Nazım,
Göğsünde yuvalanmış sıcak yuva özlentisi.
Yayla doğanı siner soluna.
Ve diline şarkılar Kızıl ordu, kızıl ordu!
Ey Volgalılar Nazım nerde durdu?
Durup ta çemberden içeri
Dedi mi? size merhaba, merhaba…
En halisinden Türkçe’siyle emsalsiz
Ve yürek titreten sesiyle
Ustam sadece aklına geleni söylese sesi şiir
Volga üstünde Nazım
Aklında taşkın tutku memleket
Anadolu’ da bir köyde tapusuz, kapusuz
Tek başına yatar.
Başında ulu bir çınar
Taşsız koca dev gibi bir mezar.
Ustam hayali bile güzel
Vallah billah sen ordasın
Volga üstünde Nazım
Paltosunun yakasını kaldırır
Suya şiir yazar, şiir okur, yazar, şiir söyler.
O su bize akar, akar, akar.
Hala durmaz akar...

ŞİİR SEVER…


 GÜNEŞ ÖLÜNCE GÖRMEK
 
Güneşe yürüyenler soyundanım
Fırtınalarla savrulan ruhtan
Tenim köz gözüm güneş zerresidir
Toz kervanındayım, aşk şerbetindeyim.
Aklımın kuraklığına tutsağım
Ateş filini içerim
Dilsizim dinsizim miş
Peygamberi nebilerin soyundanım
Fırsatları yaratan ruhtan
Etim toprak sözüm deniz.
Zerre kervanındayım, aşkı muhabbetindeyim.
Aklımın kuraklığına özgürüm
Ateşin gözünü öperim
Alım kızılım mış
Bayrağı bayraklaştıranların soyundanım
Farazaları yok sayan ruhtan
Elim solak , dilim solak, aklım solak
Kum kervanındanım, aşk yolundayım
Aklımın kuraklığını seveyim
Ateş topunu tutarım buzulları
Tenim güneş gözüm köz
Bir garip yolcuyum
Güneşe yürüyenlerin soyundanım..
 

SÖZCÜKLÜ

 
Ekmek,
Tanrı kadar kutsal
Elinden tutup kaldırılan
Yerde konmayan alınan
Üç kere öpülüp koklanan
Baş üstünde yeri olan
Piştikçe güzelleşen
Güzelleştikçe doyuran
Sakınmadan bölüşüp paylaşılan
Biricik sevgili, yegane yar, tek tükenmez aşk.
Emek,
Emek ve ekmek
Sanki aynı sözcük
Ayni renk
Berekete denk
Asla bitmeyen devsel aşk
Ekmek daha bebelikte belletilir
Emek nedendir hiç mi hiç öğretilmez
Belki rahatça sömürülsün için
Günah ama, günah…
 
 
İSTANBUL SANA EMANET
 
Sana İstanbul’ u
Özlemlerimi
Ve şiirlerimi bıraktım.
Gözün gibi bak
Hangi mesaj kapını çalarsa çalsın aldırma.
Çağla yeşili sabahlarda kalkıp
Ölmez tutkuyla sarılacağım
Kızaran anılara
Özledikçe şiirselliğini
İstanbul’ da sana yazacağım, İstanbul’ ada başka diyarlarda
Gözüm iyi oku bak
Ta ki görmeyene dek
Hangi kolaj kalbini çalarsa çalsın
Çağlayarak yeşerecek toprak
Ölümlü canla ona sarılacağım
Kararan anılarımla doğaya
Özledikçe şiirselleştirilmişliğini
Yedi tepede yedi çam altında
Mermerlere kazıyacağım resmini
Gözüm gibi bak
Sana İstanbul ‘ u
Özlemlerimi
Ve şiirlerimi bıraktım.
Hangi ölüm kapımı çalarsa çalsın korkmam
Çağla yeşili gözlerindir kalkanım
Ölmeyeceğim
En iyi şiir yazılmadan.
 
SİYASİ SÖVGÜ
 
Dönersem eğer siyasi kitaplarımla
Ve sen büyümüş isen azıcık
Saçlarımdaki beyaz teller utansın
Sakalımdaki tek tükler
Ben değil.
Bıyığımı kesmem ama
Boya dersen asla
Demir parmaklıklı pencereler utansın
Sen değil.
Sigara sarısı parmaklarım
Dolaşsın dolaşsın sarı saçlarında
Gönüller tutuştuğunda kayıp yıllar utansın
Güneş kısığı gözler ağlasın,
Ve sen okumuş isen azıcık
Aklına siyaset bulaşsınğlasın
Biz değil.
İşte o zaman anlayacaksın beni
Söversem hakkınca söverim
Allahına kadar
Ya bide seversem
Allahına severim
Ve sen büyümüş isen azıcık
Sevgilerden sevgi beğen
Ve iste hiç çekinmeden
Siyasi kitaplarımla dönersem eğer.

11 Aralık 2014 Perşembe

EKRAN AKRAN SALTANATI…

EKRAN AKRAN SALTANATI…

Olup bitenleri ekrandan görüp anlamadan, bilmeden akranlaşmak son yıllarda acayip kolaylaştı ve moda oldu…

O ekranlar ki herşeyi doğru dürüst korkusuzca yansıtan çizgiden koparıldıkça zenginliğe ulaşmanın en basit yolları yeğlendi. Kur kendi ekranını ve akranlarını yarat ve yaşat. Yetişkinleri sıkıya düşüldüğünde çocuk belgeselleri ile oyalamak da yayıncılıktan sayılınca ekran akran bağlamında yayıncılığın da cılkı çıktı. Bağımlılığın da suyu çıktı.

Derme çatma, izne tabi ve izin verildiğince çat kapı toparlama haberlerle saydam bantlı haberciliğin tütsülediği türdeşler çelik tavlı miğferlerde kocaman delikler açan yolsuzlukları son sürat aklama derdine düşünce, ekranların camı delindi…

Zaten ne zaman önemli bir şeyler gündeme düşse ve üzerine bir şeyler söylenecek olsa birileri freni koyar. Biri diğerlerinin diğerleri birilerinin peşinde bir sürek avı başlar. Başlar başlamasına da tüm güvenli alanlar tekinsizleşir. Ve artık kimse kendi evlerinde ve kendi yerlerinde bile güvende olmaz. Ekran akran çatışması işte budur.

Ekranların tamamına yakını akranlarını tuzağa çekip her şeyleri tamamen unutturacak şekerleme tadında programlarla ahaliyi oyalar ve programlar. Ciddi tehdit olarak görülenler takımın en iyi oyuncusu olarak sevilenlerden olsa da, panolarda yakışıklı güzel fotoğrafları kullanılmış olsa da gün gelir tasfiye edilir.

Bir sosyal içerikli toplumsal filmdir aslında çekilen. Kendi sıkletinde olmayanlarla dövüşü maharet saymak, mahalle kabadayılığını mahalle kültüründen görmekle tüm belaların yok edileceği sanılır. Ama yağma yok film öyle gitmez ve bitmez. Ve tüm olup bitenler yeryüzünde büyüklük taslayanların ve tasmalananların kolkola yürümesi ile şekillenir ve ekranlardan akranlara taşar.

Oysa “ sen ne yerleri yarabilir ne de dağlarla boy ölçüşebilirsin “ uyarısı içten içe bir daralma hissettirir ama başrolü ayarsızlar ve sahte kuvvetlendiriciler  zil çalıp oynar. Hal böyle olunca ekran akran karartmacasında renkli kolor türünde film üstüne film çekilir. Türdeşliğin eşliğini eleştirmek kolaydır martavalıyla sürdürülür replikler. Bu bilinmeyenlerin nasıl öğrenileceği, yanlışların nasıl düzeltileceği belirsizliğine alenen darbedir.

Olup bitenleri ekrandan görüp anlamadan, bilmeden akranlaşmak son yıllarda acayip kolaylaştığından ve moda olduğundan tüm beşeri hisler süfli duyguların tutsağı olur…

İşte böylesi bir ekran ve akran kurmacasın da kurulmuşlar ve kurumlanmışlar ile asla tartışılmaz. Tartışılsa da netice gelmez. Hazirun ekran başına huzurla kurulduğundan insanı ve insanlığını unutan bir mahlûkat olur baba lafı misali. Gerçeğe varmanın işleyişi kesintiye uğrayınca, gerçek varoluşun yok olduğu insanda ancak psikolojik rahatlık sağlar ekranlar. Ve bir renkli cama dönüşür yanlamış ekranlar ve uslu ulemacık akılcıklarıyla kasılır, kısılır kalır akranlar.

Kâinatı gezip dolaşıp dün öldü, bu gün hasta, yarın doğmadı akıl darbelerine maruz kalmak yerle bir olmaktır aslında. Güzellikler doğmaz kuşkusuyla yeryüzü gerçeklerinin tersine uhrevi tanıklıklar da beş para etmez sonra. Ayrıca dost, düşman, ateş, hastalık ve bilim karşıtlığı asla küçümsenemez, küçümsenmemelidir. Ve elbette büyütülmemelidir de. Her dertli insanın önce aklı dumanlanır, sonra sakinleştirici ve sakinlik özellikleri sakatlanır. Bir bir yok olur insanlık nüveleri. Zalim zırhını o demde çıkarma eylemliliği baş gösterse de verilen avanslar kaderi tersine işletir. Kederine yenik düşmek işte budur. Ve değme mazlumlara taş çıkartırır ekranlar. Ve özel koruyuculuk duyguları ile gem tutarlık akranlıktan ekran komikliğine dönüştürür marifetlileri.

Gerçek izleyici iyi fikir, kötü fikir ayrımında her adımda yoldan çıkılacak durumları ve kaygıları öteleyebilir. Ama insanlık tarihinde birçok tecrübeler göstermiştir ki kötücül bencillik tüm iyilikler kötülüğe dönüştürür. O nedenle yola devam ederken çok tehlikeli oyunlar ekranlardan taşar ve sessiz bir ruh, sessiz bir siluet gibi kucaklar akranları. Bu ilk ve son bağlamında bir ekran ve akran kurgusudur. Kurcalandıkça her şey arada kalmışların algı yönetimi de acayip kolaylaşır.

Mutlu bir son olmayacağı biline biline, bilgeliğin sırrına ermeden kumu altına döndürme çabaları daima zorbalık ve zorlama taşır. Zalimlik ise o ekran sümbüllerine eksiksiz güven duymakla katmerleşir. Az ışık olan ve az ışık alan mekânlarda aciz, bereketsiz ve beceriksiz oluşu gizlemek üzerine canlı renkler taşır ekranlar ve akranların yüzü hiç kızarmaz.

Gecelerin ruhunun farkında olmak artıları artırdığı gibi, çok yönlü eksileri barındıracak oldubittiye gelmeleri de önlemektir aslında. Gerçi gerçeği anlamak mümessili olmayan zaptu rapta direnmektir tek başına kalınsa da. Anlaşılmak şeraiti anlakla mümkündür ve günleri gündüzlemek  iyiden iyiye zorlaştığında küçük şeylerle avunmak ve onlardan zevk almak en büyük zenginlik olarak yazar ekran alt yazılarında. Akranlar dipnotları okudukça ona buna dua ederler hala. Oysa uzak yönelişlerin hikmeti alameti zor da olsa uyanmaktır. Ekran müptelası akranları uyandırmak ise alameti farikasıdır uzağı yakın etmenin. Çünkü akara kokara bulaşmadan umut oranında mutluluk yakalanamaz her zaman.

Olup bitenleri sadece ekrandan görüp irdelemeden, anlamadan, bilmeden akranlaşmak son yıllarda acayip kolaylaştığından ve moda olduğundan tüm beşeri hisler süfli duygulara tutsak olur. Esaretin bedeli ise oldubitti ne yapalım tarzında davranmak, ekran akran bilmecelerinin yanıtını bilerek susmaktır, oyalanmaktır.

Ekran akran marifetiyle saltanat da bir yere kadar…

9 Aralık 2014 Salı

AKIL YOLCULUĞU VE AKIL BUHARLAŞMASI…

AKIL YOLCULUĞU VE AKIL BUHARLAŞMASI…

Akıl buharlaşması bulaşırsa kendini yerin ve gökyüzünün hakimi sananlara, ürperten naralar memleketsiz kalır…

Keşke herkesler uyumazken uyusam, herkesler uyurken uyanık kalmak yerine geçer tüm nazlanmalar. Yağmurdan kaçarken birileri ben yine binlerce milyonlarca kez devrimciliğin kızgın kızıl ateşiyle ıslansam ve sevdan terk etmese beni diyerek direnir akıl tüm ara nağmelere. Çünkü ampulden yıldızlara terfi etmektir ufku gören yolculuğun kazanımları. Ve din bulamacına bulaşmışların akıl buharlaşmasına uğramışlığına uymak akıl yolcularına hiç yakışmaz.

Sultanı sultan eden aklı buharlaştırılmış insanlardır ama insanı insan yapan sağırlaştırılan sultan değil bilimdir. Dünya değişip tazelendikçe insan kendini bulur, kendine gelir ve bir daha da pusulayı kaybetmez. Ama değişir görünüp dinler tarihi hikâyelerine tav olup aklını buharlaştıran karşı tavır tazelerinin kalbinde su katılmamış sultanlık hevesi saklıdır aslında.

Buharlaşanlar yolculuk başladığında sonsuza borçsuz harçsız gidilmesi gerektiğini bilirler lakin alacaklıların daha musallada naaşlarına haciz koymaları aczine düşeceklerini bilmezden gelirler. Borcu harcı tüm zevata kuruşu kuruşuna ödeyip gravatlara hakkını helal etmeden göçüp gitmek demektir asıl sultanlık. Yolculuğun gereği budur. Akıl yolculuğunda aklını buharlaştırıp, kalbini çamurlaştıranların kıt akıl ve bilgileriyle ulema kesilmeleri ise denize sam yelleri ile savrulmak, Karadeniz şarkıları ile aklı buharlaşanlar ve din safsatalarına bulananlar mezarlığına uğurlanmaktır. Mesele ise aklın vergisini ödemektir, bilime inanmışlık ve gerçek dindarlıkla. Zaten şu sahte dünyada bir göçmen kuştu o, deseler bile yeter de artar insan olana.

Akıl buharlaşması bulaşırsa kendini yerin ve gökyüzünün hakimi sananlara, ürperten naralar ve uydurma ilahi nakaratlar da memleketsiz kalır.

Keşke divanlar kurulmuş olsa her kalerajda. Virajlar tembel tembel akarken şaibelere, gök gürültülerinin dünyayı ikiye yarmasıyla lale bahçelerinin düş artığı buharlaşmalarına gezintiler de mezhepsizleşir. Meritlere, peritlere dadanan kargalar karıncaları yerken, bülbülvari tavırlar gizleyemez asla softa gerçekleri. Ve kutsal kitaba aykırılıklar din olur akordu bozulmuş akordiyonlara. Marş sarhoşluğunu yuhalayanlar, şişeler dolusu ayyaşlıktan sonra metrosu yol ortası eski konaklardan, güller döşenmiş patikalara akıl buharlaşması ürünü yeni anti tezler yuvarlıyorlarsa akıl yolculuğunda sınıfta kalırlar hepten. Bin milyonlarca kez devrimciliğin kızıl ateşiyle ıslansa da bu bedenler akıl buharlaşmasını önleyemezler ve terk etmedi sevdan beni diyemezler hiç.

Bravo o orman yolcularına. Keşke yol kenarlarına saçılmış tomruklar farklı kültürlerin, dinsel motiflerin kaynaşmasını sağlayabilse. Raydan çıkmış akıl hocası aklı buharlaşmışlar yol yordam tariflese de tarife komisyonuna takılırlar her akıl yolculuklarında. Çünkü iksiri fazla kaçırmış insanlık bu akıl buharlaşmasıyla er ya da geç ay sarhoşu oturur divana.

Akıl buharlaşması bulaşırsa kendini yerin ve gökyüzünün hakimi sananlara, ürperten naralar ve uydurma ilahi nakaratlar da memleketsiz kalır, yolda kalır. Bilim yolcusu ilerler…

Divan da tavandaki ampul tembelce akar sarı sarı, arada kesilir. Hangi sır çözülecekse çözülsün ama aklı buharlaşması yaşayanlar akıl buluşmalarında tökezlediğinden kararır ve kinlenirler. Yazılara, yazmalara ve dahi en kutsallara dil uzatırlar. O dilden dökülen kelimeler partal kilimlere saçılınca yürekler kırılır, korlaşır ve akıl buharlaşması da nasırlaşır. İşte bilimsel yolculuğun sırrı budur.

Hazmedemeyenlerin önce aklı buharlaşır sonra…

Yolculuğun atom zerresi kadardan evrilerek denize ulaşması olduğunu bilemeyenler hangi yanık sesle terennüm edecekler acaba bu alemde bunca elemleri. Dekor her sokak başıdır ve efor limana kadar uzar. Bal gibi yakamozlar baldan tatlı titreşirler kara sularda kararır. Balolar görmüşlük eskiden kalmış bir fener olarak kalsa da yollarda, yolculuk oralardan başlar devenin oturduğu yere kadar uzanır. Uğurlanma estetik kaygısıyla kum zerresinden denize, denizden gemiler çekeğine buharlaşmadır. Ancak akıl buharlaşması yaşamayanlar bilir ve görür kaleleri düşmüş kentlerin topallamasını. Hayat aslında ağalık yolları kapanmışların yarı ölmüşlüğüdür. Ve gerçekleri görüp görüp, art niyetli  fısıldaşmaların ortasında yolsuzluğa ilahi yollar aramakla olmaz canlanma, kanlanma.

Akıl buharlaşması bulaşırsa kendini yerin ve gökyüzünün hakimi sananlara, ürperten naralar ve uydurma ilahi nakaratlar da memleketsiz kalır, yolda kalır. Bilim yolcusu ilerler anılar denizinde…

Sanki eskiden bu yana en bildik manzaradır bu buharlaşma. Deniz kadardan atom zerresine çekilince akıl topu aklın çeperi iyice daralır.

Ve adına namına, değişim, dönüşüm, bilişim ne derse denilsin akıl buharlaşmasının o meşhur haykırışları asılır göğe. Evet asılır ve tüm duvarlar yıkıldığında, dünya çöktüğünde, son yolculuk başladığında dile gelir sehpadakiler. Sokak ayni sokak, sokakbaşı sonduraktır o vakit. Arkası, markası, ilahisi ilahesi yoktur o zaman yaşamanın ve yaşamın. Olsa ne çare yolculuk akıl buharlaşması ötesine olunca yol bir daralır bir genişler ve eposlarda sırıtır ibrail.

Akıl buharlaşmaları bulaşırsa bir gün paçaya ve buharlaşırsa bir gün her şey hiçbir derbi maçın favorisi olmaz. Gücü yeten yetene arenasında ortada ne amaç ne de inanç silsilesi kalır, toptan buharlaşır akılla beraber. Huzura durma vakti gelip çattığında ise ayni safta namaza durulmazlık netleşir panolarda. İrislerde o eski resim kalıntıları umutları ufka gömer. Yolcuların ve yolculuğun profili değişince fazlar da birbirine karışır ve ampul aniden söner. O karanlıkta akıl buharlaşmaları stil steril her yaşama bulaşır ha bulaşır.

Akıl hartamasında çatlaklar oluştuğundan buharlaşma sirayet eder her akıllıya, kendini akıllı sanana. Madalyonun iki tarafını da görmüşlük ve bilmişlik yoksa serde beyin zamanla çamurlaşır. Hiçbir operasyona yanıt vermeyecek bir musibet musallat olur hücrelere. Tertemiz bir düşman hattı hatlaşır ve aklı kurcalayan buharlaşmalar egemen olur tüm profillere.

Akıl buharlaşması bulaşırsa kendini yerin ve gökyüzünün hakimi sanıp, gören ve gördürenlere, ürperten naralar ve uydurma ilahi nakaratlar da memleketsiz kalır, yarı yolda kalır. Sadece bilimci akıl yolcuları ilerler anılar denizinde ve akıl buharlaşmasından onları karşı yakalılık kurtarır…