31 Ekim 2011 Pazartesi

DEPREM CUMHURİYETİ

DEPREM CUMHURİYETİ

Tabiatın, her derin yer sallanışında ‘doğaya kefil’ aranmayacağını öğretmeye çalışmasına rağmen akıllanamıyoruz bir türlü. Benlikten ve bencillikten kurtulamadığımız için de karanlık kuyuya doluşuyoruz hep birlikte. Her fırsatta aczimizi birilerinin sırtına yüklemeye çalışarak içimizdeki sarsıntılardan kurtulma kavgasına tutuşuyoruz aklı sıra.

Çünkü hizmet iktidara dönüşmüş, iktidar hizmete dönüşememiş.

Yeryüzünde ödediği vergilerin altında kalarak canını, canlarını yitiren başka bir millet yoktur her halde. Bir kerelik diye koyulan, sonradan sürekli hale getirilen bir yer sarsıntısı vergisi ve vergi sistemi mavi kürede yalnız bize özgüdür galiba. Yer sarsıntısı vergisini insanlarına kum, çakıl, çimento enkazı şeklinde geri döndüren bir devlet yoktur herhalde koca kâinatta. Topladığı yer sarsıntısı vergisinin hesabını veremeyen, ancak harcadık diyebilen bir hükümet yoktur herhalde uzay boşluğunda.

Gördük tüm bunları bir kez daha, görmez olaydık. Duymak istemediğimiz ne varsa işitmeye başladık, işitmez olaydık. Kibir taşı sırtında gezinenlerin, taşa rağmen ağırlığının kalmayacağını da hissettik. Böğrümüzde acı, dilimizde sancı iyi şeyler olur diye bekledik. Halka yakınlığın, halkın yanındalığın ‘söyle ve sus’ olduğunu gözlemleyince yeniden ve derinden sarsıldık. Halktan olmak, halk olmak bu ülke de zor. Kuş sütü eksiksiz davetlerde davetsiz misafir olup, İlmi bile ilendiren alimler gibi böbürlenmek yiğide yakışmaz. Yıldık bu boş laflardan, usandık. Zaten havada uçuşur yarından tezi yok yasaklar.

Şu yer sarsıntısı gösterdi ki Kral da çıplak terzilerde. Zaten Âlemi giydiren has terziler, söküğünü dikememesi bir yana, alemde tığ gibi çıplak dolaşırlar. Ve Bir linç havası estirir genler ve gelecek günler. Oysa bir halkın, milletin, ulusun kurtuluşu alimlerin varlığına bağlıdır, aynen yok oluşları gibi. Hayata geçmedikçe neye yarar ki bilgi, neye yarar ki uygulanmadıkça öğreti. 7,2 öğretti mi acaba bir şeyler.

Acaba kaç yıl kaç ömür erteledik Büyük Nutuk’u okumayı. Adam sendeyle ve safsatalarla kaç aklı bulandırdık. Kutsal direnişi, kutsal isyanı değersizleştirdikçe sevindik mi acaba için için saltanat hevesiyle. 19 Mayıs ve 29 Ekim arasında en baba depremden daha büyük acılar, daha derin yıkıntılar bırakan kaç yılları sığdırdık biliyor muyuz? İnançla sahiplendik mi acaba 1923’ten bu yanayı.

Ne depremler yaşadı şu küllerinden doğan, enkazından dirilen cumhuriyet. İlanından bu güne süren saltanat-cumhuriyet çatışması her fırsatta alevlendirildi. Acaba yeryüzünde kurduğu cumhuriyeti elbirliğiyle yıkmaya çalışan başka bir millet var mıdır? Yaşatmak zor, yıkmak kolay geldiğinden belki de; ama onca emeğe, aşağıdaki gibi yaşanmışlığın paragraflarına ve koskoca söyleve yazık-günah değil mi?

“28 Ekim gecesi Çankaya’ya gitmek üzere meclisten ayrılırken koridorlarda beni beklemekte olan Kemalettin Sami ve Halit Paşalara rastladım. Akşam yemeğine gelmelerini söyledim. İsmet Paşa ve Kazım Paşaya ve Fethi Bey’e de benimle birlikte gelmelerini söyledim. Çankaya’ya varınca orada beni görmek üzere gelmiş olan Rize milletvekili Fuat, Afyon Karahisar milletvekili Ruşen Eşref beylere rastladım. Onları da yemeğe alıkoydum. Yemek yenirken ‘Yarın Cumhuriyet ilan edeceğiz’ dedim.

Orada bulunan arkadaşlar hemen düşünceme katıldılar. Yemeği bıraktık. O dakikada nasıl davranılacağı üzerinde kısa bir program saptadım ve arkadaşları görevlendirdim.

O gece birlikte bulunduğumuz arkadaşlar erkenden ayrıldılar. Yalnız İsmet Paşa Çankaya’da konuktu. Onunla yalnız kaldıktan sonra bir yasa tasarısı hazırladık. Bu tasarıda anayasanın devlet biçimini belirleyen maddelerini şöyle değiştirmiştim.

Birinci maddenin sonuna ‘Türkiye Devletinin Hükümet Biçimi Cumhuriyettir’ cümlesi ekledim…”

Bu cumhuriyet Allah göstermesin ama daha çok depremlere dayanır, çünkü temeli sağlam…
27.10.2011

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder