21 Nisan 2019 Pazar

ocak19-1

BÜYÜK BUHRAN TÜRKİYE’Sİ…
 
Dünyayı kasıp kavuran ‘Büyük Buhran’ tam doksan yıl önce tüm insanlığı vurdu. Belki de insanlık tarihinin yaşadığı en geniş çaplı ekonomik krizdi. Yükselen kapitalizm bir anda dip yapmıştı. Buhran on yıl devam etti ve İkinci Dünya Savaşı’nı tetikleyerek yeni bir emperyalist paylaşım sonrasında duruldu…
 
1929 yılında patlayan Büyük Buhran’ın ilk belirtileri,  ABD’de 1928’den itibaren inşaat, gayrimenkul sektörünün duraklaması ve gerilemesidir. Buna koşut sanayi yatırımları da kademeli biçimde azalır. Belirsizliğe ve alenen çöküşe açık bir konjonktüre rağmen, borsa bir süre daha yükselişini sürdürür. Buna aldanan veya aldatılan orta tabaka elindeki avucundakini batışa geçen şirketlerin hisse senetlerine yatırır. Ancak borsanın Boğa trendi 1929’da biter. Hisseler mucizevi şekilde değer kaybeder. Kara Perşembe, 1929 sonuna doğru patlar. Niyork Borsası’nda panik başlar. Aşırı bel bağlanan borsa 24 Ekim’de çöker. Birkaç hafta içinde binlerce şirket batar. Her gün yerden mantar gibi biten bankalar batar. On milyonlarca insan işsiz kalır. İnsanlar açlığa mahkûm olur. Zorunlu ihtiyaçlar trampa ile karşılanır. Kriz, büyük ekonomik buhrana dönüşür.
 
1920’li yılların “bırakınız yapsınlar, bırakınız gitsinler, bırakınız geçsinler” bağlamındaki ekonomi politikası da böylece dip yapmış olur…
 
Büyük Buhran kısa sürede ekonomisi ABD’ye göbekten bağlı ülkeler başta olmak üzere zincirleme bir reaksiyonla Güney Amerika ve Avrupa’ya da sıçrar. Özellikle Avrupa'yı kasıp kavurur. Avrupa’nın sanayileşmiş ülkelerinde faşist liderleri ve faşist partileri iktidara taşır. Yaklaşık on yıl dünyanın dört bir yanında kendisini en ağır biçimde hissettiren Buhran, sözde çaktırmadan İkinci Dünya Savaşı’na da zemin hazırlar.
 
1929 Büyük Buhran’ı çok geçmeden Ulusal Kurtuluş Savaşı’ndan yeni çıkmış Türkiye’yi de yakalar. Hele de bir önceki yıldan itibaren Duyun-u Umumiye’den devrolan dış borçların ödenmesine başlanması ve bu borçların genel bütçe harcamalarının beşte birini oluşturması etkiyi artırır. Allahtan o yıllarda Türkiye’ye yabancı sermaye girişi düşük olduğundan etkilenme dış ticaret seviyesinde kalır. Buhran, Liranın değerinin düşmesi ve ihraç mallarında fiyatların düşmesi ile kendini gösterir. Türkiye ekonomisi ve ihracatının büyük oranda tarıma dayalı olduğundan başta devlet hazinesi ve diğer kesimler gelir kaybına uğrar.
 
Taze devlet olmaya aldırmadan Buhran’ın sınırlardan içeri girmesiyle birlikte yeni ekonomik önlemler uygulamaya koyulur. Sarsıcı etki hafifletilmeye çalışılır. Merkez Bankası’nın kurulmasıyla kur, faiz ve kambiyoya denetim getirilir. İzmir İktisat Kongresi’nde belirlenen liberal politikalardan uzaklaşılır. Devletçilik ağır basar. Milli burjuvazi oluşmadığından veya milli sermaye yetersizliği yüzünden Kamu İktisadi Teşebbüsleri yoluyla sanayileşmeye hız verilir. Dış ticaret tarımsal ürün ihracatı ile sanayi maddeleri ithalatına dayalı bir seyir izler. Tarıma bağlı ekonomiden sanayi ve üretim ekonomisine geçiş sağlanır. Böylece köyden kente göç de başlar.
 
Büyük Buhran’dan itibaren beş yıl boyunca ekonomiye doğrudan müdahale edilir. Girişimcilik ve girişimleri işletme devletin ekonomi politikası olur. Yine bu dönemde devletin özel sermaye birikimi için müdahaleleri de görülür. Küçük orta ölçekli imalat işletmelerindeki iflaslar ve özel sektörün sanayileşmede beklentilerin altında kalması devleti eksik alanlarda performans göstermeye iter. Böylece uygulanan katı devletçi modelle ödemeler dengesi açısından pek de parasal kriz yaşamadan İkinci Dünya Savaşı sonuna dek idare edilir. Ayakta kalınır. Hem de diplomatik hamlelerle savaşa girmeden. Savaş da atlatılır ve 1946’ya çıkılır.
 
İşte memlekette ne olduysa 1946’daki o ruh değişimiyle olur. Büyük Buhran’dan sonraki doksan yılın, yaklaşık yetmiş yılına da öyle veya böyle işte o ruh hükmeder. Ve büyük sermayeye göbekten bağlı hale gelinir. Ve milletin bahtına sık aralıklarla hep buhran günleri düşer.
 
Görünürde Dünyayı kasıp kavuran bir ‘Büyük Buhran’ olmasa da, şu garip ülke yine Büyük Buhranlar Türkiye’si kıvamında bir yerel seçime gidiyor. Asıl buhran ise seçim sonrasında…

12 Ocak 2019 Cumartesi

örfi mörfi


ÖRFİ MÖRFİ KANUNLAR...

Şu fakir millet oldum olası örfi, örfi idare kanunları ile yönetildi. Yönetildikçe yönetildi ve sihirli şapkadan bu günler çıktı. İdarei maslahat son yıllarda ise alenen mörfi kanunlar düzeyinde seyrediyor. Yine de onlar revaçta ve yürürlükte...

Zaten hayatta asla başa gelmez ve karşılaşılmaz denilenler birbir gerçekleşince bundan başkası da başa gelmez. Başka çare de kalmaz. Kalmadı. Hiza kayar. Kaydı. Sonra bu kaygan zeminde illaki ilan edilecek pratik çözümler seferberliği de hiçbir işe yaramaz. Yarasa da düzelme çok uzun yıllar alır. Çünkü nedensiz gerekçesiz ne zaman bir şeylerden vazgeçilir, yerine hemen vazgeçilenden daha beteri gelir. Getirilir. Maharetli millet. En çetin şartlar, eza, ceza, cefa geri döner. Döndükçe de kanıksanır. Bir Garip millet.

İşler hepten ters gittikçe göz göre göre sanki öncesinde mükemmeldi veya bundan ötesi cennet denilerek ters giden işlere azami hız verilir. Tepe taklak yuvarlanışa tam yol verilir. İşler arapsaçına döndüğünde de görgüsüzce acı acı gülümsenir. Yani arsızca ağlanacak hallere gülünür. Bu arada 'kötü gidişin suçu hep başkalarına yüklenir. Ardı arkasına 'akla suç yüklenecekler geldikçe' tebessümün dozajı ve söylemin şiddeti bir tık artırılır.

Bu tersoluğa kimseler çıkıp da böyle gelmiş böyle gitmez, 'çok denenmiş yol hiçbir yere çıkarmaz' demez. Diyemez. Takdiri ilahi bağlamında tavlanılır, uysal davranılır. Hele ki yakın gelecekte hiç bir şey söylenemeyecek kıvama hazırlanılır.

Biteviye dava denilip durulur ama davalık her konu 'birden çok seçenekle halledilebilecekken, bu seçeneklerden sadece birinin olumsuz sonuca götüreceği veya faciaya davetiye çıkaracağı biline biline kesinlikle o kötü seçenek seçilir' ve durum daha da fecileşir. Yani örfi mörfi derken öyle bir an gelir ki; en akla gelmez dayatmalar peşpeşe sıralanır.

Oysa sıraya girmeden, rakamla sayılmadan, safa durulmadan evvel hataları önleme stratejisi belirlenmelidir. Ve tüm benzer stratejiler ciddi temeller üzerine kurulmalıdır. İlkeler modern bir teknik ve analitik ölçütler içermelidir. Bunlardan vazgeçilirse sonuçta kötü olaylar silsilesi kendi kanunlarını da yaratır. Geleneğe takılanlar güruhu sayesinde bilimsel bir gerçeklik taşımayan olasılıklara bel bağlanır. Olanların, bitenlerin tamamı da ilahi emirmiş gibisine koşulsuz şartsız kabul edilir.

Kabullenme tam tamına yerleşince lokalde totalde tüm 'kesinlik içeren şeyler olumsuz ve negatif düşünme ile biçimlenir ve bu biçimleniş asla değiştirilemez' gerçekliği unutulur. Dosdoğrulara uzayan bir gerçekliğe hizmet ve hizmet talebi asla rağbet görmez.

Böylece 'mümkün görünen kötü koşullar eninde sonunda mutlaka gerçekleşir' özdeyişsel kanunu haklı çıkar. Kısa zamanda kötünün kötüsü gerçekleşir.

İşte o saatten sonra beklentiler olumlu veya olumsuz olsa dahi kötü sonuçlara gebedir. Çünkü hiç yanlışsız anlatımlar bile o ortamda birilerince yanlış anlaşılır. Yalan yanlış anlatılanlar ise her defasında yarıdan az fazla eğilimle doğru farz edilir.

Hal böyle olunca 'kolay yol mayınlıdır' savı yerini bulur. Yollara cehennem taşları döşenir. Ayrıca öngörülen ne olursa olsun salt kendi görüş ve düşünceleri doğrultusunda gerçeğe ulaşmaya çalışmak ve benmerkezci ısrarcılık sonuçta acı gerçeklerle yüzleşmeyi de getirir. Onca perdeler, engeller ve engellemeler yetmez. Zehir zemberek günler gerçeğin öteki yüzünü ayan beyan gösterir.

Oldum olası o yüzleşme dönemlerinde ise bütün terslikler, tüm aksilikler gelip şu fakir milleti bulur. Ve tersliklerin, aksiliklerin suçlusu da hep o olur.

Şimdiye dek rüzgara karşı, yokuş yukarı koşuların bu garip milleti hiç akıllandırmadığı, akıllı saydıklarının da milleti hep aynı yere götürdüğü hep unutulur.

Bu balık hafızalılık denizinde rota hep örfi, örfi idare ve mörfi kanunlarına çıkar. Yollar kurur, yolcular kurutulur. Bütün bu terslikleri ve aksilikleri yaşayıp da makul görenlere ise artık gerçekleri göstermek neredeyse imkansızlaşır. Çünkü onlar görmezler, duymazlar ve söylemezler. Ve dahi hiç düşünmezler.

İşte bu düşüncesiz düş ortamında kendinden emin olmayanlar en ikna edici konuşanlardır. Ve kendine güvenmeyenlere acayip inandırıcı olurlar. Ve bu tezgahta inançlar çatallaştırılır. Bardağın boş ve dolu tarafı ikileminde suya hasretlik artar. Suya yazı yazanlar azarlanır ve azaltılır. Boşa inananlar çoğaltılır.

Akan zamana aklı yetenler öyle böyle derken, örfi mörfi idareyi yazgılaştıranlar ise akılda son kalanları sonlandırır.

Böylelikle 'ilerde kanunda kalmaz düzen de' resimleşir, resmileşir...
ON OCAK...

Her şeye rağmen On Ocak, On Ocak çalışan gazeteciler günü. Çalışanına çalışamayanına kutlu olsun...

Nice ocaklar söndü bu uğurda. Bu yolda, bu yolculukta. Ama bu gün hayata gazeteci olarak devamın en zor dönemi yaşanıyor. Gazetecilik adına zor günler. En zor. Yerelde başka, genelde bambaşka zorluk. Yerelde gazeteciyseniz eğer başka bir işi lokomotif yapmak gerek geçime. Genelde ise asla geçimsizlik çıkarmamak gerek...

Aslında gazeteci kalmanın tek yolu gazeteciliği yok sayan ve silikleştiren sisteme, sistemli karşı koyabilmekten geçer. Öyle kimin kayığına binerse onun küreğini çekenlerin gazeteciliği bir yere kadar. Sınır geçildi, duvar açıldı mı ortada zaten gazetecilik filan kalmaz. İş başka yerlere kayar.

Gazeteci, mazeteci olunca bildiğini, düşündüğünü ve gördüklerini açıkça yazmaktan da kaçınır. Magazinel sansasyon peşinde, sistemin izni ölçüsünde farklı bir görev icra eder. Oysa yaşam insana bazen bilinen, duyulan ve görünenlerin aslında doğru değil yanlış, yanlışların da doğru olduğunu yaşatır. İşte bu yüzden gazeteci bu karanlık girdaba düşmemelidir. Çünkü ileride hesabını veremez.

Eğer dik olmak, dürüst kalmak için bir bedel ödenecekse, çekinmeden ödenmelidir. Ancak yiğitlik bir yana yiğitlik gösterisinde bulunmak da artık çok zor. Şartlar güç, yaptırımlar ağır. Yani yapma süreci süründürüyor. Gazetecilik yapma boyutunda bir durum egemen. Egemenleşmiş.

Hele evrensel ilkeler doğrultusunda özgür ve çağdaş bir dünya için, o dünyanın kurulması için kalem oynatmak gerçekten yürek işi. Onurlu duruş ve kalemi kılıçtan keskin gazetecilik erbaplığı ise çok eskilerde kaldı. Şimdi gazetecilik korku tünellerine hapis. Bu tutsaklık vicdan ve adaletten uzaklaşmanın ve gerçek hayattan kopmanın da birebir göstergesi.

Görünürde kamuoyunun bilgilenmesi ve aydınlatılması için her türlü şart ve durumda mesai harcandığı söz konusuysa da artık sözün bittiği yerde gazetecilik. Yılın her günü on ocak olsa nafile. Gazetecilik resmen ocak tüttürmez bir meslek oldu. Oluyor. Yani bu mesleğin korkusuzca idamesi şimdilik ufukta görünmüyor.

Elbette gazete şart, gazeteci şart. Böyle söyleniyor ama şartlar günden güne zorlaşıyor. Zorlaştırılıyor. Anlamak mümkün değil. Ayrıca çalışılabilir ortamlar da daralıyor. Yetkiler ve yetkinlik de kısıtlanıyor.

Hal böyle olunca, görseli göstermiyor. Yazılısı da yazmıyor…

Gazeteciliğin fıtratında varsa da her hâlükârda söylenene aşırı dikkat, yazılana on dikkat gerekiyor. Dikkat eksikliğinde olanların ocakları sönme aşamasına geliyor. O zaman da kalemşörlük modası yaygınlaşıyor. Tek seslilik prim yapıyor. Dayatılıyor. Çok seslilik tarihe karışıyor.

Yine de bir On Ocağı daha gökyüzüne bakarak görebilmek ve erişmek güzel. Büyük mutluluk. Hayata umutla bakabilmek için, umut var göstermek ve yazabilmek için yaşamak şart. Yaşasın gazetecilik, gazeteciler.

Çünkü gazeteci kalemi ile her şeye rağmen başta haber alma hürriyeti sonra tüm hakların teminatıdır. Takipçisidir. Taleplisidir…

Ve her On Ocak'ta duygu ve temenni bağlamında bol keseden dağıtılan ancak yerelde ve genelde tüm gazetecilerden esirgenenler bir gün o yöneticilerin karşısına dikilir.

Duyurulur…

6 Ocak 2019 Pazar

DİBİ DELİK FERİBOT…

DİBİ DELİK FERİBOT…
 
Dalgalı denizde feribot yüzdürmek, dünya âlem her türlü felaketi görüp yaşayıp ta fukara avuntusuyla ‘bu kadardan bir şey olmaz, kabaran sular bize dokunmaz’ ucuz kahramanlığı ile haybeye cesaretlenmektir. Feribot bu. Demir ve çelikten. Koca deryada tek başına veya denizde kıyıya çok yakın mesafede olsa da su almaya başladıysa eğer yan yatar. Küpeşteye vuran sert dalgalar su almayı hızlandırır. Feribot su küpü gibi olunca tahliyeye başlanır. Ama zaman yetmez. Feribotta suyun yarım metreye ulaşmasıyla feribot kısa zamanda batar…
 
Bu batış sürecinde eğer Kaptanın ki her kaptan neden ise bile bile bunu yapar, benzer şeyler söyler; “Hiç endişeye mahal yok, bu feribot dünyanın en dayanıklı feribotu, en güçlüsü bu, küçük bir mesele şimdi halledilir…” bu tatlı sözlere kanılırsa durum an ve an büyük faciaya dönüşür. Kurtuluş olmaz. Son çare fayda etmez.
 
Kaptanın sözlerini sahici sananlar feribotu asla terketmezler. Ve su tahliye çalışmalarını sinema filmi izlercesine izleye izleye feribotla birlikte sulara gömülürler. En iyi yüzme bilenler bile. Feribotun gittikçe daha fazla su aldığını ve yan yatmanın durdurulamadığını bilegöre son ana dek koyunkuzu izlerler. İzleyicilerin oranı arttıkça hiçbir uyarıya kulak verilmez. Hiçbir öneri duyulmaz. Bir sendrom vurur akılları. Durdurur. Eylemsizleştirir.
 
