21 Nisan 2019 Pazar

haziran 18-1

KRAL ÖLDÜ, YAŞASIN ADAMIN KRALI…
 
Biz sokak çocuğuyduk o nedenle sokak ağzını da çok iyi biliriz. Saray dilini de. Yıllarca dilimizi törpüledik. Yeterince düzelttik. Yine de argoya kaçan bir tarzımız var. Hayatı o pencereden benimsedik sanki. Kral önüne ve arkasına neler dizilir hakkıyla biliriz. Biliriz çünkü bir zamanlar, kraldan çok kralcı olunan feci dönemlerden geldik geçtik. Yani iyi biliriz kula kulluğun sadece krallıklarda olduğunu. En faşizan dönemlerde bile hiçbir krala biat etmedik, etmeyiz…
 
Şimdi küçümseyenler olacak ama bu başkaldırı sokağın dili ve sokak geleneğidir. Neden ‘Kral öldü, yaşasın adamın kralı’ boyutuna geldiğimize kısaca değinip sokaktan aktarımlarımıza devam edeceğiz. ‘İnce Dayı’ yapacağını söylediği yüz altı mitinden birinde Adapazarı’nda “Saray'a kral değil halka cumhurbaşkanı istiyoruz” pankartını görüyor. Görünce lafı yapıştırıyor; “Benim dönemimde kralın adamı değil, adamın kralı olacaksınız” diyor. Ve bu makale kendiliğinde doğuyor...
 
Zaten ‘Bir kesimin kralı olacağıma her kesimin dilencisi olurum” lafı da boşa söylenmemiş olsa gerek. Bu lafa aldırmadan on yıllarca sadece kralın adamı olunduğundan ‘adamın kralı’ deyimi de çıkmaz sokak krallığında ‘adamın dibi’ne dönüştürüldü. Yani ‘armut dibine düşer’ hesabıyla adamlık, kralın adamlığına tercih edildi. Ve değişen isimlerle, deyimlerle, edimlerle adamlık bozuldu, Millet dönüştü, memleket değişti. On küsur yıldan sonra kurulan şatafatın günden güne zirve yaptığı, bir türlü kurtarılamayan ekonominin de dibi görülünce akıl İnce’den başa devşirilmeye başlandı. Ve her alandaki yarış adamın kralları ile kralın adamları yarışına dönüştü...
 
Kim ne derse desin şu yaşlı dünyada ezelden ebede her şeyin kralı olmaya çalışılır. Herkes kral olmaya özenir. Öyle ki ‘körler diyarında tek gözlü adam kral olur’ tekerlemesiyle pembe hayaller kurulur. Her meslek erbabı mesleğinin kralı olmak için ömür boyu didinir durur. Siyasetçinin kralı, ustanın kralı, kapıcılar kralı, topçular kralı, golcüler kralı, gafçılar kralı, hırsızlar kralı, yalancılar kralı benzeri çeşitlendirilir hayaller. Boş hayallerin son aşaması da ‘kralın kralı’ aşamasıdır…
 
Belki de Dünya döndükçe böyle gidecek. Ancak tüm krallar bir hışımla gelirler, ezerler, sindirirler, zulmederler, geçer giderler. Devran döndükçe ne krallar, firavunlar, hükümdarlar, sultanlar, hanlar, karunlar, harunlar, tiranlar, şahlar, padişahlar, imparatorlar, başkanlar, muktedirler gördü insanoğlu. Hele de kendine ‘Ben Tanrıyım’ diyen ne sahte Tanrılar, kendini Tanrı yerine koyan ne dallamalar,  çapsızlığın Allah’ını tanrı katına eşit gören, Tanrıdan vasıf sayan nice dangalaklar gördü Millet. Hele hele ne tanrıçalar. Yani tarih boyu popülizm ve hırsı aynı bünyede birleştirmenin envaı çeşit versiyonuna katlandı insanlık…
                                                                  
Ve insanlık tarihi boyunca Krallar ve Kralın Tüm Adamları birçok efsaneye, kitaba, resme, filme konu oldu. Zaten yaşanmış veya yaşanmamış tüm kralın adamları hikâyeleri gücü bulanın ‘güç zehirlenmesi-kendini kaybetmesi’ hikâyesidir. Örneğin ‘Kralın Tüm Adamları” romanı ve filmi gibi. Romanı da, filmi de 1930’lu yıllarda Amerika’da güneyli yoksul bir avukatın valiliğe yükselişini ve düşüşünü irdeliyor. Seçim atmosferinin kızıştığı şu günlerde pürdikkat izlenmesi gereken filmin başkarakteri sokaktan gelmiş bir adamdır. Sokak çocuğudur, sokak yetiştirmiştir onu. Ve o nedenle sokak ağzını da çok iyi bilir. Halka halkın dilinden, Milletin anlayacağı cinsten hitap eder. Yerleşik aristokrat ailelerden adayları büyük farkla geride bırakır. Seçilir.
 
Yani yeni vali; “Yoksulların gün ve gün daha da yoksullaştığı bir dünyanın adamıdır. Aç yatmanın, itilip kakılmanın, işini kaybetme korkusuyla yaşamanın anlamını iyi bilir. Seçimi kazanabileceği kimsenin aklına gelmez. Ancak öykünün kahramanı kaybedecek biri değildir. Kazanır. Beklenti toprak ağalarını değil de köylüleri temsil edecek birinin çıkmış olması ve geciken adaleti tesis edeceği beklentisidir. Lakin gerçek kısa sürede anlaşılır. Beklenen kurtarıcı o değildir. Vali bir yandan yoksullar için hastaneler ve okullar yaptırırken, bir yandan da türlü çeşitli ayak oyunlarıyla rakiplerini bertaraf eder. Edemediklerini de tehdit ve şantajlarla sindirir. O yoksul avukat gitmiş, yerine yükselme hırsıyla dopdolu, gözü doymaz bir politikacı gelmiştir. Bu özelliği, ilk zamanlarda başarı kazanmasını sağlasa da, sonradan hızlı düşüşün, biten siyasi kariyerin başlıca nedenidir…”
 
Çıkarılacak ana fikir ise; ‘seçimi kazanma hedefi uğruna her şeyi göze alan ve mubah sayan politikacıların, kraldan çok kralcıların, kralın adamı olanların, adamın kralı olmanın uzağından yakınından geçmeyenlerin çabuk parlayan politika hayatları hiç akla gelmeyen zamanda, beklenmedik bir sonla sonuçlanır…’ fikridir.
 
Millet bu kral ve kralcılık göz boyamasıyla memleketin girdisi çıktısı, alacağı borcu ne hale geldi getirildi sormadan, bilmeden seçer. Bu yanılsamanın politik prensibi şudur; ‘Bilmediklerin seni incitmez…’ Politize edilen idealizm ise şudur; ‘Duymak ise bilmek kadar incitmez…’
 
İşte ‘İnce Dayı’ vereceği yüz altı mitingi bir eksilten o Adapazarı mitinginde iyi ki; 'Saray'a kral değil, halka cumhurbaşkanı istiyoruz' pankartını görmüş. Görünce de taşı gediğine inceden yerleştirmiş ; 'Benim dönemimde kralın adamı değil, adamın kralı olacaksınız…' diyerek
 
O sayede Biz de sokak çocukluğumuzu andık. Yıllarca dilimizi törpülemeye çalışsak da sokak ağzının inceliklerini bildiğimizi anımsadık. Her dem argoya kaçan bir tarzımız olduğunu yeniden hissettik. Hayata hep o pencereden baktığımızı ve Kralın önüne ve arkasına neler dizilebileceğini bildiğimizi de.  Krala, kralın bütün adamlarına biatın, kula kulluğun sokak kültürü ve sokak geleneğinde olmadığını da.
 
Kral öldü, Yaşasın adamın kralı. Adamın kralı; ‘İnce Dayı’…

9 Haziran 2018 Cumartesi

‘SAHUR SİYASETİ’NE BULAŞANLAR İLE BULAŞMAYANLAR…

‘SAHUR SİYASETİ’NE BULAŞANLAR İLE BULAŞMAYANLAR…
 
İstanbul Göztepe Parkı’nda bir gece yarısı mitinginde ‘Bizim Muharrem’ her partiden yüzbinlerce karşı yakalıyı bir araya toplayıp “bir büyük şemsiye altında buluşalım, barışalım, uzlaşalım…” derken, hepimizin olması gerekirken maalesef bizim olmayan İç İşleri Bakanı ve Gençlerimizin Spor Bakanı Esenler’de sahura kaldılar. Ve eski tanışıklığa istinaden Esnaf Odası’nın düzenlediği sahur programında şoklayıcı sinyaller içeren nutuklar çektiler.
                                                                                       
Ancak inceden bir sızı ve korku sarmış ki en yıkılmaz görünen dağlarda bir sarsıntı söz konusu. Bu sarmalanma alenen belli. En yukarıdan aşağıya mevcut iktidar hatiplerininin topunda, prompterli olsun olmasın gaf üstüne gaf. Veya Allah söyletiyor. Sanki gidişin, çöküşün ve kaybedişin ağlarını ördüğünün farkındalar ve o farkındalıkla mevcudu korumanın derdine düşmekten ince bir hastalık bulaşmış akıllarına.
 
Ağızlar açıldığında içinde bulunduğumuz mübarek ay diye başlayan bu iktidarcı hitaplar, şu mübarek günlerde bitap düşene dek, sahura dek yayılıyor. Mübarek ayın mahiyeti dışında tavırla, oruç ayı maneviyatına asla uymayan biçimde ‘sahur siyaseti’ne de bulaşıldı. Bulaşılıyor.
 
Öyle ki memleketin koltuk itibarı düşünüldüğünde rejim tam değiştirilemediği için ilk ona giren İçişleri Bakanı tam dört gündür aritmetik ortalamalara göre mevcut iktidarın tam destekçisi görünen Esenler’de. Son gün Gençlik ve Spor Bakanı da desteğe geliyor. Yani hummalı biçimde çalışıyorlar. Önceleri yerel siyasetçilerin yapmaktan hiç mi hiç çekinmediği Sahur siyasetine makam koltuk aldırmadan bulaşmayı bile göze alıyorlar.
 
Ve bizzat kendisi için hazırlanan sahur programında, bizzat onun için kurulan podyumda İç İşleri Bakanı cüzi sayıda bir avuç partilisine sesleniyor. Çoğu amir memur. Laf arasında da son on altı yılda gerçekleştirilen büyük değişimleri; "Bu ülkede vatandaşlar, yazın çocuklarını Kur'an kursuna ancak on beş yaşından sonra gönderebiliyorlardı. Her 100 liranın 85-86 lirası vergi gelirlerinden faize giderdi, bugün artık 10 lirası gidiyor. Eskiden Almanya'dan gurbetçiler gelirdi, derlerdi ki, 'Eğer biz hasta olursak, Almanya'nın uçağı bizi alır buradan Almanya'ya götürür.' Şimdi onlar sağlıkta gerilediler, biz bugün dağ başına ambulans uçak, helikopter gönderen bir Türkiye oluşturduk. Türkiye’de huzur var…" diye anlatıyor.
 
Bunları tabii ki anlatacak. Anlatsın. Haklı değil belki ama hakkı. Ancak kendilerine muhalefet, diğer Cumhurbaşkanı adaylarını eleştirirken ‘size yazıklar olsun’ ibaresini kullanması sahur adabına pek yakışmıyor. Son on yıllarda uydurulan Sahur siyasetine ise hiç mi hiç…
 
Bizim Muharrem ise İstanbul Bağdat Caddesi'nde başlayan yüz binlerin katıldığı meşaleli yürüyüş sonunda ulaştığı seçim otobüsünün üzerinden sahur siyasetine bulaşmadan ilk olarak " Bugün burada Cumhurbaşkanı’na karne veren çocukları dövmüşler. Ben de karne veriyorum. Beni de dövecek misiniz? Hadi gelin bakalım. O çocuklar hepimizin evladı" diyor. Ve mevcut iktidarın geldiği kör noktayı duvara perçinliyor.
 
Sonra da bir kalemde sıralıyor; “Gelir dağılımı bu kadar adaletsiz olan bir ülkede barış, kardeşlik olmaz… Bir neslin, bir çocuğun dindar olup, olmamasına devlet karar veremez. Ailesi karar verir… Dindar nesilden hiç bir korkum yok. Dindar nesille bir sorunum da yok. Dindar neslin hiç bir sakıncası yok. İsteyen çocuğunu dindar yetiştirebilir… Kindar nesil istemiyorum… Türkiye'de ki en parlak çocuklar yurt dışına gidiyor. Beyin göçü var. Allah'ın izniyle, milletimizin izniyle cumhurbaşkanı olduğumda beyin göçünü, beyin gücüne dönüştüreceğim…”
 
En sonunda da mevcut Cumhurbaşkanı’nın kendisiyle bir televizyon programına çıkması halinde "Kazanamazsam siyaseti bırakırım. Ben senin gibi koltuk meraklısı değilim” diyebiliyor…
 
Esenler dışında bunlar cereyan ederken, bizim Esenler’de Milleti yönettiğini farz edenler partilerinin bakanlarını ağırlıyorlar. Aceleyle ‘Bizim Muharrem’in onlara da bulaştırdığı biçimde İçişleri Bakanı’nın konuşmasından bölümleri hemen sosyal medyaya koyuyorlar.
 
Ancak ya bakanın konuşmasını hiç dinlemiyorlar veya yapılan gafı nasılsa burası bizim kalemiz diyerek hiç önemsemiyorlar; “Evet, 24 Haziranda Esenler’de Sayın Belediye Başkanımız burada, İlçe Başkanımız burada, Esnaf Odası Başkanımız da bu sahuru hazırladı burada. 24 Haziranda Esenler ‘de tarihi bir rekor kırarak, Cumhurbaşkanımıza öyle bir destek verin ki okyanus ötesinden sesi duyulsun. Cumhurbaşkanımıza öyle bir Ders verin ki Avrupa Parlamentosu’ndan sesi duyulsun. Bize tuzak kurmaya çalışanlar sesleri…”
 
İşte sahur siyasetine bulaşanlar ile bulaşmayanların farkı. Sahur siyasetine bulaşmayan ‘Bizim Muharrem’ yüzbinlere ulaşıyor, irticalen konuşsa da hatasız konuşup bitiriyor. Bulaşanlar ise Cumhurbaşkanı bir yana, bakan bile olsalar, kendi partililerine konuşurken dahi gaf üstüne gaf yapıyorlar. Allahtan.
 
Allah şaşırtmasın…

8 Haziran 2018 Cuma

KASKET, FES VE MİLLET KIRAATHANESİ…

KASKET, FES VE MİLLET KIRAATHANESİ…
 
Memleketin uzun yıllarına damga vurmuştur ve Millet de canı gönülden benimsemiştir; kasket, mavi gömlek ve mitinglerde uçurulan beyaz güvercinleri…
 
Giderek Millet ile bütünleşen ‘İnce Dayı’ bir aydan fazladır sürdürdüğü cumhurbaşkanlığı kampanyasında fırsat buldukça bu memlekete özgü siyasal üçlemeye yer verdi. Taktı sekizgen kasketi çıktı mitinglere. Diz vurdu eşiklere. Millet ile en samimi iletişimi kurdu. Memleket barışına beyaz güvercinler uçurdu. Yani bir ritim tutturmuş doludizgin gidiyor. Milleti de arkasına takmış izlenimi veriyor…
 
Vakti zamanındaki köylünün ‘fötr’, kentlinin ise ‘kasket’ ile sembolleştiği siyaset arenası mitinglerden bu güne bir şeyler unutulmuştu. On yıllardan sonra ‘İnce Dayı’ çıktı geçmişin o değerlerini Millete anımsattı.
 
Mitinglerde ve özel hayatında ‘İnce Dayı’nın taktığı o sekizgen kasket alelade bir kasket değil. Anadolu’yu,  Anadolu insanını, köylüleri, emekçileri, çiftçileri yani milleti simgeliyor. Memleketi temsil ediyor. Memleket ile özdeş. Bilenler bilir, sekizgen kasketin her köşesi bir başka mana; Yurtseverlik, yiğitlik, mertlik, cömertlik, delikanlılık, mütevazılık, dürüstlük ve misafirperverliği imgeliyor.
 
Elbette köşesiz püsküllü fes takanlar, mahruti takkeye sarık dolayanlar bu memleket adabını anlayamazlar. Bunlar kalın çuhadan, tepesi püsküllü, silindirik keçe başlığı fesi, Faslılığına aldırmadan kaskete tercih ederler. Baskı yiyince adabı muaşeretin dışına çıkar, örf ve adet hukukunu da hiçe sayarlar. Millete de hiza verdiklerini sanırlar.   
 
Zatıâlileri danışmanlarca gidişat fark edilip yazılan ve prompterlere düşeni okur; “Muharrem. İkide bir tutturmuş, ben çiftçiyim. Kafasına bir kasket takmış, benim milletimi aldatacağını zannediyor. Bırak sen o kasketi filan. Senin gönlün ne konuşuyor, sen onu söyle. Benim milletim şekle bakmıyor, icraata bakıyor. Ne olacak, 3-5 kuruş ver, al bir kasket. 24 Haziran'dan sonra ülkeyi tanımaları için yeteri kadar zamanı olacak”. Üst akılla değersizleştirme çabasına girişir.
 
Tüm çabalamaya karşın kasket, yemeni ve poşu sarmalında iyice bocalayan ve sonunu üç aşağı beş yukarı tahmin eden Zatıâlileri şahane projeler peşine düşer. Önce stadyumları yıkıp Millet bahçeleri en sonra da Millet kıraathaneleri yapacağını müjdeler.
 
Olası ikinci turda Millet İttifakının adayı görüntüsü veren, rakibi  ‘İnce Dayı’yı hedef alıp; “Millet kıraathaneleri kuracağız. Şimdi bunu tabii Bay İnce yanlış anlayabilir. Millet kıraathanesi deyince, iskambil oyunlarının oynandığı yer anlayabilir. Bay Muharrem, öyle değil, burası tamamen kitaplarla dayalı döşeli kütüphane ve içeride keki, çayı, kahvesi olacak ve burada gençlerimiz, yaşlılarımız gelecek ve kitabını alıp okuyacak” diyerek çılgın projelere bir yenisini ekler…
 
Projeye bir diyecek yok, zatıâlileri millet için inceden inceye düşünmüş taşınmış proje üretmiş. Ancak soru şu; yaklaşık dört milyon sahte mülteci de bu millet bahçesi ve millet kıraathanesinden faydalanacak mı? Eğer faydalanabilecekler ise bu çağda kurulacak Babil’in asma bahçeleri ve çağın işsizliğine çözüm olacak, istihdam yaratacak keki çayı kahvesi bedava bu kahvehanelerin adı niye Millet? Sanki Millet ile fes düşer kel açılır misali inceden alay geçiliyor.
 
Sekizgen kasketli ‘İnce Dayı’ vakti gelince bu muhteşem projelere inceden ayar çekmelidir. Öyle; “Ben nanoteknoloji diyorum Erdoğan ‘Millet Kıraathanesi’ diyor. Bunlar emin olun zavallı. Bunlar kaybedeceklerini anlayınca ne yapacaklarını şaşırdılar. Ben bu montajları önceden FETÖ'cüler yapıyor sanıyordum meğer Erdoğan tarafındakiler yapıyormuş. O kasketi 3-5 liraya alabilirsin ama terini satın alamazsın. Fakir fukara iken böyle değildin sen. Çırak bile değil çırak o. Prompter'ını al da gel. TV de konuşalım…” demekle olmaz. Beklenti daha yüksek.
 
Sekizgen kasketli ‘İnce Dayı’ zatıâlilerinin açıkladığı bu en çılgın en muhteşem projelerle arkasına aldığı rüzgârı yitirmez ama çıtayı iyice yükseltti. Millet kasket, yemeni ve poşu bir yanda on yıllardan sonra sadece rahatlamak için incelikli yanıtlar bekliyor…

MİTİNG SİYASETİ

MİTİNG SİYASETİ 
 
Memleket inceden miting siyasetine geri döndü. Belki zorunluluktan ama yıllar evvelinden itina ile hazırlanan mitingler Milletin hayatına girdi. Öyle ki otuz üç günde yetmiş miting yapan ‘Muharrem’ mitingleri güncelledi. Mitinglerle siyaseti hayatın içine soktu. Muhalefeti göstermek istemeyen televizyonların da gözüne gözüne soktu…
 
Belki de memleketin siyaset tarihinde bu sayıya yaklaşabilen bir başka siyasetçi yoktur. Daha otuz kırk miting yapacağı düşünüldüğünde yarınlarda bu rekor kırılamaz bir sayıya ulaşır. Bu sıcak temas, yüz yüze politika kime ne kazandıracak yakında anlaşılır.
 
Miting; ‘gösteri amaçlı, bir olaya dikkat çekmek, bir durumu protesto etmek, bir konuyu dile getirmek için herkesin katıldığı açık hava toplantısı’ demek. Demek ki politik ve sosyal amaçlar doğrultusunda düzenleniyor. Memleketin mitinglerle tanışıklığı yüz yıldan fazla.
 
