9 Haziran 2013 Pazar

TAKSİM’E BİR KEZ DAHA NOT DÜŞMEK...

TAKSİM’E BİR KEZ DAHA NOT DÜŞMEK ADINA; “ BALKON HİKÂYELERİ VE REKLAMLAR…”

Başbakan Erdoğan Kuzey Afrika seyahatinden bir gece yarısı dönüp, seçim otobüsü üstüne çıkarak bir milyonun yerini tutan on beş yirmi binlere hitap edince aklımıza 12 Haziran 2011 seçimleri sonrasında yazdığımız “Balkon Hikâyeleri ve Reklamlar” makalesi düştü. 

İstanbul Belediyesi’nin gece yarısından sonra tüm toplu taşıma araçlarını seferber edip, meydanlara dolan yüzde ellilerin parasıyla bedavaya çalıştırdığı ve evde zor tutulan yüzde ellilerden olan yandaşları taşıdığı düşünüldüğünde bu toplama-yığma güruhun yanlışı bol ve bodoslama bağırışları da günün ehemmiyetine hiç uygun düşmedi. Temsildeki hatalar anında mizah ve alay konusu edildi kendisini bilmez isyancılar tarafından! Büyük olasılıkla bu uyduruk geceyi tertipleyenlere, işin aslı tertipleyemeyenlere Başbakan da basmıştır fırçayı…

Uygun düştü veya düşmedi ama Başbakan’ın bitap açıklamaları Balkondan ve yandaş televiz-yön kanallarından yapılan ulusa seslenişlerden epey uzaktı…

Reklamlar bir kenara, uzağı yakın eylemek ve tarihe bir kez daha not düşmek adına;  Balkon Hikâyeleri Ve Reklamlar…

“ BALKON HİKÂYELERİ VE REKLAMLAR…

12 Haziran seçimlerinden aklımızda; siyasi partilerin televizyon reklamları ve seçim sonucundaki balkon konuşması kaldı. Eğer ana muhalefet olağanüstü kurultaya gidebilseydi birde kurultay hesaplaşması kalacaktı hafızalarda, O kadar. Zaten sinirleri alınmış duyargasız bir toplum olduk sekiz on senedir. Olayın fifti fiftiye bağlanmasını da kanıksadık. Toplum çoktan seçimi unutmuş görünüyor birkaç ay geçmesine rağmen. Kime sorsan ben vermedim diyor ikide bir oyu.

Biz de bırakacağız bu işin peşini bu günden sonra, son bir kez dokunup. Ancak aklımıza eserse başka…

Ortalama 78 bin oyla vekil çıkarılabilen seçim tanıtımlarına siyasi partiler 150-160 milyon harcamışlar. Aslan payı 60 harcayan iktidar ile 50 harcayan ana muhalefete ait. Reklamlarda güzeldi, her fırsatta değindiğimiz gibi. Türk reklamcılığı zirve yaptı. İktidar daha modern bir çizgide, ana muhalefet daha sosyal bir çizgide gitti geldiler. Diğerleri de kendi çaplarında reklamlaştılar. Reklamları izlediniz şimdi haberler misali seçim sonuçları da alındı çarçabuk.

Ama ana muhalefet reklam yarışında Sonradan yaya kaldı. İktidar ikide bir televizyonlarda gazetelerde karşımıza dikilip teşekkür kliplerini döndürünce, gazetelerde ilanlara tam sayfa devam edince aklımıza takıldı. Madem başarılı sayılacak bir seçim atlatıldı neden ana muhalefet reklamlarda ve ilanlarda 11 milyon oydaşına teşekkür etmedi. Kimdir ana muhalefetin bu tanıtımdan sorumlu parti yetkilisi. İnsan üç-beş milyon ayırmaz mı seçim sonuna.

“Yorgan gitti, kavga bitti” demek ki o günden bu güne. Bu serzenişimiz reklam ve ilan işine bulaşan irili ufaklı tüm partiler için geçerli…

Şu koca kentin kaosunda Rahat bir nefes almak için balkona çıkmak ta haram oldu bize. Çünkü bizim balkon içindekilerle birlikte çökmüştü. Diğer balkondaki sefayı temaşayı izledik çaresizlikle.

Komşu balkon zafer sarhoşu, geleceğe sembolik bir siyasi değer olarak kalacak bir profil çizdiler o seçim gecesi. Balkon sefası balkon sevdasına dönüşürken ileri demokrasi cereyanı çarptı cümle alemi. Balkondan bal damladı, Oh ne ala, Rana.

Ancak ülkenin balkon zihniyeti ile yönetilmeyeceği, yönetilmediği geçmiş balkon konuşması ile sabitti. Balkondan ahali nasıl görünüyor bilemeyeceğiz ama yerden balkon “hesaplaşılası-helalleşilesi” bir çıkıntı mekân olarak görülmüyordu. Çünkü Hayatın gerçekleri çok daha başkaydı.

Güneş görmeyen kentlerde gece uyku kaçınca, uyku nöbeti tutmayınca sardunya saksıları arasından gül kokuları yayan o eski balkonlar, o nadide hayatlar düştü aklımıza. O nostaljik balkonlar ne mizah yüklü, ne trajedi bezeli hikâyeler barındırır aslında.

“Orta Avrupa’da bir ülke. Sıfır borçlu. Bir kenarcığı Karadeniz. İçinden geçiyor Tuna nehri. Ülkenin çavuşu denizi kullanarak Kuzey Afrika’nın Müslüman ülkelerinin ham petrolünü işliyor yıllardır. İyi para girdisi sağlıyor bu iş ülkeye. Çavuş varını yoğunu ülkenin ıslahına, kentleşmesine, modernleşmesine harcıyor. Eğitim, sağlık, konut bedava herkese iş var. Her şehrin girişinde devasa fabrika, kooperatif, kombine bacaları karşılıyor insanı. Tuna nehri sayesinde bir kanallar-kanaletler cenneti inşa etmiş çavuş. Ülkesi tarım ve sulama alanında bir numara. Ülkesini sıkmamış, fazla bunaltmamış diğer doğu bloğu üyeleri gibi. Yeni bir petrol bağlantısı için yurtdışında.

Kaynıyor, kanıyor Orta Avrupa. Sözde özgürlük hareketi, revolution sarmış her yeri. Sıçrıyor çavuşun ülkesine de. Duyar duymaz geliyor. Çıkıyor sarayının balkonuna. Yoldaşlar diyor yığınlara, ama en güvendiği ve yıllarca birinci sınıf yaşattığı madenciler kıvılcımı çakıyor. Yurttaşlar diyor homurtu gitgide artıyor. Hiç alışkın olmadığı bir ortam var çavuşun karşısında, kelimeler ağzında yol bulamıyor, üstelik yaşlılık da var serde. Şaşırıyor, titriyor, eli ayağına dolaşıyor.

Balkondaki yol arkadaşlarına bakıyor son bir umutla fakat renk veren yok. Evlatlarım diyor çaresizlik içinde kıvranarak. Çavuşu dinleyen yok, kargaşa sarayın duvarlarına kadar varıyor.


Saray yakılıyor, talan ediliyor, sistem çöküyor…

Ve evlatları çavuşu uyduruk bir mahkemede, üç beş kişiyle yargıladıktan sonra ilerde bin pişmanlık duydukları bir karara imza atıyorlar, idama mahkum ediyorlar çavuşu ve eşini. Eşi ‘Hani evlatlarındı bunlar, ben dönmeyelim derken onlar benim evladım bana bir şey yapmazlar diyordun ne oldu şimdi. Oğullarım o sizin babanız’ diye haykırıyor. Çavuş fısıldayan bir sesle eşine ‘ Olsun onlar yinede benim evlatlarım. Evlatlarım siz ne yaptığınızın farkında mısınız, siz kendinizde değilsiniz’ diyor.

Ve kurşuna diziliyorlar, karı koca elele.”

İşte böyle balkon hikâyeleri de var tarihin engin yapraklarında…

Reklamlar ve balkon arası her işe maydanoz olan o ulusal medya artık kendine gelecek mi acaba. İktidarın elini güçlendirme görevine son vererek, Muhalefeti zayıflatma senaryolarından vazgeçecek mi. İktidar işini yapacak, muhalefet muhalefetliğini, uzlaşı hoşgörü masalları reklamlara dahil edilmeden halkın dört gözle beklediği icraatlara geçilecek mi acaba. Eğer ciddi ve oturaklı bir muhalefet yapmayı göze alamayacaklar varsa şimdiden bıraksınlar, tezelden çekilsinler arenadan.

Çünkü Reklamlar bitti, balkon sefası yarım kaldı, ülke yeni anayasaya gebe…

Reklamlar bitip balkon safası da yarım kalınca smokinli politikoslara benzeyen penguen belgeselleri başladı. Belgesel, melgesel de  tutmayınca ve halk bu kez zokayı yutmayınca kanallar-kameralar üstün göz boyamagayretiyle ucundan bucağından Taksim Gezi Parkı’nda gezindi.

İşte tüm televiz-yönlerde o zaman başladı sosyal içerikli bağımsız film. Ve tüm dünya, cümle alem hafiften çark eden televiz-yönlerden bağımsız filmler festivaline aday filmi izledi. Şimdi kabahat büyük, o çarkçıbaşı televiz-yönlerdeki çağdaş yön-ediciler, Taksim Gezicileri haklı çıksın diye  oturup, yatıp kalkıp dua etsinler. Yoksa ilk cadılar bayramında av başladığında her birinin defterleri dürülür, eline verilir. 

Ayrıca yandaş televiz-yön kanalları bile ulusa seslenişlerden vazgeçti, sanki Başbakan’ın yüzü eskimesin diye. Kabahat kaba hatlarıyla ikilendi maalesef. Yandaş-paydaş televiz-yön kanallarının yön çizerken yan çizen, kestanesi çizilmeye aday yön-edicilerinin korkmasına ne hacet. Ama tarih affetmeyecek hiçbirini.

O pısılan yüzler ki gelip geçicidir.  Ve tarih, balkonlu balkonsuz, raconlu jargonlu, topçulu topçusuz, ikide bir o gelip geçen yiten yüzlerle doludur. Tarihi iyi okumak gerek…

8 Haziran 2013 Cumartesi

SİHİRLİ VEYA SİHİRSİZ AYNALARLA YÜZLEŞEN TOPLUM TAKSİM’DEN Ç… 

Fukaraya sunulan sadece sihirsiz aynalar olunca, sihirsiz ayna ile yüzleşilen her gün ve her geceden sonra; işe, aşa ve aşka dair fukaralığa buğulu Taksim gezintisi, bir bahar sabahı alacasındaki müdahalelere aşktan meşkten öteye gitmeyen park belgeselciliği yüklenince hayatın dengesi ve büyüsü bozuluverdi bir anda.

Sihirsiz ayna kırılınca orta göbekten, işe, aşa ve aşka dair fukaralık, fukara toplumun çoğunluğunun gözünü sihirli aynaya açmasını sağladı. Bundan sonrası için sihirli aynalar da kar etmez artık. Çünkü Taksim Meydanı tüm meyletmeleri, melemeleri tersine çevirdi ve yarın en ufak bir zıtlaşmada halk bin kat fazlası ile dökülür oldu yollara. Sihir sihirsizleşti, halk bunca aldanışa kendi kendine sinirlendi.

Bir kere sihirli aynada hayıflanmak, yerinmek,  dövünmek ve söylenmekle olmayacağı görüldü. Boşa sövgüler ve insanı boğan sevginin gücüne hayranlık illeti artık işlemez halkın tenine. Kadercilik bağlamında mesele çözmenin yerine bir süre daha Taksim güncelliğini korur, sonrası yalancı aynaların siminde gizlidir.

İşte asıl mesele yarı yol yorgunluğuyla sihirli veya sihirsiz aynalar bir kenara konulduğunda, o yalancı aynalara kanmamaktır yeniden ileri demokrasiyi yaşamak hayaliyle. Özellikle öbür dünya hayallerine ve masallarına dalan cami avlusu müdavimlerine ayna tutanlar var oldukça tılsımlar havada uçuşur yine. Sihirli ve zengin kıssalarla, hayatın kısalığından dem vurup dünyadan koparılan bu fukaralara yine dayatılır ve ezberletilir o yüzsüz yüzler. Birilerinin fukaralığı birilerine araba yükü zenginlik olduğundan, bir oyluk hibelerin lafı mı olura çıkar tüm oyunlar. Tüm oyunlar çıkar için yazıldığından alınyazısıdır diyerek ortalarda salınmak ise cam gülü sarhoşluğudur, en kabadayısından. Ve paylanır, payelenir herke cennet tapusu için ve nasıl başladıysa opera birden monologa döner sahneler, çok sesli orkestra çekilir, bağlamamın telleri başlar.

Oysa ağlamak boşunadır. Boşunadır son gülen iyi gülendir sevinmeleri. Ve aşk olsun denir, aşk olsun işini iyi biliyor vesselam. Selamı sabahı kesmekle de olmayacağından beddua tarzında, bal kaymak tadında dualar dizilir boğaza. Sihirli sihirsiz ayna ile yüzleşmek yerine, tılsım-talkım yüzsüzleşenlerinin tarlalarına salkım söğüt dikilir dallarında fukaralık levhası asılı olan.

Hangi kent zirvesidir yetersizleşen, beş yıldızlı otel lobilerinde altı yıldızlı odaları arayan hangi büyük şehirdir, zirve koliklerinden anlaşılır. Ve aynalar tuz buz olunca hangi misafirperverliktir hafızalara kazınan epey can yakar. Zirve dibe vurunca, geride hoş anılar bırakan hangi siyasi görüşün türküsü ise Taksim Meydanında tüm fukaralar o türküyle halay çeker,  horon teperler. Yalancı ayna kırıklarından dökülen bu meydanda ideoloji fukaralığı racon kesiyor lafları da koskoca bir yalandır aslında.

Olur ya yıllardan sonra belki, akıllara düşer aynadaki saklı siluetler ve manifestolar. Asıl korku, asilleri bayıltan korku budur işte. Tek nefeslik bir ses olsa dahi o düşsel yankılar, yıkar yakar geçer,  kül eder gaz betonları, ara gazı projeli ulvi ve sufli iktidarları, süslü ve fiyakalı liyakatli liderleri. Aransa da aranmasa da aynaya vurur aksi tarihi değiştiren ama değişmeyen o fukaraların. İşte asıl endişe edilen ve korkulan fukaraların fukudur.

Tesadüf bu ya, yolda, izde, mollde, ileride geride rastlanılan o fukaralık bir farkındalık yaratırsa tüm toplumda Vandal mandal diye sefle ve esefle, karşılansa da seferberlik ilan eder, efelenir F tipine üst perdeden.  Budur işte tırsılan. O zaman perdeler yırtılır ve aynalar da kırılacağından bir zenginlik tebessümü yayılır fakirane solmuş suratlara. Ve fukaralar canlanır, kanlanır aşkla ve kanatlanır. Tutana aşk olsun artık, iş de aş da onların olsun, yemezler içmezler direnirler sabahlara. Ve adam olana bu çok bile denir, Azrail gizlice göz kırpınca sihirli sihirsiz aynalara ve aynalardaki yalanlar esir alınca yalancıları Azraile teslim edilir tüm karşılaşmalar.

Oysa kırılma noktası karşılaşmaktır tanımazdan, tanınmazdan gelinse de sihirli ve sihirsiz aynalarla. Taranmak, yaranmak için aynalara bakmak değil marifet, marifet aynalara baktığında sihri yakalamaktır kulağından. Elini verip kolunu kaptırmamaktır feci gaza gelip ve tutup kendini çıkarmaktır sırça cendereden.

Koltuğa oturup seyretmek yerine, sokağa çıkıp susmak yerine, meydana girip yanıltmak yerine, ölümden döşeğe yatabilmektir yiğitlik. Ebedi uykuya dalmak pahasına büyüyü bozmak için; aynalardaki o sihirli veya sihirsiz yüzle yüzleşmek, karşı karşıya yakalamak, göz göze gelmek, akla karayı seçmektir delikanlıca.

Elbette en nihayetinde fakire-fukaraya da itina ile bir yer gösterilir. Ama hasat beyleri çekilmeden kerevetine, Taksim panayırında işe, aşa ve aşka dair masallara aldanmışlık zincirinin kırıldığını, sihirli aynaların çatlamasını ve fukaralara sunulan sihirsiz aynaların patlamasını görmeleri gerekir yasaklı, pasaklı canlı yayınlarda.

İşte o zaman yalancı aynalara düşen, sarı yüzlerdeki sihri bozulmuş kibrin, büyüklenmenin, ne halt yedim sihirsizliğidir. Fukaraya kalan ise kıssadan hisse; sabır, sinir ve ‘Fukara aynaları kırınca, gününü görür vesselam’ cümlesidir… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder