9 Haziran 2014 Pazartesi

MÜFTÜ ALİ KARA-2014-1



 STRESİN FAYDALI VE ZARARLI OLANI

Günümüz insanı için stres, vücudun korunmasında etkili olan diğer faktörlere benzer. Yani şeker, kolesterol veya tansiyon gibidir. Normaline vücudun ihtiyacı olmakla beraber, azının ve fazlasının da zararlı olduğunu doktorlar beyan etmektedir.

Psikologlar; stresi olmayan bir insan düşünmenin zor olduğunu söylemektedirler. Bir insan cemiyette yaşıyorsa, stresi de var demektir. Stresi olmayan insan, çevreden gelen etkilere tepki gösterecek enerjisi bitmiş olan kişi demektir ki; bu da adeta ölümün tarifidir. Mesela;

Ekmek almak için bakkal giden kişiye, beklemediği bir davranışta bulunulması, stres oluşmasına sebep olur.

Stresi iki şekilde değerlendirmek lazımdır. Birincisi; insanın arzularını canlı tutan, iman aşk ve ümit üçgeninde meydana gelen strestir ki, insanı çalışmaya yönlendirir ve geleceğe doğru ümitle koşturur.

Mesela hayat mücadelesinde şahsın kendini güçlü hissedebilmesi, engelleri ortadan kaldırmak için imkânları kullanma ümidini kaybetmemesi, başarılı kişileri örnek alarak çalışması, başarabilmek için bazı sıkıntılara katlanmanın normal olduğunu kabullenmesi, kendi kendine olan özgüvenini kaybetmemesi gibi.

Burada aşk Allah Teala hazretlerine olan aşktır. Bu sayede nefis dünya ile ilgili bütün dertlerden kurtulmuş olur. Kendini daha kuvvetli birine bağlamanın heyecanını yaşar. Dünyaya ve dünya işlerine yeterinden fazla önem vermez. Olmayanı arzu edip, strese girme yerine mevcudu kullanarak, mutlu olmaya çalışır.

İkincisi: insanı hayal kırıklığına sevk eden, kendine güvenini kaybettiren çaresizlik, ümitsizlik ve hayal kırıklığına uğratmak suretiyle, çeşitli hastalıklara sebep olan strestir. Mesela:

Her şeyin müspet taraflarını görmemezlikten gelip, olumsuz yönlerini benimsemek. Kendine güvenmemek için sebep aramak. Bu iş bana göre değil, ben bu işi beceremem gibi düşüncelere saplanıp, güven bunalımına düşmek. Olumsuz bir olayı, geleceğe ait yapılacak bütün işler için, örnek almak gibi.

Tarifini yaptığımız stresin, birincisine Faydalı diyecek olursak, ikincisine de zararlı dememiz gerekir.

Her insanın taşıyabileceği yük farklı olduğu gibi, kaldırabileceği stres yükü de değişiktir. Bazı insanlar küçük detaylar karşısında bunalıma girer, bazıları hiç aldırış etmez.

Halk dilinde söylenen stres, kötü strestir.

Stresi iyice anlamak için, onun faaliyet alanı olan insanı iyice tanımak gerekir…

İleride "Ayet ve Hadislerin Işığında Stresin Manevi Reçetesi" kitabımda tek tek belirttiğim stres çeşitlerinden burada örnekler sunulacaktır...

 
Orucun ve Ramazan ayının faziletleri...

Ramazan ayı, sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın pekiştiği, sevgi, saygı ve kardeşlik duygularının zirveye yükseldiği bir aydır. Ramazan ayının diğer aylardan üstün olduğunu, Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerimde tescil etmiştir. Bunun en belirgin örneği de, Kadir gecesinin Ramazan ayında bulunmasıdır.
Görüldüğü gibi Kur’an’da adı geçen tek ay Ramazan ayıdır. Bu durum Yüce Allah’ın, Ramazan ayına ne kadar önem verdiğinin açık delilidir.
Ramazan ayı, sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın pekiştiği, sevgi, saygı ve kardeşlik duygularının daha da güçlendiği, Doğruyu eğriden ayıran, geçici lezzet ve duyguların zayıfladığı, nefislerin terbiye edildiği, yoksulların doyurulup gözetildiği Müslümanların, Allah (c.c.)’a kulluk şuurunu derinden hissettiği, ibadet hazzı ile gönüllerin rahatladığı, sevap ve mükâfatın kat kat arttığı; haramlardan, gafletten ve kötülüklerden sakınıldığı, böylece günahların eritildiği, af ve mağfiretin çokça ihsan edildiği mübarek bir aydır.
Oruç, beyhude yere insan vücudunu açlığa mahkûm eden bir ibadet değildir. Nefsin arınması uğruna, bedenin çeşitli ihtiyaçlarından yoksun bırakılmasıdır. Bu ibadet, yalnız bize emredilmiş değildir. Eski çağlardan beri devam etmektedir. Ehli kitap dediğimiz Yahudi ve Hıristiyanlar da bu ibadeti bilmektedirler. Çünkü bu ibadet onlara da farz kılınmıştı.
Bu uygulama Hz. İbrahim (a.s.)'e kadar dayanmaktadır. Muhammed (s.a.v.) ümmetinden önceki milletlerde oruç, iftar sonrası uyku ile başlar, ertesi gün yatsı vaktine kadar devam ederdi. (1) Bu zorluklar bizden kaldırılmıştır.
Oruç tutan Müslümanlar, hiçbir denetim ve sorgulamaya ihtiyaç duymaksızın sadece Allah (c.c.)’ın rızasını kazanmak için, kendilerini açlık, susuzluk ve nefsin hoşlandığı zevklerden mahrum ederler. Bu ibadeti yerine getirirken onları teftiş eden, sadece iman ve vicdanlarıdır.
Oruç, manevi yönden ruhsal arınma yöntemidir. Bu yönüyle, ihtirasları zayıflatır. İbadet etme iradesini güçlendirir. Şehevi arzuları susturur, şeytani is­tekleri firenler. Bunlardan kurtulan insan, mahrumiyette bulunan yoksul insanların durumunu hatırlar. Duygusallaşır, yardımseverliğe alışır. Bu durum da nefsin arınmasına sebep olur.
Mümin her ameli Allah (c.c.) için yapar, yaptığı amelin de değerini bilir. Allah (c.c.), kulunu cehenneme atmak için yaratmamıştır. Onu dünya ve ahirette mutlu etmek istemektedir. Bundan dolayı Cenab-ı Hak, Ramazan ayına ulaşıp da mazereti olmayan herkese "oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır" ifadesini kullanmıştır.
Ramazan ayı, Cenab-ı Hakkın takdiri ile O’na kulluk etme ayı olmuş, Bundan dolayı, emredilen zaman dilimi içerisinde yeryüzünün her tarafında bulunan bütün müminlerin, bu yükümlülüğü yerine getirmesi istenmiştir. Bu emrin altında, Allah (c.c.)'ın rahmetine ve nimetine şükretme duygusu yatmaktadır.
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, vahiy gelmeden önce, Ramazan ayında Hira (Nur) dağındaki mağarada iti­kâfa girerdi.
Ramazan ayında itikâfa girmek, çok önceden, Mekke'deki bazı muttaki şahsiyetlerin sürdürdükleri bir gelenekti. Yani Araplar nezdinde, Ramazan ayının manevi bir özelliği vardı Bundan dolayı Kur'­an'ın ilk vahyinin bu ayda inzal buyrulmuş olması muhtemeldir. Sonra da Müslümanlara bu ayda oruç tutmaları emredilmiştir.(2)
Amel ve ibadetlerin makbul olabilmesi için iki önemli şart vardır. Bunlardan birincisi Allah (c.c.)'a iman; ikincisi, ihlâs ve samimiyettir.
Yani yapılan veya yapılacak olan ibadette önce Allah (c.c.) rızası gözetilmeli, riya ve gösterişten de uzak olmalıdır.
Bu iki hususun bulunmadığı ibadete riya ve gösteriş bulaşmış olur ki, bunun da insana bir faydası olmaz.
Hadis-i Şerifde:
“Kim, faziletine inanarak ve karşılığını Allah'tan bekleyerek ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır.”(3) buyurulmaktadır.
İnanmadığı halde, güzel ve hayırlı işler yapan insanlar da vardır. Yapılan bu işler, samimiyetin dışında, riya, gösteriş, korku, itibar gibi birtakım sunni gerçeklerle yapılır. Bu tür davranışlar her ne kadar ibadet ve iyilik gibi görünse de, onları işleyenler, makbul bir ibadet yapmış sayılmazlar. Yani iman etmeden yapılan iş ve davranışlar, Allah (c.c.) indinde makbul değildir.
Ramazan ayının faziletine yürekten inanıp, yapılan ibadetin karşılığını da sadece Allah (c.c.)'tan bekleyerek, bu ayda oruç tutan kimselerin, geçmiş günahlarından arındırılacakları müjdelenmektedir.
Âlimler "geçmiş günahlar" ifadesini, küçük günahlar olarak yorumla­mışlardır. Fakihler ise, küçük günah bulunmadığı takdirde, Ramazan orucunun, büyük günahları da hafifletebileceğini söylemişlerdir.
"Kim ramazan orucunu tutarsa..." ifadesinde, Ramazanın tamamını tutarsa anlamı vardır. Hadis-i şerifteki müjde, bir aylık Ramazan içerisinde, sadece bir gün oruç tutan için de geçerli midir? Belki de bu müjde, bu şekilde olanları kapsamayacaktır.
Ancak, başladığı Ramazan orucunu hastalık veya meşru bir mazeret sebebiyle devam ettiremeyenler, başlangıçtaki niyet ve davranışları sebebiyle, inşallah yukarıdaki müjdeli hükme dâhil olurlar. Bu müjdeler günahkârlar için geçerli olmakla beraber, günahkâr olmayanların da derecelerinin yüksel­mesine sebep olacaktır.
Hadisten çıkan hükmü şöyle özetleyebiliriz.
1. Ramazan orucunu inanarak ve karşılığını Allah (c.c.)'tan umarak tutmak, geçmiş günahlardan arınma sebebidir.
2. Allah (c.c.)'a iman etmek ve mükâfatını O'ndan beklemek, her ibadetin sıhhat ve makbuliyet şartıdır.
Ebu Hüreyre (r.a.) hazretleri bir gün Rasul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimizden, Ramazan orucunun faziletliyle ilgili olarak şu Hadis-i Şerifi kaydetmiştir.
“Bir kimse, özrü ve hastalığı olmadığı halde, Ramazan’dan bir gün oruç tutmasa, ömrü boyunca devamlı oruç tutacak olsa bile o günün kazasına karşılık gelmez”(4)
Ramazan ayı, Allah (c.c.)’a en çok yaklaştıran oruç ayı olmakla beraber, birçok hikmetleri de içinde taşımaktadır. İnsanın azim, sebat, kanaat, metanet ve sabır gibi ahlâkî güzelliklere ulaşmasına, aç kalarak nimetlerin kıymetini bilmesine ve bu vesile ile yoksulların hâlini düşünüp, onlara şefkat ve merhamet duygularıyla yaklaşılmasına sebep olmaktadır.
İşte bu özelliği ile Ramazan, nefislerin terbiye edildiği, yoksulların doyurulup gözetildiği, sevap ve mükâfatın arttığı; af ve mağfiretin çokça ihsan edildiği mübarek bir aydır. Tutulan oruçları, kılınan Teravih namazları, okunan hatim ve mukabeleleri, iftar ve sahurları, dua, tövbe, zikir ve niyazları ile baştan sona bir feyz, rahmet ve bereket ayıdır.
Kutsi kabul edilen bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur.
Hz. Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki:
Âdemoğlunun her ameli katlanır. (Zira Cenab-ı Hakk'ın bu husustaki sünneti şudur:) Hayır ameller en az on misliyle yazılır, bu yedi yüz misline kadar çıkar.
Allah Teâlâ Hazretleri (bir hadis-i kudsîde) şöyle buyurmuştur: “Oruç bu şartların dışındadır. Çünkü oruç sadece benim içindir, ben de onu (dilediğim gibi) mükâfat­landıracağım. Kulum benim için şehvetini, yiyeceğini terk etti. Oruçlu için iki sevinç vardır: Biri, orucu açtığı zamanki sevincidir, diğeri de Rabbine kavuştuğu andaki sevincidir.
Oruçlunun ağzından çıkan koku (halûf), Allah indinde misk kokusundan daha hoştur.”(5)
Bu hadis-i kutside Cenabı Hakkın, “Oruç benim içindir.” buyurmasındaki maksat nedir?
Her ibadete riya karışır, ama oruçta riya olmaz. Çünkü oruç, kul ile Allah (c.c.) arasındaki samimiyete dayalı bir ibadettir.
Peygamber (s.a.v.) Efendimizde aşağıdaki hadis-i şeriflerinde;
 “Oruçta riya yoktur”
Buyurmak suretiyle bu hususu teyit etmektedir. “Orucun sevabını ben veririm." Beyanı ise, onun sevabının ne kadar katlanacağını ben bilirim anlamını taşımaktadır.

Bazı ibadetlere on mislinden yedi yüz misline kadar ecir verileceği belirtilmiş ancak, oruç ibadeti  bu sayıdan müstesna tutulmuştur.
Oruçlu kişi bu sayede Allah (c.c.)’a yakınlık kazandığı için, Allah (c.c.) mükâfatlandırma işini bizzat ken­dine izafe etmiştir.
Oruç, ateşe karşı perde görevi yapar. Çünkü Ateş şehvetlerle kuşatılmıştır. Oruç tutan kişi dünyada şehvetlerden kendini koruduğu için, bu davranışı, âhirette ateşe karşı bir perde görevi yapacaktır.
Oruçlu kişi samimiyet sıfatıyla Allah (c.c.)’a yaklaşmaktadır. Çünkü oruçta riya söz konusu değildir.
Oruçlu kişi, nefsini Allah (c.c.) için aç bırakmak suretiyle, en güzel sabır örneğini göstermektedir. Yani hiçbir şekilde zorlanmadan, sadece yaratanı için oruç tutmaktadır. Bundan dolayı, Muhad­dislerin bu konuda verdikleri son karar şöyledir.
Mahşerde mizan kurulduğu zaman, Allah (c.c.) kullarını hesaba çeker. Kulu üzerindeki kul haklarını onun getirdiği amellerinden karşılar. Kul öyle bir duruma düşer ki, orucun dışında hiçbir ameli kal­maz. Allah (c.c.) baki kalan hakları da kendinden öder, kulunun oruç ibadetine dokunmaz.
Her şey bittikten sonra, kulunun getirdiği oruç ibadetinin mükâfatı olarak onu cennetine koyar.
(1) Bakara suresi 185. ayet.
(2) Bakara suresi 185. ayet.
(3) Buhari İman 28, Savm 6
(4) Buharî; Ebu Davud; Tirmizî
(5) Kütüb-i Sitte trc.9/419


ÜÇ AYLAR

Aylar içerisinde Üç Aylar ismini alan (recep, şaban ve ramazan) ayları diğer aylardan kıymetlidir…

Ramazan ayının müjdecisi olarak gelen üç aylar, bünyesinde bol yağmur taşıyan bulutlar gibi, kalpleri nurla dolduracak, mübarek günlerin ufukta olduğunu hatırlatırlar. Üç ayların taşıdığı kutlu zaman dilimini tam anlayabilmek için, önce ruh ve gönüllerin manevi esintiye hazır olması lazımdır.

Her inanmış gönül, bu ayların ilk günüyle, ramazana doğru rahmet dolu, güvenli bir yol açıldığını hisseder. Kulluğunu gözden geçirir, kurtuluşa nasıl ulaşabileceğinin hesabını yapar.

Üç ayların kendilerine mahsusu manevi bir tadı vardır. Bu müstesna zaman dilimi gönül penceresine açılan, Bâtıni duygularla yaşanır.

Bu aylarda zaman hep uhrevi renklerle tüllenir. Üç aylar, bir taraftan, yitirmek üzere olduğumuz cennetin hasretini hatırlatırken, bir taraftan da affı ilahi sayesinde, yeniden bulabileceğimizin ümidini yaşatır. Bu hayaller muvacehesinde duygularımız, cennetin manevi hasretiyle şekillenir. Her taraftan mahşeri bir hayat köpürür. Gönüllerimiz, kâmil insan olmanın rüyalarıyla yaşar…

Üç aylar, ahret ticaretinin yapıldığı kazançlı bir Pazar gibidir. Bu Pazar yılda bir defa açılır, üç ay devam eder. Bu pazarda alış veriş yapamayanlar, ömrü müsait olduğu takdirde bir yıl daha beklemek zorunda kalırlar. Ancak bu pazardaki müşterilerin geleceğe ait hiçbir garantileri yoktur. Onun için, ellerindeki fırsatı iyi değerlendirmeleri gerekir.

Cenab-ı Hak, mekânlar içinde mukaddes mekânlar; zamanlar içinde de mukaddes zamanlar yaratmıştır. Zamanlar içinde yarattığı mukaddes zamanlardan birisi de Müslümanlarca “üç aylar” diye bilinen “recep, şaban ve ramazan” aylarıdır…

Üç aylar manevi yönden, bereketli, bir mevsimdir. Her yıl bir defa uğrayıp manevi hayatımızı nurlarla aydınlatırlar. İnsanoğlu, gündelik hayatın akışı içerisinde, farkında olmadan, ahret hayatına doğru kayıp gitmektedir. Geçici dünya ümitleri ve sentetik gündemler yüzünden, kendisine lazım olan ahret hayatını unutmaktadır. Hâlbuki ahreti unutturacak dünyevi gündemlere karşı uyanık olmakla beraber, kendisine lazım olacak ay ve günlere karşı da hazırlıklı bulunması lazımdır…

Üç aylar girdiği zaman nefsimizin kötülüklerine karşı biraz dikkatli olmamız, kulluğumuzun hatalarından kaynaklanan birçok eksiklerimizi telafi edecektir.

Üç ayları girdiği zaman, insanın ciddi bir nefis muhasebesi yapması son derece önemlidir. Ancak yapay gündemler yüzünden bu ayların ne zaman girdiğini ve ne zaman çıktığını dahi takip edememekteyiz. Hâlbuki nereden geldiğimizi, nereye doğru gittiğimiz, yolun neresinde bulunduğumuzu güzelce hesaplayabilsek, günahlarımızı görme fırsatı bulacağız. Bunu yapmak, mahşeri hayata doğru ani gidişe hazır olmak demektir…

Üç aylar, bizim kendimize gelmemize, nefsimizi hesaba çekmemize ve günahlarımızdan temizlenmemize vesile olmalıdır. Yüce rabbimizin bize verdiği fırsatları çok iyi değerlendirmemiz lazımdır...

"Üç Aylar, Mübarek Günler Kandil Geceleri Kitabı" ndan alınmıştır"...


HARAM AYLAR VE FİCAR SAVAŞLARI

Cahiliye devrinin tipik adetlerinden birisi, menfaate dayalı iç savaşların devam etmesi idi.
Haram aylarda bu savaşlara son verilirdi. Bu aylar başladığı zaman panayırlar kurulur, şiir, edebiyat ve diğer dallarda yarışmalar yapılır, galip gelen veya kazananlara ikramiyeler verilirdi.

Putperestlerde bu panayırlarda istediği gibi dini propagandalarını icra ederlerdi.  Böylece hem hac görevini yerine getirir, hem ticaret yapar, hem de dört ay kavga dövüş ve diğer kötülüklerden uzak huzurlu bir hayat yaşarlardı.

Barış ilan edilen bu aylarda savaş yapılacak olursa yasaklar çiğnendiği için, bunun adına
“Ficar savaşı” denirdi.

Ficar sözlükte; azmak, isyan etmek, haksızlık yapmak, günaha girmek, yemini bozmak, sözünden dönmek ve yalancı çıkmak anlamlarına gelir.

Cahiliye dönemindeki Araplar arasında sudan sebeplerle birçok savaşlar yapılırdı. Bu savaşlarda yorgun düşen insanlar zilkade, zilhicce, muharrem ve receb aylarında dinlenmek ve yeniden toparlanmak için savaşlara ara verirlerdi.

Bu mevsimde insanlar Mekke-i  Mükerreme’ye gelir alım satım yapar, yıl içinde lazım olacak ihtiyaç maddelerini temin eder sonra da ikamet mahallerine dönerlerdi. Hem dini, hem de ekonomik yönden değer taşıyan bu aylarda savaşmak haramdı.

Yukarıda isimlerini zikrettiğimiz aylarda savaş yapılırsa bu savaşa ‘ficar’ adı verilirdi. Bir rivayete göre sadece Mekke şehri civarında cereyan eden savaşlara ‘ficar savaşları’ denirdi…

Efendimiz (s.a.v)’in yirmi yaşlarında iken Kureyşliler ile Hevazin kabilesi arasında yapılan ficar savaşlarına katıldığı rivayet edilmektedir. Peygamberimiz bu savaşta bizzat silah kullanmamış, kimsenin kanını dökmemiş, yalnız atılan okları toplamış amcalarına vermiştir…

Aylar Kur'anda şöyle beyan buyrulur;


" Şüphesiz Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah katında ayların sayısı onikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu Allah'ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin. Fakat Allah'a ortak koşanlar sizinle nasıl topyekun savaşıyorlarsa, siz de onlarla topluca savaşın. Bilin ki, kendine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir." (Tevbe Suresi 9/36)

Aradan uzun zaman geçip kalpler katılaşınca, eşkıya ruhlu insanlar hac ibadetinde ve haram ayların saygınlığında değişiklikler yapmaya başladılar. Yapılan değişiklikler sayesinde özellikle muharrem ayının haramlığını sefer ayına erteliyorlardı. Oysa böyle yapmakla ayete ve hacc gayesiyle konulan haramlığın hikmetine muhalefet etmiş oluyorlardı. Kur’an diliyle nesiy yapıyorlardı.

Bu durum aşağıdaki ayet-i kerimede şöyle beyan buyrulur;


" Haram ayları ertelemek, ancak inkarda daha da ileri gitmektir ki bununla inkar edenler saptırılır. Allah'ın haram kıldığı ayların sayısına uygun getirip, böylece Allah'ın haram kıldığını helal kılmak için Haram ayı bir yıl helal, bir yıl haram sayıyorlar. Onların bu çirkin işleri, kendilerine süslenip güzel gösterildi. Allah inkarcı toplumu doğru yola iletmez." (Tevbe Suresi 9/37)

Bu ayların önemi Allah tarafından belirtildiği için, diğer aylardan daha fazla saygı gösterilmesi lazımdır. Bu hürmetin gereği, yine Cenab-ı Hak tarafından, aşağıdaki ayet-i kerime ile tespit edilmiştir;

" Sana haram ayda savaşmayı soruyorlar. Deki; 'O aylarda savaş yapmak büyük bir günahtır." (Bakara Suresi 2/217)

Haram adı verilen aylar, meşhur olan tarifinde de “üçü serd biri fert” tabiri ile izah edilmiştir. Yani zilkade, zilhicce, muharrem aylarının üçü serd-bir dizi-, dördüncüsü olan receb de ferd-tek başına demektir.

Ebu Bekir Nufey İbnu'l-Haris es-Sakafi anlatıyor;


Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu; "Zaman, döne döne Allah'ın arz ve semavatı yarattığı gündeki düzenini tekrar buldu. Sene oniki aydır. Bunlardan dördü haram aylardır. Haram ayların da üç tanesi peş peşe gelir: 'Zülkade, Zü'lhicce ve Muharrem. Biri de Cumadı ve Şaban ayları arasında yer alan Mudarlılar'ın Receb'dir."

İşte şimdi zaman Allah'ın yaratttığı ilk günkü şeklini almış oldu...

Yani zaman üzerindeki inançsız insanlar tarafından yapılmış olan haksızlık ortadan kalktı. Senenin ayları üzerinde oynamalara son verildi. Aylar ilk yaratılıştaki gibi yerli yerine oturdu. Yaratılıştaki periyoduna girdi. Her biri ne ise o oldu…


Sonraki yazımız “Üç Aylar” üzerine olacaktır…

* " Ayet ve Hadisler Işığında, Üç Aylar, Mübarek Günler ve Kandil Geceleri" kitabından alınmıştır...

ZİYA ÇANDIR-06/2014




VE BİR NEBİ TEŞRİF ETTİ DÜNYAYA…
Ve bir tohum düştü toprağa ve âleme bir muştu oldu… 
Selam durdu bütün melekler yerde gökte tek ses duyuldu “La ilahe illallah Muhammed Rasulullah’’… 20 Nisan 569’da bir yetim dünyaya geldi. Âlemlere rahmet, insanlara önder, son peygamber olarak gönderildi. O’nun doğumuyla 1000 yıllık küfür (Mecusi) ateşi söndü, saltanat olan kisra sarayları yıkıldı.

O’nun doğumuyla dünya şereflendi, insanlık şereflendi. Babasının adı Allah’ın kulu yani Abdullah, annesinin adı Âminedir. Babasını daha doğmadan altı ay önce, annesini de doğduktan altı yıl sonra kaybederek hayata yetim ve öksüz olarak devam etti. Altı yaşından sekiz yaşına kadar dedesi Abdülmuttalib’in himayesinde büyüdü. Sekiz yaşına geldiğinde dedesini de kaybederek amcası Ebu
Talib ile beraber yaşamaya devam etti.

Dokuz yaşındayken amcası, ticaret yapmak için gittiği Suriye’ye onu da götürmüş, bu gezide Busra kasabasında Bahira isminde Hıristiyan bir rahib onun peygamber olacağını haber verdi. Hz. Muhammed amcası ile gitmiş olduğu kervanların birinde Hz. Hatice validemiz ile karşılaştı ve Hz. Hatice validemiz aracılarla peygamberimizle evlendi. Bu evlilikten Fatıma, Ümmü Gülsüm, Rukiye ve Zeynep adlarında dört kız çocuğu, Kasım ve Abdullah adlarında iki erkek çocuğu dünyaya geldi. Peygamberimiz kırk yaşına geldiğinde Nur Dağı Hira Mağarasında Alak Suresinin ilk beş ayeti ile Cebrail a.s aracılığıyla Allah c.c tarafından son peygamber olarak görevlendirildi. Yirmi üç sene süren bu vahiy akışı peygamberimizin Refik-i A’laya yolculuğu ile sona erdi. Peygamberimiz bu yıllar içerisin İslamiyeti yaymak için hicretlere ve savaşlara katıldı.

Amcası Ebu Cehil’in Müslümanlara baskısı üzerine 610 yılında Mekke’den Medine’ye hicret etti. 624 yılında Bedir Savaşı yapıldı ve Müslümanlar az sayıda olmalarına rağmen zafer elde etti. 625 yılında Bedir’in intikamını almak isteyen müşrikler Uhud Savaşını düzenlediler. Savaş Müslümanların lehine dönecekken aleyhine döndü ve peygamberimizin amcasının da bulunduğu onlarca şehit vererek mağlup olduk. Daha sonra 627 yılında Hendek Savaşı, 630 yılında da Mekke’nin Fethi gerçekleşti. Mekke’nin Fethi’nden sonra hastalanan Peygamberimiz 632 yılında Müslümanlara okuduğu Veda Hutbesi’nin sonrasında Hak Teâlâ’ya kavuşmuştur.

Peygamberimizin hayatı bu kadar kısa olamaz ancak kısa olarak bunları bilip uzununu ise araştırıp önderimizi, liderimizi öğrenmeliyiz. Cenab-ı Hak cümlemize Peygamber Efendimiz (S.A.V)’ i şefaatçi eylesin. Ve cümlemizi Cennette Peygamberimize komşu eylesin. 
Kutlu Doğum Haftamız Kutlu Olsun.
 
EDEBİ BİLMEK…

Edep;  ellerini öne bağlamak ya da ayaklarını altına alıp oturmak mıdır sadece?

Edep, kul olduğunu anlayıp Yüce Mevlâ’ya yönelmektir. Edep, kibri kırıp tevazuya sarılmaktır. Edep, fani dünyayı tanıyıp boş davaları bırakmaktır.Edep; haddini bilmektir, haddi ise ilim öğrenmiş kimse bilir. Cahilin edebi ise ellerine öne bağlamak, ceketi iliklemektir. Peki, ilim öğrenmek yeterli midir sizce? Tabiî ki değildir. Günümüzdeki çocukların, gençlerin, orta yaşlıların hatta yaşlı insanların edepsiz olma nedeni sadece okumamak mı? Tam tersi zorla okuma ve ait olmadığı yerde okumaktır. Aile çocuğuna gerekli edebi veremedikten sonra Oxford’a gönderip okutsa ne fayda! Üstad Necip Fazıl diyor ki; “ Olmayınca insanda hayâ ile edep, okusa da merkep (eşek) okumasa da..’’

Maalesef günümüz ailelerin en büyük sorunu ve suçu çocuğunu zorla ve ait olmadığı okulda okutmasıdır. Çocuk sağlık okumuş hukuk bölümüne gönderiyor ya da imam hatip okumuş tıbba gönderiyor. Bireyin o bölüme yatkın olması bu sebebi doğurmaz ancak yatkın olmadığı bir bölümde okutulması ileriye dönük bir faciaya yol açacaktır.

Çocuk ailesinden almış olduğu edep ile hayatına yelken açacaktır. Ailelerin zorla bir şeyler yaptırmak yerine çocuğuna gerekli edebi ve ahlakı vermeleri gerekmektedir. Sonra o birey zaten almış olduğu edebin ve ahlakın gereği okuyacaktır, okumaya çaba gösterecektir. Bizler toplum bireyi ve aile bireyleri olarak; en yakınlarımızın edebi ile uğraşıp onları ailesine ve topluma kazandırmakla yükümlüyüz. Çünkü biz varsak toplum var, onlar varsa toplum var.

Ecdadımız edebiyle dillere destan oldu.

Kuran’a edebinden aynı oda da yatamayan Osman Gazi’nin torunlarıyız biz. Edebimiz el vermez edepsizlik edene, susmak en güzel cevap edebi elden gidene düsturuyla hareket ettiler her zaman… Güzeli güzel yapan edeptir, edep ise güzeli sevmeye sebeptir dedi Mevlana Celaleddin-i Rumî… Peki, biz bu edebi koruyabildik mi? Bu edebi çevremize yansıtabildik mi?

Toplumumuz şuan kaos içerisinde ise tek sebebi “EDEP’’tir. Edebi elden giden bazı kimselerdir. Menfaat peşine düşmesek edebimizi korusaydık bu olanlar olmazdı diyorum ve ümit ediyorum. Hiçbir şey için geç kalınmış değildir. Saldırıya uğramış edebimizi onarmalıyız.

Şairin de dediği gibi “Edep; Bir Tac İmiş Nûr-u Hüda'dan, Sende Giy O Tacı, Emin Ol Her Beladan’’. Bizler dinimiz ve milletimiz gereği edebi önemseyen bir topluluğuz. Öyle ise bu değere sahip çıkmalı gençlerimizi edep konusunda bilgilendirmeli ve kendi edebimize de sahip çıkmalıyız. Nezih, kültürlü ve bilgili bir toplum bir ülke bir dünya istiyorsak “İLLA EDEP İLLA EDEP’’.

Vesselam…
BAYRAMI BAYRAM YAPMAK

Başı rahmet, ortası mağfiret, sonu kurtuluş buyurdu Âlemlerin Efendisi… 83 yıldan yani bir insan ömründe yapmış olduğu amellerden daha hayırlı bir gece olan Kadir Gecesini hediye etti Allah-ü Teâlâ…

Tutmuş olduğumuz 30 günlük oruca, hem diğer günahlardan arınma mükâfatı, hem de insanları bütünleştirmeye vesile olan Bayram mükâfatı verdi bizleri Yaradan… 


Ey şerefli insan! Bu yıl bir defa daha bayramla müşerref oldun. Ve bayramı şeker tadında bir bayram yapmak senin elinde... O günün mutluluğunu ve sevincini başka yerde aramak boşadır. O sevinç senin içindedir. İradene sarılarak kendi benliğinle yine bayramlar üstü bir bayram yaşayabilir ve yaşatabilirsin.

Bayramın bayram olması insanın içinde başlar, daha sonra etraf ve çevresinde hissedilir. O zaman bayram bayram olur. Eski bayramları günümüze yansıtmak, tarihin altın sayfalarındaki bayramı günümüz çağına taşımak bizim elimizdedir. Asırlardır nesilden nesile gelen bayramın gelenek ve güzelliklerini gelecek nesillere öğretmek ve taşımak bizim vazifemizdir. Zaten bayramı bayram yapan insanın ta kendisidir.

Sende bayramı bayram mı yapmak istiyorsun, Gel! Hiç kimseyi kırma ve devamlı olarak küs kalma. Bayramlar küskünlüğü ve dargınlığı gidermek için birer fırsattır. Bu görev bize düşüyor, yaşatmak ve arkadan gelenlere de ulaştırmak. Bizler, Üç günden fazla birbirimize dargın, küskün kalmamalıyız. Hele bayram gibi güzel günlerde bunun sözü dahi edilmemelidir. Benlik ve kibrin başını ezmeli. Akıl ve irademizi kullanarak, iradenin hakkını vermeye çalışmalı her insan. 


Bir de bayramlar çoluk-çocuğu, konu-komşuyu, uzak yakın akrabaları sevindirmek için vardır. Bu bizler için sunulan bir lütuftur. Akrabaları ziyaret etmek, küçük çocukları sevindirecek şeyler yapmalıyız. Bayramları bayram yapan asıl bunlardır.

Bayram sevinç ve sevindirme anlamlarına da gelmektedir. Sonuç itibarıyla o gün herkes bir ayrı neşe içindedir. O herkes için sevinç ve mutluluk kaynağıdır. Bir başka anlamı ise normal yaşantımıza ayrı bir renk ve hareketlilik katmaktadır. Hele çocukların en çok sevdikleri an ise mahalle sakinlerinden şeker toplama anıdır.


Kim daha çok şeker toplayacak diye bir birleriyle yarış ederler. Bu güzel anılarını insan hiç bir zaman unutamaz. Yıllar geçmesine rağmen her hatırlandığında sanki o bayram havasını hisseder gibi olur.

Bayramlar bizim için bir örnek ve modeldir ve olmalıdır da. Sanki bizlere gelişiyle “Bu gün gibi, her günümüz sevinç dolu, mutlu bir hayat yaşama ve yaşatma, her günün güzellikle dolu olması elinizde” diyor. Bu güzelliklere yol verme zamanı geldi ve geçiyor. Unutmayalım: Bayramlar gönül alma ve gönül yapma zamanıdır. Bugün Ramazan Bayramıdır. Dillerden gönüllere bal akıtma zamanı. Bayramları şeker gibi tatlı yapmak bizim elimizde.

Gel! Sen de Bayramı şeker gibi tatlı ve misk kokulu yap. Kendi Bayramını bayram yaptığın gibi etrafındaki kişilerin de bu günlerini bayram olmasına gayret göstermeli her insan. Onları bu sevinçten mahrum etmemeli. Sevgi ve güzellikler paylaştıkça çoğalır. İşte o zaman bayram bayram olur, tadı tam hissedilir. Şeker tadında bir bayram geçirmeniz dileğiyle.

Ramazan Bayramı’nız kutlu olsun!
KARDEŞLİKLE GÜZELLEŞEN ‘GÜZEL ESENLER’

Esenler, ilçe olduğu tarihten beri gazete veya haberlere ya bir uyuşturucu baskını, ya gasp, ya hırsızlık ya da ilçe ismini lekeleyecek kötü bir davranışla karşımıza gelmiştir. Ancak son 8–10 yıl içinde Esenler adeta İstanbul’un göz bebeği haline gelmiştir.

Uyuşturucu baskını değil de topluma hitap eden ve Esenler için hizmet arayan haberler olarak karşımıza çıkıyor. Esenler’ de korku ve endişe ile oturulurken artık güven ve huzur içinde yaşanılıyor. Bu bakış açısını değiştiren; yeni gelen iktidarlar değildir ya da A partinin icraatı B partinin desteği değildir.

Toplumdaki genç nüfusun bilinçlenmesi ve Esenler ’i yaşam merkezi haline getirme çabalarıdır.

Sağ görüşlü gençlerin ya da sol görüşlü gençlerin değil bu ilçede yaşayan tüm gençlerin çabalarıdır. Asıl olması gerekende bu değil midir? Sınıf ayrımı ya da görüş ayrılığına kapılmadan topluma yararlı olmak…

Bu ilçede yaşayan;  Alevi de, Kürt de, Çerkez de, Arnavut da, Laz da, Türk de bu ülkenin bu ilçenin insanı değil midir? Yalnız bir kesime hitap edip o kesimi kazanıp diğer kesimleri kaybetmek mi, yoksa bütün kesimlere hitap edip toplumun desteğini kazanmak mı başarı…

Huzur ve barış içinde bir toplum istiyorsak; Kürt, Türk vb. değil KARDEŞ olmalıyız. Arnavut’u yüceltip Türk’ü yermek değil, aramızdaki sevgi ve kardeşlik bağlarını güçlendirmeliyiz. Sonuçta bütün kesimlerle bir ortak noktamız olduğunu unutmamalıyız. Hepimiz Allah’a iman eden Mümin kardeşleriz. Ve inanmış olduğumuz değerlere sahip çıkarak Allah’ın emrettiği gibi ayrımcılığa düşmeden, ara bozuculuk yapmadan KARDEŞ olmalıyız.

Müslüman olmadığı halde başarıya ulaşan toplumların da püf noktaları bu değil midir?

Çağdaş bir toplum için gençlerimizi de çağdaş bir gençlik üzere yetiştirmeliyiz. İnanç değerlerimizi ve kardeşlik formülünü onlara örnek olarak bizler göstermeliyiz. Gençleri, Sağ kesime ya da Sol kesime kışkırtmak yerine aralarındaki ortak değerleri bulup bağları güçlendirmeliyiz.

Ayrım yapmadan, her kesime hitap ederek, kardeşlik esasını temel alarak çaba harcarsak ‘Güzelleşen Esenler’ i’ daha güzel yapabiliriz. Bizler bu ilçede yaşayan fertler olarak bu esaslara aracı olmalı ve birbirimiz arasındaki görüş ayrılıklarına kapılmadan huzur ve barış içinde bir toplum olmalıyız.

"Doğa tarafsızdır. İnsan doğadan güç alarak dünyayı çöle, çölü de yeşilliğe çevirdi. Kötülük atomun içinde değil, insanların ruhlarındadır.”(Adlai E. Stevenson)

Öyleyse bize verilen bu gücü kullanalım, aramızda ayrılık çıkaracak işlerden uzak durarak toplumu huzur ve barış içinde dengeleyelim. Vesselam…
“SİZ NEREYE GİDİYORSUNUZ?”…

Kuranı dinleyin bunlar benim kendi sözlerim değil Kur’an ın (Allah’ın) sözleri;

 “Fe Eyne Tezhebun” 

‘ siz nereye gidiyorsunuz’

Bu sözlerde öyle bir merhamet var ki…Bir annenin, çocuğu yanlış yolda olduğu için üzülüp, ona sorması gibi; ‘Sen ne yapıyorsun’ Cümle sadece ‘sen ne yapıyorsun? ‘Ama o annenin içindeki acıma duygusu… Ya da bir babanın, üzülüp; ‘oğlum, sen ne yapıyorsun?’ demesi…

Babanın bu sözlerinde şefkat var, çünkü oğlunun şu an yaptığı şeyin ilerde ona zarar vereceğini biliyor.

İşte bu noktada üzülerek diyor ki; ‘ Sen ne yapıyorsun? Nereye gidiyorsun?’

Sözleri size aktarabiliriz ama içindeki duygunun tarifi yapılamaz. Duyguların tarifi yapılamaz onlar sadece hissedilir…

Arapça bizim ana dilimiz olmadığı için, Allah’ın bizimle konuşurken içerdiği o büyük merhameti farketmiyoruz. Ayet de: ‘Ya eyyühel insan’ ‘ Ey insanlar..’ Ya eyyühel insan Ey insanlar Sadece Müslümanlar değil, şuan ki bütün 7 milyar insanı kapsıyor.

Allah’ın, bu dünyada yaşayan –şu an için ki- 7 milyar insana merhametle seslenişi: ‘ Ya eyyühel insan’ ‘Ey insanlar’ Allah, adeta bu dünyadaki herkesi tek tek uyarırcasına söylüyor

‘Ya Eyyühel İnsan Ma Ğarrake Bi Rabbikel kerim’ ‘‘ Ey İnsanlar ben sizin rabbiniz değil miyim’? Neden Allah’tan yüz çevirdiniz? (Tekvir/6. Ayet)

Günümüzde çocukların anne-babalarından yüz çevirmeleri alışıldık bir şey… Böyle bir şey olsa çocuğu yüz çevirse, anne-baba der ki ‘nereye gidiyorsun?’ ‘ne yapıyorsun? Anne ve babalar işte böyle. Eğer bu düşünceyi Allah için kullanırsak, Allah’ın o sonsuz merhametini anlayarak;

‘ Ey insanlar Neden rabbinizden yüz çevirdiniz? ‘ Sizi kim yoldan çıkardı?

O sizin rabbiniz. Kim sizi yoldan çıkardı? Neden ondan yüz çevirdiniz? He, o sizi yarattı, aynada bir kendinize bakın sizi nasıl yarattığına bakın O hiç size zulm eder mi? Bir anne, çocuğun yaratılışında sadece bir aracı bile olsa, o bile çocuğuna zulm etmezken Allah sizi kendisi yaratmış, O size nasıl zulm edebilir ki? Eğer O sizin birşeyi yapmanızı istemiyorsa, bunun arkasında bir hikmet vardır, Eğer o size birşeyi yapmanızı söylüyorsa, bunda sizin için bir yarar vardır.

Allah diyor ki ‘ Fe eyne tezhebüün’ ‘ Siz Nereye Gidiyorsunuz? (<81>Tekvir/ 26. Ayet)

Allah’tan yüz çeviren bir kişi, sığınıcak başka bir yer bulabilir mi ki?

Hayır, oraya değil buraya gelin, Allah’a dönün.. Allah’a dönün. Allah’a dönün..

‘İşlediğim berbat günahlar başka bir sığınak bulamadı, En merhametli olanın gölgesinden başka..’

‘’ Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allah’a dönün. Umulur ki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter. Peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar’’ (<66> Tahrim/8. Ayet)

MUHARREM EROL-06/2014-1

  

ALİ’Yİ DE ÇALIYORLAR ERENLER…

“ Hu erenler, meydan ise aşk olsun, meydan sizindir, meydanınız mübarek olsun. Hz. Allah birliğinizden dirliğinizden, katarınızdan didarınızdan ayırmasın”
                                                                                                   Gerçeğe Hü, mümine YA ALİ.

Yüzyıllardır, ayrılmadılar ayrışmadılar ve hamları pişirdiler. Gökyüzünde turna olup Hak için semah döndüler. Hakkın divanına ak oldular, dara durdular, dara çekildiler, asıldılar, yüzüldüler, yakıldılar.

Yanan yüreklere kar oldular, meril keklik gibi sektiler, her çiçekte bal oldular, taşa tutuldular. Kerbela’dan beri Fadime’den doğan iki güneşe sahip çıktılar. Mervan Yezit katında yer almadılar. Hak Muhammed Ali dediler, Ehlibeyt’e sahip çıktılar…

Davaları Kerbela davası. Şah Hatayi’nin nefesi, Kul Himmet’in deyişleri, Nesimi’nin derisi, Şeyh Bedrettin’in kellesi. Günümüzde de devam eder Maraş’ta, canlar yanar Sivas’ta. Dal grubunda dizilirler sıraya; işkence, baskı, zulüm durduramazlar, yıldıramazlar, sonu olsa da ölüm…

Hacı Bektaş’ta, Serçeşmenin başında himmet verdiler. Anadolu erenleri, Urum erenleri, Horasan pirleri yol gösterdiler, çiğleri pişirdiler, gönüllere girdiler. İncitilseler de incitmediler.

Tarih baba neleri yazdı okudu. Binlercesi ışık tuttu Anadolu’ya. Hacı Bektaşı Veli’den Pir Sultan’a, Şah Hatayi’den Kaygusuz Abdal’a, Fuzuli’den Nesimi’ye… Günümüze gelirsek Neyzen Tevfik’ten Hasan Hüseyin’e, Âşık Veysel’den Ali İzzet’e, Mahzuni Şerif’ten Neşet Ertaş’a, Davut Sulari’den Daimi’ye; düşün hesaptan ne kalır geriye…

Kara yobazlar, karabaş gibi hırlayanlar, yüksek katta zırlayanlar, karanlık emellerini oya bağlayanlar, adaletsizliği hırsızlığı soya bağlayanlar, paralarını dolara euroya bağlayanlar; vakıf kurup başına geçenler, milleti soyup işine bakanlar katlimize ferman yazıyorlar. Serler verdik Gezi de, yurdun dört bir tarafında. Yakışmaz artık bize susmak.

Hizmet alıyorlar, askere alıyorlar, vergi alıyorlar. Sormak lazım son yirmi yılda İstanbul Belediyesine, ilçe belediyelerine bir tane bile alevi (işçi-memur) işe alındı mı? Bırakın işe almayı, olanları bile tasfiye ettiler.

Cem evlerine cümbüş evi diyenler, Müslümanların ibadethanesi camii diyenler, Aleviler Ali’yi seviyor ise ben de aleviyim diyenler, Alevileri fitne sokup bölmeye ayrıştırmaya çalışanlar biliniz ki; Aleviler Hak yolundan dönmezler.

Dedeniz Yavuz döndürememiş, siz hiç döndüremezsiniz…

Kainatın velayeti Muhammed ise, delaleti Ali’dir. Allah’ın Aslanı demişler. Ali’siz Alevilik olmaz, Ali’nin evinden olmaktır Alevilik. Seyitler, pirler, dedeler Evladı Resul’dür. Siz hakkı Kudüs’te, Mekke’de, Şam’da aramaya devam edin. Hak, Enel Hak diyenlerin zaten yüreğindedir.

Ey erenler, ey gaziler canınızı yakıp alanlar, milletin malını mülkünü çalanlar bakıyorum; Ali’yi de çalmaya kalkıyorlar. Biz de seviyoruz Ali’yi diyorlar. Önemli olan Ali’yi Ali gözüyle sevmektir…

Boş verin onları, insanlık sevgisi eksik olmasın yüreğinizden. Hakkı Hak bilin, insanları kardeş. Kuran’ı kâğıt bilmeyin Allah’ın emirleridir. Merak etmeyin yarın ulu divan da Hz. Ali Zülfikarıyla yanınızdadır…

“Eğlen turnam eğlen, Ali misin sen
  Ali sevilmez mi dost, deli misin sen”
                         Gerçeğin demine Hü.



GEZİ MAĞDURLARINA TAPEGAZ…

‘Yalan ile divan kuranlar Kadısını kendi bulur…’

Zalimler zulümlerini yandaşları, askerleri, yağcıları, olmadan asla yapamazlar. Onlar herkesten şüphelenirler, gölgelerinden bile korkarlar. Doğru olsun yanlış olsun amaçları sadece rakiplerini imha etmektir.

Her şeyi bilen zalimler, bir şeyi bilmezler, sonlarının nasıl biteceğini. Aynaları onlara hep yalan söyler çünkü. Bilinçaltı eksikliklerini hep orantısız güç ile kapatırlar. Ama diktatörlerin sonunu da halk tayin eder. Günümüz diktatörlerinin sonunun ektiklerini biçmek olduğu gibi.

Günümüzde kasete Tape diyorlar. Modamız da artık tape oldu. Eski CD, kasetçalar günleri geride kaldı. Şarkılar çalınmıyor, klipler çekilmiyor, milletlin malını mülkünü çalanlar revaçta bugünlerde. Ne Unkapanı-kurtkapanı kaldı, ne de aylarca emek veren sanatçılar.

Herkesin elinde demolar, kaset yapacak firma bulamıyorlar. Tapecilerin ise yönetmenleri ve senaristleri hazır.

Büyüklerimiz dinleniyor, en tepedekinden bakanına, bürokratından iş adamına, sporcusundan basınına yavaş yavaş aşağıya doğru iniyor liste. Bari bu dinlenenler yani tapesi olanlar dinlenmeye gitse de biz de biraz rahat etsek.

Dürüst insanı, temiz toplumu mumla arar olduk. Ortalığı cıvıtmaya çalışıyorlar acaba benim de Tapem çıkar mı, yayınlanacak mı diye. Ne de çok insan batağa batmış. Anlı-şanlı beylerin günleri çalarak çırparak geçmiş. Çıkar çatışmaları gösterdi ki egemen güçlerin, yönetenlerin ne kadar çok pislikleri varmış.

Tapelerde yolsuzluk, hırsızlık, para, rant, kadın, altın, maden petrol, eğitim, spor ne ararsan var. Daha neler neler var. El bebek-gül bebek geçinemeyen bu beyler Tapelerini inkar etmiyor, hiç de yalanlamıyor. Herkes dinleyenin peşinde.

Toplum Tapecilere refleks koyduğu zaman ise anında yasaklar başlıyor. Taksim yasak, Gezi yasak, Tandoğan yasak, meydanlar yasak. 1 Mayısta, Gezi de haklı temelde yapılan eylemlerde halkın karşısına Tomalar, plastik mermiler, biber gazları en son Okmeydanı’nda gerçek mermi çıkıyor.

Gezi nedir sorusunun cevabı, şehir merkezlerini ele geçiren, rant elde etmeye çalışanlara yağmacılara halkın koyduğu tepkidir. Sistemi yönetenlerin bu tepkiye -aferin siz haklısınız- demesini beklemek en basit deyimle aptallık olur. Geziye katılanların, tamamına yakını yağmaya karşı çıkmışlardır. Yağmacılar bunu provoke ederek sulandırmaya çalışıyorlar. Halkı terörist ilan edip güçle bastırmaya çalıştılar.

Ekonominin temel parametresi arz-talep dengesidir. Tomaya, plastik mermiye, biber gazına talep olacak ki daha çok tüketilsin. Ne kadar çok eylem o kadar çok tüketim. Biber gazı sıkana prim veriyorlar mı bilmiyorum ama üretenleri biliyorum.

Yeni ürünler peşinde ne kadar üretim o kadar para, ölenler sakat kalanlar, gözleri çıkanlar, kırmızılı kadın, siyah çantalı kadın ve diğerleri kimin umurunda, ne fark eder. Onlar halktır en az üç çocuk yapsınlar yeter…

Bu ülkenin muhaliflerinin genel başkanı suçsuzları değil, suçluları yargılayacağım dese, meydanlara çıksa dese ki Tapem yok, Tomam yok, gazım yok, iktidara gelirsem bunları toptan imha edeceğim. Paralel devletim yok, HSYK’am, AYM’em yok, polisim, jandarmam yok dese ne olur. Çok şey olur. Dürüst temiz toplum dese elbette iyi olur. Bunları zaman zaman söylüyor aslında, esas problem halkın gözlerini kapatan perde nasıl aralanacak, halk gerçeklerle nasıl tanışacak.

Bunun için genel başkan önce partisinin kapısını sonuna kadar halka açacak ve partiyi yeniden dizayn edecek. Küçük olsun benim olsun mantığından vazgeçecek. Ana muhalefet öncelikle iç problemlerini çözerse iktidar olur. Ve ortalıkta ne paralel devlet kalır, ne yolsuzluk. Hala bu şans var. Bu şansı kullanamaz ise bu mazlum halk daha çok biber gazı yer, daha çok genç ölür ve daha çok Tape yayınlanır.

‘Gezi Mağdurlarına da Tapegaz…’

O İKİ KERE ÖLDÜ...

‘Senden sonra yaşayamam ölürüm.’diyordu madencinin karısı. Sen olmazsan da yaşayamaz madencinin karısı. Onlar ki yıldızları, gökyüzünü göremezler, yalnızlığa, kimsesizliğe, garibanlığa, yoksulluğa katlanabilir belki ama ya yokluğunun olması, elması bile deler gözyaşları.

 İki kişilik yaşar hayatı madencinin karısı. Madenciyle girer birlikte ocağa,ocağı kararır. Alın terini verir kuyulara, nefessiz kalır, ölümü taşır her gün ellerinde, umutlarını gömer karanlığın içerisine. Madenciyle birlikte çıkar karanlıktan aydınlığa yüzü aydınlanır. O günlükte olsa.

Hıçkıra hıçkıra ağlayan iki kadın gördüm. Niye ağlıyorsunuz diye sordum. Zor bela konuştular eşleri madenciydi. Ya aynısı eşlerinin başına gelirse. Ne dramdı her gün kara haber beklemek, aynı yoksulluk ve korkuyla yaşamak. Acılı adana kebap yemeye benzemiyor. Acı ağıtlar sarmış yüreklerini.

Harp yoktu, savaş yoktu ne yiğit insanlar kaldı yer altında. Diyorlar sayıları 301 KDV’si hariç. Bu kadar basit ve ucuz madencinin hayatı. Kayıtlı, kayıtsız ve yalnız.

Her soru yeni sorular getiriyor. Ölüm taşeronları, ölüm avuçlarında taşeronluk yapıyor patronlarına. Kar, para zenginlik umursamıyor vicdanları cebindeki  banknotlar utanırken  Mecidiye köyde 1trilyon 200 milyon liraya daire satıyor .Yalan bile bulamıyorlar. Trafo patladı diyorlar onlarda çok iyi biliyor ki lastik patlar, trafo patlamaz.

Hoca gönderiyorlar SOMA’ ya  ev ev dolaşıyorlar. Şehitlik bile onların tekelinde. Cenneti bile parsellemişler yer satıyorlar. Eğer ki bu şarlatanlarında elindeyse cennete girmek kendi adıma peşin konuşuyorum o cenneti reddediyorum. Ahvalim böyle biline.

SOMA öncesi TAKSİMİ emekçilerden koruyanlar 1 Mayıs kutlamasına engel olanlar ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Ama bir şeyi yapmıyorlar. Emekçilerin yaşam haklarını korumuyorlar, yer altında çalışanların, işçilerin, memurların, kısacası emekçilerin senede bir gün olan 1 Mayıs bayramına bile katlanamıyorlar. Alın Taksim ‘de sizin olsun yeter ki geri verin 301 emekçinin canını veremiyorsanız yerin dibine kadar girin bir daha çıkmayın.

Tekrar kulak verin madencinin karısının feryadına Sen olmazsan yaşayamam ölürüm diyor madencinin karısı; kocası, kardeşi, oğlu, babası bir kere öldü madencinin karısı hem de iki kere öldü...



HÜZÜN ‘DENİZ’LERİNDE BOĞULUYORUM…

Öyle bir asır, öyle bir devirdi ki günlerden 6 Mayıs hüzün çöktü üzerimize. Bütün cismimin yandığı gün, arşa çıktı feryadım. Yıllar birbirini kovaladı. Vebalini taşıyanlar öğrenemediler müptelası olduğumuz bilincini aldığımız devrimciliğin görkemini. Binlerce çektiğimiz cefa en çabuk gözyaşlarımızı kuruttu. Ancak dinmedi yürek sızılarımız.

Akıp giderken zaman, ömür defterimizin sayfaları azalırken, yandım düne, çok acıdım geçen günlere. Ölümün bir şekli de darağacında halkın mutluluğu için asılmaksa, boğulmaksa safa geldi, hoş geldi. Lodos çıkıp gemilerimizi vursa karaya ve ondan sonra hiçbir yolcu gelmese buraya o bizim denizimiz. Hırçınlığını uzun boyunu, dimdik duruşunu hafızamızdan silmeye yetmez sürgünler, işkenceler ve hapisler.

Beyaz bir güvercin uçarken barışa, özgürlüğe aslanlar gibi korkmadan sehpaya vuruyorsa Yusuf, cellâda ne gerek var. Bizim cellata ihtiyacımız yok. Mesele halk ise kendi ipimizi kendimiz çekeriz. Ve Hüseyin gibi inanırsan devrime korku girmez yüreğine.

Tek suçları halkı sevmekti onların. Onlar Türkiye’nin namusunu korudular ve bağımsızlığını istediler yalnızca. Amerikan askerlerini Kabataş’tan denize döken devrimciler, nereden bileceklerdi ki yerli işbirlikçilerin onları suçlayıp idam edeceklerini. Türk kadınının, kızının namuslarını korumak, Denizler için devrimci namus göreviydi. Onlar namusları korudular. Ama Namussuzlar namussuzca onları astılar.

Baki tuğ ve ali elverdi de öldüler. Tarihin çöp tenekesinde yerlerini aldılar. Denizler, Yusuflar, Hüseyinler yaşam sürdükçe, insanlık var oldukça yolumuza fener olmaya, bizi aydınlatmaya devam edecekler. Tarih bu görevi onlara vermiş bir kere.

Dert çekmeyen bilmez, acıların acısını. Yine her yanımı sardı hüzün. Hüzün Deniz’lerinde boğuluyorum…

SEVGİNİN DURAĞI SONDURAKTIR  BERKİN’LERE…

Ecel suçludur, vadesini kısaltmış Berkin’in her şeyden koptuk artık. Ağız tadıyla çalakalem iki satır bile yazamıyoruz. Milyonların vicdan muhasebesi yaparak attıkları naralar, haykırışlar karşısında aldırmayan, sevinen, servet koltuk birleşiminde oturuma ara vermeyen, zalimler yalakalar dalkavuklar var.

Sebepler yok olsun, yapnlar kahrolsun… “Gücüm yetmez, zalim oğlu zalime kolum nerden aldın sen bu zinciri…” demiş Mahzuni Şerif…

Gündelik yaşamın gelgitleri statik bir yaşamın parçası yaptı bizleri. Hayatın acıları dilimizi yaktı konuşamadık. Gördüklerimiz bir daha bakmamak üzere kör etti bizleri. Duyduklarımız yalan-gerçek karışımı olsa bile en yüksek sesin rezonansında sağır olduk. Uzaktan gösterdiklerinde ‘o ne mutlu adam’ dediler. Anladım ki; ‘hayatta hiçbir şey gerektiğinden daha fazla gerekli değildir…

Vurdumduymazlık aynasına baktığımda acının sarkacı salınıp durur sensizliğin girdabında. Anlamsızlaşır şarkılar, belki rast, belki nihavent olursunuz ama mahur makamı (sonsuzluğun senfonisi) çalar sazlar. İşte o an bir yıldızın kaydığı, bir dostun sonsuzluğa yürüdüğü andır.

Film şeridi gibi akar hayat göz pınarları kurur. Şebboy çiçeklerine bir küfür savurursun dağ menekşelerine inat.

Dört yapraklı bir yonca gibidir yaşam. Bir an kadar kısa vahşi bir aslan alıp seni götürmüş ise avuçlarımdan sensizliğin serenatıdır bu akşam. Berduşluğumu yaşar yıldızlar, puştluğunu yapar gece ve yıldızlar bir bir kaybolurlar.

Tüm acı ağıtlar sarmışken dağlarımı, dizeler birleşip tutuşurken, mevsimler renk cümbüşüyle inerken evrene biliyorum alamadılar yağmuru unuttular. Acımasızlığa umutlar ağladı, umutlar vermeyi unuttular.

Hiçbir neden yoktu. Umutsuzca gözlerini duvara dikti. El salladı sanki son yolcu vapuruna. Martılar çığlık çığlığa uçtuğunda her şey çoktan bitmişti. Bu da yeri göğü var edenin en son yanlışıydı belki, kurşunlar da bahanesi…

İnsanlığın güçsüzlüğünün, acizliğinin son yansımasıydı. Büyüklüğünün yanında tarihsel hatasının farkında mıydı? Artık benim yürek yangınımın yargısında sanıktır. Öyle ince öyle hazin bir bestenin güftesi oldu bu ayrılık, bütün ayrılıklar gibi. Büyük usta Sinan’ın metris duruşu, yürekte haykırışıdır artık…

Dokuzu beş geçe vapuruna beş dakika gecikmiş isen, ‘giden otobüsün arkasından boş yere beklemişsen ne anlamı var’. Sonsuzluğa giden dostlar ile aramda ince bir yol çizilmişse o yol işte sevginin durağı, son duraktır.

Onlar da Berkin gibi yüreğimizde yaşayacaklar, onlar ancak bizi anlayacaklar…

MUHARREM EROL-06/2014



VURUŞUYORLAR-BÖLÜŞÜYORLAR BABAM…

Zavallı halkımız umudunu lotoya, ganyana, iddiaya bağlamış girmiş kupon yatırma sırasına. Bilmiyorlar ki beyzadeler, yakınlar çok önceden çekmiş kurayı, paraları kasalara sığmıyor.

Rahmetli Mahsuni Şerif bir türküsünde “Soyulmadık derimiz kalmıştı, soyun babam soyun, meydan sizindir. Bugün sizin ama yarın bizimdir” demişti. Hiçte öyle olmadı. 40 yıldır bekliyorum halkın iktidarı kurulacak diye. Emekçi hakkını alacak diye. Yinede umudum bitmedi. Umudumuz bitmedi…  
                                                         
Bir mağdur edebiyatıdır gidiyor. Malı götürenler, boğazımızdaki son lokmayı da alanlar bir ağlıyor, bir gülüyor, bir ağlıyor. Somali diyor, Gazze diyor gariban halkımız acıyıp hem oy veriyor, hem para veriyor. Yetmez ama evet diyenlerle yoksulluğu, yolsuzluğu ve yasakları artırıp rekora gidiyor. Bu acıları bir şiir dindirir belki:

Aşık  Hüdai diyor;

 “Adam sandık ayı çıktı, mazlum sandık dayı çıktı.
  Ortaya bir sayı çıktı, ben bu denklemi çözemedim.”

Bu kavram kirliliğinde milletin anasını alıp, allayıp-pullayıp tekrar babasına satıyorlar. Kafaları karışık, alan –satan belli ama ya paralel devlet varsa, ya kumpas varsa. Non Lineer denklemler gibi kompleks gözüken problem aslında çok basit sormak lazım:

-Benim gibi bir emekçinin 200 yılda kazanamayacağı dokuz trilyon ayakkabı kutusunda ne arıyor? Bu para kimin parası?

-Şehirlerin merkezi, en güzel yerlerini kim parselliyor? Kimler evinden, yurdundan ediliyor?

-Gezi parkı’nda, Kızılay da Gündoğdu da, Mersinde, Eskişehir de ülkenin her yerinde ne oldu da bu halk dövülüyor, biber gazı yiyor, gözler kör edilip gençler öldürülüyor.

Daha binlerce soru sorulup cevap istenebilir ama cevabı halk ozanı Ali Kızıltuğ versin;

“Ankara da dörtyüz elli beşyüz  tosun, Hepsinin öyle olduğu kesin
 Bunlar neyi yer bir düşün, Bölüşüyorlar babam bölüşüyorlar.”

Bu halk talanı, yalanı hak etmiyor. Baksana hepsi kınalı kuzu gibi tribüne çıkmış; okulları, madenleri, ülkeyi parselleyenleri seyrediyor. Malı götürenler mal çok olunca anlaşamayıp aralarında kavga çıkınca hâkim-savcıda işin içinden çıkamıyor. Delile belgeye bakıyor çalmış, alabildiği kadar almış. Polis yakala-bırak, bırak-yakala ikileminde şaşırmış. Allahtan “Çarşı her şeye karşı.” Karşı yaka da var Allahtan…

Bende bir şubat akşamı kara kışında cebimde yaz güneşi, dudağımda uzun samsun, önümüzde yerel seçim süreci, köşe başında üç beş serseri sokak lambası, harfler ile barbut atıyorum.

Ve gelecek günler adına şimdi daha ne yalan söyleyecekler diye beyhude düşünüyorum…
 


ACININ TEBESSÜMÜ OLMAZ!

Düşünmenin değil Düşünmemenin serbest olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Hayal satmanın ise bir bedeli yok, bedava.

Sanırsınız her yer gül bahçesi, herkes mutlu afişlere, bilbordlara bakarsanız. Televizyonlarda, basında saadet zinciri ile birbirinize bağlanmış, titanistler, numaracı takımları aklanmış, paklanmış bir vaziyette; Ada, pafta, parsel, kentsel dönüşüm, ucuz ev, rantiye, şantiye yollarda zaptiye ile günler geçiyor.

Faşizmin resmisini bıraktık, sivili geldi. Sonuç değişmedi. Acılar acımasızca devam ediyor.

Azı dişlerinizle acıyı ezdiğinizde benlerin bensizliğini, biz olamamanın yalnızlığını yaşıyoruz. İnsan Kasapları dev adımlarıyla yürürken yollarda sessiz çoğunluğunu düşünceleri dört duvar arasında kaldı.

Umutlar başka bir bahara kaldı. Her acı başka başka ağıtlar yaktı. Anladık ki;

“ACININ TEBESSÜMÜ OLMAZ! “…

Cebimize girmeyen, giremeyen banknotların ayakkabı kutularında saklandığını gördükçe fakirliğin yoksulluğun yeni değil babadan kalan miras olduğunu görürsünüz. Dönüp te yüzümüze bakmaz, sanırsın varsılla kardeştir. Geceleri bile uykuları bölen ekmek savaşı, yaşamak savaşı, bölüşememenin adaletsizliğinde yokluğa ve yoksulluğa alıştırır. Birilerini yolsuzluğa alıştırdığı gibi.

Eşitlenirsiniz bir anda, binlerce milyonlarca insan. Emek zammının en yüksek faizin orantısında günde bir simit parası bile olmadığını görürsünüz. Emekçi, işçi emekli haydalayarak yapılara harç çekerken bu kıt akımla diyorum ki;

“Egemene bağış yapın”…

“DOYUN BABAM DOYUN, NASIL OLSA BİR SÜRÜ KOYUN”…

 Zenginle yoksulun evrenin var oluşundan beri ortak olduğu yıldızlar, ay güneş, hava korkarım gelecekte yeni bir ayrışma sebebi olmaz. Çünkü ortak olabildiğimiz sadece bunlar kaldı elimizde.

Yollarımız ayrıldı polisimiz, savcımız, okullarımız ayrıldı. Paralel devletimiz var, iç – dış mihraklar var, trilyonlar, katrilyonlar kazananlar var.

”Delikanlılığa verin “ …

Uçak alıp satanlar var, sınıfta kalan insanlığımız var. Merhamet, vicdan fakirin hanesinde seyahat ederken 50 bine köpek alıp, satanlar var…

Öyleyse sormak lazım; değerimiz Kaç? Bizim…


HALKIMIZ ALIŞIYOR ALIŞMASINA DA BAŞKA ESENLER YOK…

1980 ‘den önce rahmetli Nadir Bayır, Mustafa Yumak ve Çetin Aksoy’un Belediye Başkanlıkları zamanında Dörtyol-Atışalanı arası minibüsle yolcu indir bindir dahil en fazla 10 dakikaydı. Şimdi ise sinir katsayımızın dayanma gücüne ve trafiğin tıkanma durumuna bağlı. Sen de bir saat ben diyeyim yarım saat nasıl olsa:

-“Esenler Belediyesi çalışıyor, halkımız alışıyor”.

Alıştık gerçekten beton yığınlarına, çarpık yapılaşmaya hızımızı alamadık, parsel bırakmadık. Kemer mezarlığının yarısına bile bina diktik.

-“Dik dur eğilme bu millet seninle”!

Dere tepe düz gittik belki de az gittik, Havaalanı mahallesinden başladık, Oruç Reis, Tuna, Çifte Havuzlar yetmedi,  Yavuz Selim adına kentsel dönüşüm koyduk. Sıra Dört yolda,  Nene Hatun mahallesine geldik. Diğer ilçelerde rezidanslar var bizim neyimiz eksik. Tokimiz var belediye meclisi üyesi müteahhitlerimiz, Her ikisini olmaya heveslenen adaylarımız var.                                                            

Büyükşehir Belediyemiz var.

–“Büyükşehir çalışıyor, (Hedef 2053) Halkımız hep alışıyor.”

Otagarı, hızlı tramvayı Bedrettin Dalan yaptı, Alt yapıyı Nurettin Sözen yaptı bu da bişey mi bizde nüfusu katladık. Bununla birlikte çağ atladık. Belediye binamızı, Kaymakamlık konağımızı 20 yılda dünya rekoru kırarak inşaatına başladık, inşallah yakında açacağız. Müteahhitlerimizin uhrevi işlerine rağmen bu başarıyı gösterdik.

”  Ağzı olan konuşuyor, Halkım bu işlere alışıyor”.

Mevcut belediye binasını yıktık, Hasip Dinçsoy ilkokulunu yıktık peki  ne yaptık. Dört yolu trafiğe kapattık, Atatürk heykelini ucube  yapıp bir köşeye attık. Hedefimiz Esenler İbrahim Turhan Lisesini yıkmak olmalı, nasıl olsa bir ikincisini yapmadık.

“Mikrofonu kapan konuşuyor,  halkımız hep alışıyor”.

-İçimiz yanıyor, kent olamadık, kentlileşemedik, kentleşmeyi rantla karıştırdık.

Şuayip Vardar’la, Ünaldı Özsoy’u emekli ettik.  Bir Hasan Ayar kaldı. Dalyanlarla, Hoşmenlerle, Gürseslerle ev sahibiydik. İsmet Taşkın, Genç Ali Kaya, Emin Duman, Ali Halbiş, İbrahim Çağlayan, Sevdakar Demir ve niceleri geldi geçti. Hepsi bir hoş sada bıraktı. Demek ki: Bizler gibi Esenlerde yaşlanıyor. Ne diyelim artık.

 “Ceketin kolu yok, geçimin yolu yok”.

“Bu işlerin sonu yok…”

Esenlerin bir tarihçesi çıkartılır, umarım daha güvenilir daha yaşanabilir bir Esenler yaratılır. Eskiden gökte yıldızlarımız vardı. Şimdi ampullerimiz var eskiden Ferhat Paşa Çiftliğinden süt alırdık. Şimdi marketten süt alır olduk. Bu günkü fakirliğimize baktığımızda eskiden ne kadar zengin olduğumuzu anlıyorum. Daha yazacak çok şey var ama şimdilik bu kadarı yeterli.

“ İskele sancak buraya kadar ancak”…


 AMALAR VE SAĞIRLAR ÇARŞISINDA AYNA SALLAMADAN…

Uzun bir süreden beri Esenler’de olmamama rağmen siyaseti ve Esenler’deki gelişmeleri Yerel Basın aracılığı ile çok yakından takip ediyorum.

Sözün özü, “kimse körler çarşısında ayna sallamasın, sağırlar çarşısında da gazel okumasın, akıl akıldan üstündür”  ve bizimde Esenler adına söyleyeceklerimiz,  ifade edeceğimiz gerçekler, iddiada bulunacağımız sosyo-siyasal birikimler var.

Ayrıca bizi bilenler bilir, biz de onları biliriz…

Esenler Yıllardır dışarıdan yönetiliyor

Dört dönemdir AKP zihniyetinin yönettiği Esenlerde nefes alacağımız alanlar kalmadı. İlçenin toprakları parça parça satılarak, bir şekilde Esenlerin geleceği karartıldı, karartılıyor.

Burada üzerinde durulması gereken iki hassas konu var. Birincisi Belediye Başkanı ve Belediye Meclisi Üyelerinin çoğunluğunun Esenlerli olmayışı, Esenler dışından oluşudur. Yani Esenler Yıllardır dışarıdan yönetiliyor.

İkincisi ise mecliste yeterli ve aktif muhalefetin yapılamayışıdır. Belediye Meclisi üyelerini ki çok yakın tanıdıklarım da var içlerinde dikkatle izliyorum. Çok dertliler ve devamlı sayısal azlıktan, azınlıkta kalmaktan şikâyetçiler. Ama böyle bahanelere sığınmak ve beyanatlar vermek onlara hiç yakışmıyor.

Esenler’e Hiç Katkısı Olmayanlar Alkışlanır Olmuş.

Esenlerimize hiçbir katkı sunamayan bir zihniyeti alkışlayan kim olursa olsun aslında kınanır. Övünülen projelerin içinin boş çıktığı görüldüğü halde görmezden geliniyor. Bir kesime çıkar diğer tüm kesimlere zarar oluşturacak çalışmalar planlanıyor ve projelendiriliyor Esenlerde.

Esenler de iyi şeyler oluyor, yapılıyor diyenlerle ileride zarar gören bu halk, oturup hesaplaşacak böyle de bilinsin. Şimdi, beyan ve söylemleri tutarsız başkan ve belediye meclis üyelerinin, tavrı kesinlikle yerel seçimlere ayna tutacaktır. Çok iyi yönetiliyoruz mecliste çok iyi anlaşıp uzlaşıyoruz söylemleri ise bir safsatadır.

Ayrıca çağdaşlaşmanın ve modern kentleşmenin önündeki engelleri kaldırdık denilen kentsel dönüşüm uygulamaları da pekiyi gitmiyor. Ona rağmen Esenler’e hiç bir katkısı olmayanlar alkışlanır olmuş şu garip ilçede.

Şark Kurnazlığı İle Siyaset Yapılıyor.

Şark kurnazlığı ile siyaset yaparak Esenlerin kentleşmesini, gelişmesini, kentlinin kentine sahip çıkmasını önleyen bir tutum hiç yakışmaz yönetenlere. Belediye başkanı yapıyor ise eğer, bu da Siyasi etiğe de uymaz. Meclis üyelerine düşen bu gibi durumlarda gerektiği gibi muhalefet yapmaktır. Esenler’in eskilerine sorun anlatırlar, şehrin menfaati için parti menfaati asla gözetmedik derler.

Uzlaşmacı bir mantık çerçevesinde hareket ederek Esenlerin yok oluşunu görmezden gelmek, ideoloji sahibi olanlara hiç yakışmayan bir davranıştır. Çok ciddi sorunlarımız varken bu sorunlara elle tutulur gerçekçi hiçbir çözüm üretilmez iken ilkeli bir siyaset yönlendiremeyenler de seçimlerde sıfır çeker. Tüm siyasilere düşen Esenlerin bu yok edilişi karşısında yürekli bir duruş sergilemeleri gerekliliğidir.

Büyükşehir Belediyesine, Bakanlıklara Havale Edilen Projelerle Olmaz Belediyecilik.

Şimdi Esenlerde yapılanlara bir bakın hangisi yıllardır seçim bildirgelerinde yer almadı. Seçimlerde halkın yararına yüzlerce proje, hepsi de gerçekçi projeler sıralandı. Hangisi yapılabildi; hiç. Öyle büyükşehir belediyesine, bakanlıklara havale edilerek işin içinden sıyrılınacak projelerle olmaz belediyecilik.

Kimse tutup da aksini ispata çalışmasın, bizde biliriz az çok belediyeciliği. Yok derler ise önlerine yığınla proje koyarız. İlericilik ve yurtseverlik, çağın gerisinde kalarak ucuz ve suni gündemin peşine takılarak siyaset üretmek değildir.

Halkın yararına siyaset yapma biçimi ve belediyecilik bu günü değil geleceği görerek onlu yirmili yıllar sonrasının projeksiyonunu hazırlayıp yapma girişimlerinde bulunmak ve gerekli kaynaklarını da üretmektir.

Ben Bilirim, Biz Yaparız Mantığıyla

Toplumu, halkı, sivil Örgütleri dikkate almadan, sorunlar çözülemez. Halk söz ve karar anlamında etkisiz kılındığında, Düşünce ve ideolojiden tavizler vermesi beklendiğinde sorunlar artar. Anlamak hiç de zor değil yaşanan budur Esenler’de.

Baştan savmacı ve hoşgörüsüzce” ben bilirim, biz yaparız” mantığıyla hareket edilmekte. Sanılmasın ki halk yapılanları görmeyecek, değerlendirmeyecek ve hesaba çekmeyecek. Yerelden genele seçimlerde halkın gerektiğince hesap soracağını da bilmek gerekir.

O yüzden görevlerini iyi ifa edemedikleri halde başka görevlere talip olma hevesi içinde Esenler’e, Esenlerin geleceğine yazık ediliyor.

Sizinde günü gelip önünüzün siyasi açıdan kesileceğini göremiyor musunuz? O gün gelmeden akılları başa devşirmek gerek…

TELKİN VE NABIZ VE CUMHURBAŞKANI SEÇMEK…

TELKİN VE NABIZ VE CUMHURBAŞKANI SEÇMEK…

Seçmene göre telkin yolu seçilerek güvenilmesi zor vaatlerin, iddiaların ve adayların yarıştırılacağı bir cumhurbaşkanlığı seçimi kapıda bekliyor. Nedense taraflarca nabız yoklamalarıyla boşa geçirilen günlere imza koymak gibi tarihin diyalektiğine ters bir siyaset yapma biçimi yeğleniyor. Kurumsallaştırılmamış yığınla kurallar hayatın içine en ölümcül zehrini akıtırken, karşılaşılan her mubah durumda haklı çıkma çabasını açıklayacak bir delalet olmamasına rağmen cumhura reislik taraftarlarca bu zemine çekiliyor.

Ve toplumun iç dinamiklerini bile silikleştirip, klişeleştiren bir seçim sathı maili ve rol yol modeli izlenerek tükenen güvenler tazeleniyor, filizlenen umutlar zedeleniyor. Toplum cumhura başkan katında acımasızca ve anlamsızca belli belirsiz yönelişlere ve yepyeni aldanışlara sevk ediliyor. Bu sevk ve idare gelip geçici olmasına karşın, hatta mevcudun sona yaklaştığı biline biline halen iş görebilirlik yalansalı tekrar tekrar işleniyor.

Cumhurbaşkanlığı seçimine dönük bu kısır siyasal çalışmalarda biteviye sadece mevcut yönetimleri aklamak veya yermekle probaganda olmaz. Bu ak kara kakfonisi sonuçta tavırsızlığı, duyarsızlığı ve tutuculuğu beraberinde getiriyor. Ve oluşturulan hiç gereksiz kamplaşmalar da sistemin çöküşünü hazırlamak yönünde bilerek veya bilmeyerek atılan ilk adım olur. Bu senfonide siyaset treni bu politik salvolaşma modeliyle yalnızca rayından çıkar ve cumhurbaşkanlığı senfoni orkestrası mevcudun devamına hizmet eder maalesef.

Ayrıca bu siyaset katarı topluma ne katar düşünmeden verilmiş her aşırı destek işlenen ağır suça kerhen de olsa ortaklığı ifade eder. Gün doruğa vurunca, varılan ve varılacak noktayı bilmezden gelmek ise taksirli suçu asla taksitlendirmez, hafifletmez ve affettirmez. Daha ambalajına bakıldığında anlaşılan geleceği önceden kestirmek için müneccimliğe hiç de gerek yok, görmeyi istemek yeter çünkü...

Başka bir deyişle, İktidara gelmenin ilk koşulu olarak görülen oy avcılığını, oy avcılığını iyi becermeyi, cumhurbaşkanı seçiminde de kullanmak ilerideki tüm siyasi yarışları da olumsuz yönde etkiler. Halk da bu menfi etkilenmeyi süreçte hal yoluna koyamayınca ve siyaset ilkeler ve ideolojiler boyutunda yapılmayınca devlet kurumlarının en baştakinden en aşağısına hakkınca işleyişi de zora girer.

Yani eksiklikler ve tutarsızlıklar zaman içinde ilkesel doğruları da yolundan saptıran pragmatik bir programlılığa kayar ve siyasi arenayı revire çevirir. Lafı evire çevire cilalayanların tüm yetkileri kullanma hevesinin önlenebilmesinin temel dayanağı ise telkin ve nabız yoklamaları dışında bir cumhurbaşkanı seçmektir…

Çünkü ‘Akılcılıktan uzaklaşıldıkça Kolaycılık asıl sorundur’ aslında…

Teorisel ağırlık ve ağırlanma tüm eksikliklerine rağmen doğrudur ve pratikte yanlışları varsa da bir güzel düzeltilir. Yani ağıra çeken hafiflikten evladır, kollektivistlik. Pratikte hiçbir işe yaramayan bilgi insanı isyankar yapar. Bu genel doğrulardan standart üstü sapma ise ciddi adaylaşma ilkeliliğini zedeler ve ilkelleştirir. Bunca ilkesizlik, kayıtsızlığı ve aidiyeti dahi ters yönde geliştirir. Zaten değerler önemsenmedikçe, ilkeler ve programlar yetkili organların kararsızlığına kapı açar, akıl aralar. Kararlı uygulamalarla en net soruya cevap bulunamayınca da mesele kişisel özgeçmiş ve nitelik kayırmaları ile nicelik kaymalarına kaydırılır. Toplumu işkence altında tutmak işte budur işin gerçeğinde.

Ne yazık ki; Seçmene telkin edilen isimler asla tutmasa da, nabızlar tutulur ve halkın beklentisi hiçe sayılır.

Oysa çevresel ve dönemsel tüm özellikler gereğince değerlendirilmedikçe, gereksinimler açısından tüm incelikler iyice belirlenmedikçe aday kim olursa olsun hiç mi hiç fark etmez. Standart sapmalar kaale alınarak belirlenen adaylaşmalar ile katılımın istenen düzeye ulaşacağını beklemek ve sanmak ise ütopya olarak kalır. Ve seçim sonucunda ütülen yine top yekûn farklı enstrümanlar kullanılarak ittifaka zorlanan ideolojiler olur. Kar zar bağlamında ise, İkilemlere dayandırılan bozulmalar neticesinde doğan karasal panik ile gözetilen, öğretilen ve öğütlenenleri unutmak ile yararlı olmak arasında sıkışan toplum en büyük zararı görür. İktidardan gitme endişesi ile her şeyleri yapacağı belli olanlar ise kardan zarar eder. Şimdiden her şeylerin yapılacağını yapıldığını görmek ise basiret değildir, her şey alenidir ve denizsel dalgalardır kıyıya vuran.

Bu vurgun yemişlikle arada kalış ve yaşanması muhtemel eziklikler kurulu kurultaylı, organlı merkez organlı hazırlanan tüm detayların bilgeliğini, bilgiçliğini ve tüm imzalanmış bildirgelerin bildirgeçliğini de bilahare gölgeler…

Bu sahte gölgeler oyununda, cumhurbaşkanlığı seçimi adı sanı açıklanan, açıklanmayan her kim adayla, birbiriyle her türlü mukayesesi yapılmadan edilmeden, mukayese etmeden öteye ‘aykırı sayılan veya aynı sanılan’ yarışına döndürülür ise yine alaca karanlık egemen olur. Hal böyle olunca da vaatlerle oluşan tüm değerlendirmeler asıl değerlemenin, sollamanın ve sağlamanın doğrulanmasını da engeller. Ve beklenen adalet ve dahi arzulanan kalkınma on yıldan fazla geçen zamanda bir türlü gerçekleşmediği gibi ileride de asla gerçekleşemez.

Yani, yeni adillik izahı zor bir yıpranışla bile olsa tekrardan kepazeliği ödüllendirir ve yetkilenişin suiistimali resmen devam eder...

Toplumda asillerin birbirini dengelemesi de olmadığından bu yarış ülkeyi düzlüğe vardıran yarış ve varış olmaktan uzaklaşır. Bu tetiklenmeyi boşa çıkaracak tek etken ise ideolojik kararlılık ve ilkeli duruştur. Kararlı duruş dürüstlük adresinde ikameti devam ettirenin hakkıdır. Hak ise halka ve hakka yasal ve tüzüksel kurallar çerçevesinde hizmeti vazife sayanlara hak ettikleri hakkın sunulması ile haktır. Tersine durumda hak verilmeyince ve dahi bir türlü alınamayınca da goygoycu mantıksızlıkla, hesapsız muhasebesiz ve ilkesiz ideolojisiz hedefe kilitlenme zaman içinde tüm felsefeleri ve hayat felsefesini vacip kılar.

Karalar bağlamadan evvel, aklı evvel kararlara bağlanmadan evvel; tüm rasyonel bağlantılar, akılsal saptamalar ve tüm reel yöntemler hangisi olacak ona bakılmalı, cumhurbaşkanı adayları kim olacak ve olmalıysa, cumhurda kabul göreceği veya görmeyeceği bağlamında ele alınmamalıdır. Hep negatif sonuçlar almışlıkla, hep ayni sonuçlar alınacakmışçasına davranış yanlışlığı, yağarken küpü doldurma yanılgısını ve çatısı akan bir adaylaşmaya dış gebeliği getireceğinden, davete icabet adabına uymak şarttır.

"Bu memleket bizim! Bu cehennem, bu cennet bizim! Bu davet bizim! Bu hasret bizim!"...

Bu çağsız, çağrısız yanlışlığa düşmemek için çekinmeden seçmene göre telkin, nabza göre şerbet, makasıdüş-şeria ya göre cumhura şef adayı belirlemek siyaset değildir, demek gerekir.

‘BEREKET VERSİN Kİ FELAKET UCUZ ATLATILDI’ MASALLARI…

‘BEREKET VERSİN Kİ FELAKET UCUZ ATLATILDI’ MASALLARI…

Her felaket aslında, göze görünebilir bir hayal ürünü ile en başta kendini hissettirir. Hissettirir ama kimse inanmaz, algılayamaz veya anlamak istemez işine gelmediğinden. Ta ki emarelerden, nişaneye büyük yıkımlar kapıyı çalıncaya dek kayıtsızlıktır baş tacı edilen. Kabak patladıktan sonrası ise akla zarar mahvoluş ve çöküntü girdabı.

Bereket versin ki, ülke inşa edilirken bu gün o çok sıklıkta karşılaşılan, rastlanılanlara hiç itibar edilmemiş. Bazı yoklar vardan, bazı yalansılar doğrudan daha evladır misali Allahtan yok sayılmışlar tek kalemde. Ve her şey bizatihi gerçekler üzerine inşa edilmiş…

Cilt kapağında Kemalist Nutuk, kalpaklı ciddiyet, fasikül fasikül komitacılık, buz renkli yüzleri tarihin altın yapraklarında, sınırsızlığın kıvrımlarında dolaştırmış. Tarihin süsü püsü bir yana binlerce martaval da kâbusları oyalamış yıllarca. Martaval zadelik zirve yapınca, tanyeri ağarana kadar, tartışmasız frekans yalpalamaları kibre sevk etmiş acele karar vermişleri ve haksız semirmişleri. Kalpler kilitlenip altın yaldızlı sandukalara kapatılınca da, akıl takdir edilen edilmeyen nice tuzaklara düşer olmuş.

Faka basmaya, caka satmaya görsün düşkünler, felakete uğratırlar önlerinde seyredenleri ve o önlenemez düşüş işte o an başlar…

Toplumun hayallerine ciddi biçimde etki yapma sanatkârlığı, halkı yönetmenin en birincil yolu görülmelidir ve vekâleten zanaatkârlıktır. Bu asaleten zanaatçılar ve vekâleten zanaatkârlar çoğalınca ilah sayıp, tapmakla devam edilen bir değer yargıları bunalımı içine düşülür komple ülkece. Artık komplo mu denilir, kompleks mi yoksa paralelden mi dem vurulur herkesin kendi payına en aykırı sevdaların özlenmişliği gerileyişe veya gerisingeri ilerleyişe damgasını vurur. Kim ne derse desin, kendisini ve idesini nasıl savunursa savunsun ‘Allahsızlığın dini şeklidir işte bu şekilciliğe hapsolmak ve şekilsizliğe şeklen esas duruş göstermek’.

İtirazların her halini; bürünülen değersizlik ve aciliyetçi tahammülsüzlük temaşasına ek olarak doğaüstü ve fizik ötesi fevkaladelikleri alelade bir siyasi objelik kürsiyatında boğar, yetmez ise de dini kelamı metalaştırır iseniz, yürümez ayaklar sürünülür. O safiyane olmayan bağlanıştır ki, ülke inşa edilirken yok sayılan ve taştan imal putlara, ilahlaşan putlaşmaya dik duruşa ihanettir aslında.

Yıllardan sonra desturu düsturu bir yana bırakıp, bağlanılan tüm inanışları ve hevesleri geçici ve tutucu bir lidere sihirli bir güç yaklaşımıyla tevdi etmek farz olunan kuvvetten resmen merkezkaç kuvveti ile kopuştur. Bu dini kopukluk ve dinsel ayrılık ise o hep dine bağlılık ve dinsel kapsam edebiyatçılarına, yeminlerini dini içeriklerle eden zalimlere fuzuliyattan bağlılıktır. Kıl, kanat, maharet hesabı yapılarak bağlanılanlara ve bağlantıya bağlanma dayatılanlara körü körüne bağımlılık sahteliği, çemberin dışında kalanları babası dahi olsa düşman saymakla, din harici görmekle ifadeleştirilir inanış.

Bu bilinçlice hazırlanan hoş görmezlik ve öngörüsüzlük ortamında, kayıtsız şartsız ve yerli yersiz itaat silsilesi yoluyla en şiddetli propaganda yöntemleri de harcanarak, kusursuz ama ağır kusurlu tapıcılar ve seviciler izansızca hizalanır. Bu insafsızlıkta ve kazaya uğramış saflıkta dini ve siyasi inançların rolünü mutlak hüküm sürme ve mutlakıyet üzerine planlayıp, mevcudu yenileştirmeyip bozanlar, mevcudiyetin de temellerini sarsarlar para, mal, mülk, varlık ve zenginlik uğruna. Bu sayede peş peşe aşılanan sahte dini hayranlık hayırsızlığında ve haksızca uzun yıllar tarihin süsü püsü, otu motu olmaya devam etmekle övünmeyi kendilerine borç edinenler asla ödenemez oranda borçlanırlar.

İşin gerçeği, sualsiz itaate mecburluğa, şahsa münhasır sırrı sır mukaddesatçılığa, ilahsal boyutta tapınmalık değer tılsımına, inandırılmış onlarca milyon edilgenlik mevcuda cennet aşkıyla sarılır. Ayrıca köylerden kentlere koyu dindarları bile kökten değiştiremese de düşündüğünün aksine hislendiren indirgenmişliğe ulu mabetlerde yeşil ışık yakılıyor. Bu yeni eski fikirsel, dinsel kavram kavgasında, tüm haklılıklar kargaşa gösterilip din bağlamında dini korkuya, etik manada adi duygulara, adli kovuşturma ve adil olmayan kovalamacalara kurban ediliyor ise, kavimler göçünü bilmeye de hiç gerek kalmaz.

Halkın değerleri ile oynandıkça, değiştirilen dini ahenksizlik türlü biçimselliklere muhtemel kayışı da artıracağından eski zail olur. Yeni olarak safsatası bol ve boş inançlılığın yerleşmesi yerleştirilmesi de bu içgüdüsel esirlik dönemlerinde aşırı kolaylaşır. Zaten halkın dini inançlarının temellerini oluşturan en yakın ve en uzak sayılabilecek etkenler dahi uzun süren faaliyetler ile zayıflatılmış ise beklenmese de gelen sonuç bu olur. Neticede bu asıl felakete uğramışlık zamana dayalı isyanları körüklese de herkes her şeyi din iman adına bir perspektifte gördüğünden, görmediğime inanmam halatına asılır radikal itikatçılar. Oysa dinin temeli görse de görmese de, görmeden iman eylemektir.

Öyle ki her ayaklanmayı karşı şiddetle, her doğru fikri yüzeysellikle, her iktidar karşıtlığını anarşistlikle, her hükümet mualifliğini din düşmanlığıyla, her karakteristik direnişi fikir ve inanç hürriyetine uymamakla, her bozulan psikolojiyi ahlakla, her ırksal öz arayışını vatan bölücülüğüyle, her karşılaşılan müessif olayı fıtratla ve göz göre göre gelen afet ve felaketleri kadercilikle bağdaştırmak ve ifadelendirmek kimsenin zoruna ve gücüne gitmiyor artık. Aslında bu iradesizlik ya bu gemi gitmiyor veya gidiyor da bir meçhule sürükleniyor demektir, imanlı imansızların yüzü suyu hürmetine . Bu saatten sonra ileriki zamanlarda ‘bereket versin ki’ diye başlayan yakarış ve yaltaklanış cümlelerini şimdiden görmek ise, asla gaipten bir ses ve haber diye algılanmamalı…

Eski kılığı yeni kılıksızlıktan ayırabilme mahareti tamamen aklın rehberliğinde bir tarih yolculuğu ile kazanılır. Kalıtsallaşmış birikimler irdelendiğinde ise dış şekilleri kolayca değişenler, cismini resmini kolayca değiştirebilenler anında ortaya çıkar, rol çalar. O kara tabloda ruhunu kaybetmiş bir medeniyet var olur. Odur budur bir yana evrensel dinamikleri hiçe sayarak sürükleniş ile, ruhsuz medeniyetçiliğe iki aşamada ulaşılır.

İlkin hissettirmeden yavaş yavaş gelenekleri değiştirmek, ardından değişen gelenekselliği de ‘din’ diye halka benimsetmek budur meselenin özü. Halk bir kez benimsin, bendensin demeye görsün, benimsedi mi bir kere zaman tapınağında heybetli ve kudretli hükümdarların da, hükümdar putlarının da kolayca yıkıldığını görmez, bilmez, duymazım maymunluğuna başlar. Ama gerçeğin harlayan yüzü kapı aralığında göründüğünde dahi; iş anında değişir.

O vakit birileri çıkar Bereket versin ki felaket ucuz atlatıldı… der, tepeden tırnağa kandırılmış, iman etmeden tasdik ve inana zorlanmış halk da; Bereket versin ki felaketi ucuz atlattık der… Ve masal budur ya her şey unutulmasa da unutulur…