7 Temmuz 2014 Pazartesi

EKLEME, EKLEMLEME, EKLEMLENME VE TEKERLEME SANATI…

EKLEME, EKLEMLEME, EKLEMLENME VE TEKERLEME SANATI…

Bir basit tekerlemeyi ihsandidelikle en eksiksiz, olgun ve uygun mükemmellikte kâmilce eklemlemek, siyaset sanatına neler katacak yakında belli olur.  Hem de düşüncelere sonbahar gark eden bir şarkının iyi, hoş bir güzelin çok temiz ve duru sesinden dinlendiği varsayımının siyaset musikisine neleri kattığı da ortada iken. İsmiyle dinine bağlı kimselerden gül dalında goncaları, dağ yolunda yoncaları dermesini beklemenin siyaset tarlasına neler ekeceği de üç aşağı beş yukarı belli. Hal böyle olunca ihsanatın ekmeğinden olması demektir bu liderler sultasındaki lütufkar biçimlenmiş ile halleşmek.

Bu değişmez liderler sultasından taşanları başa en başa taşımak ise, ayni karar ve hükmü zoraki kabullenişten muzdaripler için baştanbaşa en ağır karmaşa, baştankara natamam tam tekerlemelik bir durum halk oyunda. Kesiyi gaddarca kesen, en babasından, alasından kesmiş hasat başı, yarıcıların başı hasatla masatla dertteymiş kime ne haber…

“ Sevdi aldattı beni. Güldü ağlattı beni. Gittim kölesi oldum. Götürdü sattı beni.”!!

İçinden şair geçen şehirlerde mutlaka deniz vardır ve bu şiirsel kentlerde şiir yerine tekerleme söyletmek zordur diye başlayan bir yazıya başlık ayarlamak en zorudur. Zordur ama genel amaç siyaseten toplumun topuna toptan ayar çekmek olunca akıl yettiğince karşı durulsa da içten içe, akıl tekerleniverir tekerlemelere. O karşı duruşlardır ki düşlerin çelik anahtarını bile kırıp geçmiştir zamanında. Her genel geçer gerginlikte, gerginlik anında yeniden yorumlama gereği hâsıl olur içinden şair geçen şiirsel şehirleri.

Aynı fasıldan, fasıla fasıla beslenmişlikten olsa gerek, yersiz ve zamansız şarkılar bestelemek, türküler yakmak, şiirler dermek ve tekerlemeler tekerlemek ve hepsini de bir yerlere eklemlemek tam bir hayal kırıklığı yaşatır ahalide. Bu gün şehrin, şehirlerin ve ülkenin yaşadığı veya yaşadığı halde algılayamadığı gerçek aynıyla bu merkezde. Yakında algı yöneticilerine gün doğar yine fahiş fiyatlara.
İçinde şehir efsaneleri barındıran şehirlerde mutlaka unutulan ve görmezden gelinen, denizden esintilerin ve kimliklerin gazabı vardır.

Final çığlık çığlığa yaklaşırken insanlık dersinden neredeyse sıfıra yakın not almalar, tümden sınıfta kalmayı getirince azap başlar gök kubbenin altında. Hesap mahşere kalmaz bu sefer. Artık hangi engin sularda geziniyor ise adamlık ve dost doğru adamlık, dalgalar haşince kıyıya vurdukça iz bırakacak sanılan adamlık ta ölür. Tersyüz edilmiş zihinlerin ve alaşağı edilmiş hayatların dibe vurduğu o kadar fazla şehir vardır ki sınır içinde, diz çöker ülke. Ve denizin derinliklerinde, nice siyasi batıklar nice uydurma hayatlar sürdürür ama kimsenin haberi olmaz.

Öyle ki liderlerin, liderlerinin insafına kalınmıştır bir nevi, tüm yokuş aşağı tekerlenmelerde. Derli toplu bile olmayan kişisel kısa notlardan ortaya çıkan, sohbet artıklığı ile ancak bu kadar olur. Zarara sevinmek işte budur, denizaşırı, sınırdışı eklemlemelere hiç gerek kalmadan.

Dilsiz sürüler haline gelmek ve sürülendirilerek, süründürülerek yaşamak, yaşamaya zorlamak ve yaşatmak sonun başlangıcı, yıkımın bir adım berisidir aslında. Ben nasıl olsa yaşadığım kadar yaşamam, yakılsa da, yıkılsa da görmem düz mantıksızlığı ve düz kontak tavırlılığı ile vatan semalarında yükselen her yurtsever nidayı karalamak, her en son uyarıyı görmemek, görmezden gelmek ademleşmek değil adamleşmektir. Bir evcil sürü sürümüdür dilsizleştirme ve dil bilgisinden bahis kafadan erkeklik ister…

Siyasi iktisadi ablukaya alınmış ve hayatın abece’sine yenilmiş bir milletin sinesinde hangi aslanın yattığı belli olmaz ama bu ve benzer durumlar her daim olduğu gibi akvaryumdaki rengârenk süslü balığa ve ülkede birkaç köyde konuşulabilen kuşdilinin maharetine aldanmakla sonuçlanacak bir tekerlenmedir sadece.

Eklemlenen tekerlemelerin tekmeleşmesine, belirginleşen isyanın buğusuna, asla renk vermeyen şarkıların şartlandırmasına, şarklıymışçasına dikkat kesilerek ama dayatmalara hiç sesini çıkarmadan, yükseltmeden bekleyenlere kimin bir diyeceği var ise yakında eklenir mevzuuya. Ancak şu bu uydurmaca ve kandırmacalarla dil üstü kaydırma ve adam kayırmacılığıyla piyasaya sürülenlere mavi boncuk takma molası şimdilik. Sahte mavi boncuklar ve boncukçulara ve oluşturulan manzara çirkinliğine elbette kimsenin itirazı olamaz, olmamalı da. Zaten yaz mevsimi ve deniz kıyısına ne sürsen gider.

“ Bir Seçimde, Seçenler, Seçilenleri Seçemiyorlarsa, O Seçilenleri Seçenler, Seçim Sistemini Seçenler Kimler?''

İçinden şair geçen şiir gibi şehirlerde içinde mutlaka deniz var olan yazlık ve kışlıklarda yaşamak insana yakmayan tılsım ve serinlik katar. Bu eşsiz kazanımla yüreklenen ama yürekte tutuşan çatılardan sızan sihirli dumanlar, sadece çatıyı çatan sihirbazları kıskandırıp sinirlendirir ama sonuçta bu numaracı renkliliği gölgeleyemez. Gölge düşer belki kısa süreliğine ama süreklilik arz etmez, önü kesilir dört koldan. Hayal içinde hayal, dünya içinde hayal yorgunları yeşil sedeflerle işlenen kızarmış eseflenmelerin sırrını da dört kolluya kadar taşırlar.

Bu saatten sonra bu mevcut üçgenin dış kenar bükeylerine kafa yormak, iç bükeylerini aramak ve çok genleşmek kimler hatırına da kapıya dayansa akla düşer tekerlemeler, tekerlenmeler. İleride apaçık ortaya serilecek bu savrukça ama dikkate değer nedenlerle bir araya geliş, yan yana esaslı duruş rahatlıkla hoş gelişler ola tarzında saygılamaya dönüşmeyebilir. Ak suların köpüğünde hapis hayatı yaşamakla ödüllendirilmiş ahali nihayetinde yine bir dört kolluya zevkle sarılır.

Oluş ve yontuluş sürecinde her türlüsü mubahtır babında yaşama tutkusu aşılanmış isli ve sisli gecelerin ve bekçilerinin yegâne armağanıdır bu bermudacılık. Artık aklın okuyup yazması, gezip görmesi ezber edip bozması da boşunadır. Biçarelikten bütün amillerin ve amellerin mukaddes sayılmasıyla, bütün amir ve emirlerin doğru sanılmasıyla biter bu devre kayıplığı, eğer kısa devre yapmaz ise akıllar. Perdede sadakatsizlik hayalet gibi gezinse de ses ve ışıktan örülmüş sahte âlemlere akar yarım akıllar. Parıldayan her ışığa kanmak alaylı âlimlerin ve mektepli bozguncuların harıl harıl israfa ve ispata yönelik çalışmaları ile geçer bu ramadan. Ve seleksiyon da yine gerçeklik kaybeder.

İçinden şair geçen, şiir gibi şehirleri yüklenmiş üç tarafını deniz kuşatmış bu ülke, içerisinde mutlaka şehir efsaneleri barındırır. O efsanelerde eski imparatorluk dilbazları ve dilberleri kırık sazlar eşliğinde talih kuşuna yüklerler hendese okuma devrine yanıp tutuşan özentilerini. Ve sahi diye başlayıp, uzatılıp inceltilse de katı kaskatı bir kaderciliğe mahkûm edilir ucuzlatılmış yaşamlar.

Kadercilikle ziyan edilen yaşamlar ve kadercilikle biçimlendirilen süreç teker teker tekerlenir ve kapağını bulur. Elemeler, eklemeler ile eklemlenir ve tama tamamlanır. Ziyadesiyle zikirleme ve zikirlenmeden doğan bu çok genleşmeye nefretlenmek ise içinden seçimler geçen, oylum oylum oylanan ve içi oyulan ülkenin al renkli saltanatına gönül vermiş ve dahi kalpten inanmış ütopistlerine düşer. Ekleme, eklemleme, eklemlenme ve tekerleme sanatı, siyaset sanatına yeşil ışık yakarsa işte o vakit tekerlemeler tekerlenir

 “ Hakkı hakkının hakkını yemiş. Hakkı Hakkı’dan hakkını istemiş. Hakkı Hakkıya hakkını vermeyince, Hakkı da Hakkı’nın hakkından gelmiş.”

21 YILLIK YANGIN, YASAK, YASAKLI ANMALAR, YASAK SAVMALAR VE ZAMAN AŞIMI…

21 YILLIK YANGIN, YASAK, YASAKLI ANMALAR, YASAK SAVMALAR VE ZAMAN AŞIMI…
 

Sivas’ta 02 Temmuz 1993'te 35 aydının yaşamını çalan hain, insanlık dışı katliamın üzerinden tam 21 yıl geçmiş gitmiş. Bu gün silah ve mühimmatını kuşanmış vatan bekçileri bir haber bu otel değil yürek yakan katliamdan. Delikanlı yüreğimiz kanıyor hala. Her olumsuzluğa usturuplu bir kulp takmaktaki maharetimizi, bu ve benzeri en haklı anmalara her yıl engel koymakla dosta düşmana kez daha gösteriyoruz ne yazık ki. Fındık kadar bir umut barış ve hoşgörü için yeterli ama Sivas’ta gerçekleştirilen anma etkinlerinde yıldan yıla yoğun güvenlik önlemleri bahanesi ve Madımak civarına insan yaklaştırılmaması maalesef acıyı her defasında bir kez daha tazeliyor. Zaten zaman aşımı kararı yürekleri hepten yakıyor.
 
Beklenen odur ki, umarız bu sefer dört bir yan Sivas, 2 temmuz da andırmamaya yönelik sivil, asker, polis baskısı olmaz, ramazanın güzelliği adına, cumhurbaşkanlığı seçimleri hatırına...
 
Çok şey var anımsanması gereken, Sivas 93 elbette unutulamaz, unutturulmamalı ve unutulmamalı…
 
Yürekte anımsanmalı Sivas 93. Anımsanmalı çünkü yaşamsal platformda eksiklerimizi ve hatalarımızı görmek adına ve bir daha böylesi vahşi ve din dışı, mezhepsiz bir katliama seyirci kalmamak adına, Devlet-millet adına.    
  
Her geçen yıl, Sivas’ın girişleri ve çıkışları arama noktalarına dönüştürülüp bekleniyor. Bekleniyor bir kıvılcım, merkezi salmalar yerine getirilsin diye. Başka kentlerden Sivas’a akın akın eden kafilelerin araçları durduruluyor. Canından bezdirilip, öfkelendiriliyor canlar. Her gelen şüpheli yaftasıyla incelenmeye alınıyor. Yazılı görsel materyalleri sıkı değerlendirmeye tabi tutuluyor ve el koyuluyor. Üst baş en hassasından kontrol ediliyor, canlar yakılıyor. Kamulaştırılan ve Bilim ve Kültür Merkezi'ne dönüştürülen eski Madımak Oteli önü de araç ve insan trafiğine kapatılıyor. Bina ve sokağı demir polis bariyerleri ile kapatılıyor. An ki anasın, insanın vay anasına diyesi geliyor.
 
İstenen odur ki, umarız bu sefer dört bir yan Sivas’ta ve Sivas’ta,  bu yıl 2 Temmuz da gerektiğince andırmamaya yönelik sivil, asker, yerel parlamenter, parlamenter polis baskısı olmaz, ramazanın güzelliği adına, cumhurbaşkanlığı seçimleri hatırına ve canlar parlamaz...

 
Yirmi yıldır, Gel de bir barış gönüllüsü, barışsever vatanperver bir birey, büyük Türkiyeli bir vatandaş olarak bir kırmızı karanfil bırak o melun yere, o insan yakmayı din saydıran yere. Yine mümkün görünmüyor ileri demokrasi gereği. Sol-sosyalist isen eğer kafadan sakıncalısın, giremezsin kente. Yaklaşacağın adım sayısı bile belirlenmiş. Anı köşesiyle idare edecek isen eğer, elinde karanfil platform temsilcilerinden biri olma hal çaresine bakacaksın. Yoksa bekleyeceksiniz daha daha ileri demokrasiyi ve sapla samanın karıştığı bir seçimde en babasından cumhurreisi seçilmesini.
 
Hatıralarımız, anılarımız, anmalarımız da elimizden alınıyor, analarımızın yüreği yanıyor…
 
Buna asla benzemesini dileyemeyeceğimiz, benzer çağdışı katliamların bir daha yaşanmaması için, Anmak, yermek, kınamak, telin için bile ilin valisinin, parlamenterinin peşine takılarak, devlet erkanı ile birlikte, devletin izin veridiği oranda, bir nevi açılış statüsünde protokolvari bir prosedür oluşturuluyor Sivas’ın ellerinde. Sivas ellerinde sazım çalınır…
 
Usule uysalca uymada gör. Yeni teamüller harici, toplumu bilgilendirmek ve uyarmak için bir basın bildirisi bile açıklayamayacaksın. Elin kalem tutuyorsa, kağıdın da varsa eğer asla ve kata yazamayacaksın.
 
Dünyaca meşhur Madımak’ın içinden tek kare fotoğraf alamadan, filme, kameraya çekemeden dolaşacaksın usulca, usluca eğer çemberden içeri adım atabilirsen. Basın açıklamasını da yaparlar, yürüyüşünü de, yüreği-canları yanmışlar adına, onlar her şeyi yaparlar. Matem törenleri de düzenlerler. Sen üzüntülü bir figür oluştur yeter. Onlar senin adına hem ağlarlar hem de gülerler nasılsa. Her şeyi yaparlar da izin vermezler topluca anmaya.
 
Tam asker yaşı, 21 yıl geçmiş, kızıl alevlerin Madımak’ı yuttuğunu, aydınlarımızın ellerimizden kayıp gittiğini ekranda çaresizlikle izlediğimizin üzerinden, tamı tamına 21 yıl.
 
Asla unutulmamalı Sivas 93, unutulamaz, unutturulmamalı ve unutulmamalı ama hafızalardan silme işlemi daha katliam günü başlatıldı hala sürüyor. İleride bu günleri dahi çok arayacağız anlaşılan. Hasetle resetliyorlar toplumun bilincini. Canlar yanmış, canlar unutturuluyor, canımız darlanıyor, iyice daralıyor çember.
 
Yüreklerdeki, içimizdeki ve Madımak’taki yangın hala sönmedi, sönmeyecek. Hissedilmesi duyulması gereken Utanç otelin bilim kültür merkezine dönüştürülmesi ile ortadan kalkacak sanki. Kalkmaz hiç, yananla yakan yan yana durdukça bu yangın harlanır. O gün orada yakmasalar da duyarsız kalanlar devletin hangi mevkilerinde konuşlanmışlar acaba bakmak lazım. Bu ayıp bize yeter de artar, deyip utanırız hala insanlığımızdan.
 
İşte O can pazarının yaşandığı günlerde doğanlar kaç seçimde oy kullandılar, askerler, anneler, babalar. 02 Temmuz’dan habersiz, haberli olsa da duyarsız milyonlarca birey. Güllük gülistanlık masalıyla devşirilmiş kaç on milyon yürek. Kaç on milyon yürekte de sönmeyen ateş, yanan canlar…
 
Tam 21 yıllık bu yürek yangını. Yasak, yasaklı anmalarla geçiştirilmiş, yasak savmalar ve zaman aşımı ile genelleştirilmiş ama;
 
Yüreğimiz hala yangın yeri, yüreğimiz halen yanıyor. Biz “ibret için yakılması gerekenlerdeniz” deyip sıramızı bekliyoruz, gelin bakalım muhteremler…

HOŞGELDİN, EY ŞEHRİ RAMAZAN-I KAPİTALİZM HOŞGELDİN…

HOŞGELDİN, EY ŞEHRİ RAMAZAN-I KAPİTALİZM HOŞGELDİN…

Bu yıl on bir ayın sultanı yazın en kavurucu sıcaklarına denk düştü. Tam 17 saati bulan ve geçen bir oruçluluk günü söz konusu. Tutanlara, tutmayanlara, tutamayanlara Allah kolaylık versin. Ayrıca bu ramazan ağustos ayında yapılacak cumhurbaşkanı halk oylamasıyla da, adaylaşma süreci ve propaganda dönemiyle de bütünleşti. Ramazan ayı ekonomik fırsatçılığına, cumhurbaşkanlığı siyasal fırsatçılığı da eklenecek gibi görünüyor tüm ramazan etkinlikleri.  Bu senaryonun tıpkısı 12 Eylül anayasa halk oylamasında da uygulanmıştı. Şimdi benzeri bir ramazan yaşayacağız, oruçlanacağız...
Niyetliyim, çok iyi niyetliyim ama olmuyor. Bu yıl ramazan fırsatçılığına üst perdeden "siyaset fırsatçılığı" eklendi...
Ramazan ayı son on yıllarda acayip tüketim çılgınlığına yönlendirildi. Mübarekti, kutsaldı tamam ama ulusal ve uluslararası markaların cirosu bu ayda tavan yapıyor. Yerel merel birçok ürünümüz çok uluslu sermayenin kasalarını şişiriyor. Kapitalizm Hıristiyan dünyasında can çekişirken İslam dünyasında bir aylığına da olsa bayram yapıyor. Bayram sonrası ise emperyal güçlerce kazanılan kendilerine kaos, yıkım olarak geri dönderilecek.
Yanlış anlaşılmasın ama İslam resmen sınıf atladı, gerisingeriye bir atlayış, perendesiyle. Müslümanlığın doğasında olan dayanışma, paylaşma, yardımlaşma gibi kavramların içi boşaltıldıkça kan ağlıyor İslam ülkeleri. Memlekette artık her şey yardım poşetleri ve iftar kutularıyla ölçülüyor olsa da şiraze kaymış bir kere. Bir bardaklık iftar açma meşrubatı ve sandviçinden iftar çadırlarına, çadırlardan sokak iftarlarına, mahalle iftarlarına, ramazan paketlerinden dijital yardım kartlarına evrimleşen mübarek ramazan kapitalizme, peşinden emperyalizme tutsak oluyor, oldu da. Beş yıldızlı otel teraslarında, camlı-canlı köşk, konak ve saraylarda verilen iftarlarla İslam sosyetesi de son yıllarda fıtratına çağ atlattı.
Niyetliyim, çok iyi niyetliyim ama On bir ayın sultanı ne yazık ki halktan koptu, koparıldı. Deyim yerindeyse, kapitalist oldu, emperyalizme yelken açtı…
Bu yıl da Ülkenin her vilayeti, İstanbul’un her ilçesi, her belediyesi kapitalizmin bu paslı çarkına ramazanı da kurban edip, ramazan bahanesiyle dört bir yana iftar masaları kurup masadaki insanları da kurban ettiler. Üstüne üstlük yerel, verel dernekleri de kullanarak uydurma kaydırma eğlencelikler de tertipleyip, “ benimkine oy bul-ver “ misali siyaset soslu gecelerde sahura kadar rol alacaklar, rol çalacaklar. “
Vicdanı ile cüzdanı arasında sıkıştırılmış “ gariban, mazlum Müslüman kesim, nesli tükenmiş çeşmelerden şerbet akıyor, çorba akıyor, para akıyor akıttırılıyor diye sevinmeye zorlanacak. Ama bilinse ki harcanan asıl para kendilerinin ve asıl parsayı toplayan oyladıkları, kör körüne destekledikleri en yakınları. Varsa yoksa kilometrelerce iftar masaları kurulsun, kuş sütü eksik masalarda iftarlar açılsın paralar akıtılsın.  Antika musluklardan kızılcık şerbeti akıyor ve içiliyor ya dünya güllük gülistanlık garipler bir aylığına. Çocuklar için Karagöz- Hacivat perdesi kurulmuş, kukla gösterileri yapılıyor ya, hoşgeldin, ya şehri ramazan-ı kapitalizm…
Ne güzel…Ne ala...İyi niyetliyim, çok iyi niyetli...
Niyetliyim, çok çok iyi niyetliyim “ ama olmuyor ey efendiler! İslam’ın sokak tiyatrosuna, ucuz reklamlara, pahallı iftarlara, onlara bunlara, şunlara ihtiyacı mı var. “ Mahşerde kör olanların gözleri “ dünyada bir açılmış ki pir açılmış. Pir’i Mir’i bir yana dünyalıklar kazanılmaya çalışıyor bir ayda on bir aylık, maşallah vesselam.
Niyetliyim, iyi niyetliyim hem de çok iyi niyetliyim” ama bir şeyler ters gidiyor bu ramazanlarda. “ İnsanlığı karanlıktan aydınlığa çıkaran”  Hazreti Peygamber’in sözleri, nasihatları vasiyetleri görmezden geliniyor dibine kadar. Ey şehri ramazan-ı kapitalizm hoş geldin, beş geldin.
Allah kelamıyla Ramazan; “ insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’an’ın indirildiği aydır.” Eyvallah.
On bir ayın sultanını diğer on bir aydaki rantı, çıkarları için kullanmayı göze alan, ramazanın rotunu çıkaran o cahil cühelaya yüce kitapta ne ayetler var, gören gözlere, bakın ne diyor:
“ Bir ülkeyi helak etmek istediğimizde o ülkenin varlıklı ve şımarmış kişilerini çoğaltırız. Bu suretle onlar kötülük işlerler. O ülkenin zenginlik sebebiyle şımarmış ele başılarına  iyilikleri emrederiz. Buna rağmen onlar kötülük işlerler. Böylece o ülke helaka müstehak olur. Biz de orayı darmadağın ederiz. “
Onca bunca israfın ramazan ayında olması nasıl boş bir mantıkla, hoş karşılanır anlamak mümkün değil. “ Bir de akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver gereksiz yere de saçıp savurma /zira böylesine saçıp savuranlar şeytanların dostlarıdır. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür. “ diye anlatıyor Kur’an-ı Kerim.
Niyetliyim, çok çok iyi niyetliyim, belki de gereğinden fazla iyi niyetliyim ama iş çığırından çıkmış. Kutsal kitap’tan müstesna ayetlere ters işletiliyor şehri ramazan-ı kapitalizm, emperyal düşler uğruna. Oysa emir şöyle; 
“ Her ümmetin bir süresi vardır. Süreleri gelince onlar ne bir an geri kalırlar ne de öne geçerler. Tam vaktinde batıp giderler.”
“ Fakat Allah’ a verdikleri sözü ve yeminleri az bir paraya satanlar var ya işte onların ahirette bir payı yoktur. Allah kıyamet günü onlarla konuşmayacak. Onlara bakmayacak. Ve onları yüceltmeyecektir. Onlar için acı bir azap vardır. “
“ Nice ülkeler var ki zulmedip dururlarken onlara mühlet verdim. Sonra onları yakaladım. Dönüş banadır. “
 “ Yetimin malına yaklaşmayın. Yalnız erginlik çağına erişinceye kadar onun malına en güzel biçimde yaklaşabilir onu uygun tarzda sarf edebilirsiniz. Ölçüyü ve tartıyı tam adaletle dengeli yapın. Biz kişiye gücünün yettiğinden fazlasını teklif etmeyiz. Söz söylediğiniz zamanda akrabalarınız da olsa adaletli ve Allah’a verdiğiniz sözü tutun. İşte Allah size iyice düşünesiniz diye bunları emretti. “
“ İnsanlardan öyleleri vardır ki dünya hakkında söyledikleri senin hoşuna gider. Hatta böylesi kalbinde olana samimi olduğuna Allah’ı şahit tutar. Hâlbuki o hasımların en yamanıdır. “
“ Zulüm ile öksüzlerin mallarını yiyenler karınlarına sadece ateş koymaktadırlar. Ve çılgın bir ateşe gireceklerdir. “
 “ Kendilerinden geriye zayıf çocuklar bıraktıkları takdirde onların durumundan endişe edecek olanlar öksüzlerin hakkına dokunmaktan çekinsinler. Allah’tan korksunlar ve doğru söz söylesinler. “
 “ Yetimlere mallarını verin. Temizi pis olanla değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katarak kendi malınızmış gibi yemeyin. Çünkü bu büyük bir günahtır. “ 
“ Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma. Çünkü sen ağırlık ve azametinle ne yeri yarabilir ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin. “
Niyetliyim, iyi niyetliyim hem de çok, çok iyi niyetliyim, o yüzden ramazan ile demlenip bir kez daha dakunmayacağız zülfi yâre, sözümüz söz…
Hoş geldin, Ey şehri ramazan-ı kapitalizm hoş geldin, beş geldin, Ya şehri ramazan. Gerçek emektar, dindarlara da hayırlı ramazanlar…

CUMHURBAŞKANLIĞI SİYASETİ, CUMBALARDAN SOKAĞA TAŞINCA…

CUMHURBAŞKANLIĞI SİYASETİ, CUMBALARDAN SOKAĞA TAŞINCA…

Karanlık basmaya başladığında, hem de en zifirisinden baskın başladığında koca dağları yutan kara derin çukurlara benzer siyaset. Cumhurbaşkanlığı siyaseti cumbalardan sokağa taşınca, adaylaşma ara turlamaları da vatandaşın kaç tur seçeceğini hiç etkilemez bu zifiri karanlıkta. Sandık başı ifrit olmakla, nefret duymak arası eş benzer bir tutum sergilemek de siyasi günahtan sayılmaz ve asla sayılmamalı bu durumda.

Bu süreçte, gördükçe, duydukça ve bildikçe çıldırmışlar ve ne varsa çaldırmışlar gemisi güçlükle ilerler kara dalgalarda. Kıyıdaki gözetleme kulesinde ise akıl düşmanlığı erketededir ve yol vermez delikanlı dalgalanmalara. Düşünen adam heykeli yontar durur tüm başkaldıranlar ama hortlağı karanlıkta dürbün ile aramak iskeleye ulaştırmaz tayfaları. Tayfalar karasularda telef olur yiter giderler bu minvalde. Böyledir işte avlağına varmak dokunaklı sözlerle, anlayan anlasın anlamayan bol olsun misali seyretmek.

Her seyri seferin tıkandığı bir an vardır ve çark ne kadar kararlı olsa da yaramaz kararmış suları.

Tinsel ve dinsel bağlar da kesildiğinde kopuk dökük kelimeler salınır iyice kabaran denizde. Süreklilik arz etmeyen siyasi ilişkiler dünyasında unutmalar başlar sonra ya da unutturma girişimlerine başlanır sırasıyla. Vaziyet yaz ziyaretlerinde geçecek dönemlerde cumhurbaşkanlığı aday ve seçimlerine odaklanmak olunca, yazmak ve oylamak güzide bir zihin gerektirir. Ayrıca gezide başlayan bir sihirdir ama silinmiştir hafızalardan tek tek tüm yolsuzluklar. Yine de patavatsız dağlara uzayan patikalarda kaybolmamak gerekir akil insan olma babında beş paraya. Bir hiç uğruna kirlenmiş bağlarda da önsezi fırsatçılığına düşmemek lazımdır akıllı adam olma icabıyla.

Elinde ayağında tonlarca ağırlıkta külçe, yaşam biçimselliği cahilliğine kapılmaktır en zenginlikler bile.

Oysa özgürlük, barış ve gelişmenin dalgalandırmalarına kapılmadan olmaz gemicilik. Gemicikler maliklerini de, insanları da delirttiğinde ise çöl gemileri ölüleri diriltir, dirileri de öldürür kendi başına. Ve gücü yeten yetene, yetmeyenler ise can havliyle atlar denize. Denize düşen kaç çeşit kaç milyon su canlısı varsa da içlerinden adı sanı belli olana sarılınır hep ve daima. Kaç gözü varsa denizin ve deniz canlıları tüm gözleriyle görürler bu içtenliksiz sarılmayı, iç titreterek. Denizden yanalar bir yana, kaçkın, aç gözlü, yağmacı, yalancı, talancı ve yırtıcı mizaçlı ne kadar canlı varsa su kürede ve kara küresinde siyasetin kara kuyusuna basamak olurlar.

Cumhurbaşkanlığına mahkûmiyet işte bu aşamada çok önemlidir.

Aslında bu mahkûmiyet ve mahrumiyet öyle bir yılışıklık ve yıkılıştır ki, güneş ufukta cılızlaştıkça, küreği kırık sandal görüntüleri kararır o güzelim maviliklerde. Ve ayni mekânı yaşama fakirliği, arsızca zenginleştikçe de insanlar pusulasını şaşırır.  O şaşkınlıkla pembe köşklere pembe hayaller yerine yine karabasanlar bulaşır. İşte insanları ve hayatları yutan düşünceler veya düşüncesizlikler o siyaset çukurlarında belirlenir, şekillendirilir.

Zaten enlemi boylamı hesaplamak, denizde boy vermeyi bilmekten geçer. Geçse de geçmese de hesap asla şaşmaz ve güneşin denizi sararttığı bir akşam üzeri çağlayanlar gemisi karaya oturur. Cumhurbaşkanlığı adaylaşma süreci ve süzgeçten süzülenler ‘el dorado’yu arama efsanesi gibi bir durumu ortaya koysa da gemilerin karaya oturmasından başka bir izahı yoktur meselenin.

Tasarlanan her ne ise zamanla, zamanında eni konu bilgilendirmemek handikapı tüm sekreteryaları sekterletir ve sarsar. Haber bültenlerinden alt yazılardan öğrenilen bu kutlu doğum karşısında durum değerlendirmeleri de itinayla yapılır. Yapılır yapılmasına ama bu siyasi kuluçka dönemi, cılktır ve ‘kimse siyasi ve kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.’

Öte yandan zaman daralınca gönüllerde öyle genleşmez. Hesaba katılsınkatılmasın bir acayip beklenti söz konusu olur her dilden, dilimden. Hadsiz muhabbetlerle beslenenler bu öteleme-ötelenme neticesinde enteresan bir daralma yaşar. Yaşını başını almışlar bile belki bir hayal kırıklığı olarak adlandırılabilecek bu aykırılığa selam dururlar. Ama siyasi parametrelerin bozulduğu ve paralanmaların başlayacağı bir süreçtir karaltılar arasında parlayan. Bu ortada duruş, ortak tavır iktidarı paylaşanların iktidara tutunanların da işine gelir.

Bu gereksiz içten dışa tutuşma iktidar aktörlerini biraz zorlayacak görünse de rol çalmayı iyi bildiklerinden bu sefer de senaryolar tutar.

Tutmayabilir de çünkü reyting ölçerlerde çevreyi gereğince kolaçan etmeden köşe başlarını eşik etmeler suskunluğunu koruyor. Şimdilik belki ama işler yoluna girince, belirsizlikler bitip sonuca erişince girişirler algı yönetimine, oranlamalara, boranlamalara.

İyice daraltılmış, kısaltılmış, sindirilip büzüştürülmüş sözde hür irade ile cumhurbaşkanlığı adaylığı da böyle olur, seçimleri de bela, başa da bela olur.

En hattat olanlar bile hatlayamaz bu gidişin ismini cismini. Cismi cismani uzaktan akrabalık ve şifa dağıtma üzerine kurulmuş bu kumpasta seçmek veya seçememektir tüm mesele. İllaki seçmeye zorlamaktır cumbalardan sokağa taşanları. Ne sıkıntılar ne musibetler atlattı bu memleket ne imtihanları iftiharla geçti bu ahali, bu da gelir bu da geçer. Zaten balıklar gözleri açık uyur ve insanların çoğu da balık hafızalıdır.

Yaşanan, yaşanacak olan ve oylanacak olan benzeyişi tasarrufi, bir tasavvufilik ve sufilik içerdiğinden, cumhurbaşkanlığı siyasetine saf kayıtsızlık inanç ve edep paradoksudur…