Yani memleket mitinglere hiç de yabancı değil. Millet de. Milli mücadele döneminde İstanbul ve Anadolu'da yapılan mitingler önemli tanışıklık. O mitingler ki kurtuluşa yön veriyorlar. Özellikle İzmir'in işgali sonrası yapılan iki yüz bin yurtseverin katıldığı Sultanahmet mitingi unutulabilir mi? Asla. O miting, İstanbul ve Anadolu'yu şahlandıran diğer mitingler Ulusal Kurtuluş Mücadelesinin temel taşlarını oluşturdular. Ve cumhuriyete giden yolu perçinlediler.
 
Cumhuriyeti tarihinde ise on yıllardır muhalefetin miting karnesi gerçekten zayıftı. Hem heyecan hem de katılımcı açısından renksizdi. İktidar mitingleri ise kuvvetli olunan kentlerde devlet imkânlarıyla bol kepçe desteklendiğinden bir nebze de olsa şaşaalıydı. Ancak ne olduysa oldu rejim elden giderken o kadar imkâna karşın iktidarın mitingleri cılızlaştı. Muhalefetinkiler ise özellikle Muharrem’inkiler  teknolojiyle donandı, heyecanla doldu. Millet mitinglere doldu taştı. Hitap anında prompter arızası ve bol gaf da bulunmayınca Millet mitinglerden tat almaya başladı. Millet ilk kez candan umutlandı. Camdan köşklerin yıkılabileceğini gördü.
 
Her şey bir yana mitingler inceden inceye eski havasına geldi. Milleti de bir seviyeye getirdiği besbelli. Öyle sataşmalara bel bağlama filan da yok. Yani şimdi uzun yıllardan sonra değer ölçüsü gittikçe yükselen, kuru kalabalık olmayan mitingler ‘Muharrem’sayesinde inceden gündeme oturdu. Geçmişte cin politika aklıyla taşıma usulü izleyicilik de tarihe gömüldü. Dar vakitli komşu iller mitingleri sayesinde de doğru istatistik almak mümkünleşti.  Nümayiş ve tezahürat dengesi kuruldu. Yani mitinglere de ince ayar çekildi…
 
Miting siyasetinin tüm incelikleri günden geceye sarkan mitinglerde Millet ile buluştu. Doğrudan iletişim sosyal medya sayesinde geniş kesimlere ulaştı. Hitap iyi, gaf az olunca Millet de mitinglere akın etti. Bu kadar seçim gördük bir o kadar da miting gördük. Bu sefer ki kadar milleti etkileyen bir mitingsel süreç hiç yaşanmadı.
 
Sözün incesi, muhalefet mitingler sayesinde psikolojik üstünlüğü ele geçirdi iktidar inceden demoralize oldu. Bu kez yeni köye eski adet tuttu. Sanki memleket ve Millet samimi mitingleri özlemiş. Görüntü bu…

6 Haziran 2018 Çarşamba

TEYİP’TEN PROMPTER’E GELİŞEN SİYASET…

TEYİP’TEN PROMPTER’E GELİŞEN SİYASET…
 
‘Teyip Siyaseti’nin telifi bir yerel belediye başkanı adayı yakımıza ait. Yıllar evvel seçim propaganda sürecinde hep; ‘Benim iki rakibim var, biri zayıf teke tek kalsak onu harcarım. Vururum adaletin kılıcını ama Teyip kuvvetli. Sadece ses var, görüntü yok. Elden bir şey gelmez’ derdi. Konuşmalarında ‘Takıyorlar Teyibe kasedi cadde sokak dolaşıyorlar, oylarımızı çalıyorlar’ diyordu. Doğru çıktı sözleri. Ve ‘Teyip’ kazandı. Başkanın kulakları çınlasın aradan yıllar geçti, siyaset gelişti, propaganda Teyip’ten Prompter’e evrildi…
 
Prompter, computere bağlı ‘elektronik sufle’ anlamına gelen bir dijital yeteneksizlik uygulaması. Hatasız ve inci gibi konuşmayı sağlayan aygıtın adı. Teklemeyi önleyen bir elektronik düzenek. Hazırlanmış metni okumaya dönük bir hazırcılık ekranı. Gizli ekran. Prompteri iyi kullanmaya idmanlılıktan doğan bir ustalık. Elektronik cihaz mahareti mahkûmluğu.
 
Ama Allah yapısı değil ki kul yapısı. Tam da jest ve mimikler hazırlanmış, ses tonu ayarlanmışken, tam taşı gediğine koyacakken akış donabilir. Slayt makinası arızalanabilir. Böylece aslanlar gibi ezberden neler konuşuyor, ne zeki lider havası ve cakası anlık sönebilir. Durumu toparlayalım derken çarşafa dolaşılabilir. Allah göstermesin gösteri iyi güzel giderken, birden bu suflesi bol teatral gösteri sahneye gömülebilir. Temaşayı pür dikkat izleyenler de işin rengini çakabilir. Podyumda sağ, sol ve ortada kurulmuş prompterler komple arıza verince prometheus replikleri havada donup kalabilir. Yakala yakalayabilirsen.
 
Şimdilik siyasetin Prometheus’u sayılan bile Prompterler bozulduğunda siyasi replikler denizinden bir kelime dahi çalamaz. Yani prompterler biter, program biter. Probagandistin heybeti de heybesine siner. Protiplerin dizleri titrer. Beyinler uyuşur. Yine de milletçe derin uykulardan uyanılmaz…
 
Yedi bölge seksen bir vilayet ve seksen bir milyon şu son günleri seçime endeksli yaşıyor. Millet bir yol ayrımında. Şuyu şeyine, soyu sopuna, geçimi niçine yaslayanların umurunda değil ama memleket cehenneme dönmüş durumda. Her şey can yakıyor, el yakıyor. Sıkıntı büyük ‘Cep delik cepken delik’…
 
Ve bu duruma ince bir ayar gerektiği yönündeki beklenti günden güne ağırlık kazanıyor. Yani genel eğilim değişimden yana. Çünkü kin ve nefret siyaseti de bir yere kadar. Bu tavır kime ne fayda getirdiyse bundan sonrasında getirmeyeceği de malum. Haddi hududu zorlayanlara bile mutlu son getirmeyeceği açık. Ama cehalet güzel şey. Güvenilen ak pak deyip geçilen, o kara cehalet. Son olarak da siyaset literatürüne yılların buzdolabı ve prompterler girdi…
 
Prompterlerde akan konuşmayı kaçıranın hali ile o tip konuşmaları kaçıranların, alkış tutanların, gırla yol verenlerin hali ortada. Her defasında haraç mezat satışları övenler, yılların kazanımlarına yazıktır diyenleri alenen dövenler, dini güncellemek isteyenler, papadan hayır duası bekleyenler, bizi seçin şehit gelmez, işsizlik biter, ekonomi şahlanır benzeri ortaya daha birçok uçuk iddialar atanlara prompterler bile dayanmazdı. Dayanmadı da. Bozuldular. Elin makinası anladı da bir millet anlamadı çevrilen filmleri, oynanan tiyatroyu.
 
Şimdi ‘Teyip Siyaseti’ mucidi başkanın yereline iftariyelik gelenler bu elektronik cihaz vakasında da ‘battı edebiyatı’na girişirler. Girişsinler bakalım ama nafile. Sadece beslemelerin doluştuğu devlet kanalı ve devlet bankaları kredisiyle el değiştirtilen antenler dışında dakika almazlar. İftara topladıkları da zaten memleket batsa bir avuç samanı yanmaz tipte duyargası bozuklar.
 
Ama bir gerçek var ki milletin sadakaya muhtaç edilmişlik hali barizken on binlik mükellef sofralarda oruç bozmaya benzemez, Milletin bu ayarsızlığa bozulması. Acayip bozuk çalar ve ince ayarı çeker. İşte o vakit gelince prompter bozulması solda sıfır kalır…
 
Prompterler bozulunca konuşmasının encamı bozulanlar, endamı düşenler, iç dış diplomasi diplomatlığını da beceremeyince, ayarı da tutturamayınca, yıllardır aranan diploma da bulunamayınca memlekete hafiften bir ince ayar gerekir. İnce ayar çekilir çekilmez de millet huzur bulur.
 
Son söz, ileride asla insan içine çıkamayacaklar, çıkacak yüzü kalmayanlar can havliyle son viraja yaklaşıyor. Hem de artık kim yazdıysa okumalık aziz prompter yanıtlar da hazır; ‘Prompteri unutmuşum. Ben prompteri unutmadım. Prompterin dersini veririm sana…’
 
Teyip’ten Prompter’e gelişen siyaset literatürüne giren protestocu bir replik de şu; “Öğretmen ders verir, ders almaz, haji…”

4 Haziran 2018 Pazartesi

SANAT, SPOR VE SİYASETTE DEĞİŞİM…

SANAT, SPOR VE SİYASETTE DEĞİŞİM…
 
Şu fakir memleketin sosyal yaşamında üç şey çok önemlidir. Sanat, spor ve siyaset. Faşist diktatörlerin üç fe’sine karşılık gelen memleket gerçeğidir bu bermuda üçgeni. İlerlemeye ve gerilemeye koşut değişimi de tetiklerler. Millet ise bu üç dalda, dalmacasına neredeyse profesör düzeyinde bilgilidir. İktidarlar da yıllandıkça, eskidikçe, ivme kaybettikçe bu üç etkileyici güç üzerinde tehlikeli oyunlar oynar. Veya oynanan oyunlara göz yumarlar. Kendilerine yakın olanları da el altından desteklerler. Yakın zamanda sanat ve sporda desteklediler de. Ama plan proje tutmadı…
 
Tutmadı çünkü doğru bildikleri yolda, izledikleri rotada kimseye biat etmeyenler kazandı. Üyelerine ve taraftarlarına inananlar, mevcut iktidara güvenenleri alt etti. Yani bu karşılıklı inanç kendilerini sorgulayacak hiçbir yanlış ilişkide bulunmayanları zirveye taşıdı. Mevcut siyasal iktidar da kaybetti…
 
Hükümet yılın başlarında sanat deyince ilk akla gelen birliklerden birine müzik eserleri sahiplerine neşteri vurdu. Tarihli ve sayılı yazı ile ‘Bakanlık Makamının olurları kapsamında Birliğiniz üyelerinin daha fazla zarar görmemesi bakımından…’ izahıyla ilgili bakan mevcut yönetimi görevden alarak bir kayyum atadı. Birliğin iki yılda bir mart ayının sonuna kadar yapması gereken kongreyi de üç ay erteledi.
 
Bu ertelemenin birlik üyelerini telafisi mümkün olmayan maddi ve manevi zarara uğratacağı hiç düşünülmedi. Yaklaşık dokuz binden fazla üyesi bulunan birlik yönetimi muhalif, benden değil diye dizayn edilmeye çalışıldı.
 
Bu yandaş ve yanlı kayyum hemen genel kurul öncesinde birliğin ileri gelenlerini üyelikten çıkardı. Yasal süreci işleten genel kurul önce usulsüz üyelikten çıkarılanları tekrar üyeliğe aldı. Sonra da yönetime seçti. Kayyumcular hışımla salonu terk ettiler. İktidarın planları tutmadı…
 
Spor deyince, futbol deyince ilk akla gelen, memleketin en çok taraftarına sahip spor kulübünde de kongre oldu. Oraya da bir neşter vurulma çabası vardı. Yaklaşık yirmi yıldır ayni başkan yönetimdeydi. Bir ara mevcut iktidar o başkanla cebelleşti. İçeri aldırdı. Sonra söylentilere göre adaylaşan diğeri seçilmesin diye de onu destekledi. Sonuç hezimet. Mevcut siyasal iktidarın desteklediği yirmi yıllık başkan, rakibinden dört kat fark yedi. Stadyumu sinir içinde terk etti. Siyasal iktidar yine kaybetti.
 
 
Oysa yirmi yıllık başkan kulübü Avrupa standartlarına yükselten tesisler kazandırmıştı.   Stadı kulüp imkânları ve kendisinin de katkılarıyla baştan sona yenilemiş seyirci kapasitesini artırmıştı. Kulübe memleketin en güzellerinden sayılan kapalı spor ve etkinlik salonu kazandırmıştı. Başkentte kulübün dinlenme ve konaklama tesislerini inşa ettirmişti. Ayrıca yakın bir ilde kamp yapmaya müsait Yayla tesislerini kurdurmuştu. İlk kulüp televizyonunu açmıştı. Döneminde daha birçok kalıcı esere imza atmıştı. Ama yetmedi kaybetti.
                                                   
Sanki birileri ile benzeşiyor ama kaybedişin niyesi şu; Sadece bina, tesis kurmakla, stat salon yapmakla, televizyonla olmayacağını göremedi. Parayı betona gömdü, sevgiyi unuttu. Profesyonel yöneticiydi ama kulübü beklenen düzeyde profesyonel dallarda başarıya endeksleyemedi. Taraftarları üzdü. Yok saydı. Bazen de aşağıladı. Amatör ve yarı profesyonel dallardaki sportif başarılarla yetinildi. Övünüldü. Ama yirmi yıllık başkanlık döneminde ezeli rakipler şampiyonlukta yıldız üstüne yıldız taktılar. Taraftar bunaldı. Utandı. Başkan önüne gelene çattı. Dostu kalmadı. Kendi gibi düşünmeyenleri kulüp içerisinden dışarısından hep azarladı. Herkesi düşman saydı. Sanki biraz despotlaştı. Efsane başkan namıyla zirvede bırakmayı beceremedi. Belki de birileri buna engel oldu, yarışmaya heveslendirdi. Sonuç ortada spor yöneticileri mezarlığı.
 
Peki, kim kazandı? ‘Biz büyük bir aileyiz. Mustafa Kemal Atatürk’ün yolu bize ışık olacak. Onun yılında yürümeye devam edeceğiz. Atamızın hangi takımı tuttuğu önemli değil, kimin onun yolunda yürüdüğü önemli…’ diyebilen başkan kazandı.
 
Bu arada biz de kazandık. Yirmi küsur yıldan beri sürdürdüğümüz Karşıyaka’lılığa ara-son verdik. Artık FenerbahCHE’liyiz…
 
Siyasete gelince sanatta ve sporda olduğu gibi, siyasete de ince bir ayar gerekiyor. Sanatta ve spordaki muhteşem değişim siyasette de şart…

3 Haziran 2018 Pazar

İNCE DAYI…

İNCE DAYI…
 
Her haliyle lider sultası üzerine kurulu memleket siyaseti seçim yolunda ilerliyor. Karşılıklı ittifaklar kurulmuş olsa da yine liderlerin gözünün içine ve mitinglerde neler söylediklerine bakılıyor. Bir gerçek varsa muhalefet bu kez en iyi liderlerini yakaladı. Ve on altı yıldan bu yana tünelin ucunda ilk kez ışık görüldü. Bu ışığı yakalama ve başarıya ulaşma yolculuğunda, başarmayı tüm benliğiyle isteyen, hisseden ve insanüstü gayretle çalışan ‘Muharrem’ diğer liderlere göre bir adım önde. Gün geçtikçe ‘Saraylı’ ile makas daralıyor. Hakkıyla iş gören araştırma şirketlerine göre ‘İnce Dayı’ oylarını yüzde otuzlara dayamış durumda. Millet ise süreci yakından takip ediyor. Sanki bu baskın-erken seçim on yıllardan sonra çok farklı sonuçlara gebe…
 
Şimdilik görüntü şu; Sanki bu kez ‘atı alan Üsküdar’ı geçer’ beyyanıtı öyle kolay kolay söylenemeyecek. Her alanda ve düzlemde, kötülüklerin alasını gördükçe hiç mi hiç şaşırmayan, alakasız ve sessizce onaylayan bir toplum ve Millet olma aymazlığına bel bağlayanlar bu kez ters köşe olacak. Bal kabağından köşkler ve saraylar türetilen sihir bozulacak. Yani gereksiz sinirlenmeler ve yamulmalar, tartışma ve özeleştiri kültüründen uzaklaşmalar,  şartsız şurtsuz şutlamalar, açıkça uzun yıllardır yerine getirilemeyenleri yine biz halledeceğiz demeler bu kez prim yapmayacak. Ve öncesinde kavgalı bıçaklı düşmanlıklardan çıkan siyasal akrabalıklar da tutmayacak. Sanki bu kez gelişen siyasi atmosferde siyasal manada kolay ekmek yenmeyeceği, sofrada yenilir yutulur lokmaların olmadığı anlaşılacak.  Çünkü başta ‘İnce Dayı’ ve ittifakçı dostları kavram yoksulluğunu ve siyasal kargaşayı bir güzel yok ettiler.
 
Liderliğini iyice pekiştiren ‘İnce Dayı’ eğer Milletten aldığı enerji ve desteğe, son düzlükte partisinin yönetici ve emekçi kadrolarını da ekleyebilirse,  ayrım ve ayrışmaları bilimsel temellere göre çözümleyip,  beklenen bütünleşmeyi gerçekleştirirse mutlu sona ulaşılır. Bu gidişle de Saraylı’nın işi biter…
 
Son yıllarda bir türlü hayata geçirilemeyen bu lider kadro ve yönetici kadro yakınlaşması ‘İnce Dayı’ sayesinde halledilince işin rengi değişti. Ve bu değişim on yıllar öncesinde ‘Karaoğlan’ın ilerici girişimi gibi millette karşılığını buldu. Krizlerden bunalan memleket, fiziki ve zihni yorgunluk içinde komple zayıf düşürülmüş, soluksuz bırakılmış, inceden kaynamaya başlayan Millet umudun peşine takıldı. Yıllardır yok sayılan neferlerden kürsüyle kavgalı olmayan, kelime fakiri olmayan, her türlü senaryodan rol çalan, gerektiğinde kavgaya tutuşmayı göze alan ‘İnce Dayı’ umudun peşindeki Millet ile bütünleşti…
 
Bu günbegün gerilimi arttıkça artan ortamda, ince ince şiddetli baskıların da dizayn edildiği meydanlarda, devletten aldığı maddi manevi gücü hiç çekinmeden kullanan ve kendine hak sayan Saraylı’nın önüne geçebilmek pek kolay değildi. Ama bu mucizeyi ‘İnce Dayı’ kısa zamanda başardı. Görünen kısmıyla yedi tekmili birden bu.
 
Miting sohbetlerinde memleketteki aksaklıklar, kusurlar, hatalar üstüne söylenecek çok söz var ama hangi biri söylensin. ‘İnce Dayı’ çıktı kurumlar veya kurum dışı tüm ezilmelere, sömürülmelere, eleştirisizlik ve hesap vermezliğe, yargıya ve yargısız infazlara karşı direnişin taban genişliğini genişletti. Beklentilere yanıt veren, çaresizliğe çare bulup, yolsuzluktan doğan yoksulluğu yok edeceğine inandıran bir yol tutturdu. Zenginliği eşitleyen bir yolda emin adımlarla yürünebileceğini hissettirdi. ‘İnce Dayı’ aşırı yoğun stresin millete sahte orijinalliği, acı gerçekliği anımsattıkça tur bindirmeye başladı. Yani düzenin, bozuk düzenin, çarpık kapitalist düzenin, paraya ve saraya göbekten bağlılığın, egemen sermayeye uşaklığın ve ‘Saraylı’yı acayip bir şekilde sahiplenme içgüdüsünün yersizliğini gösterdikçe gösterdi. Bu da Millete yetti.
 
Bir çivinin marifetlerini asla bilmeden, jimnastik lobisinin şevklendirmesiyle on yıllardır ‘Saraylı’ya duvar olmaya yeltenen Millet, sütle giren huyun canla çıkacağını da ‘İnce Dayı’yı dinledikçe bir güzel öğrendi. Millet bu olağanüstü hallerde tartışma ve özeleştiri kültürsüzlüğü ve gelişigüzel çirkince dayatmalarla olmayacağını da anladı. Yine ‘İnce Dayı’ sayesinde siyasetin tek ve en kutlu platformunda her şeyin insani diyalog çerçevesinde akılcı yöntemlerle tartışma ve özeleştiri pratiği ile yürütülebileceği de görüldü.
 
Şimdi ‘İnce Dayı’nın önünde ikinci tura değin halletmesi gereken, incelikle önlemini alacağı tek risk kalmış bulunuyor; “Sosyal demokrasi tarafından iktidarın ele geçirilmesi sosyalist devrimin ta kendisidir”. Bu saptama doğrultusunda deneyimlerden ve bilimden destek alarak, oluşabilecek bu ani refleksli hareketlenme de kısa zamanda çözüldüğünde ‘Saraylı’nın sonu gelir.
 
Ve on yıllardır dağılmayı, batmayı, durağanlığı tescilleyen ve statükoyu her gün bir başka biçimiyle güncelleyen, bilinci presleyen, bu totaliter rejim biter.
 
Gayret ‘İnce Dayı’, Millet inceden inceye lider sultasının da çökebileceğini sen de gördü…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder