18 Şubat 2016 Perşembe

YENİ BİR KİTAP: 'Karadeniz Soldan Dalgalanır… Her Eylül’de...'

YENİ BİR KİTAP: 'Karadeniz Soldan Dalgalanır… Her Eylül’de...'

Mürekkebi henüz ıslak olan söz konusu kitap, yaklaşık on yıldır Esenler yerelinin haberciliğini Esenlertime web sitesinde sürdüren Yüksek Ticaretli Erdoğan Aksu ve aynı gazetede yazan yakın arkadaşı Muharrem Erol’a ait. Her iki gazeteci de köşelerinden ve arşivlerinden seçtikleri beğenilen yazılarından oluşan seçkiyi bizlere bir kitap halinde sunmakta.
Kitaba önsöz yazan gazeteci Mustafa K. Erdemol, Karadeniz için şöyle genel bir değerlendirme yapıyor: "Sadece coğrafi tanımlamaların içine sıkıştırılacak bir bölge değil Karadeniz. Elbette o tanımlarla bakıldığında hayranlık uyandıracak bir doğa, o doğanın tüm özelliklerini kişiliklerine yansıtan çok özel insanlar görürüz. Doğanın hepimize büyük armağanıdır Karadeniz ama sadece bundan ibaret değildir. Ülkemizin toplumsal mücadeleler tarihindeki yeri anımsanmazsa büyük eksiklik olur bu. Karadeniz tütün, çay, fındık emekçisiyle, emek-üretim sürecinde de önemli bir yere sahip. Bir emekçi yurdudur Karadeniz. Yanı sıra, bir arada yaşama kültürümüze de büyük katkıları var. Ülkemizi farklı medeniyetlerin ‘büyük evi’ yapan en önemli yurt parçalarından biri yani.
Bundan sonra sıraya Erdoğan Aksu’nun kendine özgü üslubu, zengin ve etkileyici diliyle Karadeniz’in dalgaları giriyor. "… Her çağda bizzat kendi kendileriyle benzeşen direnişçileri sayesinde medeniyette devamlılığın harareti ve toplumsal mücadeleler tarihinin bereket tanrıçasıdır Karadeniz.” Ve bereketli Karadeniz’in dalgaları içinde yaklaşık yüzyıl öncesinde Mustafa Suphi’yle başlayan yeni bir kabarma görüyoruz. Mahir Çayan, Harun Karadeniz, İbrahim Kaypakkaya, İsmail Bilen, Salih Hacıoğlu, Zeki Baştımar, Ziya Yılmaz, Cihan Alptekin, Erdal Eren… "Onların Karadeniz’i soldan dalgalandıranların özgür kuşlardı esin kaynakları. Onların derdi asla filikalarla umman aşmak değildi” diyen yazar böylelikle Karadeniz’i soldan dalgalandıranları öncelikle anıp bir de yürekten selam gönderiyor.
Dili ve üslubu etkilidir demiştim yazarın. Onun için okuruna edebiyat zevkini içtenlikle yaşatabiliyor. Birkaç cımbızlama yapacak olursak;
"Hiç durmadan devinen, aksiyonu bol yaşam girdabında adamlık gereği; ‘Dert yüklü dört kapıyı da geçtik, Kırklara vardık, baktık yine cennet görünmedi. Dört kitabı da okuduk, sonuncusunu hıfzettik yine cehalet bitmedi. Dört mevsimi de yaşadık şu cennet vatanda, karada, denizde, Karadeniz’de. Yine dert çilerdi, dereler yeşerdi’ diyenlere yanıtlar hazırlamaktır.”
"Ahenkli kültürel alışverişleri bereketlendiren imge verilen sözdür, güler yüzlü iki gözdür. "
"Yekten yakışıksız biçimde üçgenli, beşgenli, çokgenli yaratı eksikliği yaşama boca edilince, halk ile fikirler arasındaki mantıksal bağ ve iletişim ipi kasten koparılır.
"Yol ayrımlarına sürüklenirse de yaşamda daima bel bağlanacak, baş koyulacak bir umut vardır. Nihayetinde tüm nutku tutulanlar gün döner devran değişene dek karavana nutuk atanlar safında huzura dururlar.
Gülleri Solduran Mayıs Akşamlarına Ağıt Yakmak,ta ise "Gülün dikeni yüreğimize çentik üstüne çentik atmış bir kere unutamayız. Başkalaşım başladığından sanal kahramanlığa özenti değil, alnımızdaki zindan karası. " denmekte.
"Dem demlenir akıllar. Ve o ilk ayaklanmadan sonra denize sevdalanır da artık başka biçim alır. Aslında tüm vedalar birbirine benzer. Yalnızca zaman ve mekan farklıdır veya Karadeniz’dir.” (Soyaçekim Solculuk…)
"Baskı iradeyi kırar tercihler değişir, dışarı bırakılan her nefes ölüm meleğinin olur ama yine de bulutsu ayrılıklar vedalara karışır. (…) Ve ayaza donmuş harap viran vapur zar zor yüzer küskün maviliklerde.(Tabana Kuvvet Günlerinde Ana Olmak…)
Aynı derinlik ve duyarlılıkla örülü imgeler yer yer öykü, yer yer deneme ve fıkra tadı veren bütün metinlerle iç içe bir halde kendine özel bir yer açmayı sürdürüyor…
"Kum saati iki bini on beş çimento geçiyor. (…) Beton her yan beton. On katlı, yüz katlı velhasıl çok katlı betonlar yığını kent. Ultra katlı yıkımlar yaşanıyor." (Kentsel Dönüşüm Öyküsü; Ağır Beton.)
"Bir kıyamet provasıydı. Peşinen olmasa da peşine yaşandı, geçti denecek ama küçük kıyametler koptu. Saçıldı meydana. Ayrılık senfonisi de çalmaya başlayınca barışa, aykırılık manifestosu yazılır artık…” (Ay Kızıla Çalınca…)
Yazının bilimsel olmayan türünün dışındaki her alanında yazarlar devrik cümle kullanabilirler. Ancak devrik cümle kullanımı gerçekten bir ustalık ister. Kimi devrik cümleler anlamı düşürür, anlamayı zorlaştırır. Erdoğan Aksu’nun yazılarında devrik cümle neredeyse ifadelerin olmazsa olmaz bir biçimi. Ve ifadeler en etkili halini de devrik cümlelerde gösteriyor.
Erdoğan Aksu’nun 28 başlık içeren günceli, tarihi, yaşanmış ve yaşanabilecek olayları derin, imgelem gücü, etkili bir şiir ve öykü diliyle anlatmasının "şimdilik” noktalandığı yerde yazı, Muharrem Erol’a geçiyor. O da kitabın "Her Eylül’de…” diye başlayıp, bundan sonra 19 başlık altında devam eden ikinci bölümle kitabı tamamlıyor.
"Her eylülde de yalnızlığımı bekliyorum. Bu gece acılarımı uyuttum sabah tekrar uyansalar da. Diziler bu mevsimde başlar. Hüzünlü acılara belenmiş diziler yaptım. Yalnızlığım ve yoksulluğum var içinde. Her sevdanın nazlı bir düş gibi geldiği anda içimde evrenin ayazı, 12 Eylül faşizmi. Cebimde yaz güneşi dolaşıyor, ayvanın sarısına narın kırmızısına hasret” diye başladığı noktadan "Hüzün Denizlerinde Boğuluyorum”, "Sevginin Durağı Son Duraktır”, "Acının Tebessümü Olmaz”, "Bu Gece de Ay Karanlık” diye diye açtığı yeni başlıklarla kalem yolculuğunu sürdürüyor.
İki yazar; Erdoğan Aksu ve Muharrem Erol ayrı yazılarıyla okurda biraz da aynı ruh ikizi izlenimi de uyandırıyor. Erdoğan Aksu’nun etkili, lirik söyleyişi Muharrem Erol’da da var. Anlamı, anlamayı kuvvetlendiren devrik söyleyiş yine aynı biçimde: "Düşünmenin değil, düşünmemenin serbest olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Hayal satmanın ise bir bedeli yok, bedava.” "Çilehaneme kapandım bu günler. Hain pusuda yıldızlar yine yok gökyüzünde. Kat kat olmuş bulutlar. Derin sessizlik ve sensizlik var yüreğimde.
Muharrem Erol, toplumsal duyarlılığımızın 12 Eylül’ünden Gezi İsyanı’na buradan "Göz yaşlarımın vanasını açtılar sağanak yağmura döndü gözyaşlarım” dediği Özgecan Aslan için katlandığımız ortak acıya da sözlerini basıyor. Berkin’in adıyla bütün çocuklar için açıyor yüreğini. "Tüm acı ağıtlar sarmışken dağlarımı, dizeler birleşip tutuşurken, mevsimler renk cümbüşüyle inerken evrene, biliyorum alamadılar, yağmuru unuttular. Acımasızlığa umutlar ağladı, umutlar vermeyi unuttular. "
Güncelden tarihten motifler ve hikayeler Muharrem ve Erdoğan'ın  yazılarına daha akışkan bir yol açıyor. Tersyüz oluşları, rüzgara karşı yürürken bir anda bir o yana bir bu yana dönüşleri "Ben dostluğu yolda bulmadım. Gerçek olmayan pirden el almadım. Kudüs ile bir olup Mekke’yi çalmadım. Geçip gitti zaman ben de anlamadım” diye diye noktasını koyuyor.
Kitabın arka kapak yazısı kalem ortaklığının bildirisi gibi geliyor:” Bir denizden diğerine, sonra ahenkle okyanusa dolmaktır düşüncemiz. Elli yıla varan yarenlikte otuz beşinden fazlasını düşünmeyi öldüren sistematiğe direnmektir, düşünmektir eylemliliğimiz.
Karadeniz Soldan Dalgalanır…
Her Eylül’de
Erdoğan Aksu-Muharrem Erol, Su Yayınları, Ocak 2016, İstanbul. 160 sf.

3 Şubat 2016 Çarşamba

BOŞ BAKRAÇ

BOŞ BAKRAÇ

Avucum yangın yeri
boş bakraca dolan hikâyeler var elimde
balkon süsü
kara beton nevi
evhamlı.
Var sürgün hikayelerim
sürmeli gözlerden süzülen
bakır adada fayton sürmelerle hüzünlenen
ve bahçeli ahşap evlerin mahzeninde
asma kilitlisinden.
Ruhları karalara da al yazmalarım el yazmalarım.
Serinliyorken çıldıran zaman alaçamlar gölgesinde
uydurmalar bahaneler ve
azgın yanılsamalar
kızıl ateşe sürülmeler var beynimde.
Aklım yangın yeri.
Gönüller şaşkın…
Kaç canlı fasıl senle dolu bir bilsen
kaç
kaç fasılasız haykırış silme sen.
Ölü kalplere doğduğunda aşkın şavkı
şavkıma şarkılar
ve gökkuşaklı güneş
düşer.
içlendikçe fişlendim.
Fişlendikçe içerim.
Kaç fasılda yekpare canlılığa öldüm öldüm
ve nasıl dirildim bir bilsen.
Lakin artık tüm zevkler haram bana
hitap etmiyor ruhuma zaman
aşkla meşkle.
Aslında ruh da kaçmış içimden sanki kıyı köşe
içim boş bakraç
içimde sulh.
Bedava yolculuklarla sonlandıkça yolum
epey yoruldum.
Her göründüğünü sandığım an bir kalemde yoksun
olsun.
Buruldum.
Yıllardır kırlara düşerim
düşkünlüğüme karlar
her yaz kır düğünleri özlerim.
Hayallendiğim zamanlar da vardır andaçlık
apaçık durdu durur anılar
geç anlarım ve
durulurum.
Ve alnımın çatından tek mermiyle
vurulurum.
Beklediğim son vapur azıcık militanlarca kaçırılmış
sağanak yağmurlara gebe mevsim
bir türlü doğuramıyor
beklem dizeyi.
Mintanımdaki leke kan
ağzıma dolan soğuk barut kokusu
içimde boşluk.
Telli ablanın torbasında eridi bütün mantar mermiler
bonbon şekeri tadında ayaz
ayaldım.
Altın takılar da kayıp gezegen narı cehennem
son kez ayni faytondaydık
tunçtan adada
yani beraberceyiz yine çıplak isyanın bam telinde.
Ayağından vurulan garibi sevmesen ne yazar
o topal fakir seviyor azar azar
sevmeye kıyamıyor açılamasa da denize hiç
ser seni.
Yüzemiyor sana hiç
dalgalar külçe külçe rüzgar ağır safari
ağarıyor zaman kış ikindisi evinde.
İrkildim
hakkım olandan fazlasıydın sanki diye
sakin zamanların affedilenine armağan
tapınmadır inceden
şu kırılgan dizeler.
İncinmenden korksam da derinden ey nazlı canan
kara bakır kaplı odada hala izini sürerim
soldurtan sürgünlerde.
Dünya karanlık
bulutlar nemli
memleket karanlık ve nemli
dil yeminli diller yeminli susarım cellata karşı.
Bir tek yalan dolandan korkarım
bir de yüzüme karşı öldü öldün
öldüğümü söyleyenlerden.
İkincisi üçüncüsü ve sonsuza kadarı
Boş bakracıma dolan hikayenin şart kipisin.
Dipsiz derinliğin deniz tipi
Dalga dalga ve damla damla
doyuran…

İÇİ BENİ DIŞI KİMİ, YAKARSA YAKSIN…

İÇİ BENİ DIŞI KİMİ, YAKARSA YAKSIN…

Şu garip ülkede istikrar da istikrar dilenerek bitiriliyor. Teröre son verilecek azgın naraları ile harmanlanan peş peşe seçimlerde oylar tek partiye kilitlenince, oranlar yine ‘tek başına tekrarı’ getirince anında, kısa sürede iktidar esrikliği baş gösterdi. Oysa birkaç ay köşeye sıkışmışlığın endişesi, iktidardan olmanın ezikliği gölgelemişti sararan yüzleri. Son seçimle moraran yüzler kanlandı, hamlar hanlandı ve her fırsatta fırsatlar yaratılarak verip veriştirmeler başladı. Yıllarca kökü dışarıda bellettirilerek kökü kazınacak türünden çok eskilerde kalan veya kaldığı sanılan acı ve pişmanlık yüklü yangın tekrar ateşlendi. Ateş yeniden harlandı.

Bu sermesti vahşetle istikrar gelmez, bir türlü gelmez, terör de son bulmaz. Biline…

Yan yatıp avutmalarla, atıp tutmalarla şekillendirilen ve yalan yanlış tavırlılıkta boşa ısrar belki kısa vadeli bir kazanım yaratmış olabilir. Trolleri ve troliçeleri ile savaşı andıran sanallık bir zaman banalleştirilebilir. Ama emperyal dünya altın dişlerini gösterince yutkunmalar ve büyük lokma yutmalarla sefillendirilen bir iç ve dış politika çıkmazıdır yaşanan. İsteyerek ve bilerek Ortadoğu çıkmazına sürükleniliyor da denilebilir. Sözde açılımların tamamında gövde gösterisi yapan, bol kepçeden atan, sarı ışık saçan, selfilendirilen akil adamların da kul adamlığa terfisinden sonra değişti ülke, değişti her şey. Öyle ki Doğu-Güneydoğu kan gölüne devrildi. Ortadoğu ve uzantısında birçok can sıkıntılarını yaşamaya mahkûm edilen şu fakir memleketin metropollerinde canlı bombaların pimi çekildi. Bulgarlaşan devlet mantığını kamuoyu ile paylaşanlar müebbetlendi. Muhabbet iki ayaklı garabetlerin emrine verildi. Ülke halkları din çıkmazına sürüklendi.

Böylesi bir şeytan üçgeninde bölge pirliğinden tek başına kalmışlığa düşkünleşen dış politikayla kimle neyin ittifakı kurulur görüp yaşanması gerek. İç dış düşmanla nasıl hakkıyla baş edilir görmek gerek. Ve en bildik bilindik ortam yanlış politikalarla nasıl bilinmezleşir bilmek gerek. Bu şaşkınlıkta kıbleler değiştikçe, kıbleler bin yıllar sonra şeytan icatları ile belirlendikçe,  su uyur düşman uyumaz elbette. Tahta posta oturanlar pusuya yatar ve en zayıf anı bekler. O yüzden iyice tarih okumak gerekir. Özellikle de yakın tarih.

Ülke demokrasi deyip durup tokmağı ele geçirenlerin anti demokrat kesildiği sultaladığı, sürgünlediği bir karanlık tünelden geçiyor. İleride esamesi okunmayacak bu yanlışlar kervanı, kervanbaşısı ve kervancıları ipek yolundan hicaz yoluna bilerek bilmeyerek savruldukça savruluyor. Resmen bataklığa saplanıyorlar. Ortadoğu bataklığından üç buçuk milyon din kardeşi kurtarmak, onlara on bilmem kaç milyar dolar harcamak ile övünenler kendi vatandaşlarından da kopuyorlar. Yurtseverlerden kendi gibi düşünmeyenleri düşman, karşı duranları ise ihanetçi sayarak kum çölüne doğru, arab yarenliğine doğru yol alıyorlar. Sistem malikleri coğrafyada düşülen kara bataklığı görmezden gelip muhalifleri kara zindanlara sürüyorlar.

Bu sürgünler salgın bir hastalığa dönüştürüldükçe tarih tersine tersine yazılıyor altın kalemlerle. Dıştan içe torunlarda bile diş çalan bir siyaset soygunculuğuyla gelinen noktada canlar kaybediliyor, sura sur, göze mil çekiliyor önemseyen yok. Bu arazla, marazla daha çok savaş, çok can kaybedilir. Zincir kırılmaz kafalar kırılır. Neden ise siyasi getiriyi aklama, katlama ve derece atlama profesyonelleri zoru görünce aniden amatörleşiyorlar. Dış politikadan sınıfta kalınca, hal ve gidişten sıfır alıp tekerlenince iç lastikte birden balon yapıyor. Şarampole yuvarlanmaya ramak kaldığı, uçurumun fotğrafını çekmeye tek poz kaldığına aldıran yok.

Dışta da iç politikada da politikanın şark kurnazlarınca hiç zarif sayılmayacak karartmalar yaşatılıyor. Umut manevraları güncellenmesine set vuruluyor. Karmaşa nöbetleşe iç savaşa dek sürükleniyor. Güneydoğunun illerinde ilçelerindeki uygulamalara bakıldığında değme faşist öğretileri de basar geçer bir tablo yaygınlaşıyor. Yaygınlaştırılıyor. Elbette bu yağma yığma tablodan ve yıkımdan fırsatçı siyaset bezirgânları da hakkına düşeni alır. Bu dengesizlikten kurumlananlar kötü huylanır ve pala kılıç parlar. Bu patırtı ve kütürtüden yine kültürel kimliklerin tarafları çoluk çocuk, ana baba, oğul kız mağdur kalacağı kesin. Daha çok can alır bu görmezden gelinen iç savaş.

Bu mozaik kavramlı siyasi yalanlar da artık bezdirdi usandırdı aslında…


Tarih okuyunca özellikle de yakın tarih okuyunca oynanan oyunlar hemen anlaşılır. Bu evrensel tuzakta oyun da oyunlar da apaçık bellidir. Bilinen gerçek ana kitabı tersinden okuyan bilgiçlerle her girilen oyunun kaybedileceğidir. Şah mat. Kırmızıçizgiler yeşillenir, pembeleşir. Açılış maçılış bahaneli ustaca çekilen ayarlar da hedefe kilitlenmeyi sağlamaz. Sizin olduğunu bilseydik topa girmezdik beyin atıfları da, içte başka dışta başka beylik laflar da tutmaz. Bu yakışıksız yaklaşım dış politikadan çakmayanlara on puanlık uzmanlık sorusu çakmaktır aslında. Başkanlık kurtarır mı zevatı acaba. Kim bilir. Kimseye özür diletemezken âleme özür dileme rekortmeni olunur ama saklanır bin hileyle. Eloğlu rekor üstüne rekor kor adamın önüne ve kırdırır.

Zaten Yurtta sulh cihanda sulh politikası yerine yurtta harp cihanda harp salvosuna bırakılınca politika gelecekler kararır. Kara mizahı aklatan yanılgılar bir bir dolar heybeye. Haybeye beylenen bir tablo uzun yıllar sonrası tankların resmigeçidine döndü, döner diye anımsanır. Haybeye sakinlik de bir yere kadar, cenazeler acıyla uğurlanır.

İçte ve dışta yaşanan bu siyasi tökezleme; içi beni dışı kimi yakar, yakarsa yakar, yakarsa yaksın bağlamında karşıt duyguları da hareketlendirir.

Garptan şarka bütün gelişmeleri bir bir irdelemek, irdelemek yetmez olanları bir çırpıda anlamak gerekir. Bu iş bu profille de hallolmaz. Fil tepinmesinde çimenler ezilir. Ohal buhal benzeri kuşatmalarla kara bulutlar dağılmaz. Resmi tarihin yanı sıra gerçek tarihi de öğrenmek gerek. Tarihi bilmek lazım resmen. Hala övünülen O koskoca imparatorluğun devri aşamalarını ve devrilmesini ayrıntısıyla da öğrenmek şart;

Diriliş, kuruluş, yükseliş, gerileyiş ve çöküş…

İşte o imparatorluğun yerine kurulanın hiç nedensiz sendelemesinde ve başına gelenlerin hepsinde de onlar suçlu

Onlar kendilerini çok iyi bilirler…