9 Kasım 2014 Pazar

ZEYTİN YIRI VE YIRCA…

ZEYTİN YIRI VE YIRCA…

Yırca’lıların yırı dünyanın dört bir yanında duyuldu…

Zeytini dededen, inciri babadan miras, bağı bahçeyi kendi yetiştiren Yırca’lı zeytinci dedeler nineler, analar babalar bacılar, yerlerde süründürüldüler reddi miras yapmadıkları için. Mirası hak saydıkları için. Tel örgüler arkasındaki Tapulu tarlalarında zeytinliklerine hasat için bile sokulmadılar. Ve bu yasa dışı keyfiyetle yetinilmedi ve kara karaktersizlikle hanelerin yüzyıllık zeytinsel bereketleri kökten budandı. Velev ki yasa içi olsun, hiç mi yürekler sızlamaz şu daltabanlarda, hiç mi? Hiç mi bunlar? Hiçler…

Her sıkıştıklarında Allah, kitap, din mezhep diye atan o, şu bu meymenetsizler, kutsalı sadece kendi uhdelerinde sanan bu madrabazlar konu akçalı işler olunca o yüce buyruklara neden gözlerini kaparlar acaba. Üçten beşe şart olsun ki o Üç maymuncuklara çok yakında her kapı kapanacak ezelden ebede. Çünkü bir değil, bin değil, her gün yığınla ibretlik ve muamma.

“ O gökten su indirdi. O suyla her çeşit bitkiyi çıkardık. Bir yeşillik çıkardık. Ondan birbiri üstüne bindirilmiş taneler, hurmanın tomurcuğundan sarkan salkımlar, üzüm bağları, birbirine benzeyen ve ayrı olan zeytin ve nar bahçeleri meydana getirdik. Meyve verirken ve olgunlaştığı zaman her birinin meyvesine bakın! Şüphesiz iman eden bir topluluk için bunda gerçek ibretler vardır.”

Karaya vurmuş her kötü yolculuktan sonra hep yüce öğretilere ters, o eski masallara ve yepyeni hurafelere inanma inandırma makamı oldu devlet makamları. Hangi makamdan çaldıkları olayın nevine göre hesaplanıp kitaplanıyor. Net değil ama sanki parayı veren düdüğü öttürür, düttürü dünyası ve dütleme devri hakim mevki ve makamlarda. Karada, denizde ve havada, yer altından tarlalara hep ayni terane. Zeytinden yağ çıkarmayı maharet, posayı millet sayan bu köhne anlayış bu kez gözünü kırpmadan altı binden fazla bilet kesti cehenneme ve yine ah aldı.

Odası bol sarayda ve manzarası bol balkonda, ışığı sonbaharlara emanet edenlerin posta güvercinlerini tanık göstermesi gibi bir şey şu zeytin ağaçlarının katli, katliamı. Yürütmeyi durdurma ise yürütenlerin, hükümranlarla yağ bal olan tiranların, yağcılığı görev sayıp malı götürenlerin, yağlı kapılara yağcı kuyrukçuluk edenlerin, yağlı kaplara yancılık yapanların, haramı helalı tanımaz yağ tulumlarının kesilecek ağaç bırakmadıkları gün, zeytinsi kara bir akşam üzer ancak yetişti, yetiştirildi. Şimdi hangi yakalara, hangi yağlı yakalara yapışacak karşı yakalılar. Resmen kitapsızdır bu kıyımı yapan, yaptıran, izin veren göz yuman ve içine hazmedenler.  Arsız kitapsızlar, yüce kitap şöyle diyor;

“ Andolsun incire zeytine, and olsun Sına’ya ve Mekke’ye andolsun ki; biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik. Ancak iman edip, Salih amel işleyenler hariçtir. Onlar için ebedi mükâfat vardır…”

Kusur kime aitse, kim kabahatli ise kim en en ise, zatın ve zevatın tüm zatı sıfatları, meziyetleri zeytuni akşamlarda meze oldu şeytana. Zeytincilerin bedduaları göğe savrulurken, zeytin dalı uzatılmasına yine geç kalındı ne hikmetse. Şikâyetler edildi, yazıldı, çizildi, direnildi, yağma yok denildi ama yine yağmalandı şu garip milletin ortak değerlerinden altı bin adeti daha. Adet yerini bulsun hesabı oradaydı devlet ama engel olmadı hıyanete. Ve emanete hıyanetlik zirve yaptı yine. Şimdi küçücük bir zeytin çekirdeğinin firavunlaşanların boğazına takılıp tıkaması yönünde temenniler dolaşıyor semalarda.

Her olayda zeytinyağı gibi suyun yüzüne çıkanlar bu sefer de çıkacaklar mı suyun yüzüne Allah bilir ama zıvanadan iyice çıktıkları besbelli. Kıllar kıpırdamadı zeytinlikler katledilirken. Kuş beyni kadar beyinleri olanlar, kuş kadar bile canları olmayabileceğini düşünmeden altı bin kere altı bin günaha bulandılar bu kez. Daha ne olsun, daha ne yapsınlar ibretlik. Daha neler yaşasın şu dini bütün garip millet, bu aldatmaca daha nereye kadar mezhepsizler, nereye kadar bu aldatmaca.

“O, Su ile sizin için ekinler, zeytinler, hurmalar, üzümler ve diğer meyvelerin hepsinden bitirir. Bunlarda düşünmeyen toplum için büyük ibret vardır.”

Şimdi emeğine, zeytinine, ağacına, atadan babadan miras mülküne, emanetine sahip çıkanlar bir holding özel güvenlikçilerince azarlanıyor, dövülüyor, tartaklanıyor, yerlerde süründürülüyor ve ve de garip Yırca’lıların elleri arkadan kelepçeleniyor bu kasaplarca. Bu nasıl bir devlet olmaktır. Amerika mı burası, kim verebilir bu yetkiyi onlara ve bu emri kim vermiştir, nasıl özel mülk olur köye tapulu zeytinlikler. Özel mülke girdi vur alnının çatından oh ne ala, akla zarar bir küçük Amerikanlaşmadır yaşanan, yaşatılan. Nerede devlet nerede millet. Bu illet paçasına yapışırsa bu milletin nasıl bir özel kolluk gücü faşist devleti olma yolunu girmişliktir bu. Artı resmisi de var yandı bu millet mazallah. Dost uyur, düşman uyur büyük sermaye uyumaz, keser zeytin ağaçlarını, keser canları. O zeytin ki yüce mesajda;

“ …Ayrıca su ile Tur-i Sina’da yetişen bir zeytin ağacı yarattık ki, meyvesi yağlıdır, yiyenlere katıktır.”

Kestirme yoldan giden çok dolanır, çarşafa dolanır. Estim gürledim duyulur, kestim yok ettim olur, mantıksızlığı gelir o Yırca’lı köylülerin duvarına vurur. O garip ninelerin, anaların, ailelerin mütevazi sofrasındaki zeytin tanesini, katıklarını resmen çaldı bu Allahsızlar. Özel mözel anlaşmalarla bir güzel oturdular âlemin tapulu malına. Ama kanun dışı veya içi kesilen baş yerine konamayacağı için o altı bin kesik başın hesabını zor verir bu zebaniler. O insafsız dinsizler bir gün olur mutlaka hesaba çekilir, çekilecek iki cihanda da. Öyle tek dünyalık ampula, mampula güvenmesin hiç kimse, çünkü yüce nur ışıdığında yüzsüzlerin bin bir yüzü kararır kalır.

“Allah göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun misali içinde lamba bulunan bir kandil gibidir. Kandil cam içerisindedir. Cam da sanki parlayan bir yıldızdır. Doğuya ve batıya mensup olmayan mübarek bir zeytin ağacının yağından yakılır. Neredeyse ateş değmeden de ışık verecek gibidir. Bu nur üstüne bir nurdur. Allah dilediği kimseyi nuruna kavuşturur. Allah insanlara misaller verir, her şeyi bilir.”

Yırca’lıların yırı dünyanın dört bir yanında duyuldu. Dünya alem, yer gök artık biliyor bu bir ilk olmayan katliamın boyutunu.

“ Onlar bilmiyorlar mı ki, Allah onların gizlediklerinide bilir, açığa vurduklarını da.”…

8 Kasım 2014 Cumartesi

GÖÇ ÜÇLEMESİ, ‘BİNLERCE YILDAN SÜZÜLEN YÜZYILLIK DİRENİŞİN DEV ADAMI OLMAK’…

GÖÇ ÜÇLEMESİ, ‘BİNLERCE YILDAN SÜZÜLEN YÜZYILLIK DİRENİŞİN DEV ADAMI OLMAK’…

Göç; yaşanan toplumsal heyelanları unutarak veya asla unutmayarak, yerli yersiz veya tam odağında heyecanlarla yağmurdan kaçarken doluya tutulmaktır, yağmur çamur, kar tipi demeden alaca karanlıkta çıkılan yollarda. Ve bir tutukluk yaşar yolcular ve bir tutukluluk yaşatır bal can doğa. Ve o doğanın insan müsveddelerine geceden gün doğar…

Etnik yağmalama mekanikleşince, göçe, yağmura ve seline irkilerek selam durur al yeşile boyalı bereketli topraklar. Topağında, toprağında nice selam salâvat saklıdır bal ormanlarının unutulur. Arı kuşları cennetinde karınca kararınca yüzyıllar boyunca kadere küsmeden yaşanmışlıklar vardır korkusuzca unutturulur. Derinliğine engin, siyaha çalan denizlere dökülen nice akarsularda abdest almışlıklar saklıdır solan anılarda uyutulur. Aleyhine Aleykum selamdır bu kez gönül camına, gözlük camına vuran, emanet çamlara selam duran, gözyaşı damlalarına, danelerine ismini cismini veren. Ancak nutku donduran uğrulara, uğruların uğursuz utkularına sahne olur tarihin kara yaprakları.

Oysa nice fetihler yaşadı bu coğrafya, cennetsel doğa. Birinci dünya savaşının başladığı güne dek binlerce yıl ve sonrasında tam yüz yıl nice acılara göğüs gerdi bu millet, memleket memleket. Her güneşsiz gününe denk hüzün yüklü yıl dönümleri yaşadığında yaralı yürekler bir kez daha hazanı yaşar ve yasa bağlanır göç yolları. Hiç durmaksızın hala ayni yıkım, kırım politikaları ve haki ceketlileri dolaşır bu eşsiz patikaları. Tahta kimin çıktığı, tahttan kimin indirileceği, tahtın değersizleşip tahtalaştığı bu göç sağanağında hiçte önemli değildir. Göçmen bulutlar arası bir aydınlanma yeter sarı dosyaların içindeki zarfların açıklanmasına, yürek dayanmaz fotoğrafların algılanmasına.

Dere, tepe, düz, deniz demeden yağmura çamura bulanan, cılız şimşekler ve galiz gök gürültüleri ile balyalanan bu tarifi zor tüm yolculuklar ballı canlı natürelliğe elvedadır aslında, sadece göçmek değil. Oysa İsevilerin seferberlik ilanlarına karşı teskerelendirme günlerinde gönüllü askerlik tercihi yapan kayıpların emanetidir bu doğa. Hala oralarda doğanlara ve hala direnenlere emanettir har. Ve nice yolcular gelip geçmiştir, nice göçler akmıştır zaman köprüsünün altından. Görülecek günler diri diri gömülür toprağa ve gösterilecek hünerler varsa da sahte dünyada darlanır. Ve dahası sönmeye yüz tuttukça harlanır mikro-makro faşistlik yüzsüzlerce.  

Harmanlar nice mübarek fetihler ve nice solak fatihler gördüğünü asla unutmaz. Ve yeniden canlanır doğa dere tepe düz deniz demeden. Omuzlara bir yük değil, yağmurda sağanakta, güneşte ayazda parlayan ve omuzdaşlara yakışan kızıl dominodur hürriyet. Asker ağalarından armağandır bu sancak göğüste taşınan, canı teslim etmeden esir verilmeyen. İhatanın desteklenmesidir aslında işte bulandırılan derelerden ak sularıyla kuzey doğudan en batıya ve en doğuya, Karadenizden Egeye akan ve inançla karşı durulan.

Sinesinde göç, sürgün, vurgun ama ata paşa olgunluğunda bir duruşun durusu ve kıyıma, yıkıma uğratılan bir neslin nesi, binlerce yıldan süzülen yüzyıllık direnişin devamı olmaktır muhacirlik.  Her göçer, göçmen, gurbetçi haneye düşen, uğrayan ve hanlaşan ise vatan hasretliğidir…

Meydan meydan gözler önünde göç yağmuruna, sürgün seline kapılanlar, sakin bir hırs ile soylu soplu küheylanın yolunu beklerler hala. Ve bekleyiş uzar uzadıkça da, kapılanmalar yerine nice kahramanlıklar, destan destelemişlikler kazınır maziye. Hey gülüm Bal can coğrafya, hey gidi Karadeniz Ege, Duna Dobruca, farzından falezine, çalı dikeninden semaya yükselen ipek yapraklarına hasretlik, yarenlik, darendelik hala orayadır. Kaldır başını, dik dur hey aslan evladı fısıltıları dolaşır hala yüreklerde, sakın yılma insan evladı parlar ılım ışık düşen yıldırımlarda. Bir şimşektir çakar alınların çatında ve kurban olmalar başlar.  Tül perdeler arkasında ana baba duası almışlık yatar. Ve kör topal hemşeriliği vardır ezelden ebede abideleşen. Hey gurur sen ne beter bir sağanaksın, yılmak uğramaz asla bu öksüz kalan topraklara. Ellerde, dillerde, tellerde barış güvercini ve özgürlük türküsü hala direnilir, direnilir.

Tüm göç yağmurlarına ve sürgün sellerine karşın, hala dayanan ve dayandıkça güçlenen bu bağlarda, bal canlarda nice sefer görev emirleri asılıdır kireç boyalı duvarlarda. Astı üstü budur, emirler direkt gönüldedir rütbelerde ve dillerde değil. Hala kayıp dünyalar bileklerdeki nabızda atar. O vakit ki yerinmeden haki ceketleri çıkartma anıdır çıkarılır, çıkarılmıştır. Ama sonrasında anılarda bulanıklaşan silik görüntülerdir yürek yakan. Haki ceketler tahta serildiğinde bunca savaşların başlatıldığı o ilk günlere lanet okunur her dilden. Her definde tüm etnik savaşlar def edilir tezelden, tek elden. O mezar taşsız garipler ki nice fetihlerin fatihidirler erinde geçinde, bal canlar geçidinde, dost eller gecikince.

Gün güne tadı kaçan biçimde yaşamaktır ve adaletten şikâyet edilen günlerin yağmurlarından arınmakla başlar sürgünlük. Tapusal kayıt hatalarıyla uzar cennet vatanın iç yangınları. Nice haksız eleştiriler yapılsa da, hakkıyla elde edilmiş tüm kazanımlardır aslolan ve tarih onları efsaneleştirir. Benlik, bencillik bir yana ortam en doğalından yaratıldıkça her gidilen fethedilen, yüzyıllarca direnip en sonunda apar topar gelinen o doğa, o topraklar derinliğine derin yaradır hala gamlı yüreklerde. Muhacirlikten bir türlü kurtulamayanlara, mutlak bir muhaliflik yağdırır yetim bulutlar. Ve geç, göç derken yağmur önü ve ertesi ve kertesi sığınılan yine o doğadır, cana bal, bal candır.

Er veya geç doğanın dikkatini çeken her mukayese sonrası varılan sonuç bellidir;

Yağmura, sele ve yele takılan göçlere ve sinesinde göç, sürgün, vurgun taşıyanlara, ata paşa olgunluğunda duruşunu hiç bozmayanlara ve kıyıma, yıkıma uğratılan bir neslin nesli hanlarına, binlerce yıldan süzülen yüzyıllık direnişin devamı, dev adamı olan muhacirlere,  her göçer, göçmen, gurbetçi haneye düşen, uğrayan ve hanlaşan vatan hasretliğine içten ve inceden bir selam duruş. Varılan sonuç yürekten bir selam duruştur.

O duruş ki alla yeşile boyalı bu topraklarda ve bal can o topraklarda varoluşun temelidir…

7 Kasım 2014 Cuma

BİR YAZ MAVİSİ YOLCULUĞUDUR’ GÖÇ …

BİR YAZ MAVİSİ YOLCULUĞUDUR’ GÖÇ 

On yıllar sonra bir göç konferansına konudur, referanstır, yazılan veya yazılmayan kısmıyla,  usulca söylenen, kulaklara fısıldanan, akılda kalan ve anımsanan kadarıyla kar kış kıyamet ansızın başlayan ‘bir yaz mavisi yolculuk’ları…

Mikro faşist çığırtkanlar ve hayınlar hala delirtiyor suya hasret susamışlığın rengini balcanlarda, balkonlarda. Ve sırıtıyor en aykırı zamanda yarım kalmış sevdalar o susamışlık ve suskunlukta kuruyan topraklara. Limansızlığın o derin boyutunda, gözyaşları bezeli nem savrulur tüm yolculuklara ve göğün yüzü kızarır arından.

Bir yaz mavisi yolculuğudur göç, karda kışta, çayda çamurda başlayan ve zoraki hayat gemisine yüklenen. Ellerde seyri zor keyfi isyanlar ve yürek yangınları, dillerde kıvrak ve narin ağıtlar ve nice ayrılıklar. Yaşanır tüm yaşanmaz bilinen ve görünenler bir kalemde. Asla unutulmaz ama unutulmuş sayılır binbir türlü nedenlerle. Fırtına gibi çöker bir yaz mavisi yolculuğu…

Kutlu olsun tüm kayıplar, tüm ayrılıklar ve o en aykırı serüvenler. Her ne kadar kutlulansa da avaz avaz alazlanan, kırılgan yüreklerde inanmayışı perçinleyen dualarla bile evvel zaman içindeyi anlatan o insanlık ötesi masallardan ve masal canavarlarından hiç kurtulamaz yaz mavisi yolcuları. Vedalar ve vedialar ise akarsuları, denizleri, denizler ötesi okyanusları taşıran bir damla gözyaşı zerresinde gizlidir. Rengârenk çiçek saksıları dizili pencerelere vuran yaz güneşinden içeriye, kar kış kıyamet yarınlara sürülüş ve dökülmeler, defteri dürülmüşlükler süzülür. Ve eksik korunmuşlukların yer sergisinde ruhun en renkli alacasına o ısrarcı kırılganlık ve kahramanlıklar yön verir.

Öyleki, tüyler ürperten ıslak saatlerde başörtüsünden gözbağından damlar vicdan sızlatan emir ve demir yüklü yolculuklar. Göğsünde ismi yazılı makro faşist sorguçların mekanik bir gıcırtıyı andıran sesleri çalınır kulaklara. Ve her dem bir türlü yetişmeyen, yettik seslerine kabartılır yaralı yürekler. Sürüklenilen uzaklaşmalar yaşanırken tüm insanlık sırları en yakına vurur harabatını ve garabetini. Ve bir garip iskelelere düşer gölgeler ve ana kucağına sığınır solan güller. Acımasızca gülleyi savuran, silleyi indirenlerin rahatlığı ve pervasızlığı yaralar gönülleri. Yüreğe korkular musallat olsa da korkulmaz asla kefereden. Sonuçta oltaya takılır cesaret ve yiğitlik dışında her şeyden çoktan vazgeçmişlik vurur dalga dalga kıyılara. Sefereler açıkça yazmasa da seferi ve seferileri, taşınır on yıllar sonrasına kurgusuz, kuşkusuz alenen göç olgusu.

Karda kışta, çayda çamurda, karada denizde başlanan ve hayat gemisine yüklenen ‘Bir yaz mavisi yolculuğudur’ göç. Nice yanıtsız haykırışlar saklıdır heybelerde. Saklanılır mavinin en karanlığında anıların sıcağına. Denizin ay yüzlü sıkılganlığında ise en keskin acılar yaşanır. Karabasan gibi çöker bir yaz mavisi yolculuğu…

‘Bir yaz mavisi yolculuğu’ yazılsa da alınlara, ağırdır ve ağrıtır bedenleri yolculuklar ve yolculukta başa gelenler. Sanki gün ağartan dönencelere döner yüzünü insanlık ve görmez hiçbir şeyi. Oysa ekmek arası akıl yemek gibi bir şeydir tarihin yapraklarından al renkte süzülenler. Bu saf ve Kafdağı ötesi bitkinliği ve bitmişliği haykırsa da gözler, sözde kendi kendine süren normal bir muhaceret ve ağır safariliktir kayda geçenler. Tüm gecelere sızar yürek sızlatan arsızlıklar, ayarsızlıklar ve bir gün mutlaka, beklenen yolculuklar bir yaz mavisi ertesine ertelenemez hiç. Er geç çıkılacak sayılır yola ve vira bismillah çekilir.

Deniz püskülü gökyüzünde mavi bulutların korumasında kaç çeşit yalancı şahitlik yüzer. Yüzer yüzmesine de yüzsüzlüğün yüksünmesidir arkada bırakılanlar. Semtlerin adlarına yansıyan ışıklar, eşikler ve de beşikler bırakılır mezalimcinin merhametine. Ve gökyüzünde sahipsiz gemiler yüzer anayurda doğru. Yükleri ağlamaklı düşünceler ve masumiyetin suskunluğudur sadece. Tepeden tırnağa arınmışlık kanatlanınca semaya satılmış rüzgârlar ve paranın neferi kefereler işbaşı yaparlar. Ve çaresiz kuşların kanatlarına fırtınalı isyanlar yapışır. İşte tam o anda başlar bir yaz mavisi yolculuğu ve şarkılar vurur elleri, telleri ve tenleri gurbet gurbet.

‘Bir yaz mavisi yolculuğudur’ göç, çayda çırada, karda kışta, çamurda başlayan ve bitişi olmayan. Çağa ne ayıplar, ne kayıplar çağlar ve çığ gibi çöker bir yaz mavisi yolculuğu, yolcuları hala ağlar…

Kutlu olsun tüm terk edişler, özlü sözlü, yazılı ser verilen serüvenler. Serüvenlerdeki kahraman yolcular, nutku dolduran utkular, kutlu olsun. Hayat salıncağında hep tek kişilik monologlar sallanıp durur ama tutkusu milyonları vurur. O durulukta ve durgunlukta tahterevallinin bir ucunda kan donduran terk edişler diğer ucunda durduk yerde topraktan taşan ve haykıran ayrılıklar terler. Ve tam ortaya oturur bitmeyen kavgaların romansı, savaşların romanı ve koskoca hasret. Bozar tüm dengeleri hicret ve başlar esaret. Birlikte sallandıkça salda anılar, allanır yüzler ve yolcunun yüreği döner, başı düşer. O döngüde aşkla özlem dolaplarındaki tüm raflar sarsılır. Camdan kalpler kırılır ve yalancı bir dünyada yaşanmış öykülere savrulur tüm ‘bir yaz mavisi yolculukları’.

‘Bir yaz mavisi yolculuğudur’ göç…

3 Kasım 2014 Pazartesi

GÖÇ; HAYATLAR DEĞİŞİR VE DÜZEN BOZULUR…

GÖÇ; HAYATLAR DEĞİŞİR VE DÜZEN BOZULUR…

Yüzyıllarca emek verip, kan ter çalışıp el yurdunu vatan, vatanı cennet eyleyip, o güller şehrinden, güller adasından, güller ülkesinden ağlaya ağlaya vazgeçmenin ve umuda yolculuğun, hayatı bütün acılara karşın yüreklice kucaklayabilmenin ve kötü tüm anıları yaşanmamış ve yok sayabilmenin ve öz yurdunda el sanılmanın adıdır göç, muhacirlik soyadıdır.

Düzen bozulur ve hayatlar değişir…

Göç öyle bir kör olası olgudur ki; bir solukta yaşanır varsıllıktan yoksulluğa geçiş. Belgelere geçer nitelikte bir savruluştur sonsuzluğa yürüyüş, köşe bucak saklansa da acı anıları ve silinmez izleri. O sürülüşte acıyı en şiddetli dozda yaşamak, yine de yaşama dört elle sarılmaktır hayata geçirilen. Muhtelif dönemlerde anayurda göç eden ve göçle yepyeni hayatlara yelken açan herkesin hayat hikâyeleri yazılmamış koca koca kitaplardır tarihe hak ettiği notu düşmeyen. Hangi yılmaz dil anlatabilir, hangi keskin kalem yazabilir, hangi can dayanır bu sürgünlere.

Hayatlar değişir ve düzen bozulur…

Bir kahrolası savaştır, savaşılır, savaş kazanılır veya kaybedilir.  Ama her durumda olan suçsuz insanlara özellikle kadınlara ve çocuklara olur. Onlar çekerler en ağır biçimde ezayı, cefayı, ıstırabı. Ve nice düşülmez görülen hallere düşülür yekten ve toptan. Yüreklerin dayanmayacağı, açlıktan kıtlıktan kırılma yeğlenecek nice kötülükleri sıralar tüm savaşlar ve savaş bitimleri. Ve çekilen azap ve yıkımlar ve yıkıntılar geçmişle uzlaşmayı gelecekle kucaklaşmayı kapkara sulara gömer. Derme çatma limanlara, her türlü delik deşik deniz vasıtasıyla zor atarlar kendilerini. Bu sonu asla gelmeyecek göç yürüyüşüne çıkanların binlerce yıllık kederidir, kaderidir. Göç, telefattır, kaybolan insanlar demektir, gereğince tefrikalanmamış kaybeden insanlık öyküsüdür. Ve göçenler de etten kemiktendi öykünmesiyle hatırlanır insan olmak.

Hayatlar tümden değişir ve bozulur düzen…

Çoğu göç uluslararası bir yolculuktur, bütün sevdiklerini ya gerisinde bırakan ya da kavuşamamak üzere kaybedenlerin anılarında hala capcanlı yaşayan. Kaçınılmaz akıbet geleceğe benzersiz zirveler ekledikçe yeni ve yenilenen kimliklerle soysal hayaller paylaşmak da zorlaşır. Ve sosyal hayatta göçün ardındaki sırlara yabancılaşma başlar ister istemez. Öyle ki hiçbir şey artık eskisi gibi asla olmaz ve kalmaz. Dünyanın en vahşi dönemlerine has bu sarsıntı, hangi coğrafya olursa olsun tüm göçerlere karanlık zindanlara müebbetliği başlatır. Yaranamaz iki dünyaya da muhacir, kabullendiremez kendini kimseye ve yürekteki hasret büyür de büyür ana yurtta yaşansa da. Gerçekler buharlaşır her lodosta sızlatır burunları, ıtır ıtır kokar güller ve yürekler her hatırlayışta tekrardan yanar. Göçerlerin gönüllerinde yalancı sıcak eğlenişler, en inanılmaz düşler, cevabı bulunamaz sorular yatar. Ve onlara çare arar, sakat yüzyılın yangınında yanan hasta adam. Ve küllenir o günlerin asarı, hasarı. Nice devran hüküm sürer, geçer, sürer ama hayatın mucizelerine inanmayan sürgünlük bitmez hiç, yüreklerden taşar, akıllarda yaşar.

Değiştikçe değişir hayatlar ve düzen bozulur…

Medet umulan her parıltının içi boş, dışı fiyakalıdır ama kanmaz, aldanmaz geçmişinde göçerlik yatanlar. İnlemelerini hiç kimse duymadan, naralarını kimselere duyuramadan bu yalan alemden göçer giderler. Hüzün çoktan unutulmuş, gurur kara dağlara emanettir artık. Ve arkalarında yüzyıllardır değişmeyen değiştirilemeyecek bir ürküntü ve sessizlik bırakırlar sadece. İnsanına kol kanat geremeyen bir sultanın acizliğidir başa gelenlerin tümüne asıl neden. Ve tarihin altın sarısı yaprakları asker çizmeleri altında ezilir, çamurlaşır. Çok yönlü bir arayış, diline, dinine ve milletine çok katmanlı bir yabancılaşmadır her göç.

Değişir hayatlar ve değiştikçe bozulur düzen…

Kılavuzu duygu olan hiçbir kavramı bilimsel veya değil hiçbir sorgulama açıklayamaz net biçimde. İşte göç odur ve içinde sürgünü barındıran ve çağrıştıran her yolculuktaki kara yazgı ve ağır zarar veren yaşanmışlıklar dünya malıyla onarılamaz. Saflığını ve coşkusunu asla kaybetmeyenler her adımda yeniden yaşar o serüveni. Ve en yakınlarına bile bahis etmezler, mezara götürürler mezalimi. Ve ışıklar berraklaşır, düşünceler dile gelir, davası görülmemiş belgelere yansır, siyah beyaz fotoğraflara sızar acılar ve canlar bir kez daha, bir kez daha yanar. O belgelerde ne isimler vardır isimsiz, zihni allak bullak eden ne tipik göç hikâyeleri vardır kahramanları isimsiz. Ama imkânsızı imkânsız olmaktan çıkaran, inançlı mı inançlı, and içmişlerin ters yüz olan hayatları saklıdır zaman tarlasına avuç avuç ekilen.

Hayatlar değiştikçe değişir ve düzen bozulur…

Her türlü bireysel dürtüden yoksun sosyal bir yok oluş, sebepsiz bir soykırımdır göç. Ve her türlü muhaceretin ve tehcirin tesiri sonsuza dek sürer. Belleği zayıflattıkça zayıflatan bir yalnızlık ve yalnızlaşmadır insan pınarında yaşanan. Tüm tehlikeleri ber taraf edip, en uç noktalara korkusuzca taşınan hayatlardır mükafatı. Acı deneyimlerdir mal mülk ve elde kalanlar. Açılan kara delikten geçip, kapanış kapıları delip, yepyeni bir dünyanın yorgun savaşçısı olarak kalmaktır göçerlik. Ergeç lirik göçer öykülerinin kollarına bırakmaktır güllerden demeti, gül şehirleri, gülden adaları, gül kokan ülkeleri. Ve gönülden gelerek gül koklamamaktır,koklayamamaktır bir daha.

Düzen bozulur ve hayatlar değiştikçe değişir…

Ve o vakit koskoca bir dünya küçücük yıpranmış bir gemiye biner ve diyet ödenir. Milyonlarcasıyla tarihi yaprak yaprak o can alıcı keskin düşlere nakşetmektir, silik anılara hapsetmektir göçün hikmeti. Anıların gölgesinde göçen benliği yeniden keşfe mürettebatlıktır tüm hizmetler. Gerçekler irdelendikçe, örselenen cam fanus çatlar ve faniler rahat yatarlar güller bezeli kabirlerde. Kaç çılgın gün, hafta, ay, sene ve dahi asır yaşanmışlıklar sonrası bitecek sanılır, bitti zannedilir ama gittikçe gider, sürdükçe sürer göç. Acı tatlı binlerce anı yazılsa roman olur beylik lafında gizlidir ve gül tadındadır muhacirlik. Dikeni yüreğe batar ve kanadıkça kanar evladiyelik yara. Yaşayanlar yazamaz, yazmak istemez kendi romanlarını ama hiç yaşanmaması gerekeni yaşamış olmaktır adamlık ve yazarlık. Zaten her ne kadar yazılsa çizilse de bir şeyler yine de eksik kalır.

Hayatlar değişir, düzen bozulur ve güller solar…

ESENLER’E İLK KEZ BİR CUMHURBAŞKANI GELDİ, AŞIRI GÜVENLİK USANDIRDI, ERDOĞAN AÇTI, ÇATTI VE GİTTİ…

ESENLER’E İLK KEZ BİR CUMHURBAŞKANI GELDİ, AŞIRI GÜVENLİK USANDIRDI, ERDOĞAN AÇTI, ÇATTI VE GİTTİ…

Esenler’e gelen ilk Cumhurbaşkanı Erdoğan,  Dörtyol Cumhuriyet Meydanı'nda 111 milyon lira tutarındaki yatırımlar;Belediye Hizmet Binası (23 Milyon TL), Hükümet Konağı (20 Milyon TL), Kadir Topbaş Kültür ve Sanat Merkezi (23 Milyon TL), Esenler Özdilek Anadolu İmam - Hatip Lisesi 1. Etap Açılış, 2. Etap Temel Atma (40 Milyon TL), Cahit Zarifoğlu Gençlik Merkezi ve Bilgi Evi (3 Milyon TL), Bilgi ve Hikmet Evi (2 Milyon TL) açılışını tek tek yaptı ve yaptırdı, çattı ve gitti…

Esenler’e gelen ilk Cumhurbaşkanı Erdoğan;  iç ve dış siyaset kapsamında yaptığı konuşmasında Esenler’in boşa geçen on yıllarından sonra zorla kazandırılan eserler ile ilgili olarak; “Kardeşlerim burada, bu icraatlarda akıl var, bilgi var, tecrübe var ve neticelendirme var…” dedi.  

" Esenler’e gelen ilk Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gelişi de gidişi de şehri felç etti. Yoğun güvenlik önlemleri alındı. Dört bir taraf bariyerlerle kapatıldı. Yaya yolları sadece Cumhuriyet Meydanı’na çıkacak biçimde açıktı. Ve çaresiz meydana yolu düşenlerin açılışları sonuna dek izlemeden çıkması da bir hayli zorlaştırılmıştı. Kimse, hiç kimse işlerini gereğince yapamadı. Aşırı güvenlik uygulamaları nedeniyle, Merkez esnaf ve merkez ahali güvenlik mağdurları olarak bir gün geçirdiler.

Esenler’e gelen ilk Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Esenler’e gelişi ve gidişini takip eden akredite olmuş yerel ve ulusal basın mensuplarının da çalışma alanları daraltılmış ve sınırlandırılmıştı. Basın emekçileri sahne önünde dar bir alanda ve sıkışık bir ortamda çalışmaya gayret ettiler. Cumhurbaşkanı konuşurken sebep göstererek ayrılmak isteyen basın mensuplarına da izin verilmedi. Tören sonrası Kültür Merkezi’ne gitmek üzere ayrılan Erdoğan’ı takip etmek isteyen basın gönüllüsü emekçiler ve basın mensupları gerekçesiz sahne önünde bir süre bekletildi. Yükselen itirazlara ise kimin verdiği belirsiz, sadece emir böyle denildi. Sonrasında yazılı, görsel ve işitsel medya mensupları her adımda ve her yeni aşamada barikatlarla karşılaştılar. Açıkça bir yetki karmaşasının hüküm sürdüğü, bu güler yüzlü güvenlik ciddiyeti nedeniyle basın mensupları derdini kime anlatacağını bilemez halde çaresizleştirildiler. Ancak her sokak başı, adım başı kurulan barikatları ve sivil resmi güvenlikçi memurları aşabilenler görevlerini yapabildiler.

Esenler’e gelen ilk Cumhurbaşkanı Erdoğan Ulusal ve yerel basına yansıyan kısmıyla, açılışlar sonrası Davutpaşa Caddesi’nden protokol üyeleriyle yürüyerek Dörtyol’daki Kültür ve Sanat Merkezi’ne geçerken bir kafedeki gençlerin ‘kendilerine göstere göstere sigara içtiğini’ var sayıp “Cezai müeyyidesi var” diyerek tepkisini dile getirdi. Yanındaki protokole de “Gülmeyiniz, gülüyorsunuz ama…”diye çattı ve zabıtanın tutanak tutması gerektiğini hatırlattı. Ve kameralara da yansıyan biçimde; “ Terbiyesizler, Cumhurbaşkanı’nı görüyor, hala içmeye devam ediyorlar…” diyerek Dörtyoldaki Kültür Merkezi’ne gitti.

Akredite olmuş yerel ve ulusal basın mensuplarının önce Kültür Merkezi bahçesine girişine izin verilmedi, birçoğu ilk barikatta ayrıldı. Cumhurbaşkanı’nı takipte ısrarcılar ise daha sonra Kültür Merkezi içine alınmadı. Bir süre dışarıda bekleyen medya mensuplarının bir kısmı da bu arada ayrıldı. Çok azı ise Esenler’e gelen ilk Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kültür Merkezi’nden ayrılma saatine kadar bekledi.

O uzun ve soğuk bekleyiş sırasında dışarıda Belediye Zabıta Müdürü’nün arandığı görüldü. Esenler’e gelen ilk Cumhurbaşkanı Erdoğan, yürüyüş esnasında sigara içilen mekân ve içenler ile ilgili tutanak tutulup tutulmadığını merak etmişti. Zabıta Müdürü tutulan zaptı getirdi ve iç görevlilere verdi ve içeri gönderdi. Zabıta müdürü de içeri alınmayanlar kervanına katıldı. Belediye müdürleri, belediye meclis üyeleri, protokol üyeleri, heyette yer alan görevliler ve cumhurun başına anlatacak derdi olanlar gerilen süslü kordonlar arkasında boşuna bekleşip durdu.

Esenler’e gelen ilk Cumhurbaşkanı Erdoğan, akşam karanlığında Kültür merkezi’nden çıkar çıkmaz aracına binerek yaya trafiği sabahtan akşama kadar kesilmiş olan Davutpaşa Kapalı Caddesi’nden geldiği gibi uzun araçlar konvoyu ile Esenler’den ayrıldı…"

Esenler’e gelen ilk Cumhurbaşkanı Erdoğan; basına sonradan servis edilen habere göre; Kültür merkezinde kendi fotoğraflarından oluşan “Kasımpaşa’dan Cumhur’un Başına” fotoğraf sergisini gezdi. ESEV sanat evi kursiyerlerinin ney dinletisini dinledi. Daha sonra Esenler Belediyesi’nin yeni hizmet binasına geçti.

Esenler’e gelen ilk Cumhurbaşkanı Erdoğan; yeni belediye hizmet binasında Başkanlık makamında Esenler Belediyesi’nin hatıra defter

MHURİYET BAYRAMI MÜBAREK OLSUN…

CUMHURİYET BAYRAMI MÜBAREK OLSUN…

Cumhuriyet’in 91. Yılı kutlamalarında, yıllarca olduğu gibi yine kötü rüyalar kapımızı çalmasın diye bekledik iyi duygular besledik. Boşuna bekliyoruz galiba. Çünkü 29 Ekim kutlamaları ve resmi bayramlaşmalar da işler karışıyor karıştırılıyor üç beş yıldır…

Oysa Ne mahir topraklardır bu topraklar, bu deniz, bu orman, bu ovalar her köşesinden zenginlikler fışkırır. İktidarı sürme keyfinin altın çağını yaşayanlar, kadife sıcaklığındaki başkaldırılara bile aşırı tahammülsüzleşince de küser toprak.

Ve Kökü derinlerde bir geçmişe sahip olmakla övünmeye tezattır; tüm bu zenginlikleri har vurup harman savurmak.

Toprak Ana’ ya ihanettir alenen…

Çünkü tarihi geriye sardığımızda Cumhuriyetin ne zor şartlar altında ilan edildiğiyle karşılaşırız. Ahde vefa gereği, sisler arasında büyüyen Türkiye’nin her bireyine düşen sorumluluk ise geçen yıllar içinde olduğu gibi gelecekte de Cumhuriyeti korumaktır. Ve ilelebet korumaktır…

Ancak bu uğurda okyanus düşlerken deniz mavisinden olmayalım yeter. Bakalım ülke vatandaşları Cumhuriyetin kurulduğu dönem şartlarından daha zor ve sıkı şartlarla karşı karşıya bırakılmış olunduklarını anlayabilecekler mi bir gün olsa da?

Bol nasihatli hikâyelerle yoğrulmuş Cumhuriyet sempatizanlığının, yoksulluğun nimet, günlük yaşam sürdürmenin velinimet sayıldığı bir anlayışa kurban gittiğini görecekler mi acaba?

Ebediyette Ata’nın yüreğinin sızlatacak, 1071, 1453, 1940, 2023, 2071’lere takılı kalmış siyasi parti anlayışlarıyla hükümetler, belediyeler,  bir dizi yasa ve etkinliklerle geçmişten geleceğe kendi köprülerini kuruyorken kim dur diyebilecek bu gidişata?

Ne yazık Cumhuriyetin vazgeçilmezleri arasındaki asıl köprüler çoktan bir kenara atılmış. Bu bölünme parçalanma kime ne fayda sağlayacaksa artık, fukara hevesi işte. Helvasını hazırlıyor.

Merkeze santim santim yolculuk başladığında, pembe-mor palavralarla kaçıncı cumhuriyetçi, kaçıncı saltanatçı oldukları belli olmayanlar da “nutuk”çu kesilmişler. Durum vaziyet bu…

Ve keskin bir tuhaflık var havada. İnsanı insan yapan, vareden ne varsa,  örneğin; Ekmek kavgası kadar sıcak, ekmek kadar kutsal işte o değerler sıfırlanmaya çalışılıyor elbirliğiyle. Düdüklü dünyanın şeytani volkanı patladığında, bakalım can simidi yerine nelere sarılacak ahali. Kimlerden medet umacak…

Yüz yılda bir gelen ve bin yılların enkazına pırıl pırıl bir Cumhuriyet fidanı diken atamızın ceddimizin, ahını almadan göçmek gitmek kimlere nasip olacak bakalım.

Cumhur-u asil’in yüreği sıkışmış, perişanmış, tansiyon yükselmiş kimsenin umurunda değil. Ey ahali uyanma vakti, yakında seçim var ya, ger gerebildiğince ortamı, sonra gelsin oylar ve hep ayni hikaye, sakın bir kez daha aldanma…

Hem köylü hem kentliyiz, hem gelenekçi hem çağdaşız. Linklerde şimdilik bir kopukluk yaşanıyor, yaşatılıyor olsa da; küsmeyiz asla Cumhuriyet değerlerine… 

Zaten insan hayal ötesini yaşadıkça nasıl boykot edesi damarı kabarıyor bunları bu zevatı. Cumhuriyetin 100. yılına şurada ne kaldı ki;

Ömrümüz belki vefa eder belki de etmez, ama Cumhuriyetin ömrü vefa etsin yeter bize…

KÖMÜRLÜKLER YIKILSA DA ‘KÖMÜRCÜ’ KALIRLAR VE KENDİLERİ GİBİLERE DAĞITILAN ‘KÖMÜR’ OLURLAR SUDAN SEBEPLERLE…

KÖMÜRLÜKLER YIKILSA DA ‘KÖMÜRCÜ’ KALIRLAR VE KENDİLERİ GİBİLERE DAĞITILAN ‘KÖMÜR’ OLURLAR SUDAN SEBEPLERLE…

Toprağın altı ocağın içi, yanmış, sönmüş, patlamış, parçalanmış canlarla dolu, yer üstü ise içi, yüreği yanmış, kırık gönüllerle. Nasıl yaşarsan öyle ölürsün misali, ateşe, suya sele kapılır, toprak olur gidersin, bir lokma bir hırka uğruna, ocaklar dolusu…

İnsan mevkii ne olursa olsun, gördükçe akıllanır ama akıllandıkça bakar da görmez maalesef. Haritada bile yeri olmayan kazma vurulan yerlerde yaşayanlara, yaşananlara, yaşanmazlara tümden duyarsızlaşır his, heves ve nefis tutsağı olanlar.

Bu sonradan görmeler ve görgüsüzlükten olmalar çoğaldıkça sade hayatlara tabiler, kömürlükler yıkılsa da kömürcü kalırlar ve kendileri gibi sade hayat sürenlere dağıtılan kömür olurlar, hemde sudan sebeplerle.

Bu gün değil yarın, yarın değil bugün ikilemi ile ertelenen ve geciktirilen önlemler sakatlık, yarım kalma ve en kötüsü ölüm kuşu olarak yağar maden çukurlarına. Madeni para biçiminde sayılsa değmez gündeliğe yiter, biter ömürler. Vesveseler arttıkça rasyonel düşünce her adımda, her derinlikte tekler, tekler dünyalar, çöker dünyalıklar. Her maden çatlağı gelip çattığında gündem hemen değişir, bir anda madencilik adı namına her şey hayat memat meselesi sayılır. Fakat kısa zamanda unutulur, unutturulur yıkım. Yüreklere abandıkça karanlık, abandıkça abanan korku ve yaşanan karabasan sadece madenci ve madenci çoluk çocuğuna kalır. Oysa sık aralıklarla yaşanan kara kömürsü karabasanlar her ihtimali yakınlaştırır ve tüm algıları bozar ilk dakikadan itibaren.

Yaslar ilan etmekle başlar, ilerisi gerisini hale yola koymakla geçer ilk saatler ve ilk günler. Sonrası koca bir hiç, hiçlik. Sade hayatlar süren tüm madenciler, kömürlükler yıkılsa da kömürcü kalırlar ve kendileri gibi sade hayat sürenlere dağıtılan kömür olurlar sudan Selden sebeplerle…

Son perdede madenci için çaresiz ve perişan olmak ve böyle kalmak ve her daim sahipsiz arkasız yarım yamalak yaşamak o ilk vurgun sonrasında iyice belirginleşir. Ödenecek denen ve sözü verilen maaşlar aylar geçer ödenmez. Nafakasını isteyenlere memurlar meydanlarda cop vurur. Daha copun değdiği yerdeki kılcal iç kanama ve kızarıklıkları geçmeden, yüreklere başka bir yerdeki madenci kayıpları pranga vurur. Böyledir işte ayaklardaki paslı zincir çözülmedikçe ve kırılmadıkça prangalar o kara çamurlu çizmeleri ayaktan çıkarmak da mümkün değildir, çıkarılsa da asla işe yaramaz.

Akpak,  esen memleket deyip aklına esenleri yapanların ihmalleri yepyeni ana, baba mahrumiyetleri yaşatır ekmeğini yerin altından çıkaranlara ve ekmeğini yerin altında yemeye mahkum edilmişlere. Çekirdeklerine iliklerine kadar çürümek, çürütülmektir zincirleme devam eden sömürünün madenciye bırakılmış kar payı. Yersiz celevatlar ve âdemoğluna reva görülen hayatları değiştirmeyenler ve sağır sultanın duyduğu güvenliksiz maden dışı içi iş ortamları düzeltmeyenler, her ağızda mimledikleri din kardeşleri madencilere bu bir nevi cinayete, tırnak içinde faili meçhul cinayetlere kurban gitmeleri hazırlar.

İç dünyada nice inkılaplar devrimler olurken dış dünya hala köhne muhtariyetle yönetilince daha çok hutbeli hutbesiz, al bayraklı bayraksız vedalar görür bu alem, el alem. Hayatın gerçeklerini erteledikçe kaybetmek işte budur. Keşkeleri yaşayarak sona yaklaşmak, sınıra ulaşmak ama son güne çıkamamaktır başa gelen, başa geçen. Bu durumda hayat kısa masalına ve işin fıtratına bağlanır devlet destekli derdest edilen bu mesele. Yani zikirle, şükürle, çarpık ama çarpan fikirle bağlanmış yollar ve dehlizler. Ve yıkılan hayatlar da birbirine bağlanır tünellerde.

Tatbikatı eksik bilgi, pratiği eksik nazariye, yapılabilirliği yetersiz, iyileştirilmez imkansızlık, yetkin olmayan istek ve motivasyon, tecrübeyle sabit taşkınlıklar ve su istimaller, her şeyi izole etmek üzerine planlanmış ölçüsüz ve ölçüsü asla tutmaz muhabbetler ile küllenir, su basılır, sellenir her madensel mesele ve yaraya tuz basılır yeniden.

Tek dertleri sadece hayatlarını sürdürmek olan tüm madenciler, kömürlükler yıkılsa da yine kömürcü kalırlar ve kendileri gibi sade hayat sürenlere dağıtılan kömür olurlar, hem de selden, sudan sebeplerle…

Sürekli tekrarlanan bu kara kömür esintileriyle akıl bozulması yaşanır, akıl tutulması yasalaşır ama yürek yarası her devasında yine dağlanır. Ağlanır, sızlanır hikâyeden. En dayanılmaz, geçmez, olmaz acılar ve şıp diye biten aşklar, sevdalar ve sevgiler gözyaşlarıyla yaratana bağlanır. Suçu başka yerlerde aramaya, suçu başkalarına yıkmaya hiç gerek yoktur aslında her şey, tüm gerçekler ayan beyan ortadayken.

Zaten amirin, emirin en kötüsü halkını kötülüğe sevk edenlerdir. Kötü ve taklit yaşantılar zalime ve zorbalığa yakınlaşmayı, akrabalığı artırır. Dostça, iyi, güzel ve aklı başında yönlendirmeler ise ahmakla, alıkla dostluğu önler ve engeller. Kim dost kim düşman birbirine karışınca, milletin yer altında ve yer üstünde ayağına dolanır, illet ve musibetler. Bak, ara yüz elli beşi hallolur tüm meseleler demekle de olmaz, iyiden iyiye irdelemek gerek hayatın realitesini, okumak lazım kara kaplı kitabını.

“Çaresiz biz sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Müjdele o sabredenleri.”  İyi okuyup anlamak gerek bir tutam huzur ve mutluluk için, insanca yaşamak için ve sabretmek. Ama sabır taşı da çatlamak üzere, artık sığınılacak limanlar da azalıyor, kömür madeni el yakıyor, can alıyor, yürek yakıyor.

Madenin içi yanmış, su basmış, gaz patlamış içeride kömürleşmiş bedenler, donmuş damarlar, dışarıda duygusal heyelan. Altında kalmış madenci kara kömür düşlerinin. Duygu selinde boğulmuş insanlık, kömürcü aklanmış, kömür kanlanmış. Erezyona uğramış hayatlar canlar yandıkça ısınmış zevat. Öyle bir isyan ki yaşanan yaşadığına lanet okunur türden. Ve anahtarı dil olunca insanlara kilit, asma kilit filan da dayanmaz.

Sade hayatlar sürdüren tüm madenciler, tek anahtarlarının dilleri olduğunu anlayınca kömürlükler yıkılsa da yine kömürcü kalırlar ve kendileri gibi sade hayat sürenlere dağıtılan kömür olurlar, hem de sudan sebeplerle, ama kalanlara kilit milit, asma kilit dayanmaz…

Her vesileyle gerginliği artıranlar, peşpergellere merkez olanlar daire çizdirenler, yer yuvarlağında son fırsatlarını kullandıkları bilinciyle limitli limitsiz tavırla ak pakız diyerek ortalığı kömür tozuna, barut kokusuna bularlar. Bulaşıcı hastalık gibi sarar aklı hırs, kabarır savaşçı gönüller. Limitleri aşan kayıtsızlıkla gerekenleri yapıldığından dem vurularak yapılmaması gerekenler unutturulur. Onca azaba, gazaba karşın birileri yüzlerine bulaşan kömür isinden aklanma paklanma derdine düşerler her maden faciasında.

Süzme dertler ince derde koyar insanı, insan olanı. Bu akla kara meselesidir. Kömür karasının açtığı yarayı bunlar öyle kolay kolay iyileştiremez ve merhamet göstermeyene de merhamet edilmez. Kereste keresteciler orman yağmalamayı bırakmaz, madenciler kara elmas uğruna yer küreyi didikler dururlar, onların da yakalarını ölüm bırakmaz.

Tek gayeleri sadece sade hayatlar sürdürmek olan tüm madenciler, ölüm meleğinin nefesi enselerinde, patronların pençesi yakalarında dalarlar loş galerilere. Kömürlükler yıkılsa da onlar yine kömürcü kalırlar ve kendileri gibi sade hayat sürenlere dağıtılan kömür olurlar, hem de havadan sudan, selden sebeplerle…