Bu öyle bir sendromdur ki yakalananlar; Modern deniz seyahatleri tarihinin asla unutulmaması gereken olağanüstü ve büyük facialarını hiç akla getirmezler. Küçük anonslarla geçici olarak psikolojik rahatlarlar, çelikten tabut kamaralara hapsolurlar. Adeta mutlu sona hazırlanırlar. Yani ölüme.
 
Bu arada feribottaki delik genişler. Başka çatlaklar ve yeni delikler oluşur. Su oranı artar. Suya yağ karışır. Yağcılık çoğalır. Yoğunlaşmaya feribotun dibi, en iç dibi, bordası, güvertesi, enine ve boyuna perdeleri, üst yapılarını takviyeleyen paneller, profil eksenleri dik doğrultuda direnemez. İskele sancak, kıç baş, rüzgâr üstü haddinden fazla suyla dolar. Totalde su miktarının artmasıyla birlikte tahliye işlemi gittikçe zorlaşır. Mukavemet azalır. Feribotun yüzebileceği oranda sığ sularda olunmasına, deniz dibi ile temas yakınlığına rağmen kurtuluş için karaya oturma dahi gerçekleştirilemez. Bir kere yan yatılmaya görülsün feribot batar yiter.
 
O feribot ki dünyanın en çetin, en tehlikeli yoğun akıntılı ve görüş mesafesi oldukça kıt derin sularından geçip gelmiştir. Tam da kara göründüğünde su almaya başlar. Feribot sendromu tüm mürettebatı ve o yolun yolcusu ahaliyi etkisine alır. Kimse mantıklı bir açıklama duymak istemez. Duysa da aldırmaz. Davranış şekilleri protipleşir. Resmi ünvana yeterlilik istenmez. Kaptana aşırı güvenilir. Ama durum gittikçe ağırlaşır ve öyle bir hal alır ki sonuçta; Denizde acayip fırtına vardı, sanki bir tufandı. Çok talihsiz batmalar atlattık. Alışkınız ama bu en beteriydi. Sağ olsunlar bu kez de kurtulduk. Sağız. Minnettarız. Zordaydık ama asla umutsuz değildik…” diyenler karaya çıkamayabilir.
 
Oysa deniz dibi taramacıları ve kaptanıderya seviyesine erişmişler çok iyi bilirler. En derin mavi sular, özellikle de mavi ile karayı birbirine bağlayan boğazların dipleri irili ufaklı taka, bot, feribot, gemi, şilep mezarlığıdır. Her biri de insana yağlı latadan, demirden çelikten mezardır.
 
Çünkü feribotun dibi delikse, bir şekilde delinmiş ise feribot su alır. Feribotun su aldığını bile bile görüntüdeki lüks ve şatafata kapılanlar ve kapılananlar tüm seyir cihazlarını reddederler. İmdat içeren ses dalgaları ve dip derinliği ölçümlerini alayla karşılarlar. Yüzeye mesafeyi ve feribotun yan yatış hızını hesaplayanları düşman ilan edenler. Batışa reçete yazanları kurtarıcı sayarlar.
 
Sonuç olarak feribotun su almaya başlayıp yan yatmaya geçtiğini ve batışa yakınlaştığını bilenler ve hissedenler botlar satın alarak feribotu terk ederler. Onlar için başka feribotlar da vardır, parasıyla olduktan sonra başka limanlar da.
 
Ancak asıl batış ayni feribotun yolcusu fakir fukara içindir. Sendroma tutulanlar ve sendroma uyaranlar feribotu asla terk etmezler, koyun koyuna batarlar…

1 Ocak 2019 Salı

YÜZ YILIN ELLİBEŞİ...



Bu makale öyle görünse de yeni yılı karşılama makalesi değil. Olabilirdi de. Ama değil. Gerçekte yüz yılın elli beşi bende hesabı. Bir iç hesaplaşma...
Bu paragraflar girilen yeni yıldan geçmişe, 2019'dan 1919'a koca yüzyılın, uzun bir asrın ne kadarının yaşanmışlığı veya yaşananların ne kadarının kalıcı iz bıraktığının iddiasız bir dokümanı. Bir bakıma zamanın ruhunu arama çabası. Katılımcılığı çoğaltmak isteği. Her haliyle akıl yolculuğu ve akıl buharlaşmasının altın başaklı memleket üzerinden kısa bir izahı. Sonuçta her daim kuşatılmışlık ve tersine değişimin acı bilançosu.
Yıl 2019. Az kaldı, 2019'u da gördük, göreceğiz. Bir kaç gün daha sabredersek, ölmezsek. Ve yüzyılı bağrımıza basacağız…
O yüzyıl ki, Büyük Kurtarıcı'nın 1919'da Samsun'a çıkışının peşine yıllar, on yıllar bağlanarak Yüzyıl olmuş. Yani İstiklal Harbi’nin kıvılcımlanması için, silik bir mühürle Karadeniz’e açılış tam 100 yıl önceymiş. Tam bir asır önce gerçekleşmiş Anadolu’ya geçiş.
Sözün özü dört bir yanı kuşatılmış topraklarda ‘Ya istiklal ya ölüm’ parolasıyla girişilen direnişin, ‘Geldikleri gibi giderler’ inancıyla, Kutsal İsyan'a evrilişinin ve bir devrimci yola ilerleyişinin üzerinden tam bir asır geçmiş.
İşte o bir asrın yarısından fazlasını, yani elli dört senesini capcanlı yaşamış, 55'incisini yaşayacak devrimci, yurtsever bir Cumhuriyet evladı olarak, farklı bir 'Yeni Yıla Merhaba' yazısı yazma derdindeyiz. Ama dert bir değil, yüz değil, bin. Hangi biriyle başedelim. Hem de bin bir suratlılarla dolu ortalık. Hangi biriyle uğraşalım. Rahatça yazalım…
İşte Şu Garip bencileyin o muhteşem kurtuluşun ve kuruluşun sonrasındaki yüzyılın, yarısından fazlasını bizzat görmüş, gözlemlemiş ve geçirmiş bir birey. Yine de yazmak zor.
Ayrıca insanlık tarihinde antiemperyalist ruhun, fesat gericiliğe ve egemen güçlere ilk yenilgiyi tattırdığı günden bugüne, gizliden gizliye millet bütünleşmesinin nasıl zedelendiğini de gören ve bilen biri. O ilk adımın, ilk kurşunun hedeften ne kadar uzaklaştırıldığına da tanıklık etmiş kişi. Gönül yaz diyor ya nasıl yazalım.
Gereğince yazamadık belki ama ne yazık ki yakın geçmişin kayıp, yitik kuşağının bir temsilcisi olarak en olmazları yaşamak düştü payımıza. Yılmadık hiç. Hep 'geldikleri gibi giderler' algısıyla her saltanata direndik. Ve her defasında yerden göğe haklı çıkarak seneleri kaybettik. On yıllar geçti gitti. Tam elli dört yılı doldurduk. Ve ana yaşı elli beşe yasladık şu fani dünyada. Hep baba sözünü tutup, haydan huya hiç küp doldurmadık. Olsun varsın. Zenginlik başkalarının olsun dedik. Yine de kazanamadık.
Bol derin yaşamda bize düşen Ata'nın yüz yıl önce virane Bandırma Vapuru ile Karadeniz’e ulaşmasından sonraki yüz yılın elli dördü. Adam olana yeter. Ölüm kalım olmazsa eğer elli beşi de bendeniz de. Ne anılar saklı heybede. Ne yaşanacaklar yazılı kaderde. Dirayetle yaşarız yine. Korkmadan. Zaten haybeden yaşamadık ki hiç. Ne mutlu...
Yeni yıla yelken açmışken ve mutlu olmak gerekirken, maalesef gönülden 'Merhaba 2019' diyemiyor insan. Merhaba dileniyor. Bakalım yüz yıldan artan ellibeşinci yıl daha neler gösterecek abisine...
Gel de yaz neler gördü bu fakir, onlarca sene. Neler neler; Nice siyasal filmler, ucuz senaryolar, zorunlu seyahatler, planlı programlı rivayetler, besleme tehlikeler, metazori çizilmeler, emrivaki hizaya çekilmeler, maşalı komplolar, kibirli güruhlar, emperyal dizaynlar, ablak suratlı ablukalar, fedaisel sofulaşmalar, akıllı akılsız sataşmalar, beterin beteri şartlar, çetin koşullar, stratejik karmaşalar, mertebe düzenekli başıbozuklar, dilsiz dinbazlıklar, otokontrol kaçağı zaaflar, ithal fazlalıklar, millici riyakarlıklar, müridi sapkınlıklar, zifiri karanlıklar, ihtiraslı hükümler, sabah alacasında faşist darbeler, militarist muhtıralar, totaliter bağnazlıklar, gizli darbecikler, oligarşik sarsıntılar, kıytırık girişimler, uyduruk kalkışmalar. Ve keyfekeder gözaltılar, mahsus mahpusluklar. İdamlar, sürgünler, kıyımlar. Zam, zulüm, işkence. Gözyaşı ve kan. Dört duvar zindan. Ve daha niceleri. Hep kötülük. Kötülük.
Ve iyiye kötürüm kaldık daima. Kör gözlere parmak, şu Garip bencileyin elli dört yılda yüz yılda yaşananların en vahimlerini, envai çeşidini bir arada gördü ve yaşadı...
Hele ki yüz yıl boyunca Cumhuriyet'in göğsüne saplanacak sedef kakmalı hançerin bir saklanıp bir sallanışını da son demlerinde. İhaneti de. Sosyoekonomik pranganın şu fakir halka vurulması için yükseltilen nice siyasal aidiyetleri de. Her devirde yükselen değer, 'Büyük Kurtarıcı'yı bitiriş yıllarına dönüştürülen ayarlı buharlaşmaları, kısır dozajlı kalıplaşmaları da.
Öyle dün de yaşayanlar gördü ki yarınları felç eden. Tahta oturtulup mükafatlandırılan. Can dayanmaz. Ama zaman durmaz, akar geçer. Bitmez denilenler de an gelir biter.
Tıpkı bendenizin bir asırlık özgürlük yolculuğunun elli beşinci senesine tanıklık edeceğim gibi. Yaz başı 1919'u nasıl kış başı 2019'a bağlandıysa. Ve 2019'da bir yerlere bağlanır inancıyla. İçten içe, kalpte bitenler gibi.
Belki tam zamanıdır; 2019 ve sonrasında, ay kızıla çalar, yekpare düşlere uzar yıllar. Bir yaz mavisi yolculuğuysa akla takılan ansızın yolculanılır. Birden akıl duvarına, dil duvarına, göz yuvarına, yürek duvarına deniz mavisi yerleşir. Ve sonsuzluk kapısından geçişe yakın; şiir biter, şair uslanır, iç yangını sürse de akıl öper gökyüzünü. Ve 'Her Eylül'de Karadeniz Soldan Dalgalanır...' Öyle böyle değil, korkular ve zaaflar üzerine inşa edilmiş koskoca bir yıl daha nasıl geçtiyse sağır sancılar da geçer. Soluklanılır. Acılar bal olur. Eski yenisini bekler ve devrilen yılın son makalesi böyle biçimlenir. Ve son kayıt; 'Kıyamet bu sene de kopmadı' diye seslenir.
Evet, bu kervan yüz yıldır ilerliyor. İki ileri bir geri yılları varsa da, hep ileri gidiyor. Yine gidecek.
Kapkaranlık zaman tünelinin çıkışından sonraki yüzyılın, elli dört yılının nasıl benimle geçip gittiği gibi.
Yalnız her yeni yıl umuttur. Ve yıldan yıla büyüyen bu hasret asla bitmez. Hele de yüzyılın elli beşincisi de şimdilik bendeyken...

22 Aralık 2018 Cumartesi

İTHAL ADAY…ve DİĞERLERİ


İTHAL ADAY TERCİHİ SORGULAMASI...
Şu fakir bölgede eğer doğruysa kuruldu kurulalı bir ilk yaşanacak. Gerçekten yıllarca, önce kalite sonra yerelden genele kazanmak doğrultusunda çabalayanların tamamı bir güzel takdir edilmiş ve ödüllendirilmiş olacak. Görüntü bu. Çünkü bireysel ve ekipsel manada aktif çalışmayı hepten zehirleyecek yüzeysel bir tercihe kilitlenilmiş bir durum söz konusu. Ana muhalefette siyaseti çok bilirlerce ithal bir adayla yola devam edilmesi uygun görüldü...
Bu güne dek kendi öz değerlerinden çıkardığı adaylarla yarışan asırlık çınar bu kez siyasi etiği bir yana bakarak kalite çizgisini dışarıda aradı. İçe dönük adaylaşmalara çizgiyi çekti. Yani hayati bir yarışın yaşanacağı yeni yılda, bitiş çizgisini hassas detaylarda aramayı kararlaştırdı. Tabi bulabilirse.
Ancak bu nasıl bir dayatmacı yaklaşım ise akılcı bir gayretin ürünü olmadığı apaçık. Titiz ve kararlı bir gelecek planlamasına ise tamamen aykırı.
Şu fakir memleketin yerel siyasetini bu hale getirenler her kimseler ki hepsi de isim isim belli, çok ayıp ettiler. Yıllar yılı bizansvari oyunlarla arenada boy gösteren bu dekoratif kimlikler, zamanla yüksek girişkenlik bulaşıcı hastalığına kapıldılar. Dışarı kapılandılar. Artık iflah olmazlar.
Oysa tam bir yıl öncesinde ellerinde altın bir fırsat varken düşük katalizör kullanımını kendi siyasi ikballeri için makul gördüler. Diğer önermeleri hiç önemsemediler. Kolaycılığı seçtiler. Kolay kontrol edilebilir bir protipi desteklediler. Seçtirdiler. Ama diledikleri ve umdukları gibi olmadı.
Evet, o siyaset dekorcuları o kadar uyarılmalarına rağmen bildiklerinden şaşmadılar. Ve bir yıl sonra varılan sonuç; Şu fakir beldede ilk olarak bir ithal aday ortaya çıkarılması. Bir geleneğin daha yıkılması. Şimdi toptan, ona buna dayılanarak 'atama ithalin' peşinde parlatıcı vazifesi görme hafifliğini yaşayacaklar. Yaşanacakları çok önceden görenler ise sergilenecek bu ilahi komedyayı yerinde ve en ön sıradan seyredecekler.
Demek ki; mümkün görünmese de, tutuk akılla en iyiye ulaşmak düşük taşıyıcı profilden bekleniyor. Hayret...
Umutsuz vaka, en iyiyi yapma hedefiyle iki yıllığına görevlendirilenler ise siyaseten erdemli bakış açısını maalesef yine es geçtiler. Alternatif gerçekleştirebilir yetkiden sıyrılmışlığı bir kez daha tescillediler. Yazık...
Unutulmamalı ki; bu ithal aday tercihinin doğrulamasını ve atamasını hangi siyasal dönüşümü gözeterek, her kim yapmış veya yaptırmış ise yeni yılın ilk çeyreği sonrası acilen sorgulanması başlar. Hemde sonuç ne olursa olsun...
Diğer yandan mevcut tabloda büyüyecek hacim iddiası da güdük kalmıştır. İthal aday ile daha başta olmadığı, en nihayetinde olmayacağı izlenimi doğmuştur. Diğer negatif faktörlerde eklendiğinde yapı daha da bozulacaktır. Siyasi yapı bozulduğunda ise gerilim artacak ve geniş katmanlardan uzaklaşılacaktır. İç kutuplaşma kemikleşecektir. Bu tip, her yere aday olma hevesi, parti görevlendirmesi kılıfında sunuldukça içsel hastalık ilerki dönemlere de yayılacaktır. Tedavi iyice güçleşecektir.
Şimdilik kendiliğinden oluşan yaygın görüş ise kontrol edilemeyecek bir oy daralması yaşanacak olduğu kaygısıdır...
Hele ithal yoğunluklu bir listeleme ile siyasi arenaya çıkılması halinde, seçim probaganda çalışmaları tabanı sarmayan, sarmalamayan bir dolap-askı görüntüsüne sabitlenecektir. Her şey sabit oranda gidip gelirken, kurumsal tercih edilme hepten azalan bir dağılım gösterecektir. Dibe vurulacaktır. Kendiliğinden eriyip dağılmayla birlikte, sınırları zorlayacak tüm bağlayıcı unsurlar bir bir yarıştan çekilecektir.
Yani her kısır ve kasar çözümün, aranan ve beklenen çözüm olmadığı açıkça görülecektir...
Şimdi bilerek veya bilmeyerek, ya da bilmezden gelerek kurumsal yapıya zarar verildiği açıktır. Öncelikle ön planda tutulan bir avuç kişinin, kendine ve dayanışma ritmine güvensizliği bu zarar ziyanın temel sebebidir. Benmerkezci ve kibir odaklı bu kararda kim ortak çalışma yürütmüş ise bu ithal anlayışın geliştirilmesine kim performans katmış ise sebep sonuç ilişkisinde resmen hedef tahtasıdır. Bundan kaçış olamaz.
Bu kimler, bu siyasi zanaatkarlar minimum bir negatif etki de dahi enikonu hesap vereceğini, verileceğini şimdiden bilmelidirler...
Bu ithal adaylı formülasyon kaliteden taviz vermenin yanı sıra siyaseten motivasyon düşürücü bir etken olarak da tabanı etkileyecektir. Yani süreç sorulmadan, danışılmadan, sürekli geniş düşünenler yelpazesinden kaçırılarak, saklanarak işletilmiştir. Elbette aday ithal edilişin bir bedeli ve örgütsel dinamikleri satışın çok nedeni noktasında mali tahlil gerekliliği de bu süreçte zorunlu hale gelmiştir. Bu milleti ithal adayla buluşturma da komple var olanlar veya az direnç gösterenler kimlerse, kefalet veren kimse kara sularda balık avlamaya çıkmıştır.
Bu yağcı ve ayırıcı siyasi modeli kullanım rahatlığı, sağlanmak isteneni asla sağlamaz...
Olası bir hedeften uzaklaşma durumunda ise bu rahatlık da bozulur...
Bu dışarlıklı yöntemin sonucunda olacakların kaygısını şimdiden duyanlara dikte ettirilmek istenene nasıl yanıt vereceğini de alternatifsizlik belirler...
Ve ileride bir gün gizem perdesi açılınca karanlığı vaktiyle kimler tanımlamış ise yine onlar haklı çıkar. Kimler karanlıkta iş görmüşler ise başarının şansa bağlı bir işlem tabakası olmadığını geç de olsa anlar.
İşte o zaman ınternasyonal standartların uygunluğu esas alınarak vizyon ve misyon yenilenmesi başlatılır. O gün, o güne dek izlenilen, güvenilen ve lider görülen kim varsa değer yaratmak kıstasına göre analize tabi tutulur...
Bu ithal tercih doğrulamasının analizinde ise; başta katalizör görevinde olanların sorgulanma sırasında kendilerini hiç savunamayacakları an itibariyle bellidir...
O halde sormadan, sorgulamadan ithal aday tercihini kabulleniş niçin?

ENERJİ EŞİTTİR EMCEKARE...
Enerji denktir emcekareden esinlenilerek, gelenekselci modern politika potasında makam eşittir boşa giden enerji formülü uygulanıyor. Her seferinde biriken enerji en üst makamdan tıpkı ikime deklerasyonu benzeri hamleyle boşa çıkarılıyor. Artık kimin kütlesi bariz biçimde ağır basarsa ilişkilendirme ona göre aksiyonlaşıyor...
Aksi kanıtlanmadıkça komedi-aksiyon bir kurgu olduğu besbelli bir dayatma. İleri demokrasi modelinde politik diziliş ve sosyal disiplin böyle sağlanıyor. Yani politikacıya, hele politikacı iktidar erkine sahip politikacıysa ona politika yapılmaz. İkime mevcut iklime zıt biçimde, politik enerji dönüşümünü evrensel algıların da ötesine geçerek felsefi boyutta aktaramaz. Aktarım gerçekleşince teoremleri teokrasiye ters bir hal alır. Ve zamana ilişkin duyarlılık da es geçilince sözel paylaşımları baz alınarak haklarında göz hapsi başlatılır.
O yüzden ikime haneden dışarı izafiyet kuramına bağlı olduklarından hesap verir duruma düştüler. Sınırlı bir görecelik. İzleyip görecik...
Zaten hesap verme izafi bir kavram. Devlet kantarında hukuki açıdan görecelik tartılacak. Görecelik bağıntılı bilgi ile biçimlenen felsefeye inanmışlık irdelenecek. Gerçeği gözlemleme bakış açısına göre değişkenleşir mi? O saptanacak. Ayrıca gözlemlenen, gözlem koşullarına ve vakalara göre de değişir mi? İyice anlaşılacak.
Ve öğrenilecek: Tüm temel ilkelerin evrensel literatürden uzaklaşıp, Kült kültürü çerçevesinde ve iktidarcı tercihlere göre oluşturulmaya çalışılan zaman diliminde boşa çıkan enerjiden söz etmek suç delili sayılabilir mi? Sayılmaz mı?
Hele hızla uzlaşı kültürü rafa kaldırılmış ise söylenenler hiçbir şey ifade etmez, geçerlilik kazanmaz sonucuna varılacak mı? Açığa düşen enerji emcekare bağlamında değerlenecek. Kütlede ne kadar enerji var, enerji açığı çok ama kaçağı var mı? Sorgulanacak.
Başka niyet var mı bilinmez. Ancak ikime sorgulanarak totale sinyaller gönderiliyor. Sinyal; Bu sizi de yakından ilgilendirir anlamı taşıyor. Mevcut sistemin potansiyel köklerine dokunulursa, zamanın ünlenen denklemi devreye girer. Derdest edilir dersinizi bir güzel alırsınız sinyali. Boşa giden enerjinin nasıl paylaştırıldığını bizzat tecrübe edersiniz minvali.
Kapsama alanındaki modern ileri demokrasinin politik manevralarına bakıp makale derlemek de artık emcekare formülüne göre ortaya konulmalı. İkime özeline sıradışı buluş yapılmışçasına yapılanlar, yazılı beyanların özel izafi alt kültür birikiminden süzülmesini gerektirdiği aleni. Eğer en basitinden uygulama buysa herkes aynadaki profilini yeniden gözden geçirmeli. Ak saçlı, ak sakallı, yüzü buruş, hayat mermere yüz dönmüş olunsa da boşluktaki karşı çekimden kaçış yok.
İkime kimseyi küçük görme olasılığını fikirlerine yedirmeyecek denli büyük bir iç format taşıyabilir. Taşısalar da bazı sözleri taşeronlara ağır gelebilir. Ama onlar ağırlıklarınca davranır, değerli zamanlarda cekarelere boş enerji eşitlemesi peşinde koşmazlar. Koşmazlarsa da bazı birimlerce dervişin zikri fikri ikileminde öyle görülürler.
Demek ki bundan böyle herkes enerjinin kütle oranı ile boşu boşuna ilgilenmemeli. Çünkü kütle birimi yarı çapın karesi miktarında harfiyen bir yerlere bağlanmış. Bu bağlaşık sistemde dönüştürme işi de gayet iyi yapılıyor. Dönüşmeyenleri de eşdeğerler gösterme yoluyla yıldırmak denklemin hiç bilinmeyenlisi.
Şimdilik ikime üzerinden harflerle sembolize edilen bir gezinti söz konusu. Bu sıcak esinti bir zamanların kara deliklerini ve evreni açıklamak açısından da çok önemli. Evrene kapı aralayan milli mece dönemlerini yermek için de. Ama bu manyel o aralarda bile öyle kara enerji parçacıkları ile bombardıman yapılmadığını göstermek açısından önem arzeder.
Hangi dönemin hangi önermesine bakılırsa bakılsın böylesi görece örnekler pek görülmez hipotezini güncellemesi bakımından ise çok daha önemli...
Bir zamanlar dünyasında öylesine müjdeli, böylesine zincirleme reaksiyonlar peşine operasyonlar düzenlenmezdi izafi söylemini tanıtlamak namına da.
Bugün itibariyle rekabetin kızıştığı her zaman diliminde geçmişle politik bağlantılar kurularak, farklı formüller icat ediliyor. Formüller doğru sonuca eşitlenmese de, marjinal faydayı özümsemeyen yönetsel yapının derinliksiz teorileri önce dinamit etkisi yaratıyor. Sonra derinden yaralıyor. Yine de ilginç zeka oyunları ile boşa giden enerji üzerinden zaman, mekan ve camia ilişkisi kurduruluyor. Sonuç ikime üzerinden de cekare modeline ulaşmak. Nasıl yıldız parlatılır simyacılığına şahit olunmasını sağlamak. Bu şahitlik aslında modern politikanın sunduğu ileri demokrasi modelinin bariz boş enerji açılımı.
Açık gaye ise; yaratılan pozitif enerjiyi cebirsel, çok bilinmeyenli denklemler ile boşa çıkarmak. Kütlenin karekökü nedir sorusunun blokçu bir anlayışla kuram dışı yanıtlanması.
Durum bu kadar net olunca makam eşittir boşa giden politik enerji için hiç bir formüle ve denkleme de gerek duyulmaz.
Duyulmaz, görülmez ve söylenmez. Üç me oynanır...

APOLET SİYASETİ…

Yeditepeli’ye hararetle beklenen ilk aday açıklandı. Ana muhalefet doğabilecek bütün handikaplara göğüs germeyi de göze almış olacak ki bir kez daha yapacağını yaptı. İlçesinde kalmayı düşünen bir başkanı, büyükşehire adaylaştırdı. Böylece başkan kendisinin bile daha erken bulduğu, hayallerinin ötesinde bir göreve tayin edilmiş oldu. Bu tayin örgütte bir tahribat yaratır mı? Şimdilik yaratmaz. Ancak sosyal medyada dönen kliplerindeki gibi tabanda heyecan yaratır mı? İşte o bilinmez…

Bundan sonrası için heyecan yaratmak deneyimli politika profesyonellerinin işi. Ama yıllardır olduğu üzere bir kez daha adayın örgüt tarafından kararlaştırılması özlemine, apolet siyaseti güden üst yönetim ipotek koydu. Yepyeni bir yüz açıklanacak diye diye bilinen bir yüz seçildi. Kimseler de beyler tarihin belki de önemi en yüksek yerel seçimine gidiliyor. Ve örgüt bu konuda ne düşünür diye sorulmadı diyemiyor. Varsa yoksa sosyal medya siyasetçiliği. Adayla ikili pozlar peşinde koşturmak yoluyla makam taşımacılığı.

Yenilikçi anlayış yine yenildi. Oysa adaylaşanlar gözden geçirilerek, vites yükseltecek ve siyasete bulaşan her yere adaylık hastalığından uzak bir kimlik bulmak gerekirdi. Onun için de ön seçim olmalıydı. Hiç değilse kısmi ön seçime karar kılınmalıydı. Yine kolaycılık tercih edildi. Bir dönem daha yerinde kalarak pişmesi gerektiğini hisseden ve dillendiren başkana bu ağır yük yüklendi. Yani hangi çerçeveden bakılırsa bakılsın açıktan açığa talebi olmayan biriyle bu zorlu koşullarda yarışmaya kalkışıldı.

Bu atama, içerideki görüş ayrılıklarını ister istemez pekiştirir. Parti içi değerleri ve dengeleri bozar. Bu ben merkezli anlayışla belirlenen aday örgütü rahatlatamaz. Buradan yeni bir markada doğmaz. Siyasal deneyim, başarı piramidine göre ve başarı piramidindeki yüklendiği görevler doğrultusunda oluşur. Edinilen deneyim önce örgütünde sonra seçmen de yankısını bulur. Apolet siyaseti markajından kurtulma yollu, ani bir keşifle boy gösterilen arenada durumlar tersine işleyebilir. O zaman değer kabul edilebilecek bulgulara bakılır. Bu yapıda kaç yıldır var olduğu kurcalanır. Ve testi geçmek için de keskin bir enerji gerekir.

Demek oluyor ki; yine enerji içe dönük tüketilecek ve kamuoyunun arzuladığı coşku yine sergilenemeyecek. Kusursuz bir aksiyon gösterilemeyecek. Çünkü apolet siyaseti yaratıcılık çeşitliliğini ve tüm etkileşim bağlantılarını kıran bir yol izledi. Niteliği yine yok saydı. Niceliği de gözetemedi. Kısacası bizi bilen bilir saplantısından kurtuluş bir sonraki seçimlere ertelendi.

Bu arada öne sürülen aday en makulü ve en muhteşemi olsa bile örgütten kopuk belirlenişi atmosferi renksizleştirdi. Aday övgüyü ve tercih edilişi yerden göğe hak etmiş olsa da apolet siyaseti zırhıyla kaplandığından kronik hastalık devam edebilir.

O yüzden siyasetin sessiz çığlığına kulak verilmeliydi. Hedef kitleye yıllar sonra bir kez olsun heyecan yüklemesi yapılmalıydı. İlgi alaka boyutunda alternatiflerin içinden birini seçme görevi aktarılmalıydı. Önyargılar kalkmalıydı. Dile getirilenlere uygun bir süreç yaşanmalıydı. Yani memleket siyasetinin lokomotifi Yeditepe’yi yönetmek için yeni bir strateji geliştirilmeliydi. Olgu, bulgu ve belgelerle güncellenen ve güçlendirilen, ayrıntılı projelerle donatılmış bir çıkış önemsenmeliydi. Maalesef yine apolet siyaseti parti standardına Yeditepe üzerinden kategori planlaması yaptı.

Böylece birleşik katkı gelişmelerinin önü daha en başta tıkandı. Katma değer yaratacak siyasal etkileşim istekliliğine darbe vuruldu. Verimlilik oranı, etkinlik düzenlemesi hesap edilmeden yola çıkıldı. Yani modern siyasetin gereği iç hesaplaşmalar açıkça seçim içine nakledildi. Olası kavgalar seçim sürecine hapsedildi.

Şimdi önleri açılmadığı noktasında hemfikir olan, saygınlık ve güvensizlik arasına sıkışmış kadrolar tanıtım ve propaganda etkinliklerinde nasıl değerlendirilecek? Nasıl gönüllü hale dönüştürülecek? Çalışmalara nasıl angaje edilecek? Yeditepeli’den memlekete açılan bu hizmet kapısından hangi apoletle geçmeleri sağlanacak? Veya ileride bu apolet siyaseti hegemonyasına karşı tekrardan değişimci siyasal bir duruş göstermeleri nasıl organize edilecek.  İşte orası belli değil, zaman gösterecek.

Elbette bugün, bugünün kaybı gibi görünen apolet siyaseti girişiminin ve adayının yarının kazananı olması ihtimaline karşı bir nebze de olsa rıza gösteriliyor. Ancak bu apoletli tercih siyaseti olası bir geri düşmede, bu uğurda yıllarını kaybetmişlere zor hesap verir.

Çok gecikmiş sorgulama seçimin ertesi günü kendiliğinden başlar…
HAK HUK FONU...

Kim ne derse desin şu fakir memlekette bir acayip hukuk sistemi oluşturuldu. Ve muhteşem işliyor. Yani gayet ileri demokrasiyle yönetilen memlekette hukuk açıktan açığa, susma ve susturma işine araç kılınmıyor gösteriliyor. Değişik varyasyonlar uygulanıyor. Ne yazık ki gerçekte hiç de öyle değil. Resmen araç. Ve böylece hukuğa güven gittikçe azalıyor...

Sanki trajikomik gözaltılarla gözdağı veriliyor. Baskılama artırılıyor. Kevgire döndürülmüş ceza yasaları ile resmen insan hakları ihlalleri sıralanıyor. Hemde başka yerlerde olsa baştan ayağa ayıplanır cinsten.

Öyle ki; mevcut iktidara aykırı kimlikler, direnenler, eğilip bükülmeden ayakta duranlar, en çok da yazıp çizenler, susmayıp söyleyenler, bu ileri hukuk sisteminden payını alıyor. Ya nasip...

Elbette devletin vicdanı olmaz. Suç ve suçlu varsa cezayı keser. Suçlu olmayanları da kamu vicdanını gözeterek korur. Bunu da başta anayasa sonra kanunlar çerçevesinde sağlar. Ve kimse de ihsan istemez. Boynum kıldan ince der.

Ancak özgürlüklerin bu kadar daraltıldığı bir dönem yaşanmadıysa eğer başka sayfalar açılır. Soruşturmalar ve yakalama emirleri taraflı bir safhaya geçmiş ise vay milletin haline. O zaman şu dosya senin bu dosya benim babında gerekçeli, gereksiz gözaltılarında geçer hayat. Gayet ileri demokrasi gereği...

Muhtelif faşist cuntaları yaşayıp görenler çok iyi bilirler böylesi gözaltıları. Hele de ses görüntü bilişim sistemi olmayan o eski devirlerde nice canların yandığını. İfade vermeden ifadesi alınmadan, nice canlara kıyıldığını. Dosyası bile olmadan, metazori bir dayatmayla terör örgütü üyeliği, fraksiyon sempatizanlığı irtibatlandırmasıyla irtibatlandırılan kim varsa hayattan bezdirildiğini.

Sadece isim benzerliğinden, çok yıllarını dört duvar kaybeden nice figür var şu memlekette...

Ancak bu çağda bu gayet ileri demokraside yine aynı kafayla olmayacak şeyler olduruluyor. Kafadan atma, muamma iddianamelerle, uygulamalarla ona buna suç konduruluyor. Yani masumlar en baştan suçlu bulunuyor ve suçsuzluk ispatına ömür yetmiyor. Oysa suçun ispatı şart, suçsuzluğun değil. Adı üzerinde suçsuz.

Bu hukuk garabeti gayet ileri demokrasinin bir türlü çözemediği ayıp. Çözmek isteyip istemediği başka bir konu ama bazı şeyler çoğaldıkça, övünülen ileri demokrasi de ayıplı hale düşüyor. Dünyada eşi benzeri bulunmayan bu ileri demokraside karakola ifade vermeye gidebilmek bile en korkulu rüya oluyor. Kişiye özel mesnetsiz bir suçlama veya adli bir soruşturma varsa babında tedirginlik hissediliyor. Sonra uğraş dur ki ayıklan, aklan.

Örneğin hakkındaki bir soruşturma için samimiyetle git, en ücrada bir yerde açılan başka bir soruşturmadan dolayı yakalama kararın çıkarılmış olsun. Eyvah. Ayrıca hakkında adli kontrol uygulaması bulunsun. Yani bir bölgeden dışarı çıkma özgürlüğü elinden alınan kişilerden ol. Eyvah ki eyvah. Her an bir arızaya denk gelinebilir. Ve nöbet uzar. Ve gözaltı sarkar. Usulden ifade alınır, verilir ve tahliye gelir.

Gelir ama çekilen çile kar kalır. Hukuğa güven gerisini merak etme sen hepten yalan olur.

O yüzden sanal alemde, sosyal ve siyasal platformlarda ve yazılı, görsel medyada beğen beğenme, yazıp çizen, okuyup söyleyen kim varsa aşırı dikkatli olmaları gerekir.

Çünkü şu garip memlekette fak fuk fonu var ama Hak Hukuk Fonu yok...
NALINCI KESERİ VE NARENCİYE...

Bu gün itibariyle nalıncı keseri gibi hep kendine yontan nalıncılardan olmaktansa; ak sulu limonu, greyfurtu, mandalinası, portakalı ile değeri yüksek narenciye sınıfına dahil olmak evladır, diyenler çıkabilir. Ve de çoğalabilir...

Ve günün hak hukuk fakirliğinde; göğsü tunç siperi turunçgiller familyasının bir ferdi olmak, hiç değilse evlatlara bırakılacak onur abidesi bir isim, parası pulu sahte şu gelip geçici yalan dünyadan göçüp gittikten sonra ardında unutulmaz bir eser ve gazetecilik, sonsuza dek var olacak bir meslek erbaplığı ve de altın kalem yazmak için bir ömür feda edenler gün olur haklı olabilir.

Eğer sonsuza dek anılabilmek ise mesele, hiç bir gazeteci hiç bir engel de tanımaz...

Zaten bu ensede boza pişirme pozlarıyla defaatle vatandaşı hedef göstermelere alışıldı artık. Ama bu kez her açıdan talihsiz bir açıklama. Ve tehlikeli bir yaklaşım. Ve milletin önünde gereksiz bir paylaşım. Üzücü bir durum. Ama fıtrat böyle. Demek ki laf cambazlığıyla olacak iş değil devlet adamlığı. Büyük devlet adamlığı ise çok başka bir şey...

Dilbilimciler, hukukbilimciler dikkat; ensene patlatırlar değil fiil, patlatırlar enseni. Resmen fiiliyata teşvik. Kendinden olmayanları bir kaşık suda boğma veya sindirme kalkışması hevesindekilere yön tayini.

Artık nasıl bir saldırma veya savunma içgüdüsü ise bu yakışıksız sözlü yakıştırmalardan nasibini alan alana. Şimdi sıra gazetecilerde...

Tamda yerel ulusal tüm gazeteciliği bir merkeze bağlama yönetmeliği henüz geçmişken; aceleyle adres gösterimi. Demek ki bundan sonra gazetecilik ensede takipçi soluklar ve akıllarda ucu açık sorularla icra edilecek. Ola ki yola gelmeyenler, yoldan çıkanların da ensesi patlatılacak. Yani mesele görüldüğü kadar basit değil.

Öyle üslup kargaşasında, nalıncı narenciye düzleminde kayıp gitmemeli, kaynayıp erimemeli temel gaye. Mesele aslında aleni; Yerel seçimlere giderken bir şekilde en demokratik hak kullanımının önüne geçmek. Meydanları ve meydanları dolduranları kamuoyuna yansıtacak bağımsız gazetecilere istimli gözdağı vermek.

Dünya örnekleri bol, bir tek muhalif kalmayana dek silip süpürme girişimi...

Peki sonra, başta gazeteciler sonra toplum baskı altında tutularak bildiğince yönetme. Yani ileri demokrasi.

Bu atıf aslında zamanla diğer meslekten muhaliflerin de hedef gösterilebileceğinin veryansını. Resmen tekelden kutuplaştırma naifliği...

Acaba bu narenciye grubundan olup, yerel manada gazetecilikle meşgul olanlar da bu enseye patak olayına dahil mi? Patlatırlar enseni onları da kapsayacak mı? Bu feveran nereye kadar ulaşacak? Soru çok.

Sadece soyadından menkulse durum, soyadında ak olanlar yırtacak mı? Bunlar muhalif basın mensubu sayılmaktan paçayı kurtaracak mı? Malum endişe çok.

Sözün hası, dikte ettirilmek istenen artık haddi bilmek lazım zamanı olduğu. Sinir sihir hat boyu daha da yayılacak. Silindir gibi ezecek. Ve geç de olsa öğrenilecek; nalıncı keseri kime keser. Nalıncılara...

Bu işgüzarlığın evrensel hukuk kriterlerine göre sorgusal açılımı ise çok açık; Azmettirici kim?

Yarın itibariyle de azimle o soruya ve diğer sorulara yanıt aranacak.

Ve Gazeteciler de yazacak...
SOKAK DEMOKRASİSİ...

Demokrasinin yerine mamokrasi ikame edilince sokağa inmek, meydanlara dökülmek muhtemel bir hadise. Vakayi aliye. Böylesi bir durumun vuku bulabileceğini sırça köşklerinden siyaset eyleyenler de görüyor. Ve muhtemelen önünü kesmek telaşı var. Haklı isyana çözüm de belli; meydanları sokakları, çıkanlara dar etmek. Sokak demokrasisini bir kez daha ezmek...

Darı bolu bir yana millete hizmetkarlığı şiar edinenler bir anda yine millet ile karşı karşıya kalabilir. Dert o. Zaten bu görüntü de hazır.

Elbette milletin siyaseten ne düşündüğü bilinemeyince, alınabilecek en makul tedbir de kolluk gücü mukavemeti.

Bu orantısız gücün aşırı şiddete başvuracağı da açık. Tarihte örnekleri mevcut. Hatta daha da sertlik içerebilir.

İçerebilir çünkü yolsuzluk yoksulluğu besledikçe otokrasi işlemeye başlar. Mamokrasi rafa kaldırılacağı yerde daha da yaygınlaştırılır.

Yine de ince hesaplı indekslerde seksen sonrası sıralara çakılma, bozuk saat misali siyaset yapma, hal ve gidişatın beklenenden beter seyretmesi sokak demokrasisini zorunlu kılıyor. Düşüş başlamış bir kere, sokak durdurulamayabilir.

Üstelik mevcut iktidar, millet sokağa dökülmeye başlayınca, meydanlar başkanlık seçimindeki gibi iktidar aleyhine dolup taştıkça cümle alemin gözünde küçük düşecek. Asıl endişe işte bu.

O yüzden meydanları dolduracakların maruz kalabileceği tedbirlerin şiddeti ve boyutu dillendiriliyor. Sözde caydırmak maksatlı. Kendi tabanına da mesaj nitelikli.

Yani laf arasında sokak hem çözüm gösteriliyor hem de karşılığı ağır olur deniliyor. Yani açık tehdit ve kapalı talimat birlikte öngörülüyor. Meydanlar hedef, meydanlara dökülenler hedef tahtası izlenimi veriliyor.

Sözün özü bu meydanlara meydan okuma ve örtbas taktiği ile suni gündem yaratılmaya çalışılıyor. Çünkü yeni yılda yerel seçim var. Ortalık kupon protestolarla karışsın ki seçimde rahatlanılsın isteniyor.

Ayrıca mamokrasi ve memokrasi tezgahıyla beslenenlere de iş çıksın. Ve hak aramanın tüm yolları her şekilde tıkansın.

Şu ileri demokrasi denilen şey işte böyle berbat bir şey. Milletin ne düşündüğüne bakan yok...

Bu yoklukta millet nasıl, nerede, ne zaman ve kime derdini anlatacak. İşte bu belli değil. Dertler, hak ve talepler hangi yöntemle dile getirilecek orası muamma. Zaten muhalefeti iktidarı yer ve zemin konusunda girmişler birbirine. Verip veriştiriyorlar orta yerde.

Ayrıca şu fakir memlekette haklı olunsa da hak aramak zaten kritik vaka...

Demek ki; yokluk, yoksulluk, yoksunluk, hak, hukuk, geçim, seçim, adalet dile getirmek ve bu nedenlerle sokağa inmek günah. Tezelden cezalandırmalık...

Aksine sefa beka, iç dış mihraklar, dış diktalar, iç dikteler, din iman, Allah kitap, yeis reis demek ve bu nedenlerle sokaklara dökülmek sevap. Üstelik mükafatlandırmalık.

Toplum ikiye çatlamışsa, insani ve toplumsal boyuttaki herşey günah ve sevaba bağlanacak denli dönüşmüşse, sokağa çıkmanın ne faydası var? İyice düşünülmesi gerek. Meydanların çare olup olmadığının da ayrıntılı tartışılması gerek. Ayrıca mamokrasi ve memokrasi kantarında tartılanlar iyice politizeyseler. Atlanacak ilk etap onlar. Sonra polisiye tedbirler girdabına girip çıkmak veya çıkamamak da var.

İşte o yüzden sokak çatışmalarına ve meydan muharebelerine bizzat davetiye çıkarılıyor. Durum resmen bu merkezde. Ve laf olsun beri gelsin babında sokağa çıkacaklara, sokak demokrasisini savunanlara açık tehditlerle gözdağı veriliyor.

Velhasıl hal ve gidişattan memnuniyetsizler ya sokaklar ve meydanlar yerine, meşhur millet bahçelerine yığılırsa ne olacak? Öyle ya bedava kek ve çay ikram edilecek mi?

16 Aralık 2018 Pazar

PANDOMİMCİYLE ATIŞMA

PANDOMİMCİYLE ATIŞMA

Yatıştım iki paragraf arası
ve zindan karasına yattım.
Arada sırada sılaya uyandım.
Hepsi bu kadar değil elbet
zihnin sınırlarını zorlarken ezel ebet
kendimi buldum.                                                                                          
Kendim kendimde değildim
çarşı pazar çalınmışım…
 
Her uyanışla yağcı yağmacı yangınlarda eridim.
Tenimde tenin kala kalınca sandım ki erdim.
Öyle kolay değilmiş meğer
ve el ele kızıl alevlere yuvarlandım.
Yine de akıllanmadım.
Rüyamda yastık altı mısralar.
Misli misline arsız dalgalanmalar.
Hangi alaşımdı aklımı kurcalayan
hangi dünya kıvılcımıdır kanımda kıvranan
bir türlü anlayamadım.
 
Hırçın kavgalar civarında
iki nefes arası illaki tattım.
Kurudum kavruldum savruldum
ve peş peşe aldandım.
Ama asla senden kopamadım.
 
 
Kopunca kopçasız fırtına
sarınca kollarıyla korkusuz kasırda
sessiz yığıntı volkan patlayınca
pandoranın kutusuna kilitlendim.
Kalmadı be gülüm artı yalan yanlışa cesaretim.
 
Pasaklı pandomimciyle kar zerresinde yüzleştim
atıştım ve mimlendim.
İşte o ateşe doğdum andı
ansızın yeniden canlandım.
 
Önce acayip canım yandı
sonra kendimi sana kattım.
Hurma yumuşağı gibi anılarla
hummalı uykulara yenik düştüm.
Uykumda yine ayni düşte ayni daldan düştüm
dünden önce kırıldım
bu gün kendi özüme kaynadım.
 
Hala ilk aklıma düştüğün günü hatırlarım.
Hangi umarsız ulaşımdı aklımı durduran
hangi alaşımdı bezgin bedenimi tutuşturan
hangi seferdeydi sensizliğe tapınmam
her şeyi ardın sıra ararım.
 
Hızlısı hazlısı illaki tattım.
Tam yatıştım derken gördüm ki tamamlanamadım.
Şimdi üç dine de hasretim.
Hasletim kuşaktan kuşağa geçmiş kitaplarda.
Kalmadı be gülüm başka çare
senden zoraki vazgeçtim
kendimi semaya kattım.
 
Pandomimci işaret buyurdu
işte buydu aradığım diyebildim.
Ve geç olsa da piştim.

Doğrusu piştiğimi sandım…

SİYASİ AİDİYETİN BEDELİ…

SİYASİ AİDİYETİN BEDELİ…
 
Yerelden genele tabandan yüksek siyasete aidiyet duygusu ile yapılamayacak başarılamayacak hiçbir şey yoktur. Ancak son yıllarda siyasi-diplomatik yollarla aidiyet duygusu zedeleniyor. On yıllarca verilen emek yok sayılıyor. Hiç emeksiz isim ve cisim erbaplarına kapılar ardına dek açılıyor. İşte bu ahbap çavuş ilişkileriyle güdülen partiler arası ince hesaplı dialoglar siyaseten harbiliği de ortadan kaldırıyor. İki arada bir derede kalanlar da ileride hesaplaşılacak günlerin çarçabuk gelmesini bekliyor. Yani yeni yılda yapılacak yerel seçimler sonrası sıcak harp kapıda görünüyor…
 
Elbette ileriki zamanlarda yaptıkları yapmadıkları, yanlışları doğruları herkesin bir bir karşısına çıkacak. Bundan kaçış yok. Bu günlerin yarını da var. Kazanılsa da, kaybedilse de asla etik olmayan bu siyasetik muamma masaya yatırılacak. Yatı katı bir yana olası bir travmaya sebep olanlar ve göz yumanlar savunabilecekleri bir şey kaldıysa savunacaklar. Öyle ki her gün yeni bir perde aralanacak. Sonuçta iddialar ve aidiyet kavramları yerli yerine oturtulacak. İnceden devlet sırrına döndürülmek istenen ve konuşulması, yorumlanması suç günah sayılan ne varsa ciddi manada değerlendirilecek...
 
İşte siyaset olsun mantığıyla, sözde yöresel güçlenmeler adına ikili üçlü ittifak peşinde koşturulurken, bu gerçeklerin ihmal edilmemesi gerekiyor. Çünkü zayıf da olsa bizimdir, çatısı su alan bir teras yapılanması ne denli güçlü olsa da bizim değildir düşüncesi ağır basmakta.  Ayrıca halkta ve tüm sivil toplum örgütlenmelerinde siyasetten maddi beklenti oldukça yüksek. Muhtemel bir geri düşmede zamanı gelince hesap vermek de zorlaşır. Herkes iyiyi kendilerinden kötüyü yüksek siyasettekilerin beceriksizliğinden kaynaklandığını söyler. Böylesine kaygan zeminde patinaj çekilirse, yüksek rakımdakiler acayip sessizlik hâkimiyetiyle bu kez kendilerini kurtaramaz. Varsa yoksa bir bedel ödetilir.
 
Bu bedel ödensin bekleyişi on küsur yıldır siyasi aidiyetin bedelini madden ve manen, oldukça yüklü miktarda ödeyenler için en doğal hak olsa gerek. Öyle kimsenin kızıp kınamaya ne hakkı var ne de yetkisi. Tersi tavır ayıp olur zaten…
 
Ayrıca bedeli ağır bu aidiyetin ciddi biçimde ve yılmaz tavırlılıkla, yüksek siyasetin belirlediği yönde sürdürüldüğü de bir gerçek. Yıllarca yüksek rakımdakilerin desteklenmesi yönünde çaba harcandığı, siyaset literatürüne geçecek başka bir gereksiz aidiyet konusu. Ve ne paraya ne de makama endeksli. Ama her şey bir yere kadar. O yüzden bu kadar da olmaz dedirtecek yaklaşımlardan kaçınmak gerek.
 
On yıllardır siyaset despotizminin baskısı, sahte din iman tabansızlarının yargısız infazlarına rağmen özgürlük, eşitlik, dayanışma, emeğin üstünlüğü, gelişmenin bütünlüğü ve demokratikleşme ilkelerine dayanan bir ideolojiyi hayata geçirebilmek uğruna aidiyetlerinden zerre taviz vermeyenlerin dediklerine de bir kulak vermek lazım. Siyaseten ortada bir aidiyet yoksulluğu, idari hukuksuzluk varsa eğer bu ben bilirimci tavır ve gidişatı seyretmelerin de zaman içinde mutlaka bir bedeli olur. 
 
Siyasi aidiyetin bedeli ve sıkıntısını yüksem rakımdakiler yüzünden en ağır biçimde çekenlerin geniş halk yığınları olduğu da unutulmamalı. Onlarla sıcak yakın temas içindeki taban birleşenlerinin de o yığının vazgeçilmez parçası olduğu önemsenmeli. Akla koyulan, yüreğe düşen cüzi aidiyet zedelenmesi yüzünden yüksek siyaset elçilerinin kaybedeceklerinin çok daha fazla olabileceği bilinmeli. Bu gerçeği bilmezden ve görmezden gelerek temsiline başlanan son oyun bu yerel seçimler olur. Bir dahasını sonuçlar ne olursa olsun kimse kaldıramaz.
 
Bu kırgınlığın ve kızgınlığın ana nedenine gelince; on yıllar boyunca tüm saldırılar ve karalamalara rağmen aidiyetten kopmayanlar, kötü gidişe direnç gösterenler çoğunluğunu bünyesinde bulunduran siyasi kurumsal yapı olunduğunun bir kenara bırakılmasıdır. Zaten üç noktanın koyulmasına pek az kaldı. Yerel eşikten girmiş bekliyor. Yüksek siyaset aktörlerinin herkesi figüran yerine koyup öyle olura olmaza hırslanıp, kasım kasım kasılmasıyla bu seçim işleri yürümez. Öyle bağırıp çağırmak ve aidiyetinden asla şüphe edilemeyecekleri kovuşturmak ve dışarıda bırakmakla bu seçim gemisi yüzdürülemez. Böyle devam edilirse kara dalgalarla baş edilemeyeceği ve karaya oturulacağı çok yakında görülür. İşte acı gerçek budur.  Bunadır kızgınlık. Budur kırgınlık.
 
Artık hasbel kader yüksek rakımda siyaset yaptığını zannedenlerin, siyasi aidiyetin bedelini canla, başla, kanla ödeyenlerin de yerelden genele, tabandan yüksek siyasete hakları olduğunu anlamaları ve görmeleri gerekir. Yok, gözlerimi kaparım vazifemi yaparım ise siyasi diyet; Sandıkta siyasi-diplomatik yollar bir tıkanır görülür; ebcedin ceddi…
 
Evet aidiyet resmen zedeleniyor, kuşkusuz siyasi bedeli epeyce ağır olur; Allah iki göz vermiş, iki gözüm…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder