29 Kasım 2011 Salı

KUMA KADIN GÖMMEK…

esenlerpreserdoğan aksu

KUMA KADIN GÖMMEK…

Ülkede kadınından razı olmama, razı olup da memnun olmama gibi haller var. Hem ülke hem de birey iktidarındaki bu sapma, koyulan hedeflere de ulaşılamayınca erdemli ve temiz kalmayı zorlaştırıyor. Kuşkulu akçeli işlerle çarşıdaki hesap eve uydurulamayınca olan kadına oluyor. Yol ışığı, hayat arkadaşı, döl yatağı çekiyor ızdırabı, yer misin yemez misin, Ölür müsün ölmez misin hesabıyla…
Zenginlerde tevazuunun fakirlerde tokgözlülüğün tükendiği bir dönemden geçiyoruz hep birlikte. Üstelik ramazan ve orucun ilk günleri. Yine de hız kesmiyor kadın avı, kadına yönelik şiddet. Evrene yayılan pozitif ışıltılar sadece iftar ve sahur sofralarını aydınlatmıyor ki. Mahyalardan süzülen mutlu toplum mesajları da güme gidiyor böylece. Yürek sızlatan gerçekler de iftariyeliği oluyor düşünen insanın.
Kadına yönelik şiddet iftar sofrasının başköşesinde maalesef, yanında african açlığı. İkisi de teröre dönüşmüş boyutta kan-can almaya devam ediyor. Köhnemiş ideolojilerin tutsağı olundukça zorbalık işte böyle sokağa taşar. Dört duvar arasından sıvışır namahrem iktidarın sertliğine düz orantılı alır başını gider, ta ki ölümlere kadar. Kadına şiddet uygulamaları, göstermelik erkeksi tavır olarak literatürdeki yerini alır almasına da giden can geri gelmez. Cinayet olur canilik olur filmin adı.
Hayat felsefesinde geriye dönüş, tam dönüş değilse de ufaktan çark ediş, geriye özlem dolu bir bakış egemenleştikçe, erkek egemen toplumun kadına bakışı ve tavrı da taşlaşır. Katılaşır elbet ve sonuç hüsran olur.
Bir iki tokadın yerini acımasız dayaklar, dayağın yerini sakat bırakmalar, sakat bırakmanın yerini de zamanla şu günlerde yaşadığımız cana kast etmeler, öldürmeler alır. Kadın cinayetleri böylece son yıllarda yüzdesel zirve yapar. Cinsel saldırı suçları devasa artar. Elde son beş altı yılda dört beş bin kadın öldürülmüşlüğü kalır. Geriye kalan sudan sebeplerle bile, kadın canının hiçe sayılmasıdır. Üçüncü sayfa haberi olarak görülüp, gereğince hakkınca üstüne gidilmeyişidir kadın ölümlerinden iz bırakan.
Kendi kendine zulmeden başkalarına adalet dağıtamaz, adil davranamaz ki. Kadın erkek eşitliği halen görmezden gelinirse, kocaya kayıtsız şartsız itaat öğütlenirse, üç çocuktan aşağısı olmaz bir marifetmiş gibi dillendirilirse, kadın çocuk bakıcısı ev hizmetçisi, seks kölesi olarak görülüp sınıflandırılırsa ne kadar koruma altına alınsa da erkek her fırsatta çalar kapısını, kırar kafasını.
Çünkü kadın dayak yese de evinde oturacak, yeri kocasının yanıdır, tüm sosyal dengesizliklere geçim derdine sesini çıkartmayacak, boyun eğecek düsturu egemen. Ayrıca kadın boşansa, baba evine dönse de kurtaramıyor yakasını erkek illetinden-milletinden.
Hayatta hep kız çocuğu sahibi olmayı istemiş, anası, bacısı, karısı ve kız çocuğu olan birisi olarak utanarak yazıyorum bu yazıyı. Kızını dövmeyen dizini döver, kızı başıboş bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya gider sözlerine rağmen, zenginleyen erkek ilk iş arabasını sonra eşini değiştirir safsatalarına rağmen kadın tarafında olmak günü şimdi.
Kesenin ağzını kapatma ayı olmayan şu ayda, açlığa ve kadına dayağa karşı maddi ve manevi ciddi duruş göstermek gerek. Kadınlar ölüyor, bebeler ölüyor, analar öldürülüyor her gün. Bacılara kıyılıyor öre töre hesabıyla, kuma gömüldüğü günlerden beter.
Utanıp da tavşan uykusundan uyanmak bu kadar mı zor…esenlerpres

Hoş Geldin Yeni Yıl…

Hoş Geldin Yeni Yıl…
Koskoca bir yıl, 2010 geçti gidiyor. Havai fişeklerle, şölenlerle, renk cümbüşüyle karşıladığımız 2010’u yine ayni şekilde uğurlayıp 2011’e yelken açacağız. İnsanlık tarihine barışçıl anlayıştan çok, kişisel çıkarlar ve ayarsız hırsların yön verdiğini çok iyi bilmemize karşın umutlanmıştık, sevinmiştik, eğlenmiştik 2010 gelirken. Bolluk bereket yılı olmasını dilemiştik ülkemize. Türkülerle, şarkılarla, halaylarla, horonlarla hoş geldin demiştik yeni yıla. 365 gün harala gürele geçti velhasıl. Göğe direk denize kapak olmaz hesabı sırlar, serler, savlar düştü yerlere.
Açılım dedik kapatamadık, çalıştay dedik çalışamadık, kin dedik bitiremedik, nefret dedik sevemedik, anaların gözyaşı dedik kurutamadık, füze kalkanı dedik barışamadık, açız dedik kıtlığı önleyemedik, türban dedik çözemedik, kurultay dedik kuramadık, kurban dedik angus kestik, hırsız dedik arsızlaştırdık, iyidir dedik yandaş olduk, kötüdür dedik Silivri’li olduk, hacılarımız değme tacir halkımız garip guraba fakir oldu, yani saydıkça artan hiç olmayacaklar oldu, olması gerekenler 2011’e kaldı, bırakıldı. Yaşayıp görmek düştü bizim payımıza da…
Çalınan hayatları, asırlık öfke ve kızgınlıklarla görmezden gelenlerin sırtının sıvazlandığı, ilahlaştırıldığı kuru gürültülerle geçen bir yıl yaşadık kısacası. Maskaralıklar kara dolaplardan savrulup, saçıldıkça ebabil kuşu gibi okyanus ötesi ötenlerin çoğaldıkça çoğaldığı, bitmeyen, zaman aşımına uğratılan davaların ahrete kaldığı, yaşam zembereği boşananların saray parıltılı sürgünleri yaşadığı bir yıl geldi geçti. Ve bir dönem kapandı şimdilik.
Özenilip bezenerek, düzenlenen kurallar silsilesiyle sus pus olmuş bireyler, kimliksiz kişilikler, kullar tebaalar yaratılmaya çalışılan günümüzde, eski ve yeni yıl adına, özgürleşen toplum adına, doğruları haykırmaktan asla çekinmeyeceğiz, nefes aldığımız sürece.
Gazete Esenler olarak; kutup yıldızını rehber edinip, kumpaslara gelmeden yıllarca varolma, yaşayıp yaşatabilme niyetliliğiyle mücadelemizi sürdüreceğiz. Geçmişi yaşayarak, geçmişten çare umarak, hep kendini haklı gören düz mantıkla bir yol haritası çizmek bize yakışmaz. O nedenledir ki; daima insani olanı bulmaya çalışmanın gayreti içinde olacağız.
2011 yılını heyecanla bekliyoruz. Yılın sonunda böylesi bir yazı kaleme almamak dileğiyle, karşıladığımız gibi uğurlayabilmek isteğiyle, yeni yılın içinin ülkemiz adına güzelliklerle dolması, doldurulması özlemiyle yanıp tutuşarak. Bekliyoruz.
Yerel gazeteci kimliğimizi yeni yılda, ilgisizlikten kaynaklı, kıskançlık yüklü, yıkıcı eleştirilerin yaşanacağı her türlü arenadan uzak tutacağız. Çünkü havaya ve esen rüzgâra göre yön değiştirenlerin, değiştirmişlerin hesapları dışındaki envanterle ilgileneceğiz. Bilançosunu tutacağız hayatın. Çok olan şeyin değeri azdır bilinciyle, ne birilerinin borazancılığını yaparız ne de birilerinin kıyamet sur’unu üfleriz. Bilginin doğru verilmesi, doğru alınması ve değerlendirilmesi, verilerin duyguların, dilek ve temennilerin mantıklı ve dosdoğru yönlendirilmesi için cehenneme direk oluruz, hiç çekinmeden. Çünkü Kitabımızda yazboz tahtasında kalem oynatmaya yer yok…
Açıkçası, çözüm odaklı bir rekabet, dengesizleştirilemeyecek bir değer oluşturabilme peşindeyiz. Geçmişi gereğinden fazla gündemde tutmadan, geleceği öngörerek, ortaya sürülen tezlere ve projelere nesepsiz alkış tutan değil, yersiz tartışmaların tarafı olmadan takdir yetkisini kullanan olacağız. Sözün bittiği yerde kurtarıcı, can simidi aramamak içindir tüm çabamız.
Çünkü” ilçemize ve ülkemize nasıl yarar sağlanacağını, katkı sunulacağını bilen ve görenlerdeniz”…
İyi yıllar…
27.12.2010

ÇARŞAFA DOLANMAK…


İnsani olanı bulmaya çalışmanın ve ikiyüzlü siyaset yapmayı bir kenara bırakmanın gerçekleşebileceği bir kurultay olmalı 18 Aralıkta yapılacak kurultay. CHP’nin cahillik, yoksulluk ve ayrıcalıklara karşı vereceği mücadelenin neferleri belirlenecek PM Seçimleriyle. İlgisizlikten kaynaklı, kıskançlık bezeli yıkıcı eleştirilerin de yaşanacağı bir arenaya dönüşebilir kurultay. Şimdiden görünüyor ki çarşaf liste-blok liste çekişmeleri damga vuracak kurultaya ve seçilecek kadroya.
Eğer blok liste ile seçimlere geçilirse; kapılanlar kapıldı, kapılmayanları listeye koyalım ve yarışalım mantığıyla parti ivme kaybedecek gibi. Çıkarılacak blok listelerde Özellikle tabelacı partilerden yolu şaşmışlara yer açılırsa, genel seçimlere sirayet edecek bir hastalık oluşur. Bu nedenle işi yokuşa sürme sevdasından ivedilikle vazgeçilerek çarşaf listeli bir kurultay yaşatılmalıdır delegelere. Yoksa bu karda kışta yola düşecek, ölmeden bir seçim yengisi görelim diyen parti emekçilerine bir haksızlık daha yapılmış olur. Ve maalesef o çelikten güçlü bağ kopabilir merkezle taban arasında. Ucu ucuna seçilmiş milletvekilleri ve ucu ucuna meclise girilecek bir oran ile dört beş yıl daha kaybedilmiş olur.
Gerçek CHP’li olmayan, havaya ve rüzgâra göre yol değiştirmişlerin kıyasıya savunuyla üst yönetimlere montelenmesi, yeni kurultay hesaplaşmalarına zemin hazırlar en küçük bir başarısızlıkta. Her partilinin seçme ve seçilme hakkını koruyan çarşaf liste ”Partililere bugün Önder Sav nerede, yarın Gürsel Tekin nerede olacak, Deniz Baykal aday olacak mı diye düşündürtmemek için” gereklidir. Eğer PM’ ye girenler yarın çoğunlukla MV oluyorlarsa, önseçim sözleri de kısmen yerine getiriliyorsa, bırakın bari yol yakınken çarşaf liste uygulansın. Aklı başında bir üst yönetim oluşsun sol vuran, sol olan.
Yok, lider partisi olmak isteniyorsa; lider olmak, liderliği ele geçirmek, tek tabanca olmak bir maharetse, kadro ve kitle partisi aşıkları ne olacak. Eğer adı sanı kim olursa olsun, koltuğa oturunca huylu huyundan bir türlü vazgeçmez travmasına yakalanıyorsa, bu üst yönetim ablukası son bulur mu? Bulmaz tabiî ki. İlçe ilçe, il il birileri çıkar, romanesk bir tavırla bloktan yana olur. Oysa elzem olan madalyonun arka tarafını görmektir. İşin püf noktası, üstünkörü yaklaşmadan, geçmişe kıyaslama yapmadan geleceği planlamaktır. Çarşaf liste için tavır koymaktır.
Zindan kesildik diye kimseler bize darılıp, kırılmasın. Çarşaf liste olursa, anahtar listelerde yer bulamadıkça seçilme şansımız olmamasına rağmen biz de aday olabiliriz. Bırakınız PM’ ye girmeyi o yüce meclise aday olabilmek bile büyük bir onurdur. Eğer bu hak verilmez ise hesaplaşmada olur, ayrışmada olur adı üzerinde kurultay. Ayrıca lamı cimi de yok bu işin, iktidar miktidar kurultayı da olmaz. Yirmi yıldır kurultaylara katılan biri olarak yapıyoruz bu saptamayı.
Parti meclisini, milletvekilini, merkez yürütme kurulunu, ilçe ve il başkanlarını hepsini genel başkan seçecek ise, bizde vatandaşlık gereği gider oy veririz…       

ÇARŞAFA DOLANMAK…
İnsani olanı bulmaya çalışmanın ve ikiyüzlü siyaset yapmayı bir kenara bırakmanın gerçekleşebileceği bir kurultay olmalı 18 Aralıkta yapılacak kurultay. CHP’nin cahillik, yoksulluk ve ayrıcalıklara karşı vereceği mücadelenin neferleri belirlenecek PM Seçimleriyle. İlgisizlikten kaynaklı, kıskançlık bezeli yıkıcı eleştirilerin de yaşanacağı bir arenaya dönüşebilir kurultay. Şimdiden görünüyor ki çarşaf liste-blok liste çekişmeleri damga vuracak kurultaya ve seçilecek kadroya.
Eğer blok liste ile seçimlere geçilirse; kapılanlar kapıldı, kapılmayanları listeye koyalım ve yarışalım mantığıyla parti ivme kaybedecek gibi. Çıkarılacak blok listelerde Özellikle tabelacı partilerden yolu şaşmışlara yer açılırsa, genel seçimlere sirayet edecek bir hastalık oluşur. Bu nedenle işi yokuşa sürme sevdasından ivedilikle vazgeçilerek çarşaf listeli bir kurultay yaşatılmalıdır delegelere. Yoksa bu karda kışta yola düşecek, ölmeden bir seçim yengisi görelim diyen parti emekçilerine bir haksızlık daha yapılmış olur. Ve maalesef o çelikten güçlü bağ kopabilir merkezle taban arasında. Ucu ucuna seçilmiş milletvekilleri ve ucu ucuna meclise girilecek bir oran ile dört beş yıl daha kaybedilmiş olur.
Gerçek CHP’li olmayan, havaya ve rüzgâra göre yol değiştirmişlerin kıyasıya savunuyla üst yönetimlere montelenmesi, yeni kurultay hesaplaşmalarına zemin hazırlar en küçük bir başarısızlıkta. Her partilinin seçme ve seçilme hakkını koruyan çarşaf liste ”Partililere bugün Önder Sav nerede, yarın Gürsel Tekin nerede olacak, Deniz Baykal aday olacak mı diye düşündürtmemek için” gereklidir. Eğer PM’ ye girenler yarın çoğunlukla MV oluyorlarsa, önseçim sözleri de kısmen yerine getiriliyorsa, bırakın bari yol yakınken çarşaf liste uygulansın. Aklı başında bir üst yönetim oluşsun sol vuran, sol olan.
Yok, lider partisi olmak isteniyorsa; lider olmak, liderliği ele geçirmek, tek tabanca olmak bir maharetse, kadro ve kitle partisi aşıkları ne olacak. Eğer adı sanı kim olursa olsun, koltuğa oturunca huylu huyundan bir türlü vazgeçmez travmasına yakalanıyorsa, bu üst yönetim ablukası son bulur mu? Bulmaz tabiî ki. İlçe ilçe, il il birileri çıkar, romanesk bir tavırla bloktan yana olur. Oysa elzem olan madalyonun arka tarafını görmektir. İşin püf noktası, üstünkörü yaklaşmadan, geçmişe kıyaslama yapmadan geleceği planlamaktır. Çarşaf liste için tavır koymaktır.
Zindan kesildik diye kimseler bize darılıp, kırılmasın. Çarşaf liste olursa, anahtar listelerde yer bulamadıkça seçilme şansımız olmamasına rağmen biz de aday olabiliriz. Bırakınız PM’ ye girmeyi o yüce meclise aday olabilmek bile büyük bir onurdur. Eğer bu hak verilmez ise hesaplaşmada olur, ayrışmada olur adı üzerinde kurultay. Ayrıca lamı cimi de yok bu işin, iktidar miktidar kurultayı da olmaz. Yirmi yıldır kurultaylara katılan biri olarak yapıyoruz bu saptamayı.
Parti meclisini, milletvekilini, merkez yürütme kurulunu, ilçe ve il başkanlarını hepsini genel başkan seçecek ise, bizde vatandaşlık gereği gider oy veririz…       
13.12.2010
13.12.2010

24 Kasım 2011 Perşembe

24 KASIM VE GEVHER HOCAM

24 KASIM VE GEVHER HOCAM

24 Kasım ülkemizde Öğretmenler Günü. Gazi’nin 24 Kasım 1928’de başöğretmen olarak kara tahtanın önünde yerini aldığı gün, 24 Kasım Öğretmenler Günü. Bu yazımızı lisedeki edebiyat öğretmenimiz Gevher hanıma ithaf ediyoruz ve tüm öğretmenlerimiz adına ellerinden öpüyoruz.
Öğretilen odur ki; İnsanın tarihsel süreçte var oluşu hep öğrenerek olmuştur. Öğrendikçe maddi ve manevi gereksinimlerini karşılamış, ademoğlu işlevsellik kazanmış ve rahata erişmiştir. İşin özü daha mutlu, olabildiğine özgür ve çağdaş yaşam düzeyine erişim eğitim ve öğretim sayesinde zirve yapmıştır.
Bilinen odur ki; Çağdaş, özgür, modern, kalkınmış toplum olmak elbette eğitimle olur. Ülkelerin dünyadaki yerini ise eğitime ve öğrenime verdikleri önemle, eğitime aktardıkları kaynakla ölçmek ve değerlendirmek en doğru kıstastır. Öğretmenine, eğitimcisine ve eğitim kurumlarına verdiği değerdir asıl olan, ülkeyi ülke yapan. Yani “eğitimdir bir ulusu şanlı, hür ve bağımsız kılan”. Çünkü ” Eğitim ve eğitimciden yoksun bir ulus henüz ulus olma kimliğini kazanamamıştır” der Ata`lar, kazanamaz da.
Görünen odur ki; Bizim yitik kuşak bireyleri tahsilinin her aşamasında öğretmenlerine hayran olmuş, gıpta ile bakmış ve daima onlara özenmiş bir kuşaktır. Durmadan değişen ve gelişen dünyada, bilimsel ve teknolojik her yeniliğe, yenileşmeye ayak uydurmada hala onların rehberliği değişmeyen değiştirmeye kıyamadığımız tek olgudur, tek yoldur. Neden derseniz “Ulusları kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir.” Deriz, kalpten inanarak.
Yaşanan odur ki; Yitik kuşaktan biri olarak Atışalanı ilk okulu’nun baraka sınıfı bahçesine babamız tarafından bırakıldığımız ilk günden, üniversite kepini havaya fırlatışımıza kadar ki her öğretmenimizi ayrı ayrı hatırlarız. Her fırsatta duygulanarak içlenerek anarız. Hepsinin üzerimizde ödenemez emeği, yok sayılamaz izleri ve asla unutulmaz unutulamaz anıları vardır. Yetişmemizde ve yetişkin olmamızda hafifsenemez ağırlıkları vardır, zevkle taşınan. Çünkü onlar “Dünyanın her yanında öğretmenler, insan topluluğunun en fedakâr ve en değerli varlığıdır.” Vecizinin öncüleridir. Biz yitik kuşak bireyleri de uslanmaz takipçileri.
Gerçeği odur ki; Bugün kendimizi, devrimci, ilerici, vatansever, demokrat diye adlandırıp namlandırıyorsak, dil, din, ırk, cinsiyet, renk ve mezhep ayrımı yapmıyorsak, insan haklarına, düşünce ve inançlara saygı gösteriyorsak Atışalanındaki Okul-barakadan bu güne bize notun yanında beynini veren, alınteri döken öğretmenlerimizindir, o duyulası gurur.
Doğrusu odur ki; Yeri gelip kendisiyle ve toplumla barışıksak yeri geldiğinde de gözümüzü karartıp atılıyorsak bitmeyen kavgaya bu ruh halimizde onların eseri. Övündüğümüz ve övünmekten kaçınmayacağımız bir haleti ruhiye ye sahipsek yine onların marifeti. Emeği en yüce değer görüyorsak, özgür ve bilimsel düşünceye sırtımızı dönmüyorsak, asla kırılmayan şimdiki dünya görüşümüze sahipsek, garibi gurabayı koruyor ve kolluyorsak hala, özetle helali haramı biliyorsak yine onların sayesinde. Boşuna denmemiş olsa gerek “Öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.” Sözü.
Öğrenilen odur ki; Hala öğrenmeye açsak, öğrenmeye hayat boyu devam edeceksek, hayat boyu öğrencilikten gocunmuyorsak, başucumuzda daima okunulası bir kitap duracaksa ” Gelecek gençlerin, gençler ise öğretmenlerin eseridir.” Sözüne inanıyoruz demektir. Geçmişi bilip dersler çıkarmak ve geleceği kurmak adına hala mücadele edebiliyorsak, binbir suratlı hokkabalara rağmen, öğretmenlerimizin onurlu mücadelesinin eseri olduğumuzdandır. Çünkü ”dünyada her şeye kıymet biçilebilir. Ama öğretmenin eserine asla kıymet biçilemez.”

Son söz odur ki; ”Toplumların uygarlık düzeyi, öğretmene verdiği değerle ölçülür” diyoruz acizane, Gevher hocam. Bu yaşımıza da sapma göstermedik şükür, bilginize sunarız. Siz çok yaşayın…


23.11.2011

21 Kasım 2011 Pazartesi

DENİZ ÜÇLEMESİ

DENİZ ÜÇLEMESİ
 
Bayram bitti. Bir süreliğine gelişen olaylara üçüncü bir gözle bakmak istedik. Üçüncü gözle görmeden yorumlar gerçekliğini yitirir diyerek sadece gözlemledik. Herkese her şeye iyi gözle bakalım, hayata özen gösterelim, didişip çekişmeyelim dedikçe ayağımıza yine kara taşlar takıldı. Sıkı sıkıya sarıldığımız ata yadigârı değerler bitmek tükenmek bilmeyen artçı saldırılarla sarsılıp hırpalandıkça gözümüz karardı. Bastığımız yeri göremez olduk. Yani cephelerde değişen yeni bir şey yok, eski tas eski hamam.
 
Taşı delen suyun gücü damlaların sürekliliğinde deyip yine kaleme sarıldık gereği düşünüldü diyerek. İstanbul bıraktığımız gibi, Türkiye ayni havada, havasında. Esenler cephesinde de değişen bir şey yok. Havanda su dövüyor iktidarı muhalefeti yumak halinde. Yeraltı geçidi asfaltlandı bu arada, trafiğe henüz açılmasa da. Bu iki haftalık arada Allah’tan Rumelililer vardı. İki hafta sonumuzu bir güzel doldurdular, ilkinde gazi ve şehitlerin anısına Kur’an dinlettiler bize, bu hafta da federasyonlarına genel başkan olarak bir Esenlerliyi seçtiler, seçtirdiler. Yarım balkanlı olarak kıvanç duyduk. Depremle ilgili bir panele ev sahipliği yapan atadan partimizi de es geçmeyeceğiz, izlenimler ve yorumları bizde saklı kalması kaydıyla.
 
Evet, tatil bitti. Dünya deniz, öbür dünya deniz kıyısı, sahilde gezip dolaşanlarda bir garip yolcu misali savrulduk yine sıkıcı gündeme. Daha çok sömürü, daha fazla yağma, dağa yoğun talan maalesef mesai olmuş. Çağrışımlı sözcüklerle kurulan cümleler hesapsızca sarf edildikçe yüreği sızlıyor insanın. Artık hayata iyi baksan ne yazar. Yeryüzü yükü paraya gözün tok olsa ne çıkar. Garibanın çocuğu dağa firar eder, fakirin çocuğu bedeli ödeyemez askere gider. Cüzdanı sağlam olan yırtar. Seçilmişlikteki sorun kürsü işgallerine uzar. Yanlışlara şerh durumu da başarıyı çekememe duygusundan şikâyet etme olarak algılanır. Böyle algılandıkça ve uluorta dillendirilince tatiller de zehir olur.
 
Ve mesai başladı. Yalancı baharlar da geçti, gitti, bitti. Arap açılımı Suriye sınırlarına dayandı. Hallediliş sırasına göre sırada İran, Azerbaycan ve Türkiye var. Aç kurtlar gibi saldırmayı bekliyor emperyaller. Doğrular söylenmiyor, söylense de doğru yerde söylenmiyor. Yemin gerektirmeyen yalanlarla doğrudan sapıldıkça, doğruluktan şaşmışlığı da yersiz yeminlerle yalana dolayınca kafalar karışıyor en iyi bilinen meselelerde bile. Üstüne üstlük suları bulandıran söylemlerle birleşince bu ileri demokrasi havariliği eldeki avuçtakinden de oluyor sahil boyu. Gelen gideni aratır yakında. Bulanık suları arıtacak sözlerde fayda etmez sonunda. İdeal ölçüleri şaştı şu demokrasi çılgınlığının. Yeni anayasa bakalım ne şairane şaibelere gebe. Engellere ve zorluklara göğüs germenin, direnmenin de içi boşaltıldı.
 
Karakış kapıda. Yaban güllerinin rengini bildiği halde sorgulayan, bir renksizlik modası dayatılıyor cümle kapıda. Bir arada olmanın ve yaşamanın güvenilirliğini zedeleyen yeni krizler peydahlandıkça ince ince bir kar yağıyor, gariplerin üstüne. Hayatın birçok yükünü yok sayıp bir tarafa koymakla da çözülmüyor bulmacalar. Kasım kasım kasılmaya da gerek yok; Labirentimsi çadır kentlerde ağırlanıyor kış güneşi.
 
Bayram bitti, tatil bitti, karakış kapıda ve mesai başladı. Cesaret olmazsa yetenek ne işe yarar ki. Tek hazinemiz de erimeye eritilmeye başladı. Kimseyi düşük görmeden, bir nebze olsun saygı, bir zerrecik sevgi. Bu dileğimiz de çok olmasa gerek, suç olmasa gerek. Zaten, Deniz üçlemesine sığındık yine…           
21.11.2011

11 Kasım 2011 Cuma

KURBAN BAYRAMI KUTLU OLSUN

KURBAN BAYRAMI KUTLU OLSUN
 
Van’ı deprem vurmuş insanlar çaresizlik içinde. Deprem de çabuk unutuldu, unutulur. Doğu Afrika açlıktan kırıldı denildi unutuldu. ABD’nin güneşi batmış batıyor. Arap baharı kışa dönmüş. Suriye baş kaldırmış, bize tehditler savuruyor. AB bocalıyor. Avrupa başkentleri protestolarla kaynıyor. Dolar aldı başını gitti, zamlar peşi sıra geliyor. Ağustos başı ramazandı. On binlik yüz binlik iftarlar gösterişe kurban edildi, israfa battı memleket. Eylül başı ise ramazan bayramıydı. Şimdi Kurban bayramı trafiği güncele bindi. Bayramımız mübarek olsun.
 
Birkaç gün sonra kurban bayramı. Bayramları tatil fırsatı görenler veya tatil için fırsat kollayanlar rezervasyonlarını yapmışlardır muhakkak. Şahane bayram turları, kurbanlık tadında bir tatil, tam bayramlık kavurma lezzetinde günler ve geceler, güneşli bir deniz ve serinleten fiyatlar biçiminde bayramlaşırız artık. Yurt içi yurt dışı euro tarifeli bir haftalık tatil turu listeleri milletin aklını başından alıyor. Akdeniz mi olur Karadeniz mi, Dubai mi olur Venedik mi seçimi zor saatlerle baş başa kaldı milletin tuzu kuruları. Van’ı Erciş’i akla getiren yok.
 
Ayrıca güneşin etkisinin de azalmadığı yakıcılığını hissettirdiği sıcak ılık günleri denk düşerse bayrama değmeyin keyfe. Yani tam mevsimidir kaçamağın.
 
Bayramlar mı değişti yoksa çocuklar mı yoksa biz mi, anlamak zor. Bu dini bayramlar nedir, özü ne anlatır, ne için vardır bir yana bırakılıyor maalesef son yıllarda. Bayramı tatil görüp tatilde nerelere gidilir planlanılıyor yıldan yıla. Bayramların kutsiyetine yarım ağız değinilip tatile uzuyor yollar. Kaç kurban veriliyor yollarda Allah muhafaza.
 
Meteoroloji bile bayram günlerine dair hava raporlarını açıklıyor hemen. Aman yerli-bayramcı-bayramlık tatilcilerin başına bir hava muhalefeti denk gelmesin, ona göre seçsinler tatil biçimlerini ve bölgelerini diye.
 
Tarihi bir gezi mi olacak, dağ yayla havasını teneffüs ederek kafa mı dinlenilecek, muhteşem bir deniz sefası mı çekilecek, ormanla denizi, mavi ile yeşili birleştiren bir doğa harikası mı tercih edilecek, organik hayatla iç içe alternatif bir model mi denenecek, kaplıcalı ılıcalı cinsiyete özel havuzlu otel-moteller mi sülale boyu kapatılacak, ne yazık ki kafaya takılan sorular bunlar. Ekonomik kriz nasılsa uğramaz bizim köye, Van-Erciş başının çaresine nasılsa bakar.
 
Turizmciler de boş durmuyorlar bu cenderede. Cazibeyi ona yüze katlayan rengârenk üzerinde oynanmış fotoğraflar ve envai çeşit kataloglarla bu yangını körüklüyorlar. Tatilini gönül rahatlığıyla yap, bayram tatilini uzat ve sonra öde. Kredi kartına bilmem kaç taksit. Ticarette sınır yok. Yok, ama dayatılan üretmeden tüketmekten başka bir şey değil. Kapitalizmin batma noktasında olduğunu da unutturduklarını sanıyorlar.
 
Kurban kesilecek ise vekaleti bir başkasına verip bu kaçış niye ki.
 
Çünkü ülkenin yarıdan fazlası açlık sınırında yaşıyor kimsenin umurunda değil. Deprem kapıda zili çalıyor aldıran yok. ABD ve AB’de açlar, işsizler, evsizler sokağa dökülmüş çatışıyorlar ne beis. Afrika da bir tas sıcak çorba, bir lokma ekmek uğruna analar babalar, kuruyan eriyen kuzuları, canları kucağında bir ölüm yolculuğu tutturmuş, sonsuz bir yürüyüş kurbanı olmuşlar ne gam. Varsa yoksa hamini gırtlak tatil peşine de tatil.
 
Kavruluyor dünya, yanıyor ülke, deprem yaraları sarılmaya çalışılıyor, asker ölümleri yerini polis kıyımına bırakmış, ülke ateş içinde, Avrupa yarılmış, kriz sıyırır yalar geçer denildi öyle olmadığı ortaya çıktı. Ne hüzün, batmış yunan adaları bize hazır kıta, kaç oraya kurtul bir haftalığına. Kurban bayramı hürmetine. Yeşil-mor banknot ta bolsa harca gitsin serbestliği. Ne yani sekiz dokuz gün tatil ne yapsaydık eve mi hapsolaydık bahanesi hazır.
 
Sözün özü bu bayramlar artık bize fazla veya biz bu bayramlara fazlayız. Çivisi koptu her şeyin, dini bayramlar bile gelenekselliğini yitirdi boyut değiştiriyor. sılayı rahimi aklına getiren yok. Yılda evine bir tadımlık kurban eti giren garibi gurabayı düşünen yok. Ramazan bayramı (şeker bayramı), kurban bayramı dini bayram değil artık tatil bayramı olmuşlar ne yazık ki.
 
“Yemin olsun ki, o gün size verilen her nimetten sorulacaksınız”…   
 
 
04.11.2011

ESENLER MECLİSİNDE KRİZ

ESENLER MECLİSİNDE KRİZ

Dünyada beklenen yeni ekonomi krize ilişkin bir yazı kaleme almayı düşünürken, Esenler belediye meclisinin dördüncü seçim dönemi, üçüncü çalışma yılı 2011 senesi kasım ayı birinci oturumunu izledik bu gün ve düşüncemiz değişti. Zaten bu ekonomik krizleri yazsanız da değeri yok. İşi sağlama bağlamış bizim siyasiler. Binersin halkın sırtına çıkarırsın suyunu, işte bu kadar kolay kriz den kurtuluş senaryoları.

Bir Grup odasında üç siyasi partiyi birleştiren belediye zihniyeti kamuoyuna yerel haber-bilgi olarak sunulacakken bir anda rota şaştı. Ben bu yazıyı yazarken Yerel basında sel gibi, su gibi yazılar ve fotoğraflar dolaşıyordur belki de. Tarihi bir gün yaşandı gerçekten.

Esenlerin yönetimine gelince mecliste her küçük muhalefet kıvılcımında “kardeşiz, Esenler için varız” yakıştırması ile tatlıya bağlanan işler bu gün biraz çığırından çıktı. Meclis kayıt tutanaklarından oy birliğiyle çıkarılan ve özür dilenen bir meseleyi tumturaklı sözler ve başlıklarla gündeme, köşelerimize asla taşımayacağız. Bize yakışmaz. Ancak Belediyenin deprem yardımlarını hangi kanalla yaptığı, belediye meclisi üyelerinin İspanya turistik gezisi, İTO Özür mektubu ve belediye başkanının olası İstanbul-Esenler depremine ilişkin konuşmasından çıkarılabilecek değerlendirmelerimizi elbette saklı tutarız. Bu gün köşe elverdiğince yedi kısım tekmili birden değiniriz, bu gün, yarın…

Belediye Başkanının meclis kürsüsünden kayıtlara geçen konuşmasında ben AKP belediye başkanıyım itirafı hiç olmadı, kendisine de hiç yakışmadı. AKP il yönetiminin lojistik merkeziyle bağlantılı, disiplin içinde yardımlarımızı yaptık açıklaması mazur görülebilir. Ancak deprem yardımları Esenler belediyesinin değil Esenler halkının yardımlarıdır. Başkanın kürsüden aktardığı gibi bağışları Sosyal çevrelerinden temin etmiş olsalar da o yardımlar belediye başkanı sıfatıyla temin edilmiştir. Esenlerdeki yardım çadırına oluk oluk, balya balya yardım aktıysa başkanın kürsüden naklettiği gibi ‘Türk Kürt kardeştir, Pkk kalleştir’ sloganıyla da toplanmadı. İnsanlık ve vicdan adına toplandı böyle biline. Van’a üç yıl yeteceği dillendirilen yardımlar, siyaset yarışı değil hamiyet yarışı ise ne ala. Yoksa tüm yapılanlar bir kelimeyle boşa çıkar. Üzerimize zimmetlenen üç Van köyü hatırına siyasi getirisi olur diye nereye gideceği belli olmayan söylemlerden kaçınmalıyız her birimiz. Dilin kemiği yok diye akla gelen söylenirse Kurban bayramının ilk saatlerini Van’da geçirseniz de meclis kayıtlarına geçen sözleriniz gelir sizi bulur. Sonra Üç tır, dokuz kamyon dolusu toplanan yardımların sadece sevkinde rol almaktan öteye geçemez tüm emekler. Ayrıca siz nasıl Van’a gidiyorsanız, gidildiyse top yekûn Van’da size gelir. Az veren candan, çok veren maldan hesabı. Ayrıca meclis üyelerinin ispanya’ya turistik gezi yapmasından, Van’a gitmesi evladır.

Yirmi yedi belediye meclis üyesinin bir haftalık İspanya teknik inceleme-turistik gezisi hukuken ve ahlaken doğru olabilir. Raporu meclisten oy çokluğu ile de geçmiş olabilir. Ancak  Esenler halkının parası ile gidildiyse eğer meşruiyeti tartışmaya da açılabilir. İspanya’ya Modern belediyecilik kapsamında gözlem için gidildiyse İskandinav ve eski doğu bloku ülkelerinden birine gidilmesi daha mantıklı olurdu diye de düşünülebilir. Depremin bütün ülkeyi yaraladığı, belediye başkanının bu konuda meclise bilgi vermeyi uygun gördüğü bir ortamda ansiklopedik bilgilerle donatılmış bir Endülüs bölgesi gezi raporu açıklanması meclisi de gerdi, izleyenleri de.

Van depreminin Esenler izdüşümünün konuşulması da “Japonya’dan gelecek esnaflara!” kaldı…  
01.11.2011